Ahmet Altan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ahmet Altan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Mart 2016 Çarşamba

Günleri sayarken...

Bilirim günler saymak için değil, çevrenizdekilerle ve sevdiklerinizle insanca duyguları paylaşarak coşkuyla yaşamak içindir. Ama uzaktan, yakından görebildiğiniz herkes, özlem ve sabırla bekledikleri o günlerin gelmesi için gelip geçen günleri endişeli dualar eşliğinde tek tek sayarken öyle yaşanmıyor işte. Kahırla saydıkları günlerden kurtulacakları günleri bekleyenlerle birlikte ne getireceği tam olarak belli olmayan o muğlak bekleyişe mecburen siz de dahil oluveriyorsunuz. Üstelik bu bekleyiş sebebiyle ya yaşamayı erteliyor ya da yaşıyormuş gibi yapmakla yetiniyorsunuz.
            Beklemek veya gün saymak... Özünde illa da kötü çağrışımları olan şeyler değil. Mesela tabiat, coşku dolu cıvıltılarla yeniden uyanmak üzere baharın o hayat veren soluklarını duymak için aylar boyu günleri sayarak beklemez mi? Börtü böcekler, arılar, kelebekler binbir renkle fışkıran çiçeklerle gelecek olan baharın yollarını gözlemezler mi? Hatta insanlar, sırf ılık meltemlerin yüzlerini yaladığı güneşli serin günlerin coşkun neşesini bir kez daha yaşamak için, ömürlerinden günler düşme pahasına günleri saymazlar mı? Sevgililer sevdiklerine, gurbettekiler sıla özlemiyle tutuştukarı vatanlarına kavuşmak için günleri sabırsızlıkla saymazlar mı? İşçiler, memurlar ay sonu, öğrenciler haftasonu gelsin diye günleri saymaz mı?         
            Keşke gün saymaların tamamı bunlar gibi olsa. Bunların yanında bir de, belirli bir müphemlik içerisinde olmakla birlikte, sizin için neredeyse mukadder olan bir şerrin gelmesini beklerken gün saymak vardır. İşte bu türden gün saymalar dayanılır gibi değildir. Mutlaka olacaksa uzak olmayan bir zamanda olacağını bildiğiniz bir güne doğru eliniz kolunuz bağlı bir şekilde gün saymak, gün saymaların en fecisidir. Böylesi, günü ve anı belli olmayan bir ecele doğru gün saymaktan çok daha beterdir. Çünkü, ecel hiç beklemediğimiz bir anda apansız gelir. Aldığımız her nefesle ona bir adım daha yaklaştığımızı bildiğimiz halde onun bize ne kadar uzak ya da yakın olduğu bir sırdır. Ve büyük bir nimet olan bu ilahi sır sayesinde ecel, bizi her an rahatsız eden dayanılmaz bir kaygı olmaktan çıkıverir.
            İçinde debelendikleri suç deryasının ve siyasi ihtiraslarının yol açtığı eşsiz çuvallamaların hesabını vermek istemedikçe daha da despotlaşan, despotlaştıkça işledikleri suçları katlayan AKP/Erdoğan rejimi yüzünden milyonlarca insan bugünlerde gönlünce yaşamayı erteleyip gün sayıyor. Bazıları ülkenin üzerine çöken bu karabasandan kurtulacakları güzel günler için büyük bir istek ve umutla sayıyor günleri. Benim gibi bazıları ise abuk subuk gerekçelerle zaten biteviye devam eden soruşturmalar, yargılamalar, gözaltılar, tutuklamalar yaşarken keyfi bir kararla yeniden hapse atılma ihtimaline dair gün sayıyor.
            İhlal etmedik Anayasa maddesi bırakmayan, Anayasa Mahkemesi’nin verdiği kararlara bile uymayarak sürekli suç işleyen bir zihniyetin emrindeki bazı güdümlü yargı mercileri Türkiye’de tam bir cadı avı yürütüyor. Yaşanan yolsuzluklar, haksızlıklara, despotluklara, keyfiliklere ve hukuksuzluklara karşı eleştirel görüşleriyle ve cesur tavırlarıyla öne çıkan kim varsa bugün takibat altında bulunuyor. Üstelik bazılarına yönelik onlarca soruşturma ve dava birden yürütülüyor. Gün geçmiyor ki ajanslara 12-13 yaşındaki bir öğrencinin, umut dolu bir gencin ya da yazdıklarıyla topluma ışık olan bir yazarın, bir edebiyatçının veya bir gazetecinin adı bir soruşturmayla, gözaltıyla, yargılanmayla ya da tutuklanmayla anılmasın.
