terör etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
terör etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Şubat 2016 Cumartesi

Caydırıcılık, tutarsızlık ve inandırıcılık sorunu

Uluslararası ilişkilerde milli menfaatlerin korunması ve geliştirilmesi için hasım güçlere karşı caydırıcılık ne kadar önemliyse uluslararası kamuoyu nezdinde tutarlılık ve inandırıcılık da o kadar önemlidir.
            Caydırıcılık elbette ki milli menfaatler konusunda sürekli “kırmızı çizgiler” ilan etmekten ibaret değildir. Çok kısa süre içerisinde bu “kırmızı çizgiler”in flulaşması karşısında eli kolu bağlı kalmak hiç değildir. Çünkü caydırıcılık ile blöf arasında derin farklar ve uçurumlar vardır. Bununla birlikte somut hamlelerle desteklenen caydırıcı eylem veya söylemlerle uluslararası hasımlarını tavır değişikliğine zorlayabilen güçlerin, gerçeklik algısını zaafa uğratmamak kaydıyla, blöfler yapmasının da uluslararası ilişkilerde kısıtılı bir yeri vardır. Ancak sürekli “kırmızı çizgi”ler ilan eder, muhatap olduğunuz her kriz karşısında aklınıza gelen en cüretkar sözleri sarf eder, çok üst perdeden tehditleri birbiri ardına sıralar ama bunların hiçbirinin gereğini yapamazsanız sizi bir daha kimse ciddiye almaz.
            Mesela, tarihin gerilimli akışı içerisinde çok ama çok gerektiğinde, ve tabii çok nadir olarak, “kimse bizim kudretimizi/sabrımızı sınamasın” diyebilirsiniz. Birileri bu kararlılığınızı sınamaya cüret ettiğinde ise tehdidinizin gereği neyse yaparsınız. Şayet bu türden büyük laflar ettiğinizde sizi hamleye davet eden karşıt eylemlerin dayatan gereklerini yerine getiremezseniz sadece caydırıcılık etkisini tümden yitirmekle kalmaz, alay konusu da olursunuz.
            Hassas uluslararası sorunları kitleleri coşturmak için iç siyaset malzemesi olarak kullanmayı bir alışkanlık haline getirirseniz belki oy desteğinizi artırabilirsiniz ama burnunuzu da krizlerden çıkaramaz hale gelirsiniz. Üstelik uluslararası itibarınızdan, inandırıcılığınızdan ve caydırıcılığınızdan geriye hiçbir şey kalmaz. Sıklıkla ilan ettiği sözde kırmızı çizgilere, yüksek perdeden dillendirdiği tehditlere rağmen hasım aktörlerden gelen cüretkar hareketler karşısında tek hamle bile yapamayan Ankara’daki mevcut siyasi iradenin başına gelen de doğrusu bundan başkası değildir.
            Çünkü, caydırıcılık son yıllarda sıklıkla karşılaştığımız gibi bir kuru hamaset sanatı değildir. Caydırıcılığın silahı ve mühimmatı tumturaklı laf kalabalığından ve üst perdeden kof tehditlerden ziyade reel sosyo-ekonomik ve siyasi güçtür. Ülkeyi savunma kapasitesi ve muhtemel tehditlere karşı taarruz gücüdür. Güçlü silah stoğudur. Bu silah ve mühimmat stoğu ve envanterini en zor şartlarda yalnız başına kalsa bile kendi başına ikame etme kabiliyetidir. Bu türden imkan ve kabiliyetleriniz yeterli düzeyde değilse hasımlarınıza yönelteceğiniz caydırıcı söylemler alay konusu olan blöflerden öteye geçemez.
            Uluslararası ilişkilerde caydırıcılıktan daha önemli olan ise özellikle dost unsurlar nezdindeki tutarlılık ve güvenilirliktir. Bir ülke yönetimi uluslararası toplumda sürekli olarak yalanları, çarpıtmaları, tutarsızlıkları ve güvenilmezliği ile gündeme geliyorsa, o yönetimin zaman zaman dile getirdiği doğrulara da kimse itibar etmez. AKP hükümeti ve Erdoğan rejimi altında inandırıcılığını büyük ölçüde yitiren Türkiye’nin son yıllarda başına gelen budur. Bu ülke tarihinde mevcut yönetim kadar uluslararası muhatapları tarafından yalanlanan bir başka iktidar olmamıştır.
            Ülkeler için en büyük itibar kredisi olan inandırıcılıklarını yitirmesinin faturası elbette ki çok ağırdır. Bunun en son ve belki de en vahim örneklerinden birini, çoğu asker 28 vatandaşımızın şehit olduğu, 61 vatandaşımızın yaralandığı Ankara’nın kalpgahındaki alçakça terör saldırısı sonrası yaşanan gelişmelerle gördük. Bu terör saldırısı maalesef AKP iktidarının ve Erdoğan rejiminin uluslararası toplum nezdindeki güven ve inandırıcılık sorununun ne kadar ileri boyutlara ulaştığını görmek isteyen herkese gösterdi.
            Erdoğan rejimi, terör örgütleri listesine hala almadığı, mahkemelere gönderdiği resmi yazılarda “terör örgütü” olarak görmediğini deklare ettiği, lideri Salih Müslim’i defaatle Ankara’ya resmen davet ederek en üst düzeyde ağırladığı, 2014 yılında IŞİD saldırıları karşısında kendilerine her türlü yardımı açıktan yapmaktan gururla bahsettiği PYD’yi şimdi birden bire uluslararası topluma terör örgütü olarak lanse etmeye çalışıyor. Tabii bu çabası, doğal olarak hiç kimseden itibar görmüyor.
            Erdoğan rejiminin özellikle PYD’yi hedef almak üzere kuzey Suriye’de bir kara operasyonuna mazeret aradığı ve uluslararası toplumu PYD’nin bir terörist örgüt olduğuna ikna etmeye çabaladığı günlerde gerçekleşen Ankara’daki saldırıyı saatler içerisinde PYD ile ilişkilendirmesi hiç kimseye inandırıcı gelmedi. Tıpkı Suriye’deki kırmızı çizgisini sivillere karşı kitle imha silahlarının kullanılması olarak açıklayan Obama yönetimini kırmızı çizgisinin aşıldığına ikna etmek üzere, tam da Suriye’deki krizin de ele alınacağı bir G-20 zirvesi öncesinde, 21 Ağustos 2013 günü 1500 sivilin ölümüyle sonuçlanan Guta’da kimyasal silah kullanımından Esed rejimini sorumlu tutan argümanların hiç inandırıcı bulunmaması gibi.
            Bloomberg haber ajansının Türkiye eski büro şefi Mark Bentley’in Twitter’da yaptığı bir anket bu konuda yabancı kamuoyundaki vahim algıyı bütün çıplaklığıyla gösterir nitelikteydi. Her ne kadar bilimsel bir veri olarak kabul edemesek de bu anlık anketin sonuçları Türkiye’yi yönetenlerin tutarlılığı, uluslararası kamuoyundaki inandırıcılıkları ve itibarları hakkında çok şeyler söylüyor. Bentley’in “Ankara bombalamasını kim yaptı? En isabetli tahmininiz...” şeklindeki sorusuna cevap veren 8276 kişiden yüzde 15’i PYD, yüzde 16’sı IŞİD, yüzde 6’sı diğer cevabı verirken maalesef yüzde 63’ünün “Türk istihbaratı” demesi Ankara’yı yönetenlerin itibarındaki sıfırlanmayı açıkça gözler önüne sermiştir.
            Erdoğan rejimi altındaki Ankara inandırıcılığını ve itibarını nasıl yitirmesin ki? Kısa süre öncesine kadar meşru bir örgüt gibi resmen muhatap alınan, her türlü askeri ve siyasi destek sağlanan, üstelik ülkenin terör örgütleri listesine hala alınmamış olan PYD’nin şimdi çıkıp terör örgütü olduğunu savunursanız sadece bir şeyi ispatlamış olursunuz: Ne kadar basiretsiz, öngörüsüz, tutarsız ve güvenilmez bir rejim ve yönetim olduğunuzu.
            Hele hele ülkede terör ve şiddet kol geziyorken, çevreniz ateş çemberine dönmüşken ülkenin istihbarat gücünü, kamu güvenliğine dair imkanlarını bugüne kadar tek bir şiddet ve terör eylemine karışmadıkları halde keyfi bir şekilde “terör örgütü” ilan ettiğiniz Hizmet Hareketi’ne karşı kullanırsanız, gün gelir gerçek terör örgütlerine dair sözlerinize ve sözde kanıtlarınıza inanacak hiç kimseyi bulamazsınız.
            Şahsi siyasi hırsları için düne kadar terör örgütü PKK’yı “meşru muhatap” kabul eden Erdoğan rejimi tutarsızlıklarla, yalanlarla dolu inandırıcılıktan yoksun bu gidişatla korkarım ki PYD’yi uluslararası aktörlere bir terör örgütü olarak kabul ettirmeyi değil belki ama PKK’yı terör listelerinden çıkarmayı başaracak. Tıpkı masum insanlara haksız, hukuksuz ve keyfi bir şekilde terörist muamelesi yapmalarında olduğu gibi bu kifayetsizliklerinin ve beceriksizliklerinin ceremesini de yine bu ülke ve bu millet çekecek.

