el-Kaide etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
el-Kaide etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Şubat 2016 Pazartesi

Türkiye’de darbeler dönemi kapandı(!)


Türkiye’de darbeler dönemi kapandı. Bu başarıyı tabii ki AKP hükümetine ve Erdoğan rejimine borçluyuz. Üstelik bunu darbe teşebbüsleri somut kanıtlarla ispatlanmış ordu içerisindeki cunta yapılarını aklayarak başardılar. Bu başarılarını pek çok faili meçhul olayın ve kanlı kaosun faili derin devlet çetesi “Ergenekon Terör Örgütü” üyelerinin tamamını beraat ettirip, aklayarak perçinlediler. Dahası “orduya kumpas kuruldu” deyip çeteci, darbeci, cuntacı kim varsa hepsinden toptan özür dileyerek bu perçini güçlendirdiler.
Tabii ki yetmedi. “Darbeci” diye bilinenlere özür hediyesi olarak masum kelleleri sundular. Hiçbir delil göstermeksizin “paralel devlet” diye bir safsata uydurdular ve bu sözde yapıya hizmet ettiğini savundukları kamu görevlilerini orduya “kumpas” kurmakla, hükümete “darbe” yapmakla suçlayıp hukuksuzlukta ve zulümde zirve yaptılar. Zaten ancak bunları yaparak darbeler dönemini kapamayı başardılar.   
Malum olduğu üzere AKP hükümeti ve Erdoğan rejimi, 17/25 Aralık 2013 tarihinde ortalığa saçılan büyük yolsuzluk ve rüşvet skandalının üstünü örtmek üzere, o güne kadar mücadele ettiği tüm darbecileri, cuntacıları, derin devlet çetelerini aklayarak bunlarla işbirliği yapmayı tercih etti. Şimdi doğal olarak “Öyleyse darbeleri nasıl bitirdi?” diye sorabilirsiniz. Bu yazıda işte onu anlatmaya çalışacağım.
AKP hükümeti ve Erdoğan rejimi, somut kanıtlara dayanarak yargılanmış ve mahkum edilmiş askeri darbe girişimlerini, darbeci cuntaları ve derin devlet çetelerini, kendi yolsuzlukları ortaya çıkınca apar topar aklamakla kalmadı, “darbe” kavramının pratikteki anlamını ve içeriğini de değiştirdi. Yolsuzluk, rüşvet ve hırsızlıkta suçüstü yakalanınca darbecilerin, cuntacıların ve Ergenekoncuların desteğine ihtiyaç duyan AKP hükümeti ve Erdoğan rejimi, onları el çabukluğuyla aklarken, sayısız yeni darbe türleri üretmeyi de ihmal etmedi.  
Yolsuzlukla kirlenen AKP hükümeti ve Erdoğan rejimi için Balyoz, Sarıkız, Eldiven, Suga vb yasadışı ve anti-demokratik cunta faaliyetleri ve askeri eylem planları darbe değildi artık. “Darbe” olarak bunların yerini hükümet üyelerinin veya Erdoğan’ın aile fertlerinin yolsuzluklarının ortaya çıkarılması aldı. Sonra devamı da geldi. Yeni “darbe” anlayışı kapsamında İran menşeli bir casusluk örgütüne yönelik soruşturma, ordu içerisindeki casusluk faaliyetlerine dair soruşturma, radikal İslamcı terör örgütlerine ve PKK’ya yönelik yapılan soruşturmalar ve operasyonlar artık AKP hükümetine yönelik birer darbe olarak görülür oldu. Bu da yetmedi. AKP ve Erdoğan rejimine göre, Hizmet Hareketi’ne yakın işadamları, bu işadamları tarafından kurulan banka, şirketler, medya kuruluşları, okullar, dershaneler, insani yardım kuruluşları ve hastaneler eski darbecilerin ve darbelerin yerini aldı.
Böylece gündeme her gün yeni bir “darbe” hikayesi damgasını vurur oldu. Ortalık her gün yeni bir darbe hikayesiyle velveleye verildi. İçinde askerin, militanın, silahın, kan dökmenin, anayasal düzeni değiştirmenin ya da hukuk dışılığın olmadığı bu yeni darbe türü sayesinde adları tek bir reel suça karışmamış masum insanlar ve kurumlara yönelik akıl almaz iddialar, deli saçması suçlamalar havalarda uçuştu. Polis operasyonlarında, gece yarısı baskınlarında yapılan kitlesel göz altıları proje mahkemelerde uyduruk yargılamalar ve tutuklamalar takip etti. Darbeciler, cuntacılar, derin devlet çeteleri aklanıp itibar görürken, yakın döneme kadar PKK ve el-Kaide başta olmak üzere pek çok terör örgütüne adeta dokunulmazlık sağlanırken, bugüne kadar adları tek bir suça karışmamış öğretmenler, iş adamları, hayırseverler, gazeteciler, polisler, savcılar, hakimler farklı farklı gerekçeler ve iddialarla hükümete darbe yapmakla suçlandılar.
Tek bir hukuksuz işlemin bulunmadığı 17/25 Aralık 2013 yolsuzluk ve rüşvet skandalı soruşturmalarında AKP’li bakanlar ve Erdoğan’ın yakınları ile ilgili ortalığa saçılan yüzlerce somut suç deliline rağmen bu yolsuzluk ve rüşvet soruşturmalarında yer alan savcılar, hakimler, polisler ve hatta bu skandalı haber yapan gazeteciler derhal “hükümete darbe yapmak”la suçlandı. Devletin ve hükümetin en üst kademelerini bile kirli rüşvet çarkına dahil ederek ülkenin milli güvenliğini kevgire çeviren İran orijinli tartışmalı işadamı Reza Zarrab’ın ilişkiler sistematiğini ortaya çıkaranlar “darbeci” ilan edilirken, bazı kabine üyelerine yüz milyonlarca dolar rüşvet dağıttığı belgelenen Zarrab ise Erdoğan tarafından çoktan “hayırsever işadamı” olarak onurlandırılmıştı bile.