            Ülkenin üzerine çöken zulüm ve baskı karanlığı karardıkça kararıyor. AKP/Erdoğan rejimi tarafından eleştirel medya gruplarına el konuluyor, aylar içerisinde batırılarak yok ediliyor. Televizyonların ekranları bir bir karartılıyor. Twitter gibi sosyal medya mecralarına bile gem vurmak üzere plan üzerine planlar yapılıyor. Aç gözlü yandaş işadamlarının devlet koruması altında çevre talanına dur demek için harekete geçen sivil halk AKP/Erdoğan rejimi tarafından terörize ediliyor. Güneydoğu’da şehirler aylarca abluka altında ağır ateş altına alınıyor, yerle bir ediliyor, harabeye döndürülüyor, hala hayatta kalanlar için yaşanmaz hale getiriliyor. Hırsızlıklar, yolsuzluklar, rüşvetler, talanlar, yalanlar, iftiralar, hukuksuzluklar arttıkça artıyor, azdıkça azıyor.
            Bu yaşanan fecaatlere karşı yapacağınız tek bir eleştiri, devlet büyüklerine ya da doğrudan Cumhurbaşkanı’na hakaret ettiğiniz iddiasıyla anında gözaltına alınmanız ya da savcılıklarda ve mahkemelerde süründürülmeniz için yeterli oluyor. Susanız, sinesiniz, yılasınız diye hakkınızda açılan soruşturmalara, yapılan gözaltılara, hakkınızdaki davalara ya da verilen irili ufaklı hapis ve para cezalarına rağmen hala susmuyorsanız sizin için günleri yeniden saymanın vakti gelmiş demektir.
            Onca işleri arasında eleştirel medyayla, gazetecilerle, aydınlarla ve akademisyenlerle bizzat uğraşmaya zaman ayıran Cumhurbaşkanı Erdoğan, Başbakan Davutoğlu ve bakanlarının ne yapıp edip sizi mutlaka hapsettireceklerinden emin olabilirsiniz. Üstelik bu  durum zamanla bir “acaba” meselesi olmaktan çıkıyor ve hızla “ne zaman” meselesine dönüşüyor. Ve o noktada artık derin düşünceler içinde beklemeye başlıyorsunuz, “abuk subuk gerekçelere açılan falanca davanın bu duruşmasında mı tutuklanıp hapsedileceğim, yoksa yine abuk subuk gerekçelerle açılan filanca davanın şu duruşmasında mı?” diye.
            Hukukun kalan son kırıntılarını da adalet çöplüğüne süpürmekten başka bir hayrı olmayan Adalet Bakanı Bekir Bozdağ’ın verdiği son rakamlara göre sadece Cumhurbaşkanı Erdoğan’a yönelik olduğu iddiasına dayanarak “hakaret” suçlaması ile 1845 soruşturma açılmış. Bir de bu sözde suçun “Başbakana hakaret”, “bakana hakaret”, “valiye hakaret”, “bürokrata hakaret” gibi versiyonlarını düşünecek olursanız, yürürlükteki despotik ve keyfi uygulamalara yönelik eleştirel fikirlerinden dolayı haklarında soruşturmalar, davalar açılan insanların sayısının binlerce olduğunu kolaylıkla tahmin edebilirsiniz.
            Tabii bunlar yetmiyormuş gibi keyfi yorumlamalar ve uygulamalarla 1990’lı ve 2000’li yıllar boyunca bu ülkede düşünen, konuşan, yazan herkesin kabusu haline gelen “Türk milletini aşağılamak” suçunu düzenleyen TCK 301 var. Despotik AKP/Erdoğan rejimi kaydeğer eleştirelerin hepsini “hakaret” kapsamında ele almanın tuhaflığından sıkılmış olmalı ki, son zamanlarda TCK 301’i yeniden hortlattı. Geçmiş yıllarda yakasını bu ceza yasası maddesine kaptırmamış bir gazeteci olarak ben de hortlatılan TCK 301’den ilk nasibimi geçtiğimiz günlerde aldım. Başbakan Davutoğlu’nun 2014 yılında hakkımda peşinen verdiği bir şikayet dilekçesine dayanarak savcılık Twitter’da  2015 yılında yaptığım paylaşımları gerekçe göstererek hakkımda hapis istemli ceza davası açtı. Ama bu sefer “Türk milletini aşağıladığım” gerekçesine sığındı. Böylece, o davadan mı, yoksa bu davadan mı hapse atacaklarına dair soruşturmalar ve davalar koleksiyonuma eşsiz bir halka daha eklemiş oldum. Şimdilerde sürekli feyk infazlar tehditi altında yaşayan bir tutsak gibi, bu soruşturmalardan ya da davlardan hangisinden içeri alınacağıma dair papatya falları açıp gün sayıyorum.