10 Şubat 2016 Çarşamba

Ayağa kalk ve tepki ver!

“...O mutluluğun kenarına kadar gelmiştik aslında. Güneşin keyfini, bütün fikir ayrılıklarına, inanç farklılıklarına rağmen birlikte çıkartabilecek bir toplum olmaya çok yaklaşmıştık. İstanbul sahillerinden Marmara’ya, Mardin sokaklarından Mezopotamya ovasına, Diyarbakır surlarından Hevsel Bahçeleri’ne, Trabzon kıyılarından Karadeniz’e, Edirne kahvelerinden Meriç’e bakarak milyonlarca insan mutluluğun ve refahın tadını çıkarabilirdi.
          Bunu hak etmiştik aslında. Uzun ve zor maceralardan geçmiştik. Yenilgiyi tatmayan hiç kimse, hiçbir kesim kalmamıştı. Çeşitli ölçülerde de olsa herkesin payına düşen bu yenilgi tufanından ortak bir zafer yaratacak bir olgunluğa yaklaştığımızı düşünüyorduk. Barışın, adaletin, özgürlüğün ortaklaşa yaşanacağı bir menzile erişmiştik. Gelişmiş dünyanın saygıdeğer bir üyesi olmak gibi ortak bir davamız olmuştu. O yolda güvenle ilerliyorduk. Yeryüzü saygı ve hayranlıkla selamlıyordu bizi. Bu efsunlu toprak parçası üstünde bütün insanlığa örnek olacak bir cennet yaratmak üzereydik ki… Bir cehenneme düştük.
            Öyle nefret volkanları patladı ki ümitle baktığımız denizler kıpkızıl magma yığınlarına döndü. Ayağımızın altındaki bereketli toprak öfke depremleriyle kuruyup parçalandı. Her yanımız uçurumlarla çevrelendi. İnsanlık tarihinde az rastlanır bir ahlaksızlık batağına battık. Hırsızlık övünülen bir erdem haline geldi. Ruhumuz şahrem şahrem yaralarla çatladı. Kan ve zorbalık gündelik hayatımız oldu. Adalet kayboldu. Güvenilir hiçbir değer kalmadı elimizde… Zift kokulu çorak bir karanlık kapladı ülkeyi. Ölüm karanlığı bütün hayatın üstüne çöktü.”
            Son zamanların en duyarlı, en cesur kalemlerinden Ahmet Altan böyle diyordu son yazısında. Elini uzatsan ulaşabileceğin ışıltılı bir düşten Türkiye’nin nasıl kapkaranlık bir kabusa yuvarlandığını Ahmet Altan’dan daha etkili ifade edebilecek çok az kişi vardır bu ülkede. Ahmet Altan’ın iç burkan serzenişleri hala kulaklarımızdayken çevremize göz ucuyla baktığımızda bile gördüklerimiz, Brezilyalı aktivist ve siyasetçi Prof. Dr. Cristovam Buarque’nin “Tepki Ver! (Reaja!)” adlı küçük risalesinde ifade ettiklerine benzer şekilde, bir ütopyadan çok distopyayı andırıyor artık. Öyle ki en iyimserlerimizde bile yakın zamana kadar Türkiye’de demokratik bir özgürlükler cenneti kurma hayali artık yerini üst üste sökün eden felaketlerin önünü alma endişesine bırakmış durumda.
            Bu yaşananlardan daha fecisi ise tüm bu felaketlere dair endişe duyanların ya da bu felaketleri Ahmet Altan gibi acılı bir feryatla ve imrenilesi bir cesaretle engellemeye çalışanların sayıca çok az olması. Toplumun geneline ise ya gönüllü bir yılgınlık ya da yoz bir vurdumduymazlık hakim. Oysaki yaşanan haksızlıklar, hukuksuzluklar, zulümler ve ölümler iyice geç olmadan hep birlikte ayağa kalkmayı, olabildiğince gür bir sedayla güçlü bir tepki vermeyi gerektiriyor.
            Aslında insani, İslami ve ideal olan “tepki vermek” gibi reaksiyoner bir tavır almak değil. Tam tersine “emri bil maruf, nehyi anil münker” ilkesinde olduğu gibi olumsuzluklara tepki vermeyi bile gereksiz kılacak şekilde yapıcı inisiyatifler alıp iyilik için çalışmak ve kötülükleri ortadan kaldırmaya çabalamaktır. Madem ki bunu gerçekleştirmede başarısız olduk, öyleyse her tarafı bir zulmet gibi saran zulüm ve haksızlıklara karşı sesimizi yükseltmemiz ve iş işten geçmeden ayağa kalkıp tepki vermemiz gerekmez mi?
            Buarque’nin daha ziyade küresel duyarlılıklarla kaleme aldığı “Tepki Ver!” çıkışını Türkiye’ye uyarladığımızda tepki vermemizi gerektiren ne kadar çok şey olduğunu şaşırarak görürüz. Mesela Buarque gibi biz de çağrımıza “Alışma” diye başlayıp şöyle devam edebiliriz: Ruhlarımızı ele geçirmeye çalışan sapkın ve yozlaşmış bir devirde yaşama alışkınlığına tepki ver. Unutma ki, bütün kötülüklerden daha beter olan şey, bu kötülüklere alışmaktır; buna tepki ver! Çünkü, alışmak ölmektir. Siyasetteki, profesyonel ya da kişisel ilişkilerdeki yozlaşmaya tepki ver! Sıraya kaynak yapmak, sınavda kopya çekmek, rüşvet almak ya da rüşvet vermek gibi dalavereleri kabul etme! Alışma... İşkenceci bile işine öylesine alışır ki artık eyleminin ahlaksızlığını fark etmez olur. Suçu kendi elleriyle işlemediği için işin içinden sıyrılanların mazeretini asla kabul etme. Tepki ver!
            Özellikle Suriyeli mültecilerin sokakları doldurduğu şu dönemde ne dilenmek için ellerini uzatan mülteci çocukları sıradan bir şehir manzarası olarak gör, ne de kucağındaki titreyen çocuğuyla karşında duran o yoksul annenin gözlerini kedere boğan acı gerçekliği. Bu sefaletin yanı başındaki binlerce odalı gösterişli sarayların, görgüsüz köşklerin şatafatına, zenginlerin ve muktedirlerin şımarık debdebesine alışma! Tıka basa dolu marketlerin önünde yırtık paçavralar sarılı boş midelerle duranlara da alışma, tepki ver! Hele hele bu yoksul ve yoksun mültecilerin kirli pazarlıklara malzeme edilmesine sessiz durma, tepki ver!