Reza Zarrab’dan yüklü rüşvet aldıkları somut delillerle kanıtlanmış olan bakanlar, bakan çocukları ve Erdoğan’ın yakınları el çabukluğuyla aklandı. Bu aklama tabii ki bedelsiz olmadı. Bunun için rejimin demokratik bir hukuk devleti olma niteliğinin hızla feda edilmesi gerekti. Böylece bağımsız ve tarafsız yargı yok edildi, polis teşkilatı hallaç pamuğu atıldı. Yani, yolsuzluğu ortaya çıkaranlar “darbe yapmak”la suçlanırken asıl darbe AKP ve Erdoğan rejimi tarafından hukuka, yargıya ve devlete yapıldı. Üstüne de savcıların, hakimlerin ve polislerin devasa boyutta yolsuzlukları ortaya çıkarmak suretiyle hükümete yaptıkları iddia edilen yeni bir “darbe” türü darbeler literatürüne girmiş oldu. Sakın “yolsuzlukları, hırsızlıkları, rüşvetleri ortaya çıkarmakla nasıl darbe yapılır?” diye normal ve makul sorular sormayın bana. Çünkü bu sorunun makul bir cevabı yok!
Üstelik en fecisi de bu değildi. Hırsızlıklar, yolsuzluklar ve aldıkları rüşvetlere dair belgeler ortalığa saçıldıkça AKP hükümeti ve Erdoğan rejiminin dağarcığındaki diğer “darbe” türleri de bir bir sökün etti. Mesela, bir zamanlar AKP ve Erdoğan rejiminin şeffaf olmayan çok yakın ilişkiler içerisinde bulunduğu İran’a hizmet eden bir terör ve casusluk örgütüne yönelik yürütülen soruşturma da derhal hükümete yönelik bir darbe olarak yaftalandı. Geçmişteki terör eylemlerinin yanı sıra İran adına yürüttüğü casusluk faaliyetleri bağlamında AKP hükümetinin en üst makamlarına ve devletin en hassas birimlerine kadar doğrudan erişme imkanına kavuştuğu anlaşılan Selam Tevhid Terör Örgütü’ne yönelik soruşturmada hukuk çerçevesinde ve görevleri gereği rol alan ne kadar savcı, hakim, polis varsa ya görevden alındı ya da tutuklanıp hapse atıldı. Örgütün İranlı elemanları ışık hızıyla ülkeden kaçarken, casusluk faaliyetlerine dair tüm somut delillere rağmen soruşturmada yer alan tüm kamu görevlileri darbecilikle suçlandı.
Durun heyecanlanmayın hemen! “Darbe” iddialarının en fecisini henüz okumadınız daha. Gerçek darbecileri, cuntaları aklayarak yolsuzluklarını örtmek için bunlarla işbirliğine giren Erdoğan rejimi literatüründe daha ne darbe türleri var hayal bile edemezsiniz. Mesela, Türkiye’ye ithali ve ülkede satışı yasak olan bir kanserojen GDO’lu prinç skandalı var ki evlere şenlik. Yaptığı askeri darbe ve cunta haberleri dolayısıyla AKP’liler tarafından yakın zamana kadar bir demokrasi kahramanı (ki hakikaten öyle) olarak görülen, yolsuzluklarını örtmek için darbeci cuntalarla ittifak arayışına girdiklerinde ise “orduya kumpas kurmak”la suçlanan Mehmet Baransu, bu skandalın da başkahramanlarındandı.
Sakın yanlış anlaşılmasın, Baransu olayın başkahramanlarındandı ama binlerce ton GDO’lu princi Türkiye’ye ithal eden tabii ki o değildi. Baransu, haber yapmak suretiyle, insanların sağlığıyla oynayan bu yolsuzluğu ortaya çıkardığı için “hükümete darbe yapmak”la suçlanan kişiydi. GDO’lu prinç ithalatı ile ilgili skandal daha önce başka gazetelerde de haber olmasına rağmen AKP hükümetinin ve Erdoğan rejiminin etkin isimlerine kadar ulaşan bu skandalın üzerine giden Baransu, böylece nev-i şahsına münhasır darbecilik koleksiyonuna bir yeni halka daha eklemiş oldu. Arkalarında Erdoğan’a yakın bazı bakanların olduğu GDO’lu prinç yolsuzluğunu yapanlar yerine tabii ki bazı polisler ve savcılarla birlikte Baransu’ya soruşturma ve dava açıldı. Baransu’ya “silahlı terör örgütüne üye olmak ve Türkiye Cumhuriyeti’ni ortadan kaldırmaya veya görevini yapmasını engellemeye teşebbüs etmek”, yani “darbe yapmak” suçlamaları yapıldı. Sırf gazetecilik yaptığı için Baransu “GDO’lu darbe”den de yargılanmaya başladı.
Bunlara benzer daha pek çok yeni nesil “darbe” türünün trajikomik hikayesini anlatabilirim. Kreşteki öğrencilerin bile tehdit olarak algılandığı, yaşlı kadın hayırseverlerin ve işini hakkıyla yapmaya çalışan gazetecilerin dahi darbe yapmakla suçlandığı bir ortamda “darbe” iddiaları ciddiyetini kaybeder. Yakın tarihi gerçek askeri darbelerle dolu Türkiye gibi bir ülkede askeri cuntaların darbe hazırlıklarına dair herhangi bir gerçek haber bile artık maalesef ciddiye alınmaz. Diyeceğim o ki, gerçek bir askeri darbe yapılıncaya kadar Türkiye’de “darbe” dönemi kapanmıştır. Ve bunu, hedefe koyduğu her muhalifini “darbe yapmak”la suçlayan, en masum insanlara bile iddialı darbe davaları açan AKP hükümeti ve Erdoğan rejimi başardı.  

1 Şubat 2016 Pazartesi

Rejim ihracı, Selam-Tevhid, casusluk ve ters-yüz stratejisi

1979 yılında gerçekleşen İran Devrimi, tıpkı 1789 Fransız Devrimi, 1917 Bolşevik Devrimi gibi evrensel bir devrim olma iddiasında idi. Böyle bir abartılı anlayışla hareket eden İranlı devrimciler, doğal olarak, başka ülkelerde de devrimlerinin ve rejimlerinin model alınarak tekrarlanması arzusunu taşıyorlardı. Devrim sonrası kurulan teokratik rejimin temel hedeflerini belirleyen İran Devrimi’nin lideri Humeyni, bir taraftan ülke içinde Şiiliğe dayalı teokratik bir düzen kurmaya çalışırken, diğer taraftan da bu rejimi diğer İslam ülkelerine ihraç etmeyi amaçlamıştı. Humeyni’nin devrimci rejiminin belli başlı milli hedeflerinden biri haline gelen bu politika çerçevesinde, baskıcı bir laiklik anlayışını benimseyen Türkiye başta olmak üzere, İran devrimi ve rejimi diğer İslam ülkelerine ihraç edilmeye çalışılmıştı.