            Türk medyasının ve yazı dünyasının yüzakı olan Hasan Cemal, Cengiz Çandar, Ahmet Altan, Can Dündar ve daha birçok duayen isim de maalesef benzer bir durum yaşıyor. Onlar da, belki farklı duygularla da olsa, hayatları boyu biriktirdikleri tecrüblerini imbiklerden süzdükleri şu en verimli dönemlerinde günlerini savcılıklarda, mahkemelerde geçiriyor ve ne zaman tutuklanacaklarına dair gün sayıyorlar. Tıpkı Hidayet Karaca, Gültekin Avcı, Mehmet Baransu’nun başlarına gelenler gibi, bu ülkenin cesur kalemleri başlarına ne zaman ne geleceğine dair gün sayarken Cumhurbaşkanı, Başbakan ya da ilgili bakanlar, görülmedik zulüm ve baskılarlar yönettikleri ülkenin “dünyanın en özgür ülkesi” olduğunu, “Türkiye’deki basın özgürlüğünün dünyanın hiçbir ülkesinde olmadığı”, “basın ve ifade özgürlüğünün kendilerinin kırmız çizgileri olduğunu” hiç yüzleri kızarmadan söyleyebiliyorlar.
            Ne yapalım bizler somut gerçeklere dayalı olarak onların baskılarını, zulumlerini, hukuksuzluklarını, işledikleri suçları, despotluklarını yazıp eleştiriyoruz, onlar da dönüyor bizimle birlikte tüm dünyayla alay edip, dalga geçiyorlar. Sonra bize yine günleri saymak düşüyor. 

10 Şubat 2016 Çarşamba

Ayağa kalk ve tepki ver!

“...O mutluluğun kenarına kadar gelmiştik aslında. Güneşin keyfini, bütün fikir ayrılıklarına, inanç farklılıklarına rağmen birlikte çıkartabilecek bir toplum olmaya çok yaklaşmıştık. İstanbul sahillerinden Marmara’ya, Mardin sokaklarından Mezopotamya ovasına, Diyarbakır surlarından Hevsel Bahçeleri’ne, Trabzon kıyılarından Karadeniz’e, Edirne kahvelerinden Meriç’e bakarak milyonlarca insan mutluluğun ve refahın tadını çıkarabilirdi.
          Bunu hak etmiştik aslında. Uzun ve zor maceralardan geçmiştik. Yenilgiyi tatmayan hiç kimse, hiçbir kesim kalmamıştı. Çeşitli ölçülerde de olsa herkesin payına düşen bu yenilgi tufanından ortak bir zafer yaratacak bir olgunluğa yaklaştığımızı düşünüyorduk. Barışın, adaletin, özgürlüğün ortaklaşa yaşanacağı bir menzile erişmiştik. Gelişmiş dünyanın saygıdeğer bir üyesi olmak gibi ortak bir davamız olmuştu. O yolda güvenle ilerliyorduk. Yeryüzü saygı ve hayranlıkla selamlıyordu bizi. Bu efsunlu toprak parçası üstünde bütün insanlığa örnek olacak bir cennet yaratmak üzereydik ki… Bir cehenneme düştük.
            Öyle nefret volkanları patladı ki ümitle baktığımız denizler kıpkızıl magma yığınlarına döndü. Ayağımızın altındaki bereketli toprak öfke depremleriyle kuruyup parçalandı. Her yanımız uçurumlarla çevrelendi. İnsanlık tarihinde az rastlanır bir ahlaksızlık batağına battık. Hırsızlık övünülen bir erdem haline geldi. Ruhumuz şahrem şahrem yaralarla çatladı. Kan ve zorbalık gündelik hayatımız oldu. Adalet kayboldu. Güvenilir hiçbir değer kalmadı elimizde… Zift kokulu çorak bir karanlık kapladı ülkeyi. Ölüm karanlığı bütün hayatın üstüne çöktü.”