            Erdoğan rejimi altındaki Türkiye’de olduğu gibi sanığın kimliğine ya da muktedirlere yakınlığına veya uzaklığına göre yozlaşmış yargının farklı işleyişine boyun eğme. Yargının muktedirlerin elinde muhaliflerine azap çektirmekte kullandıkları bir çivili gürze dönüşmesine müsaade etme! Ayağa kalk, sesini yükselt ve tepki ver! Mağduriyetlerden bahsetmeyi ve hatta ağlamayı öğren, utanma! Ama dikkat et, ağladığın ve bahsettiğin sadece kendi mağduriyetlerinden ibaret olmasın. Başkalarının acılarına da ağlamayı, onların acılarından da içtenlikle bahsetmeyi öğren. Empati kur, tepki ver!
            Adalet sistemindeki kadar medyadaki, sendikalardaki, iş ve sivil toplum örgütlerindeki, dini cemaatlerdeki, spor kulüplerindeki ve siyasi partilerdeki yozlaşmaya da tepki ver! İşlenen suçlara, yapılan haksızlıklara, hukuksuzluklara, baskılara ve zulümlere karşı sesini çıkarmak şöyle dursun, bunlara destek olmak suretiyle gün be gün daha da yozlaşanlara da tepki ver! Başkalarının haklarını çiğnemek, mülklerini gasp etmek için haksız, hukuksuz, ahlaksız iş çevirenleri ise sakın ha görmezden gelme!
            Gelir dağılımındaki artan uçurumu, sağlık, eğitim ve adalete erişimdeki eşitsizliği pasifçe hoş görme! Halkın verdiği yetki ve otoriteyi şahsi menfaatleri için istismar edenlerin ahlaksızlığına ve yozlaşmışlığına razı olma, tepki ver! Hırsızlıklarla, yolsuzluklarla, rüşvetlerle, talanlarla, gasplarla pervasız ve utanmaz haramiler gibi göz göre göre senden çaldıklarının sadece senin hakkın değil, çocuklarının da hakkı olduğunu asla unutma, tepki ver! Yaptıkları hırsızlık, yolsuzluk, hukuksuzluklarıyla suça battıkça yalandan, iftiradan, tehditten, şantajdan, baskıdan ve zulümden medet uman yozlaşmış muktedirlere alışarak sakın ola ki sen de yozlaşma. Haksızlıklar karşısında susma. Bile bile bir dilsiz şeytan olma. Onurunla sesini yükselt, izzetinle tepki ver!
            Bugün Güneydoğu’daki birçok şehirde olduğu gibi caddelerde tanklar ve sivillere doğrultulmuş silahlar görmeye alışma! Hangi taraftan gelirse gelsin, hangi amaç uğruna olursa olsun terörizme, gayr-i meşru ve orantısız şiddete tepki ver! Örgütlerin ve grupların terörizmi kadar devletlerin ve hükümetlerin terörizmine de sessiz kalma! Özünde şiddetin her türlüsüne tepki ver, tescilli suçlulara uygulanan şiddete bile. Ama en çok da çocuklara, kadınlara ve savunmasız sivillere uygulanan şiddete ve teröre tepki ver!
            Yoz muktedirlerin tüm zulümlerine ve soğukkanlılıkla gerçekleştirilen katliamlara rağmen ortalığı kaplayan tiksindirici sessizliğe de, çekinme, tepki ver! Ülkenin tarihine ve bugününe ait yüz kızartıcı gerçeklerin saklanmasına seyirci kalma. Acıların paylaşımında bile yapılan ikiyüzlü ayrımcılıklara tepki ver! Bilim yerine yardakçılığı, düşünce ve ifade özgürlüğü, akademik özgürlük ve ilmin izzetini korumak yerine muktedire temennayı meziyet bilen yoz üniversitelere de tepki ver!
            Özgürlüklerin kısıtlanmasına dair her türden baskılara tepki ver! Sesini yükselt, haykır! Konformistlerin kendi kendilerini aldatan sessizliğine inat daha yüksek sesle haykır! Boyun eğenlerin zavallılığına, dalkavukların ahlaksızlığına, fırsat düşkünlerinin acınası zaaflarına ve haksız menfaat peşindeki utanılası suç ortaklarına dayanarak kurmaya çalıştıkları tek adam, tek parti despotluğuna geçit verme, tepki ver! Boyun eğen, korkan, sinen ya da menfaat karşılığı işbirliği içine giren sözde aydınların; korkutulan, satın alınan ya da düpedüz haysiyetsizleştiklerinden dolayı körleşen, böylece özgür ve bağımsız değerlendirme yapma yetisinden mahrum kalan bir kısım medyanın acınası suskunluğuna tepki ver! Ahlaksız işbirlikçileriyle birlikte topluma zorla giydirmeye çalıştıkları deli gömleğine benzer kimliğe ve tekil düşünceye karşı çık! “Hayır” de. Çevrendeki herkes “evet” dese bile, sen “hayır” demekten gurur duy ve duruşundan vazgeçme!
            Yaşanan bütün olumsuzluklara, zulümlere ve zulmete rağmen sakın ha içini karartıp, karamsarlığa düşme! En fazla umutsuzluğa ve kötümserliğe tepki ver! Kendilerini acizliğe vurup tercihlerini kayıtsızlıktan yana yapanların nihilizmine sen de teslim olma! Her ne kadar şartlar gereği iyimserlikten daha akla yatkın gibi görünse de kötümserliğin seni ele geçirmesine asla izin verme! Sakın zulme ve baskıya boyun eğme, insanca ayağa kalk, onurunla diren, cesaretle sesini yükselt ve medeni bir şekilde tepki ver! Ama susma!..