            Devrim ve rejim ihracı ağırlıklı olarak basın-yayın, propaganda ve kültürel faaliyetler kılıfı altında gerçekleşse de, şiddeti yol olarak benimsemiş yıkıcı ve bölücü radikal terör örgütlerinin kurulmasını ya da halihazırda var olan bu tür örgütlerin desteklenmesini kendisine bir yöntem olarak seçmişti. Bu bağlamda Endonezya’dan Filipinler’e, Körfez ülkelerinden Kuzey Afrika’ya uzanan çok geniş bir coğrafyada bazı muhalif hareketlerin yanı sıra radikal İslamcı terör örgütlerinin desteklenmesi yoluna da gidilmişti.
            Hiç şüphesiz ki İran’ın oldum olası bir bölgesel rakip ve ideolojik hasım olarak gördüğü Türkiye Cumhuriyeti Humeyni rejiminin bu devrim ve rejim ihracı çabalarından en fazla payını alan ülkelerden biri olmuştu. Radikal İslamcı terör örgütü Hizbullah ve konjontürel ihtiyaçları çerçevesinde desteklediği terör örgütü PKK başta olmak üzere bir çok terör örgütü ya da yıkıcı radikal İslamcı grup İran’ın kendisine rakip ve hasım gördüğü rejimleri yıkma ve buralara kendi rejimini ihraç etme politikası çerçevesinde Tahran tarafından desteklenmiştir.
            Bu destek, ağırlıklı olarak gayr-i resmi devrimci kuruluşlar üzerinden yürütülmesine rağmen “Devrim Muhafızları” bünyesinde yurtdışında faaliyet göstermek üzere oluşturulan “Kudüs Ordusu” gibi belirli bir alenilik içerisinde hareket edenlere de rastlanmştır. Türkiye’ye yönelik heyecanlı bir devrimci ütopizmin etkisi altında yürütülen faaliyetlerin temel amacı, radikal İslamcı grupları kullanarak siyasi cinayetler işlemek, bombalı saldırılar düzenleyerek toplumda bir kaos ortamı oluşturmak ve bu ortamdan yararlanarak mevcut anayasal düzeni silah zoru ile değiştirip İran rejimine benzer bir teokratik devlet kurmaktı. İran’ın devrimden henüz birkaç yıl sonra bu yöndeki faaliyelerini iyice somutlaştırdığı ve bu amaç doğrultusunda ciddi yol aldığı görülmektedir. 1985 yılına gelindiğinde bu sistematik çabaların devrimci örgütsel yayınlar ve zemin kazanan terör faaliyetleri şeklinde kendisini gösterdiği görülmektedir.
            Türk Emniyeti’nin resmi kayıtlarına göre, Hizbullah ve benzeri radikal terör örgütlerinin yanı sıra Selam Tevhid Kudüs Ordusu yapılanmasının da ilk izlerine bu yıllarda rastlanmıştır. Buna göre, önce başka isimler altında çıkan dergiler ve daha sonra Selam Gazetesi çevresinde oluşturulan ilişkiler ağı üzerinden yapılandırılan “Selam Tevhid Kudüs Ordusu”, Türkiye toprakları üzerinde İran benzeri bir teokratik devlet kurmayı hedefini sürdürmüştür. Örgütün bu amacı Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet başsavcısı tarafından hazırlanan 1999/648 hazırlık 2000/158 Esas no, 2000/111 sayılı iddianamede kanıtlarıyla gözler önüne serilmiştir.
            Gazeteci Uğur Mumcu, Prof. Dr. Ahmet Taner Kışlalı, Prof. Dr. Bahriye Üçok, Prof. Dr. Muammer Aksoy gibi laik kimlikli isimlere ve bir çok diplomat başta olmak üzere en az 18  kişiye yönelik suikaste adı karışan Selam Tevhid Kudüs Ordusu’nun bir terör örgütü olduğu ise en üst yargı makamları tarafından onaylanarak tescil edilmiştir. 2000 yılında yapılan Umut Operasyonu’yla hücreleri çökertilen örgüt hakkında Yargıtay 2002, 2006 ve 2013 yılında aldığı kararlarla bu yapının şüphe götürmez bir şekilde terör örgütü olduğunu onamıştır. Yani Adalet Bakanı Bekir Bozdağ’ın dediği gibi bu terör ve casusluk örgütü ‘Girerken selam vermişler, çıkarken vermemişler’ diye sulandırılabilecek basitlikte bir örgüt değildir. Öyle olmadığı için de Bozdağ’ın bu örgütü aceleyle sulandırma motivasyonunun kaynağı çok ciddi bir merak konusudur.
            Malum olduğu üzere zaman ilerledikçe devrimci heyecanı küllenen, ülkenin pratik ve pragmatik ihtiyaçlarından dolayı uluslararası topluma dönme ihtiyacıyla muhataplarını açıktan rahasız etmemeye daha fazla hassasiyet gösteren İran rejimi, devrimin ilk yıllarında neredeyse açıktan yürüttüğü rejim ve devrim ihracı faaliyetlerinde hız kesmiştir. Bununla birlikte İran rejimi, daha önce devrim ve rejim ihracı için örgütlediği bu yapıları hemen tasfiye etmemiştir. Tam tersine bu örgütleri ve yapılanmaları başka amaçlar için kullanır hale gelmiştir. Bu amaçların başında hiç şüphesiz ki İran lehine casusluk faaliyetleri gelmektedir. Bahsettiğimiz şey belli belirsiz türden bir nüfuz casusluğundan ibaret olmayıp, ülkenin güvenliğine ve milli çıkarlarına dair stratejik bilgilerin peşinde olunan konvansiyonel casusluktur.