            Son zamanların en duyarlı, en cesur kalemlerinden Ahmet Altan böyle diyordu son yazısında. Elini uzatsan ulaşabileceğin ışıltılı bir düşten Türkiye’nin nasıl kapkaranlık bir kabusa yuvarlandığını Ahmet Altan’dan daha etkili ifade edebilecek çok az kişi vardır bu ülkede. Ahmet Altan’ın iç burkan serzenişleri hala kulaklarımızdayken çevremize göz ucuyla baktığımızda bile gördüklerimiz, Brezilyalı aktivist ve siyasetçi Prof. Dr. Cristovam Buarque’nin “Tepki Ver! (Reaja!)” adlı küçük risalesinde ifade ettiklerine benzer şekilde, bir ütopyadan çok distopyayı andırıyor artık. Öyle ki en iyimserlerimizde bile yakın zamana kadar Türkiye’de demokratik bir özgürlükler cenneti kurma hayali artık yerini üst üste sökün eden felaketlerin önünü alma endişesine bırakmış durumda.
            Bu yaşananlardan daha fecisi ise tüm bu felaketlere dair endişe duyanların ya da bu felaketleri Ahmet Altan gibi acılı bir feryatla ve imrenilesi bir cesaretle engellemeye çalışanların sayıca çok az olması. Toplumun geneline ise ya gönüllü bir yılgınlık ya da yoz bir vurdumduymazlık hakim. Oysaki yaşanan haksızlıklar, hukuksuzluklar, zulümler ve ölümler iyice geç olmadan hep birlikte ayağa kalkmayı, olabildiğince gür bir sedayla güçlü bir tepki vermeyi gerektiriyor.
            Aslında insani, İslami ve ideal olan “tepki vermek” gibi reaksiyoner bir tavır almak değil. Tam tersine “emri bil maruf, nehyi anil münker” ilkesinde olduğu gibi olumsuzluklara tepki vermeyi bile gereksiz kılacak şekilde yapıcı inisiyatifler alıp iyilik için çalışmak ve kötülükleri ortadan kaldırmaya çabalamaktır. Madem ki bunu gerçekleştirmede başarısız olduk, öyleyse her tarafı bir zulmet gibi saran zulüm ve haksızlıklara karşı sesimizi yükseltmemiz ve iş işten geçmeden ayağa kalkıp tepki vermemiz gerekmez mi?
            Buarque’nin daha ziyade küresel duyarlılıklarla kaleme aldığı “Tepki Ver!” çıkışını Türkiye’ye uyarladığımızda tepki vermemizi gerektiren ne kadar çok şey olduğunu şaşırarak görürüz. Mesela Buarque gibi biz de çağrımıza “Alışma” diye başlayıp şöyle devam edebiliriz: Ruhlarımızı ele geçirmeye çalışan sapkın ve yozlaşmış bir devirde yaşama alışkınlığına tepki ver. Unutma ki, bütün kötülüklerden daha beter olan şey, bu kötülüklere alışmaktır; buna tepki ver! Çünkü, alışmak ölmektir. Siyasetteki, profesyonel ya da kişisel ilişkilerdeki yozlaşmaya tepki ver! Sıraya kaynak yapmak, sınavda kopya çekmek, rüşvet almak ya da rüşvet vermek gibi dalavereleri kabul etme! Alışma... İşkenceci bile işine öylesine alışır ki artık eyleminin ahlaksızlığını fark etmez olur. Suçu kendi elleriyle işlemediği için işin içinden sıyrılanların mazeretini asla kabul etme. Tepki ver!
            Özellikle Suriyeli mültecilerin sokakları doldurduğu şu dönemde ne dilenmek için ellerini uzatan mülteci çocukları sıradan bir şehir manzarası olarak gör, ne de kucağındaki titreyen çocuğuyla karşında duran o yoksul annenin gözlerini kedere boğan acı gerçekliği. Bu sefaletin yanı başındaki binlerce odalı gösterişli sarayların, görgüsüz köşklerin şatafatına, zenginlerin ve muktedirlerin şımarık debdebesine alışma! Tıka basa dolu marketlerin önünde yırtık paçavralar sarılı boş midelerle duranlara da alışma, tepki ver! Hele hele bu yoksul ve yoksun mültecilerin kirli pazarlıklara malzeme edilmesine sessiz durma, tepki ver!