27 Aralık 2015 Pazar

“Terörist”

Uluslararası çevrelerde tanımı konusunda tam bir mutabakat olmasa da “terör” denildiğinde neyin kastedildiği, “terör örgütü” ve “terörist”in ise kimler olduğu konusunda genel geçer bir anlayış birlikteliği vardır. Hukukun olmadığı, uluslararası hukukun ve evrensel teamüllerin umursanmadığı keyfi ve despotik rejimlerde ise “terör”, terör örgütü” ve “terörist” tanımlamaları ve yaftalamaları hedef alınan kişiden kişiye, gruptan gruba ve farklı dönemlerde farklılıklar gösterir. Bu tanımlama ve etiketlemelerde ne bir ilkeli olma şartı aranır, ne de tutarlı olma. Hukukla birlikte insanların hak ve özgürlüklerini, izzetini, onurunu ve şahsiyetini hiçe sayan o ülkenin hukuksuz muktedirleri neye “terör”, kimlere “terör örgütü” ve “terörist” diyorsa o ülkede artık terör, terör örgütü ve terörist onlarmış gibi bir algı oluşturulur. Sonra da oluşturulan o mesnetsiz algıya dayalı olarak onlarca, yüzlerce, binlerce, on binlerce masum insan o ülkedeki gerçek teröristlere uygulamaktan sakınılan tüm takibatların, operasyonların ve keyfi cezalandırmaların hedefi olur.
            Mesela, insanlık dışı terör ve vahşet eylemleri uluslararası toplum tarafından korku ve dehşet içerisinde izlenen IŞİD, el-Kaide gibi radikal terör örgütleri o ülkede artık terör örgütü olarak görülmez. Epey bir ayak sürüdükten sonra uluslararası toplum ve güçlerin baskılarına direnemeyerek ve gözlerine hoş görünmek için retorik düzeyde “terör örgütü” ve “terörist” olarak gönülsüzce bahsedilen eli kanlı bu örgütlere ve militanlarına karşı göstermelik bazı operasyonlar da yapılıyormuş gibi yapılır. Bu göstermelik operasyonlar ve gözaltılar üzerinden sözkonusu terör örgütleri ile mücadelenin bir parçası olunduğu gibi üzerinde iyi çalışılmış mühendislik harikası bir izlenim uluslararası topluma başarıyla verilir. Ancak günün sonunda bu operasyonlarda kimlerin yakalandığı ve yargı önüne çıkarıldığına bakıldığında bu operasyonların tamamen bir algıdan ibaret olduğu gibi bir sonuçla karşılaşılır.
            Neticede, IŞİD ve el-Kaide’nin kolayca militan devşirdiği belli başlı ülkelerden biri olunduğu halde cezaevlerinde yargılanmayı bekleyen doğru dürüst IŞİD ve el-Kaide militanlarına rastlanmaz. Hele hele haklarında terörden yargılama yapılmakta olan ya da bu konuda haklarında hüküm verilmiş bu örgüt mensubu olan gerçek teröristlerin örneğine pek rastlanmaz. Tam tersine “terör örgütü”, “terörist” ve “vatan haini” damgası yeme, kendilerine karşı yapılacak hukuksuz ve keyfi operasyonları ve yargılamaları göze almak pahasına hala sesini yükseltme cesaretini gösterebilen bir avuç medya, bağımsız gazeteci ve bazı muhalifler dışında bu tuhaf durumu sorun eden de bulunmaz. Ama ne yazık ki, uluslararası medya ve toplum artık o ülkenin adını gerçek terör örgütleriyle birlikte anmaya çoktan başlamış ve  teröre destek veren bir ülke olarak görür hale gelmiştir.
            Bir de tabii o ülkenin muktedirlerinin dönemsel ihtiyaçlarına ve konjonktürel siyasi çıkarlarına göre “terör örgütü”, “terörist” olarak tanımladıkları gruplar vardır. Hukuk kuralları ve ahlaki tutarlık umurlarında olmayan muktedirler ve gazeteci, bilim adamı görünümlü t şahsiyetsiz yardakçıları, tıpkı terör örgütü PKK örneğinde olduğu gibi, ihtiyaca göre bir terör örgütünü dünyanın en barışçıl sivil toplum örgütü gibi de lanse edebilir. Çıkarlarına uymadığı andan itibaren ise sadece PKK’yı değil, PKK ile doğrudan alakalı olmayan barış insanlarına bile kolayca “terörist” damgasını basıp, önce linç kampanyalarına hedef haline getirebilir ve sonra da büyük bir maharet ve ustalıkla ortadan kaldırabilirler.
            İçeriği kamuoyunca bilinmeyen gizli hedefler için yıllarca birlikte yol aldıkları, her türlü faaliyetlerine ve güç devşirme çabalarına göz yumdukları sadece terör örgütü hedeflerinde değildir artık. Akıl almaz bir akıl tutulması ve intikam güdüsüyle topyekün bir etnik varlığı düşman olarak görür ve günlerce, haftalarca yüzbinlerce nüfuslu şehirlerde terör estirip sivillerin can güvenliğini hiçe sayarlar. Üç aylık bebeklerden, 80 yaşındaki yaşlılara kadar onlarcasının öldürülmesine büyük bir soğukkanlılıkla devam edilmesini görmezden gelirler.
            Bu muktedirlerin, tüm dünyanın en büyük terör örgütleri olarak gördüğü IŞİD ve el-Kaide gibi radikal terör örgütleriyle sahici anlamda mücadele etmek şöyle dursun fırsat buldukça bu örgütlere destek olduklarından bile şüphelenilir. Öte yandan İBDA-C gibi radikal İslamcı terör örgütleriyle açıktan sarmaş dolaş olmaktan bile çekinmezler. Sonra da dönüp ele geçirdikleri devletin tüm imkanlarını kullanarak hayatları boyunca ellerine silah almamış, gönüllülerinin tek bir şiddet eylemine rastlanmamış Hizmet Hareketi gibi dünya çapında eğitim, diyalog, barış ve hayır çalışmalarıyla bilinen bir sivil toplum örgütünü “terör örgütü” diye yaftalayıp, IŞID, el-Kaide, İBDA-C ve dönemsel olarak PKK’dan esirgedikleri her türlü keyfi ve hukuksuz operasyonun hedefi haline getirirler.
            Hatta, MİT ve Genelkurmay Başkanlığı’nın 2000’lerin başından itibaren takip ederek raporladığı, oluşturdukları şiddet ve terör tehdidi konusunda emniyet güçlerini defaatle uyardığı, açık kaynaklarda bile el-Kaide bağlantılı olduklarının ispatlandığı Tahşiye gibi bir radikal gruba, muktedirlerin o dönemki siyasi ihtiyaçlarına uygun gördükleri için büyük şehvet ve heyecanla destek verdikleri operasyonları yapan polisler ve savcılar bugün “terör örgütü” ve “terörist” olarak yargılanabiliyor.
            Geçtiğimiz hafta salı ve cuma günleri İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi’nde izlediğim adına yargılama değil ancak bir “budalalık komedyası” diyebileceğim duruşmalarda polis şeflerinin ve Samanyolu Yayın Grubu Başkanı Hidayet Karaca’nın avukatları tarafından masumiyetlerine dair somut delillere rağmen ve son dakikada MİT ve Genelkurmay’dan gelen belgelerle resmen ve fillen çöktüğü halde devam ettirilen davada tek bir tutuklunun bile tahliye edilmemesinin şokunu ve utancını hala atlatabilmiş değilim. İddialarını ispatlayabilecek hiçbir somut delil ve gerekçe ortaya koyamayan deli saçması bir iddianame ile “terör örgütü” kurmak, yönetmek ya da üye olmakla suçlanan masum insanların talimatla hareket ettiğinden şüphe duyulan bir mahkeme tarafından tutsak edilmesi vicdanları kanatıyor. 
            Son bölümleri 2009’da yayınlanan bir TV dizisinin senaryosundaki, dahli olmayan tek cümlelik kurgusal bir replikten dolayı bir medya grubunun başkanı 1 yılı aşkın bir süredir, üstelik hakkında 25 Nisan 2015’te bir mahkeme tarafından tahliye kararı verildiği halde, halen tutuklu ve tutsak bulunuyor. Operasyonun yapıldığı 2010 yılında terörist olarak görülen ama ihtiyaçları değiştiği için artık muktedirlerin el çabukluğuyla masum olduklarına hükmettikleri el-Kaide terör örgütü bağlantılı Tahşiye grubuna operasyon yapıp gözaltına alan, bu başarılarından dolayı aynı iktidar tarafından kamuoyu önünde açıkça övülüp, ödüllerle taltif edilen polis müdürleri ve memurları ise bugün aynı davada terör örgütü kurmak ve yönetmekle yargılanıyorlar. 1,5 yıldır tutsak tutuluyorlar.
            Görevleri gereği devletin kendilerine verdiği yasal silahlar “terör” unsuru gibi sunulup, suç delili sayılıyor. Çoğunun emekliliğine çok az zaman kaldığı halde polislik meslek hayatları boyunca bugüne kadar tek bir disiplin suçuna bile rastlanmadığı söylenen bu polisler sadece ve sadece hukuk çerçevesinde görevlerini yaptıkları için “terörist” olmakla suçlanıp, tutuklu yargılanıyorlar. Herkesin gözlerinin önünde hukuk yok sayılıyor ve bağımsız yargı olma vasfını yitirmiş yargıçlar marifetiyle mahkeme salonlarında akılalmaz zulümler yapılıyor.
            Tıpkı uzun zulümler listesine her gün bir yenisi eklenen“cadı avı” ve nefret operasyonları”nda olduğu gibi. Fakir öğrencilere burs vermek, yardım kuruluşlarına bağışta bulunmaktan başka suçu(!) olmayan onlarca insana yönelik her gün yeni bir operasyon ve zulüm gerçekleştiriliyor. Cumartesi günü ise masum insanlara “terörist” muamelesi yapılan adres bu sefer Çanakkale idi. Aralarında Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi’nin başarılı eski Rektörü Prof. Dr. Sedat Laçiner'in de bulunduğu 28 kişi gözaltına alındı. Tıpkı Hitler’in toplama kamplarında olduğu gibi soğuk kış şartlarında ısıtılmayan bir spor salonunda tutulan hayırseverler neyle suçlanıyorlar dersiniz? Fakir üniversite öğrencilerine burs vermekle...
            Prof. Laçiner’in suçlanarak gözaltına alınmasına gerekçe yapılan meblağın ise 150 TL’lik (50 dolar) bir bağış olduğu söyleniyor. Aklını, vicdanını ve ruhunu yitirmiş bir zulüm makinasına dönen Erdoğan rejimi ve AKP iktidarının IŞİD ve el-Kaide gibi örgütleri alabildiğine hoşgörürken, kimlere “terör örgütü”, “terörist” dediklerini anlayabilmek için, genç yaşına rağmen bugüne kadar yüzlerce makalesi, Türkçe’de 18 kitabı, İngilizce’de 5 kitabı yayınlanmış Laçiner’in Wikipedia’daki uzun ve çarpıcı CV’sine bakmak bile yeterli. Ben burada sadece, Davos Ekonomik Forumu tarafından, ilk ve tek Türk olarak 2006 yılında “Genç Küresel Lider” seçildiğini hatırlatmakla yetineceğim.