            Bilindiği gibi post-modern askeri darbe süreci olarak bilinen 28 Şubat 1997’da alınan anti-demokratik MGK kararlarını tetikleyen Ankara’nın Sincan Belediyesi tarafından düzenlenen tartışmalı Kudüs Gecesi’dir. Dönemin İran Büyükelçisi’nin de katılarak kışkırtıcı bir konuşma yaptığı Kudüs Gecesi’nin organizasyonunda bu örgütün izlerine rastlamak ise şaşırıtıcı olmamıştır. İşte bu örgütün 2002’den bu yana AKP’li çevreler içerisindeki bağlantılarını kullanarak devletin derinliklerine ulaştıkları, en hassas kurumlarına kadar kolayca sızdıkları ve bu yolla İran lehine casusluk faaliyetlerine hız verdikleri anlaşılmıştır. 17/25 Aralık 2013 yolsuzluk ve rüşvet sklandalından sonra yaşanan gelişmelerden anlaşılabildiği kadarıyla emniyet birimlerinin ve adli mercilerin hukuk çerçevesinden ve tamamen yetki ve sorumlulukları dahilinde yürüttükleri soruşturmalarla bu örgütün erişimini, çapını ve etkinliğini anlamaya çalıştıkları ve bu konuda çok önemli somut kanıtlara ulaştıkları görülmüştür. 
            Ancak, tıpkı hükümet üyelerinin 17/25 Aralık 2013 rüşvet alırken, yolsuzluk ve hırsızlık yaparken suçüstü yakalanma vakasında olduğu gibi Erdoğan hükümeti bu soruşturmayı öğrenince de büyük bir paniğe kapılmış, vatana ihanet unsurlarının takibiyle elde edilmiş somutve hukuki kanıtlarla dolu olduğundan şüphelendikleri bu soruşturmayı derhal kapattırmıştır. Darmadağın ettiği yargı sistemi üzerinden bu soruşturmayı sadece kapatmakla kalmamış, Selam Tevhid Kudüs Ordusu’nın casusluk faaliyetlerine dair yürütülen soruşturma sürecini de ters yüz etmiştir. Hukuk çerçevesinde yürütülen bu soruşturmalarda yer alan savcıları, hakimleri, askerleri ve polisleri oluşturduğu mahkemeler sayesinde tutuklatarak hepsini “hükümete darbe” yapmakla suçlamıştır. İran lehine casusluk yaptıkları hukuki takipler ve somut kanıtlarla ispatlanan etkin isimlerin hukuk çerçevesinde soruşturulmasının neden “hükümete darbe” olacağı sorusu ise hala havadadır. 
            Erdoğan’ın yakın çevresinden bazı kişilerin ve hükümetin önemli isimlerinin de adının karıştığı Selam Tevhid Kudüs Ordusu soruşturması, medya imkanları kullanılarak yapılan “7000 kişi dinlenildi” gibi sistematik yalan haberlerle sulandırılmış ve Erdoğan’ın oluşturduğu proje mahkemeler kullanılarak bu soruşturma da apaçık suçluların korunup, suçluları soruşturanların soruşturulduğu bir davaya dönüştürülerek ters yüz edilmiştir. Tıpkı 17/25 Aralık 2013 yolsuzluk soruşturmasında, GDO’lu prinç kaçakçılığı soruşturmasında, BM’nin uluslararası terörü destekleyenler listesinde yer aldığı dönemde Erdoğan’ın himayesinde Türkiye’ye defalarca gelen Yasin el-Kadı soruşturmasında, Suriye’deki radikal örgütlere yasadışı silah taşıyan MİT tırları soruşturmasında, el-Kaide bağlantılı Tahşiyeciler Grubu’na yönelik yürütülen soruşturmada, Türkiye’deki el-Kaide ve IŞİD bağlantılı gruplara yönelik yürütülen pek çok soruşturmada olduğu gibi Selam-Tevhid Kudüs Ordusu’na yönelik soruşturmada görev alan savcılar, hakimler, askerler ve polislerin yanı sıra bu konuda yazılar ve haberler kaleme alan gazeteciler de “hükümete karşı darbe yapmak”la suçlanmış, tutuklanmış ve hapse atılmışlardır.
            Ne olduğuna kısaca değindiğim “Selam Tevhid Kudüs Ordusu”nun Türkiye’deki faaliyetlerini soruşturdukları için tutuklanarak hapse atılan emniyet mensupları, tutuklanmalarından bu yana geçen tam 18 ay sonra, nihayet pazartesi günü İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi’nde hakim karşısına çıktılar. İranlı casuslar, onların hükümet ve devlet içerisindeki üzt düzey bağlantıları ellerini kollarını sallayarak serbestçe dolaşırken, belki de casusluk faaliyetlerine tüm hızlarıyla devam ederken, ülkenin milli güvenliği için bu ihanet faaliyetlerinin peşine düşen kamu görevlileri ve bu konuda haber yapanlar hiçbir somut kanıt gösterilmeden “hükümete darbe yapmak” suçundan yargılanıyorlar. Hukuktan ve yargıdan kaçmakla kalmayıp kendi hukuksuz yargısını oluşturan Erdoğan Rejimi’nin adaletten anladığı bu olsa gerek.

27 Aralık 2015 Pazar

“Terörist”

Uluslararası çevrelerde tanımı konusunda tam bir mutabakat olmasa da “terör” denildiğinde neyin kastedildiği, “terör örgütü” ve “terörist”in ise kimler olduğu konusunda genel geçer bir anlayış birlikteliği vardır. Hukukun olmadığı, uluslararası hukukun ve evrensel teamüllerin umursanmadığı keyfi ve despotik rejimlerde ise “terör”, terör örgütü” ve “terörist” tanımlamaları ve yaftalamaları hedef alınan kişiden kişiye, gruptan gruba ve farklı dönemlerde farklılıklar gösterir. Bu tanımlama ve etiketlemelerde ne bir ilkeli olma şartı aranır, ne de tutarlı olma. Hukukla birlikte insanların hak ve özgürlüklerini, izzetini, onurunu ve şahsiyetini hiçe sayan o ülkenin hukuksuz muktedirleri neye “terör”, kimlere “terör örgütü” ve “terörist” diyorsa o ülkede artık terör, terör örgütü ve terörist onlarmış gibi bir algı oluşturulur. Sonra da oluşturulan o mesnetsiz algıya dayalı olarak onlarca, yüzlerce, binlerce, on binlerce masum insan o ülkedeki gerçek teröristlere uygulamaktan sakınılan tüm takibatların, operasyonların ve keyfi cezalandırmaların hedefi olur.