            Erdoğan rejimi altındaki Türkiye’de olduğu gibi sanığın kimliğine ya da muktedirlere yakınlığına veya uzaklığına göre yozlaşmış yargının farklı işleyişine boyun eğme. Yargının muktedirlerin elinde muhaliflerine azap çektirmekte kullandıkları bir çivili gürze dönüşmesine müsaade etme! Ayağa kalk, sesini yükselt ve tepki ver! Mağduriyetlerden bahsetmeyi ve hatta ağlamayı öğren, utanma! Ama dikkat et, ağladığın ve bahsettiğin sadece kendi mağduriyetlerinden ibaret olmasın. Başkalarının acılarına da ağlamayı, onların acılarından da içtenlikle bahsetmeyi öğren. Empati kur, tepki ver!
            Adalet sistemindeki kadar medyadaki, sendikalardaki, iş ve sivil toplum örgütlerindeki, dini cemaatlerdeki, spor kulüplerindeki ve siyasi partilerdeki yozlaşmaya da tepki ver! İşlenen suçlara, yapılan haksızlıklara, hukuksuzluklara, baskılara ve zulümlere karşı sesini çıkarmak şöyle dursun, bunlara destek olmak suretiyle gün be gün daha da yozlaşanlara da tepki ver! Başkalarının haklarını çiğnemek, mülklerini gasp etmek için haksız, hukuksuz, ahlaksız iş çevirenleri ise sakın ha görmezden gelme!
            Gelir dağılımındaki artan uçurumu, sağlık, eğitim ve adalete erişimdeki eşitsizliği pasifçe hoş görme! Halkın verdiği yetki ve otoriteyi şahsi menfaatleri için istismar edenlerin ahlaksızlığına ve yozlaşmışlığına razı olma, tepki ver! Hırsızlıklarla, yolsuzluklarla, rüşvetlerle, talanlarla, gasplarla pervasız ve utanmaz haramiler gibi göz göre göre senden çaldıklarının sadece senin hakkın değil, çocuklarının da hakkı olduğunu asla unutma, tepki ver! Yaptıkları hırsızlık, yolsuzluk, hukuksuzluklarıyla suça battıkça yalandan, iftiradan, tehditten, şantajdan, baskıdan ve zulümden medet uman yozlaşmış muktedirlere alışarak sakın ola ki sen de yozlaşma. Haksızlıklar karşısında susma. Bile bile bir dilsiz şeytan olma. Onurunla sesini yükselt, izzetinle tepki ver!
            Bugün Güneydoğu’daki birçok şehirde olduğu gibi caddelerde tanklar ve sivillere doğrultulmuş silahlar görmeye alışma! Hangi taraftan gelirse gelsin, hangi amaç uğruna olursa olsun terörizme, gayr-i meşru ve orantısız şiddete tepki ver! Örgütlerin ve grupların terörizmi kadar devletlerin ve hükümetlerin terörizmine de sessiz kalma! Özünde şiddetin her türlüsüne tepki ver, tescilli suçlulara uygulanan şiddete bile. Ama en çok da çocuklara, kadınlara ve savunmasız sivillere uygulanan şiddete ve teröre tepki ver!
            Yoz muktedirlerin tüm zulümlerine ve soğukkanlılıkla gerçekleştirilen katliamlara rağmen ortalığı kaplayan tiksindirici sessizliğe de, çekinme, tepki ver! Ülkenin tarihine ve bugününe ait yüz kızartıcı gerçeklerin saklanmasına seyirci kalma. Acıların paylaşımında bile yapılan ikiyüzlü ayrımcılıklara tepki ver! Bilim yerine yardakçılığı, düşünce ve ifade özgürlüğü, akademik özgürlük ve ilmin izzetini korumak yerine muktedire temennayı meziyet bilen yoz üniversitelere de tepki ver!