           



22 Aralık 2015 Salı

Başka bir ülke

Oysa bir başka ülke mümkündü... Herkesin dilinde, dininde, kültüründe, yaşam şeklinde özgür olduğu, demokrat, çoğulcu, farklılıkların zenginlik sayıldığı, herkes için hukuk ve adalet vaat eden rengarenk bir ülke, elimizi uzatsak yakalayacağımız uzaklıktaydı. 

Olmadı… İdeal bir ülke olmayı beceremeyince bambaşka bir hale geldik. Parçalandık… Öylesine parçalandık ki, ülkenin bir kısmı adı konulmamış savaş koşulları altında can çekişir gibi acı çekerken kılımızı bile kıpırdatmaz olduk. Bölge bölge, şehir şehir, kasaba kasaba, köy köy, mahalle mahalle, sokak sokak, hane hane ve nihayet her bir ferdimizle parçalandık. Hem de çok feci parçalandık… Duyarsızlık, umursamazlık, tepkisizlik, adam sendecilik, bana necilik belki insani değildi ama son derece konforluydu. Üstelik bunlardan hiçbiri başa bela da getirmezdi. İnsanlığımız yerine konforumuzu, “bela” yerine rahatı seçtik. Hepimizi toptan yakacak olan belaları katladık…

Geride hâlâ varsa rahatsız edici bir kırıntısı vicdanımızı susturacak çareyi de bulmuştuk. Din, dil, ideoloji, yaşam tarzı farklılıklarının üzerine büyük bir özenle kocaman yaftaların kalın gölgesini çektik. Ona Alevi, buna Kürt, şuna dindar, buna cemaatçi, şuradakine Kemalist, buradakine Ulusalcı, ötekine gayrimüslim, berikine ateist dedik. Çok rahat ettik… Her şeyden önce insan olduklarını unuttuk ve unutmak işimize geldi. Artık başlarına gelenlerle aramıza aşılmaz mesafeler koyabilirdik. Hiç düşünmeden koyduk... Alabildiğine güvendeydik(!) Her türlü acıyı yaşayanlar, en temel hakları ve özgürlükleri gasp edilenler ve hatta hayat hakları ellerinden alınanlar neticede bizler değildik.

Bir koza gibi kendi elimizle örerek kendimizi içine hapsettiğimiz bu konforun “şimdilik” şartına bağlı olduğunu bile görmek istemedik. Sandık ki olup biten felaketlere gözlerimizi sımsıkı kaparsak, kulaklarımızı yırtan çığlıklara karşı tıkarsak hayatlarımızı olduğu gibi devam ettirebiliriz. Yanıldık ve hâlâ yanılıyoruz… O başka şehirlerde, başka kasabalarda, başka köylerde, başka mahalle ve sokaklarda ve başka hanelerdeki başka insanların yaşadığı dramlar ve trajediler eninde sonunda gelip bizi bulmaz sanmıştık. Kendi karanlığımızla inşa ettiğimiz gölgelerimizin arkasına ödlekçe saklandık.