            Mesela, insanlık dışı terör ve vahşet eylemleri uluslararası toplum tarafından korku ve dehşet içerisinde izlenen IŞİD, el-Kaide gibi radikal terör örgütleri o ülkede artık terör örgütü olarak görülmez. Epey bir ayak sürüdükten sonra uluslararası toplum ve güçlerin baskılarına direnemeyerek ve gözlerine hoş görünmek için retorik düzeyde “terör örgütü” ve “terörist” olarak gönülsüzce bahsedilen eli kanlı bu örgütlere ve militanlarına karşı göstermelik bazı operasyonlar da yapılıyormuş gibi yapılır. Bu göstermelik operasyonlar ve gözaltılar üzerinden sözkonusu terör örgütleri ile mücadelenin bir parçası olunduğu gibi üzerinde iyi çalışılmış mühendislik harikası bir izlenim uluslararası topluma başarıyla verilir. Ancak günün sonunda bu operasyonlarda kimlerin yakalandığı ve yargı önüne çıkarıldığına bakıldığında bu operasyonların tamamen bir algıdan ibaret olduğu gibi bir sonuçla karşılaşılır.
            Neticede, IŞİD ve el-Kaide’nin kolayca militan devşirdiği belli başlı ülkelerden biri olunduğu halde cezaevlerinde yargılanmayı bekleyen doğru dürüst IŞİD ve el-Kaide militanlarına rastlanmaz. Hele hele haklarında terörden yargılama yapılmakta olan ya da bu konuda haklarında hüküm verilmiş bu örgüt mensubu olan gerçek teröristlerin örneğine pek rastlanmaz. Tam tersine “terör örgütü”, “terörist” ve “vatan haini” damgası yeme, kendilerine karşı yapılacak hukuksuz ve keyfi operasyonları ve yargılamaları göze almak pahasına hala sesini yükseltme cesaretini gösterebilen bir avuç medya, bağımsız gazeteci ve bazı muhalifler dışında bu tuhaf durumu sorun eden de bulunmaz. Ama ne yazık ki, uluslararası medya ve toplum artık o ülkenin adını gerçek terör örgütleriyle birlikte anmaya çoktan başlamış ve  teröre destek veren bir ülke olarak görür hale gelmiştir.
            Bir de tabii o ülkenin muktedirlerinin dönemsel ihtiyaçlarına ve konjonktürel siyasi çıkarlarına göre “terör örgütü”, “terörist” olarak tanımladıkları gruplar vardır. Hukuk kuralları ve ahlaki tutarlık umurlarında olmayan muktedirler ve gazeteci, bilim adamı görünümlü t şahsiyetsiz yardakçıları, tıpkı terör örgütü PKK örneğinde olduğu gibi, ihtiyaca göre bir terör örgütünü dünyanın en barışçıl sivil toplum örgütü gibi de lanse edebilir. Çıkarlarına uymadığı andan itibaren ise sadece PKK’yı değil, PKK ile doğrudan alakalı olmayan barış insanlarına bile kolayca “terörist” damgasını basıp, önce linç kampanyalarına hedef haline getirebilir ve sonra da büyük bir maharet ve ustalıkla ortadan kaldırabilirler.
            İçeriği kamuoyunca bilinmeyen gizli hedefler için yıllarca birlikte yol aldıkları, her türlü faaliyetlerine ve güç devşirme çabalarına göz yumdukları sadece terör örgütü hedeflerinde değildir artık. Akıl almaz bir akıl tutulması ve intikam güdüsüyle topyekün bir etnik varlığı düşman olarak görür ve günlerce, haftalarca yüzbinlerce nüfuslu şehirlerde terör estirip sivillerin can güvenliğini hiçe sayarlar. Üç aylık bebeklerden, 80 yaşındaki yaşlılara kadar onlarcasının öldürülmesine büyük bir soğukkanlılıkla devam edilmesini görmezden gelirler.
            Bu muktedirlerin, tüm dünyanın en büyük terör örgütleri olarak gördüğü IŞİD ve el-Kaide gibi radikal terör örgütleriyle sahici anlamda mücadele etmek şöyle dursun fırsat buldukça bu örgütlere destek olduklarından bile şüphelenilir. Öte yandan İBDA-C gibi radikal İslamcı terör örgütleriyle açıktan sarmaş dolaş olmaktan bile çekinmezler. Sonra da dönüp ele geçirdikleri devletin tüm imkanlarını kullanarak hayatları boyunca ellerine silah almamış, gönüllülerinin tek bir şiddet eylemine rastlanmamış Hizmet Hareketi gibi dünya çapında eğitim, diyalog, barış ve hayır çalışmalarıyla bilinen bir sivil toplum örgütünü “terör örgütü” diye yaftalayıp, IŞID, el-Kaide, İBDA-C ve dönemsel olarak PKK’dan esirgedikleri her türlü keyfi ve hukuksuz operasyonun hedefi haline getirirler.
            Hatta, MİT ve Genelkurmay Başkanlığı’nın 2000’lerin başından itibaren takip ederek raporladığı, oluşturdukları şiddet ve terör tehdidi konusunda emniyet güçlerini defaatle uyardığı, açık kaynaklarda bile el-Kaide bağlantılı olduklarının ispatlandığı Tahşiye gibi bir radikal gruba, muktedirlerin o dönemki siyasi ihtiyaçlarına uygun gördükleri için büyük şehvet ve heyecanla destek verdikleri operasyonları yapan polisler ve savcılar bugün “terör örgütü” ve “terörist” olarak yargılanabiliyor.