            Özgürlüklerin kısıtlanmasına dair her türden baskılara tepki ver! Sesini yükselt, haykır! Konformistlerin kendi kendilerini aldatan sessizliğine inat daha yüksek sesle haykır! Boyun eğenlerin zavallılığına, dalkavukların ahlaksızlığına, fırsat düşkünlerinin acınası zaaflarına ve haksız menfaat peşindeki utanılası suç ortaklarına dayanarak kurmaya çalıştıkları tek adam, tek parti despotluğuna geçit verme, tepki ver! Boyun eğen, korkan, sinen ya da menfaat karşılığı işbirliği içine giren sözde aydınların; korkutulan, satın alınan ya da düpedüz haysiyetsizleştiklerinden dolayı körleşen, böylece özgür ve bağımsız değerlendirme yapma yetisinden mahrum kalan bir kısım medyanın acınası suskunluğuna tepki ver! Ahlaksız işbirlikçileriyle birlikte topluma zorla giydirmeye çalıştıkları deli gömleğine benzer kimliğe ve tekil düşünceye karşı çık! “Hayır” de. Çevrendeki herkes “evet” dese bile, sen “hayır” demekten gurur duy ve duruşundan vazgeçme!
            Yaşanan bütün olumsuzluklara, zulümlere ve zulmete rağmen sakın ha içini karartıp, karamsarlığa düşme! En fazla umutsuzluğa ve kötümserliğe tepki ver! Kendilerini acizliğe vurup tercihlerini kayıtsızlıktan yana yapanların nihilizmine sen de teslim olma! Her ne kadar şartlar gereği iyimserlikten daha akla yatkın gibi görünse de kötümserliğin seni ele geçirmesine asla izin verme! Sakın zulme ve baskıya boyun eğme, insanca ayağa kalk, onurunla diren, cesaretle sesini yükselt ve medeni bir şekilde tepki ver! Ama susma!..

3 Mart 2015 Salı

Gazeteci Baransu hapiste, peki şimdi sıra kimde?


Karakteri her geçen gün biraz daha netleşen Erdoğan dikta rejiminin son kurbanı Mehmet Baransu oldu. Mehmet Baransu gazetecidir. Hem de iyi bir gazeteci. Çünkü iyi gazeteciliğin asgari ihtiyaç duyduğu ahlak ve cesarete fazlasıyla sahiptir. Ahlaklıdır, çünkü ilgi çekeceğim diye şaklabanlıklara, yalana ve tezvirata tenezzül etmez. Cesurdur, çünkü ne darbeci generallerin, ne de iktidarı tekelleştiren bu devrin hırsız despotlarının tehditlerine boyun eğmez. Doğru bildiği yolda ilerler ve şövalye ruhundan asla taviz vermez. Yozlaşmış muktedirler ve çevrelerinde hemen bitiveren kaypak ve karaktersiz işbirlikçileri eliyle başına geleceklerden adı gibi emin olduğu halde hakkın hatırını hep ali tutar.
Aslına Mehmet Baransu’yu şahsen fazla tanımam. Tanışıklığımın ağırlıklı kısmı imza attığı gazetecilik başarıları üzerindendir. TV programları ya da bazı etkinliklerde 3-5 kez karşılaşmışlığımız da var elbette. Ama şahsen fazla tanımıyor olmam, Pazar günü evi basılıp 12 saat arandıktan sonra gözaltına alınması ve akabinde tutuklanması karşısında tavır almama engel değil. Hatta bu konuda bir dakikalık değerlendirme yapmama bile gerek olmadı. Çünkü Baransu, dayanışmak için doğal bir refleksle safında yer almamı hak eden meslektaşlarımdandır. Tıpkı Can Dündar’ın, Sedef Kabaş’ın, 75 gündür hapiste olan Hidayet Karaca’nın, Ekrem Dumanlı’nın ve daha birçok meslektaşımın başına gelenlerde olduğu gibi.
Palavralara, yalanlara, iftiralara ve hatta despotun maşası olmayı zul addetmeyen güdümlü mahkemenin tutuklama gerekçelerine kulak asmaya hiç gerek yok. Gazeteci Mehmet Baransu, basın sektöründe artık bolca bulunan karaktersiz ödleklerin ya zalime ve zulme şakşakçılığa soyunduğu ya da zalimden korktuğu için araziye uyduğu bir dönemde gazetecilik yapmakta ısrar ettiği için tutuklandı. Baransu, hak ve özgürlüklerin savunucusu ya da gerçeklerin peşinde olduğu için tutuklanan ne ilk kişiydi, ne de son kişi olacak. Erdoğan dikta rejimi kurumsallaşıp daha da konsolide olduğu ölçüde Baransu’nun yanına yeni isimler eklenecek.  