Gerçeklerle yüzleşmedikçe…
Halbuki her rengiyle bir millet olarak ya hep birlikte çıkacak, ya hep birlikte batacaktık. Bu bağıran gerçeği göremedik… Başkalarının mutsuzluğu, acıları ve ahlarına rağmen mutlu olamayacağımızı, huzuru bulamayacağımızı bir türlü anlayamadık. Anlamak istemedik… Belki de hep birlikte umutsuzca debelendiğimiz kendi bataklığımızdan hep birlikte çıkmayı sağlayacak ne şahsiyetimiz vardı ne de cesaretimiz. Bile bile, göre göre hep birlikte batmayı tercih ettik. Tercihimiz kaderimiz oldu. Şimdi elbirliğiyle batıyoruz işte…

Büyük bir şehrinde yaşadığım bu ülkenin diğer şehirlerinde, ilçelerinde olup bitenlerden ne yazık ki sarsıcı ve ıstıraplı bir hicap duymaktan başka bir şey gelmiyor elimden. Bambaşka bir ülke olabilirdik ama hükümetinin memurlarına mesaj göndererek “güvenliğiniz için şehri terk edin” diyecek kadar alçalan utanç duyulası bir ülke olduk. Milli Eğitim Bakanlığı da Cizre ve Silopi'deki okullarda çalışan öğretmenlere aynı mesajı göndermiş. Nasıl bir bakanlık, nasıl bir insanlık ki bu? Haklı olarak öğretmenlerin güvenliğini önemseyen bu anlayışın geleceklerinden sorumlu olduğu çocuk yaştaki korumasız öğrencilerin hayatlarını neden hiç umursamadığını anlayabileniniz var mı? Sahi kuzum siz ne zaman vicdanınızı bu ölçüde yitirdiniz? İnsanlığınızdan bu ölçüde vazgeçtiniz? Ya mesajı alır almaz görev yaptıkları şehirleri terk eden öğretmenler, bir mesajla yüzüstü bıraktığınız öğrencilerinizin karşısına geçip hangi yüzle bir daha ders anlatacaksınız?

Herkesin gözleri önünde terör örgütünün meskun yerleri ileride savaş alanına çevirecek altyapıyı oluşturduğu sıralarda olup biteni sadece seyretmekle yetinen yetkililer, şimdi kalkmış kendi ihmal ve ihanetlerinin faturasını toptan halka ödetmekle meşgul. Nasıl olsa “Peki neden o beceriksizliklerinizin faturasını önce siz ödemeyi düşünmüyorsunuz?” diye soran yok.
Gerçeği kabul etmek gerekirse tahakkümcü despotik anlayışa boyun eğmeyenler için Türkiye'nin batısı da büyük risklerle dolu. Hâlâ doğru bildiğinizi söylemeye devam ediyorsanız şu ya da bu bahaneyle gözaltına alınmanız, tutuklanıp hapse atılmanız ve hatta ortadan kaldırılmanız sadece bir an meselesi. Ama henüz batıdaki şehirler Güneydoğu'daki şehirler gibi ahalisinin açık hava hapishanelerine dönüşmüş değil. Silopi, Cizre, Nusaybin, Sur, Silvan gibi şehirlerde ise halkın tamamı haftalar boyunca kendi evlerine hapsediliyor. Ailelerin kendi evleri, içlerinde aç susuz mahpusluk yaşadıkları kendi hapishanelerine dönüşüyor. Aynı sınırlar içerisindeyiz belki ama batıda sıkıntılarla bezeli bir başka ülke, doğuda ise korku, şiddet, terör, hukuksuzluk, keyfilik ve zulmün hakim olduğu bir ülke olduk…

‘Demokratik bir ülke' hayaline ne oldu?
Halkların Demokratik Partisi (HDP), bir toplu cezalandırma yöntemi olarak aylardır sürdürülen sokağa çıkma yasaklarını durdurması için Anayasa Mahkemesi'ne başvurmuş. Bu uygulamanın Anayasa'ya ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'ne aykırılığına dikkat çekmiş. HDP'ye göre, 16 Ağustos 2015 tarihinden bu yana 7 ilde toplam 1,3 milyon kişinin yaşadığı 17 ilçede toplam 52 kez süresiz ve gün boyu sokağa çıkma yasakları ilan edilmiş. Bir ilçede 14 gün boyunca kesintisiz uygulanan sokağa çıkma yasakları nedeniyle bugüne kadar toplam 63 sivil vatandaş hayatını kaybetmiş. Bakalım Anayasa Mahkemesi, yaşanan bu vahim ihlaller karşısında kılını kıpırdatacak mı? Yoksa üç maymunu mu oynayacak?

Hayat hakkı dahil en temel insan hak ve özgürlüklerini umursamadığını söylemleri ve eylemleriyle defaatle ispatlayan, başta Anayasa olmak üzere en temel hukuk kurallarını reddettiğini açıkça söylemekten çekinmeyen bir içişleri bakanının olduğu ülkede Anayasa Mahkemesi olumlu bir karar verse dahi bu kararın uygulanacağından emin olmak, bu şartlar altında maalesef pek mümkün görünmüyor.

Yakın zamana kadar bu ülkenin demokratları ve insan hakları savunucuları “aman ha Türkiye yanlış bir yola girip 1990'lara dönmesin!” diye endişe ederdi. Ne yazık ki bugün Türkiye, 1990'lardaki berbat şartların bile gerisine düşmüş durumda. Sadece 1994 yılında 3 binden fazla köyün haritadan silindiği, 300 binden fazla insanın evlerini terk etmek zorunda kaldığını biliyoruz. Şimdi hedefte olan yerler ise artık köy ya da mezralar değil. On binlerce, yüz binlerce insanın yaşadığı koca koca şehirler.

Baskıdan, keyfilikten, hukuksuzluktan, tahakküm ve despotluktan bıkan bu ülkedeki her özgürlükçü demokrat daha düne kadar “bu topraklarda Batılı standartlarda demokrasi ve hukukuyla başka bir ülke mümkün” rüyasının peşindeydi. Ama hayal ettikleri o başka ülke, her parçası birbirinden ayrışan ve birbirlerinin kan donduran trajedilerini hiç umursamayan bu ülke değildi.