            Geçtiğimiz hafta salı ve cuma günleri İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi’nde izlediğim adına yargılama değil ancak bir “budalalık komedyası” diyebileceğim duruşmalarda polis şeflerinin ve Samanyolu Yayın Grubu Başkanı Hidayet Karaca’nın avukatları tarafından masumiyetlerine dair somut delillere rağmen ve son dakikada MİT ve Genelkurmay’dan gelen belgelerle resmen ve fillen çöktüğü halde devam ettirilen davada tek bir tutuklunun bile tahliye edilmemesinin şokunu ve utancını hala atlatabilmiş değilim. İddialarını ispatlayabilecek hiçbir somut delil ve gerekçe ortaya koyamayan deli saçması bir iddianame ile “terör örgütü” kurmak, yönetmek ya da üye olmakla suçlanan masum insanların talimatla hareket ettiğinden şüphe duyulan bir mahkeme tarafından tutsak edilmesi vicdanları kanatıyor. 
            Son bölümleri 2009’da yayınlanan bir TV dizisinin senaryosundaki, dahli olmayan tek cümlelik kurgusal bir replikten dolayı bir medya grubunun başkanı 1 yılı aşkın bir süredir, üstelik hakkında 25 Nisan 2015’te bir mahkeme tarafından tahliye kararı verildiği halde, halen tutuklu ve tutsak bulunuyor. Operasyonun yapıldığı 2010 yılında terörist olarak görülen ama ihtiyaçları değiştiği için artık muktedirlerin el çabukluğuyla masum olduklarına hükmettikleri el-Kaide terör örgütü bağlantılı Tahşiye grubuna operasyon yapıp gözaltına alan, bu başarılarından dolayı aynı iktidar tarafından kamuoyu önünde açıkça övülüp, ödüllerle taltif edilen polis müdürleri ve memurları ise bugün aynı davada terör örgütü kurmak ve yönetmekle yargılanıyorlar. 1,5 yıldır tutsak tutuluyorlar.
            Görevleri gereği devletin kendilerine verdiği yasal silahlar “terör” unsuru gibi sunulup, suç delili sayılıyor. Çoğunun emekliliğine çok az zaman kaldığı halde polislik meslek hayatları boyunca bugüne kadar tek bir disiplin suçuna bile rastlanmadığı söylenen bu polisler sadece ve sadece hukuk çerçevesinde görevlerini yaptıkları için “terörist” olmakla suçlanıp, tutuklu yargılanıyorlar. Herkesin gözlerinin önünde hukuk yok sayılıyor ve bağımsız yargı olma vasfını yitirmiş yargıçlar marifetiyle mahkeme salonlarında akılalmaz zulümler yapılıyor.
            Tıpkı uzun zulümler listesine her gün bir yenisi eklenen“cadı avı” ve nefret operasyonları”nda olduğu gibi. Fakir öğrencilere burs vermek, yardım kuruluşlarına bağışta bulunmaktan başka suçu(!) olmayan onlarca insana yönelik her gün yeni bir operasyon ve zulüm gerçekleştiriliyor. Cumartesi günü ise masum insanlara “terörist” muamelesi yapılan adres bu sefer Çanakkale idi. Aralarında Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi’nin başarılı eski Rektörü Prof. Dr. Sedat Laçiner'in de bulunduğu 28 kişi gözaltına alındı. Tıpkı Hitler’in toplama kamplarında olduğu gibi soğuk kış şartlarında ısıtılmayan bir spor salonunda tutulan hayırseverler neyle suçlanıyorlar dersiniz? Fakir üniversite öğrencilerine burs vermekle...
            Prof. Laçiner’in suçlanarak gözaltına alınmasına gerekçe yapılan meblağın ise 150 TL’lik (50 dolar) bir bağış olduğu söyleniyor. Aklını, vicdanını ve ruhunu yitirmiş bir zulüm makinasına dönen Erdoğan rejimi ve AKP iktidarının IŞİD ve el-Kaide gibi örgütleri alabildiğine hoşgörürken, kimlere “terör örgütü”, “terörist” dediklerini anlayabilmek için, genç yaşına rağmen bugüne kadar yüzlerce makalesi, Türkçe’de 18 kitabı, İngilizce’de 5 kitabı yayınlanmış Laçiner’in Wikipedia’daki uzun ve çarpıcı CV’sine bakmak bile yeterli. Ben burada sadece, Davos Ekonomik Forumu tarafından, ilk ve tek Türk olarak 2006 yılında “Genç Küresel Lider” seçildiğini hatırlatmakla yetineceğim.

           



22 Aralık 2015 Salı

El-Kaide’den Amsterdam’a, İstanbul’dan Pennsylvania’ya


Bugün İstanbul’da başlayan ve benim de ilk celsesini izleme şansını bulduğum çok önemli bir davanın sadece Türkiye’de değil, Avrupa ve ABD’den de büyük bir ilgiyle takip edilmekte olduğunu düşünüyorum. Çünkü İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülmeye başlanan “Tahşiyecilere kumpas” davasının sınır aşan etkileri olacak gibi. Tuhaf ama bu muhtemel etki için uygun zemini bizzat AKP hükümeti oluşturdu. Malumunuz Türk vergi mükelleflerinden toplan kamu parasıyla AKP hükümeti tarafından tutulan İngiliz hukuk firması “Amsterdam & Partners LLP”nin kurucusu Robert Amsterdam, 10 Aralık 2015 günü “Tahşiye” davası üzerinden Fethullah Gülen aleyhinde ABD’nin Pennsylvania eyaletinde mesnetsiz iddialarla bir dava açtı.
Tartışmalı da olsa meşhur bir avukat olarak Amsterdam’ın “Tahşiyeciler” diye bilinen radikal İslamcı yapı ile ilgili elbette ki yeterince bilgisi olduğu kanaatindeyim. AKP hükümetinden aldığı para ve talimat karşılığı bu davayı Amerikan yargı sistemine taşımakla nasıl bir süreci başlattığının bilincinde olduğuna da şüphe yok. Ancak Amerikalı yargı mercilerinin ve kamuoyunun bu konuda yeterli bilgiye sahip olmadığını tahmin edebiliyorum. Türk yargısının içinde bulunduğu zavallı durumu bildiğimden İstanbul’da Salı sabahı başlayan davadan adil bir sonuç beklemesem de bilgi ihtiyacını önemli ölçüde gidereceğini umuyorum. Bu yüzden söz konusu davayı radikal İslamcı şiddete duyarlı Amerikan kamuoyunun yanı sıra ABD’li yetkililerin de yakından takip etmesinde büyük fayda görüyorum.