Baransu’nun net bir darbe planı olduğu Yargıtay tarafından onanmış Balyoz darbe planından dolayı tutuklanması, demokrasi mücadelesi vermek iddiasıyla yola çıkanların, hırsızlık ve yolsuzluk yaparken suçüstü yakalanınca darbecilerle nasıl ahlaksızca bir işbirliği içerisine girebileceğinin en somut göstergesi oldu. Baransu, bazı darbe severlerin ve muktedir hırsızların sunmaya çalıştığı gibi ‘kumpas’ ya da ‘sahte delil’den değil, bavulla savcıya teslim ettiği belgeler gerçek olduğu için hapse gönderildi. Bugüne kadar beş kere gözaltına alındığı ve her an yeniden gözaltına alınması beklendiği halde hiçbir yere kaçmayan Baransu’nun tutuklanma gerekçelerinden birinin “kaçma şüphesi” olması ise komik bile değil.
Mahkeme önüne çıkmasından saatlerce önce AKP’li sosyal medya trollerinin “Baransu bu sefer tutuklanacak” diye paylaşımlarda bulunması, hakkında yönetilen ithamların, iddiaların çürüklüğünün yanı sıra mahkemenin de aslında basit bir maşadan ibaret olduğunu ispatlar nitelikteydi. Şüpheniz olmasın ki Baransu, doğrudan Erdoğan diktasının talimatlarıyla hapse atılmış bir gazeteci olarak tarihe geçecektir. Çünkü, Baransu’nun tutuklanmasında hukuk değil emirler işlemiş, deliller değil talimatlar konuşmuştur. Hakim ve savcıların bu süreçteki rolleri ise basit ve bayağı birer figüranlıktan ibaret kalmıştır.
Basın ve ifade özgürlükleri ayaklar altına alınarak tutuklanması pahasına ilkelerinden asla taviz vermeyen Baransu, belki hukuksuz ve keyfi bir şekilde hapse atılmış olabilir, ama ahlaki olarak bu sürecin en büyük kazananı da yine kendisidir. En büyük kaybedeni ise elbette ki insanların hukuka ve yargıya olan güvenini yerle bir eden Erdoğan dikta rejimi ve bu rejimin gönüllü figüranlarıdır. Tabii kaybedenler bir de gazetecilik meslek ilkelerine bile sahip çıkmakta acziyet gösteren ya da büyük bir kısmı itibariyle diktatörün zulmüne ortak olan sözde gazeteciler olmuştur. Taraf gazetesinin bugünkü yönetimi bile Baransu konusunda son derece pısırık bir ses vermek suretiyle, kendilerine yakışmayacak bir şekilde, bu skandalın kaybedenleri arasında yerini almıştır. Bu haliyle Taraf, o eski cesur Taraf’tan çok şey kaybettiğini de apaçık gözler önüne sermiştir.
Eski Taraf’ın başat aktörleri ise kendilerine yakışanı yapmış, zalimin zulmü karşısında nasıl durulması gerektiğine dair tarihe bir manifesto olarak geçecek bir örneklik sergilemişlerdir. Baransu’nun tutuklanmasına gerekçe olarak sunulan manşetlerin atıldığı dönemde Taraf’ın Genel Yayın Yönetmenliği’ni yapan Ahmet Altan ve yardımcısı Yasemin Çongar, gazeteci olanlarla olmayanlar arasındaki farkı açıkça ortaya koyacak bir turnusol vazifesi görmüşlerdir. Bu asil ve cesur tavırlarıyla sahte gazetecilerin suratlarına şamar üstüne şamar indirmişlerdir.
Ahmet Altan’ın Cumhuriyet’te yayınlanan yazısı (İngilizce çevirisini Today’s Zaman’da da okuyabilirsiniz) eski Taraf’ın demokratik şöhretinin ve dillere destan cesaretinin ruh kaynağını da ele verir niteliktedir. Yazısında, sırf gazetecilik yaptığı için Baransu’yu cezaevine gönderen ahlaksız zalimlere ve zalimlerin karaktersiz kuklalarına meydan okuyan Ahmet Altan, haklı olarak “Ne zamandan beri darbe planları ‘devletin güvenliğine ilişkin belge’ ve ‘devletin gizli kalması gereken bilgileri’ olarak niteleniyor?” diye sormaktan kendisini alamamıştır.