http://www.zaman.com.tr/yorum_baska-bir-ulke_2332895.html

10 Eylül 2015 Perşembe

Pacta sunt servanda*


Hey millet, aldattılar seni! “İleri demokrasi”, “Büyük Devlet”, Dünya Gücü”, “Sağlam İrade” gibi boş ve kof sloganlarla seni coştururken, en adisinden bir despotizmin yoluna ahlaksızca taş döşediler. Ne hukuk bıraktılar geriye, ne de özgürlük. Senin bugününe ve geleceğine ihanet ettiler…
Hey vatandaş, aldattılar seni! “Yaratılanı sevdik Yaradan’dan ötürü” diyerek dini, milli, insani her değeri istismar edip güç devşirdiler. Ve sonra senden artık bir vatandaş değil ihtiraslarına kul olmuş ilkel bir Sultan’ın köleleri gibi hareket etmeni istediler! Vatandaşlık haklarına ihanet ettiler…
Hey aziz şehit, aldattılar seni! “Tek millet, tek devlet, tek din, tek dil” dediler! Senin sinendeki en halis milli manevi hislerini istismar ettiler. Bununla yetinmediler! En adisinden bir “tek adam rejimi” kurmak için senin kanını, canını feda ettiler. Anneni, babanı, kardeşlerini, eşini, çocuklarını, yakınlarını ve milleti tarifsiz acılara ittiler. Feda ettiğin canına ve kanına ihanet ettiler…
Hey Kürt vatandaş, aldattılar seni! Terör örgütü PKK ile içeriğinin ve hedefinin ne olduğunu Erdoğan ve bir avuç adamından başka kimsenin bilmediği “Çözüm Süreci” denen çirkin bir pazarlık yürüttüler. Allah vergisi hak ve özgürlüklerini demokrasi ve evrensel hukuk çerçevesinde anında sana iade etmek yerine, bu tabii haklarını siyasi ikbal karşılığı terör örgütü PKK ile pazarlığa meze yaptılar. Seni PKK’ya mahkum ederken, haklarından mahrum bırakmaya devam ettiler. Umduklarını bulamayınca da kendi kurdukları çözüm masasına anında tekmeyi atmaktan hiç çekinmediler. Bu ülkede birlikte özgürce, barış ve huzur dolu bir gelecek umuduna ihanet ettiler...  
Hey Alevi vatandaş, aldattılar seni! Gerçek bir çoğulcu, katılımcı demokraside asla konu bile edilmeyecek sorunlarını istismar ettiler. Tam 7 Alevi çalıştayı düzenledikten ve seni bu ülkenin birinci sınıf vatandaşı hissettirmek için yapılması gerekenlerin tamamını öğrendikten sonra yüzüstü bıraktılar. Kaderini birkaç dinbazın fetvasına terk ettiler. Seni o yobazlığa feda ettiler. Yetmedi Gezi’de evlatlarını katledip, miting meydanlarında ölmüş çocuğunu ve seni yuhalattılar… Samimiyetini ve iyi niyetini sui istimal, birlikte yaşama umutlarına ihanet ettiler.
Hey demokrat, aldattılar seni! Daha yolun başındayken “demokrasi bir tramvaydır, uygun istasyon gelince inilir” dediklerini çok iyi biliyordun. “Artık gömlek değiştirdik” deyince insanların değişme hakkına olan saygından dolayı buna inandın. Doğru yaptın ama nereden bilecektin ki gömlek değiştiren yılanın içerisinden yine bir yılan çıkacak. Yeterince güç devşirdiğine inandığında yılanlığının gereğini yapacak! İşte yaptı ve sana ihanet etti.
Hey liberal, aldattılar seni! Avrupa Birliği üyeliğinin gerektirdiği özgürlükçü norm ve standartlar için gerekli demokratik reformları samimi sanmıştın! Ama sen de haklısın! AB üyeliğini ve özgürlükleri dillerine pelesenk eden mürailerin nihai hedefinin bir tek adam, tek parti diktatörlüğü olduğunu nereden bilecektin? AB üyelik süreci ve özgürlüklerin onlar için zor zamanlarında kullanılıp, güçlenince çöpe atılacak birer araç olduğunu düşünemezdin ki! Görüyorsun işte, sana ve hayallerine de ihanet ettiler.
Hey sosyal demokrat, aldattılar seni! “Fakir fukara, garip gureba” sözlerini dillerine pelesenk ettiler, “kimsesizlerin kimsesi biziz” diyerek kalabalıkların gönlüne girdiler. Çaldıklarından, çırptıklarından küçük bir parçayı yoksullara göstere göstere sadaka gibi verdiler. Fakirlerin fakirliğini istismar ederken gelir dağılımını hiç olmadığı kadar adaletsiz hale getirdiler. İktidarları döneminde en zengin yüzde 1’lik kesimin milli gelirdeki payını yüzde 39’dan yüzde 54’e yükselttiler. Bu dönemde sadece kendilerini ve zaten zengin olan zenginleri daha da zenginleştirdiler. Partinin ismindeki “adalet” kavramına ihanet ettikleri gibi  “kalkınma”dan da sadece kendi zenginleşmelerini anladılar! Asgari ücretliye açlığı kader ettiler. Sana ve yoksul emekçilere ihanet ettiler.
Hey dindar vatandaş, aldattılar seni! “Dindar nesil” diye propaganda yapıp kindar, küfürbaz, ahlaksız bir yandaş gençlik oluşturdular. Söylemde dini duygularını sömürürken fiili olarak dinin içini boşalttılar. Adeta yeni bir sekülerizm denemesine girişerek din ile ahlak arasındaki bağı kopardılar. Hırsızlıklarına, yolsuzluklarına, rüşvetlerine, haksızlıklarına, hukuksuzluklarına, despotluklarına ve zulümlerine bile sözde dini gerekçeler uyduracak kadar adileştiler. Daha ne olsun, ellerine Kur’an-ı Kerim alıp seçim meydanlarında sallayacak kadar bile pespayeleştiler. Sana ve dinine ihanet ettiler.
Hey milliyetçi, aldattılar seni! Siyasi ihtiraslarının gereğine göre kah senin duygularına hitap ettiler, kah feci şekilde seni aşağıladılar. “Tek vatan, tek millet” sloganları eşliğinde milleti parçaladılar, kutuplaştırdılar, birbirine düşman ettiler. Milli birlik ve beraberliğimizi tarumar ettiler. Milleti millet olmaktan çıkarıp adeta kuru kalabalığa dönüştürdüler. Nihayet ülkeyi fiilen bölünmenin eşiğine getirdiler. Sana da vatana da ihanet ettiler.   
Hey Rum vatandaş, aldattılar seni! Demokratikleşme, reform, haklar ve özgürlüklerin en fazla gündemde olduğu günlerde bile senin hak ve özgürlüklerin konusunda arpa boyu kadar olsun bile yol kat etmediler. Üstelik “Heybeliada Ruhban Okulu’nu açmak 2 dakikalık iş, ama…” diyerek en doğal hakkını bir başka ülke ile pazarlığa konu ettiler. Bu ülkenin asli unsuru olduğunun kabulüne dair özenle oluşturup sömürdükleri umutlarına apaçık ihanet ettiler.
Hey Ermeni vatandaş, aldattılar seni! Arandan devşirdikleri yalakalığa müsait birkaç sözde aydını, bir-iki sivil toplum önderini güce ve paraya boğdular. Maddi ve siyasi menfaatler sağlayarak kendilerine medyun ettikleri “Afedersiniz, bu yandaş Ermeniler” sayesinde toplumda ve dünyada sanki senin de çok mutlu edildiğine dair bir algı oluşturdular. Biliyorsun algı oluşturma işinde çok iyiler. Oysa kuru laflar ötesinde herhangi bir adım atmadılar. Senin bu ülkede mutlu ve huzurlu olma umuduna bile ihanet ettiler.