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ve kontrolündeki AKP hükümetinin devleti ve yargıyı kişisel kinlerine ve intikam duygularına nasıl alet ettiğine dair önemli bir deneyim sunacak olan bu dava, uluslararası kamuoyuna da radikal İslamcı terör ve şiddet konusunda Erdoğan ve AKP hükümetinin nerede durduğuna dair ciddi bir fikir verecektir. Çünkü geçen hafta Fransız Le Monde gazetesinde yayınlanan makalesinde olduğu gibi tüm dünyada el-Kaide ve IŞİD benzeri radikal İslamcı şiddet ve terör örgütlerine karşı sesini yükseltebilen, enerjisinin çok önemli bir kısmını dünya barışı ile dinler ve kültürlerarası diyalog için harcayan İslam bazlı ender küresel sivil toplum hareketlerinden biri ve belki de en etkilisi olan Hizmet Hareketi’ne ilham veren Fethullah Gülen Hocaefendi'ye ABD’de açılan davanın kaynağını da bu mesnetsiz dava oluşturuyor.
Avukat Amsterdam’ın AKP hükümetinden aldığı para karşılığı ABD yargı mercilerinde savunmasını üstlendiği “Tahşiyeciler grubu”nu tanımak başta Amerikan yargı mercileri olmak üzere tüm uluslararası toplumun hakkı. Öyleyse Tahşiyecileri hep birlikte biraz tanıyalım: Her şeyden önce, Türkiye’de devletin kurumları henüz yerli yerinde ve bağımsız yargı organı hala işlevselken istihbarat ve emniyet güçleri tarafından takip edilen ve haklarında raporlar hazırlanan Tahşiyeciler, o raporlarda şiddete ve radikal dinci teröre eğilimli bir İslamcı grup olarak tanıtılıyor. Daha önemlisi Tahşiyecilerin bu raporlarda adı uluslararası radikal İslamcı terör örgütü el-Kaide ile birlikte anılıyor. Öyle bir grup ki bu, İslam’daki “cihad” kavramından nefsin terbiyesinden ziyade, el-Kaide tarzı terörist yapılara katılarak Usame Bin Ladin gibi teröristlerin emrinde “kafir”lere karşı savaşmayı anlıyor. Kendi marjinal anlayışı dışındaki her İslami anlayışı ise savaşılması gereken “kafir” kategorisine kolayca sokabiliyor. “Cihat” dedikleri söz konusu mücadelede terör yöntemlerinin her türünü kullanmayı tasvip eden Tahşiyeciler, dinler arası diyaloğu ise baş düşmanları görüyor.
Bir tarafta eğitim, yardımlaşma ve kültürlerarası diyalog faaliyetleriyle İslam’ın barışçıl yüzünü temsil eden Hizmet Hareketi’ne ilham veren bir İslam alimi, diğer tarafta ise Usame Bin Ladin’e sempatisiyle, radikal terör örgütü el-Kaide’ye destek çağrısıyla anılan  marjinal bir radikal İslamcı grup. Amsterdam’ın ABD’de olduğu gibi normal işleyen ve adaleti tesis için çabalayan bağımsız bir yargı mekanizmasında işi gerçekten zor gibi. Dünyanın en barışçıl İslami (Islamic) sivil toplum hareketine karşı terör örgütü el-Kaide ile ilişkilendirilen bir radikal İslamcı grubu savunmak için ABD mahkemelerinde açılan bir davanın seyrini izlemek bizim için de enteresan olacak.
Gelelim Türkiye’de başlayan dava sürecine. Haksız ve hukuksuz bir şekilde 1 yılı aşkın bir süredir Silivri Cezaevi’nde tutsak bulunan Samanyolu Yayın Grubu Başkanı Hidayet Karaca’nın da aralarında olduğu 10 kişinin (diğerleri polis) davası neredeyse tamamen AKP yandaşı medyanın mesnetsiz yayınlarından derlenen 332 sayfalık iddianameye dayalı. Bakırköy 3. Ağır Ceza Mahkemesi’nin asıl sanıkların yargılandığı Tahşiye ana davasında yargılanan tüm sanıkları bu tartışmalı davanın ilk duruşmasından sadece 1 hafta önce beraat ettirerek aklaması bu davayı daha da tartışmalı hale getiriyor. Bu planlı tesadüf(!), doğal olarak, “uyduruk yargılama için acaba delil mi oluşturuluyor?” şüphesine yol açıyor.  
Erdoğan’ın bir ABD seyahatinden hemen önce “El-Kaide’ye karşı AKP hükümeti yeterince mücadele etmiyor” eleştirilerine bir cevap niteliğinde 22 Ocak 2010’da İstanbul ağırlıklı olmak üzere gerçekleştirilen “El-Kaide’ye Yönelik Büyük Operasyon”a ilişkin basın açıklamasını, daha sonra Erdoğan kabinesinde İçişleri Bakanlığı görevi yapacak olan, dönemin İstanbul Valisi Muammer Güler yapmıştı. Güler aynen söyle diyordu: “İstanbul İl Emniyet Müdürlüğü ve Jandarma Komutanlığı, Ankara, Erzurum, Kayseri, Kırıkkale Niğde ve Samsun il emniyet müdürlükleri ile 22 Ocak 2010 günü, radikal dini motifli bir terör örgütüne, yani el-Kaide terör örgütüne yönelik olarak eş zamanlı ve müşterek bir operasyon gerçekleştirdi. Operasyon sonucunda 57 kişi yakalanarak gözlem altına alındı. Ev ve işyerlerinde yapılan aramalarda 3 el bombası, 1 sis bombası, 7 tabanca, fişekler, hançer, kılıç ve çok sayıda örgütsel doküman, ses kayıt cihazları ele geçirildi.”