Nafile beklemek yerine sorusunun can alıcı cevabını da kendisi vermiş: “Ne zamandan beri olacak, hırsızlarla darbeciler hukuktan kurtulmak için kol kola girdiğinden beri… Hırsızlık yaparken yakalanan bir iktidar, paçasını kurtarabilmek için hırsızlıktan da büyük suçlar işlemeye başlayınca, gidip darbecilere sığınmaya karar verdi. Ellerinde planlarıyla ortaya çıkan darbeciler de, dizleri korkudan titreye titreye, hırsız olduklarını açıkça bildikleri adamların arkasına utanmadan saklandılar… Birlikte, onların suçlarını ortaya çıkaranları suçlu ilan etmeye çalışıyorlar.”
Zalimlere meydan okuyan Altan, “Önce işi bir netleştirelim,” diyor ve ekliyor, “Ben Taraf Gazetesi’nin kurucularından biriyim, o gazeteyi beş yıl yönettim, Balyoz darbe planlarının basılmasına ben karar verdim. O planları bin defa önüme getirseler bin defa da basarım. Darbecilerin zorbalığından da, hırsızların zorbalığından da nefret ederim. Bu duygum hiç değişmedi, hiç değişmeyecek,” dedikten sonra her kelimesini bir yumruğa dönüştürdüğü cümleden şamarlarını ardı ardına indiriyor: “…O haberi basan, o haberi basmaya karar veren, Balyoz’un bir darbe hazırlığı olduğundan bir an bile kuşku duymayan adam benim. Hadi gelin bir konuşalım bakalım, Balyoz planları ‘devletin gizli kalması gereken’ bilgisi miymiş?”
Ahmet Altan, son yıllarda okuduğum en net, en ahlaki ve en cesur yazısında, ikiyüzlü muktedirlerin, menfaat için bu zalimlerin çevresinde kırk takla atan gazeteci kılıklı karaktersiz hokkabazların, hukuk adamı veya bürokrat kisvesinde despota yardakçılık yapan şaklabanların ve korkudan iyice sünepeleşerek artık mide bulandırır bir kıvama gelen sözde gazetecilerin ikiyüzlülüklerini yüzlerine vuran mızrak gibi sorularını da ardı ardına sıralamış.
            Benzer bir örnek tavrı da Yasemin Çongar sergilemiş. Baransu’nun tutuklanma gerekçesi ile ilgili söylenenler hakkında zehir zemberek bir yazı kaleme alan Çongar, “Baransu, TCK 327. maddesinde düzenlenen “devletin güvenliği veya iç veya dış siyasal yararları bakımından, niteliği itibarıyla, gizli kalması gereken bilgileri temin etmek”le suçlanıyor. Şimdi biz, darbe hazırlıklarının yasal bir iş olduğunu, devletin güvenliği veya iç veya dış siyasal yararları bakımından gizli kalması gerektiğini mi kabul etmeliyiz? Gazetecilerin, toplumun bilgilenme hakkını gözardı ederek, devlet içindeki yasadışı faaliyetlerle ilgili bilgi ve belgelerden uzak durmasını, bunları haberleştirmemesini mi savunmalıyız? Bu gazetecilikten vazgeçmek değil midir? Anayasa’nın 28. maddesinden, Basın Kanunu’nun 3. maddesinden vazgeçmek değil midir? Baransu’nun tutuklanma gerekçesi, TCK 327 kapsamında, “Balyoz” davasına konu olan belgelerin “gizliliğini,” dolaylı olarak da “gerçekliğini” teyid ediyor,” diyor ve yazısını “Biz gazetecilik yaptık.” diye bitiriyor.
            Çongar haklı! Bu ülkenin medyasında artık nadiren rastlanan bir işe imza attılar. Gazeteciliği hakkıyla yaptılar. Bu yüzden suç ve günahları büyük! Şimdi asker ya da sivil buldukları her müptezel güce tapınmayı marifet sanan serserilerin ve sözde gazetecilikten geçinen şöhret budalası şarlatanların alkışları arasında işledikleri bu günahın(!) bedelini ödüyorlar. Aslında asıl bedeli derin uykusunu sürdürüp, konforunu bozmaya pek niyetli olmayan tüm halk ödüyor. Ama satılığa çıkardığı basireti iyice körelmiş bu halk, henüz bunun farkında bile değil.