Hey genç, aldattılar seni! Seni ahlaklı, faziletli, medeni, demokrat, hoşgörülü, mütevazi, farklılıklara saygılı güya dindar bir nesil yapacaklardı. Şu getirildiğin hale bak! Acınacak haldesin. Görmüyor musun ahlaksız, terbiyesiz, küfürbaz, değer tanımayan, kadir bilmeyen, küstah, kibirli, yoz, cahil, yobaz ve kindar bir nesile dönüştürüldün. Bu millet senden ve seninle nasıl baş edeceğinden endişe duyar hale geldi. Seni sen olmaktan çıkararak sana ve geleceğine ihanet ettiler.    
Hey çocuk, aldattılar seni! Güç sarhoşluğu ve doymak bilmez ihtiraslarıyla senin yaşayacağın çevreyi, huzurlu toplumu, barış ortamını senden çaldılar. Senin beslenmene, giyimine, eğitimine, sağlığına harcanacak kamu kaynaklarına göz diktiler, hayasızca iç ettiler. Sana umutlu bakacağın bir gelecek bırakmadılar. İhanet ettiler sana ey çocuk!
Hey gelecek nesil, aldattılar seni! Sana çok kötü bir miras bıraktılar. Bu toplumsal, ahlaki ve fiziki enkazın üstesinden nasıl geleceksin bilemiyorum. Bugün tüyü bitmemiş yetimin hakkına göz dikenler, henüz doğmamış senin hakkına da ihanet ettiler.  
Hey kadın, aldattılar seni! Sana ne diyeyim ki? Şöyle bir çevrene bak ve gör; her gün ne kadar çok dövülüyorsun, ne kadar çok sövülüyorsun, ne kadar çok taciz ediliyor ve ne kadar çok dayak yiyorsun? Her gün kaç kişi öldürülüyorsun? Her gün ne kadar ayrımcılığa uğruyor, hangi iş yerlerinden dışlanıyorsun? Görmüyor musun ekonomik olarak daha da bağımlı hale getiriliyorsun. Ne yiyeceğinden, ne giyeceğine, ne zaman evlenip kaç çocuk yapacağına karar verme, tercih yapma hakkını bile gün be yitiriyorsun. Göz göre göre sen de ihanete uğruyorsun!
Hey gazeteci, aldattılar seni! Demokrasi, ifade özgürlüğü, basın özgürlüğü, vatandaşın bilgi edinme hakkı diye yola çıkanlar, bunları senin gözlerin önünde peyder pey yok ettiler. Senden bazılarını oluşturdukları yandaş medyada ahlaksız tetikçilere dönüştürdüler. Güçlendikçe tek farklı sese tahammül edemez hale geldiler. Baskı üzerine baskı kurdular. Sansür koydular. Polis baskınları düzenlediler. Gazetene, televizyonuna el koydular. Ekmeğine göz koyup, seni işten attırdılar. Proje mahkemelerde, tetikçi hakimler ve savcılar eliyle seni süründürdüler. Hapse attırdılar. Muhalifsen eğer nihayet seni ölümle tehdit eder hale bile geldiler. Yoldan çıkardıkları meslektaşlarınla basın özgülüğüne ve meslek etiğine ihanet ettiler.
Hey Avrupa Birliği, aldattılar seni! 2004’te durum ne kadar da farklıydı oysa. İslam’la demokrasinin uyuşabileceğinin güzel bir modeli ortaya çıkıyor diye ne çok destek olmuştun bu ülkeye. Demokrasi, insan hakları ve temel özgürlükler, hukukun üstünlüğü, şeffaflık, hesap verebilirlik, sivilleşme vs… Ne çok umutluyduk ve ne çok umutluydun! Ama sen de biliyorsun İslam’la demokrasi arasında herhangi bir sorun yok! Ama demokrat rolü kesen bu sözde Müslümanların demokrasiyle meğer çok ciddi sorunu varmış! Meğer bizim gibi seni de tam muktedir oluncaya kadar adice kullanmışlar! Bizim gibi senin de iyi niyetine ihanet etmişler.
Hey NATO, aldattılar seni! Hey gidinin Kuzey Atlantik Anlaşması Örgütü hey! Ne hallere düşürüldün. Biliyorsun aslında bu siyasal İslamcılar, tıpkı AB’ye olduğu gibi sana da  cibilli olarak düşmandı. Düşmanlıklarını sakladılar. Takiye yaptılar. Senle güvenlik nikahı devam ederken, Şangay İşbirliği Örgütü ile flört edecek ve hatta ona yalvaracak kadar iki yüzlü davrandılar. Sen Rus yapımı Suriye füzelerine karşı Türkiye’yi korumak için Patriot bataryaları göndermekle meşgulken, Çin’le seni aldatacak kadar ahitlerine ihanet ettiler.  
Hey Ortadoğu, aldattılar seni! Türkiye, Avrupa Birliği’ne doğru yol alırken, demokrasisi ve ekonomisi doğru yönde ilerleyip gelişirken ne kadar da gıpta ile bakıyor, Türk kardeşlerin için sen de ne çok seviniyordun! Ama gıptan da, sevincin de kursağında kaldı işte. Azgın ihtiraslarının peşine düşen bu çakma demokratlar, mürai Müslümanlar senin de huzurunu kaçırdı. Gücünü abarttı, içişlerine burnunu sokacak kadar kendisini kaybetti. “Ortadoğu’nun sahibi biziz”, “Ortadoğu’da düzen kurucu biziz” diyecek kadar küstahlaştı. Sonuç mu: Yanan yıkılan ülkeler, kıyıya vuran Aylanlar ve utanç! Ortadoğu sana da bir daha asla unutamayacağın kadar ihanet ettiler.
Hey Anayasa, aldattılar seni! Sen ki bir toplumsal sözleşmesin. Düzen ve huzur ancak herkesin sana uymakta mutabık olduğu kadar geçekleşir. Ama bakar mısın şu hale, artık ne sana sadıklar, ne de sana saygı duyuyorlar. Sanki bir ihtilal olmuş da rejim değişmiş gibi “Artık düzen fiilen değişmiştir” diyecek kadar kendilerini kaybediyorlar. Sen orada duruyorken, kendi keyiflerince yazdıkları o gayri meşru Kırmızı Kitap’a adeta tapınıyorlar. Seni MGK’da aldıkları kararlarla ve Kırmızı Kitap’la aldatıyorlar. Sana ve üzerine ant içtikleri yeminlerine dahi ihanet ediyorlar.  
Hey AK Parti’li, aldattılar seni! Oysa bu ülkede her şey ak, pür-ü pak olsun diye yola çıkmıştın değil mi? Peşine düştüklerin güya 3Y ile, yani yolsuzluk, yoksulluk ve yasaklarla mücadele edecekti. Doğrusu bir süreliğine mücadele eder gibi göründüler de. Ama güçlenen, güçlendikçe yozlaşan bu senin AK Parti’nin içinden AKP denen öyle bir canavar çıkıverdi ki, tarihte görülmedik yolsuzlukların, yoksullukların ve yasakların odağı haline geldi. Ne tuhaf ki sen hala saf saf, organize suçların ve günahların adresi haline gelen bu canavarı peşine düştüğün o “AK” parti sanıyorsun. Uyan artık! AKP denen bu canavar sana, değerlerine ve geleceğine ihanet ediyor.
Hey sen, sen kendini de aldattın! Bu yüzden sana da bir çift sözüm var ey despot! Herkesi belki aldattın, ama en çok de kendine yazık ettin. Yahu görmüyor musun neydin, ne oldun? İnsanların sana olan güvenine sadık kalmadın! Sana bağladıkları umutlarına saygı duymadın! Kendi ellerine haysiyetini (integrity) beş paralık ettin. Ahde vefa göstermedin. Herkese ama herkese, en çok da kendine ihanet ettin. Çok yazık ettin kendine çok!
-----------------------------------------------------------------------------------

 (*) Ahde vefa