Erdoğan’ın kritik ABD seyahati öncesine denk getirilen operasyonun önemini ise Vali Güler şöyle anlatıyordu: “Yakalanan örgüt mensuplarının bir kısmının legal ve illegal yollarla yurt dışına çıkarak cihat bölgeleri olarak bilinen yerlerde kaldıkları, cihat bölgelerine gönderilecek örgüt mensuplarına eğitim amacıyla ormanlık alanlarda spor ve kamp faaliyetleri icra ettikleri, bu faaliyetlerde askeri eğitim de yaptırdıkları, ayrıca operasyonda yakalanan bir kısım örgüt üyelerinin de El Kaide’nin Avrupa, Türkiye ve Suriye sorumlusu olarak bilinen Louai Sakka isimli şahısla ve daha önce de 15-20 Kasım 2003’teki bombalama olaylarına karışarak sonradan Irak’ta öldüğü anlaşılan Habib Aktaş ile de ilgili oldukları tespit edilmiştir.”  
İlk duruşması bugün yapılan dava, 2003’ten beri farklı çevreler tarafından gündeme getirilerek şiddet ve terör eğilimine vurgu yapıldığı ve MİT’in ilki 17 Şubat 2009’da olmak üzere, 17 Nisan 2009 ve 30 Nisan 2009 tarihlerinde ilgili mercilere grupla ilgili üç kere bilgi notu geçerek uyarıda bulunduğu halde, Fethullah Gülen Hocaefendi’nin polislere talimat vererek bu “güya barışçıl” İslami gruba karşı komplo kurduğu iddiasına dayanıyor. Delil olarak ise 2009’da Samanyolu Televizyonu’nda yayınlanan kurgusal bir dizinin senaryosu ve Gülen’in 6 Nisan 2009 tarihli bir sohbeti gösteriliyor. Güya Gülen polislere yaptığı sohbet ve bu dizinin 2009’da yayınlanan bir bölümü üzerinden operasyon talimatı vermiş. Dizinin komploya delil olarak sunulmasına kanıt olarak ise Gülen ile Hidayet Karaca arasında 2013 yılına ait bir telefon görüşmesinin yasadışı dinleme kaydı gösteriliyor.
Peki görüşmede Tahşiye’den ya da Tahşiye’ye karşı herhangi bir operasyondan mı bahsediliyor? Elbette ki hayır… Zaten daha eski tarihli MİT raporlarının gösterdiği gibi Emniyet’in, Gülen’in sohbetinden çok daha önce Tahşiyeciler adlı grubun varlığından haberdar olduğu görülüyor.  Genelkurmay İstihbarat eski Başkanı emekli Korgeneral İsmail Hakkı Pekin de Bugün Gazetesi’ne yaptığı bir açıklamada “Tahşiyeciler raporu Fethullah Gülen Hoca’nın konuşmasından daha önceki bir tarihte MİT tarafından gönderildi” demişti.  
Vali Güler’in haklı bir övünçle anlattığı operasyonda sadece polisler değil, jandarma da yer alıyor. Operasyon öncesi soruşturma aşamasında ise savcılar, hakimler ve ilgili güvenlik bürokatları arasında neredeyse yok yok. Her ideoloji ve çevreden savcılar, hakimler ve emniyet amirleri soruşturma sürecine dahil olmuş. Hal böyleyken Tahşiyeciler’e yönelik bir “Gülen komplosu” iddia ve soruşturmasının kendisi buram buram komplo kokuyor.
2009 yılında “Tahşiye grubuna” yönelik yapılan soruşturmanın arkasındaki isim olan dönemin Emniyet Genel Müdürü daha sonradan AKP milletvekili seçilen Oğuz Kağan Köksal’dan başkası değildi. Dönemin Polis İstihbarat Başkanı Hüseyin Namal’ın operasyon için izin talep belgesinde özellikle Tahşiyecilerin lideri Mehmet Doğan’ın şiddet talimatı verdiğine dikkat çekiliyor. Köksal’ın onayının ardından belirlenen adreslere eş zamanlı baskın düzenleniyor. Dönemin İçişleri Bakanı ise Beşir Atalay’dan başkası değil. Soruşturma ve operasyonlarda AKP hükümetine yakınlığıyla bilinen Savcı İsmail Uçar ve Emniyet Genel Müdürü Halis Böğürcü de yer almış.
Tahşiye grubunun şiddet eğilimi açık kaynaklardan da teyit edilebiliyor. Mesela Tahşiyecilerin lideri Mehmet Doğan, CNN Türk canlı yayınında Usame bin Ladin ile ilgili düşüncelerinin sorulması üzerine, “Ben, Usame bin Ladin’i Müslüman olduğu için severim.” ifadelerini kullanmıştı. Doğan, medyada yer alan diğer ses kayıtlarında ise taraftarlarına Afganistan’da savaşa gitmelerini tavsiye etmiş, ayrıca Türkiye gibi ülkelerdeki yönetimlere başkaldırmanın caiz olduğunu savunmuştu. HaberTürk gazetesinden Ahmet Çelik’e 17 Aralık 2014 tarihinde verdiği bir söyleşide ise Doğan, muhabirin el-Kaide ve IŞİD’le ilgili ısrarlı sorularına karşın ise “Bunlar siyasi konular. Bizim görevimiz değil” diyerek cevap vermemişti.
Ayrıca 2009’da takibe alınan grubun lideri Mehmet Doğan’ın, bir sohbet toplantısına ait ses kaydında şu ifadeleri kullandığı medyada yer almıştı: “Senin hükümetin başındaki adam senin değil, onların adamıdır. Senin başındaki hoca da onlarındır... Diyecek ki nasıl edelim hocam? Ben de diyorum ki git silah yap, vur. Ferşat’ın babası, hocası evin içerisinde çalışıyor çalışıyor bir füze yapıyor. Yeter ki yap. Serbesttir, ne yaparsan yap. Kılıç oynamazsa İslamiyet olmaz. Şu an şeriatla amel etmeyen Mısır, Suriye, Türkiye, Pakistan, Hindistan, İran bütün alemi İslam’daki zahiren Müslüman görülen devletlerin hepsi kırılıp gidecektir. Yakında, uzakta değil.”
Bu da, Robert Amsterdam’ın Amerikan yargı mercilerini “barışçıl bir masum Müslüman” diye ikna etmeye çalışacağı Mehmet Doğan’ın Usame bin Ladin ve el-Kaide’den bahsettiği bir başka konuşmasındaki ifadeleri: Afganistan’da bir ordu çıkacak. O orduyu duyduğun zaman, karnın üzerinde sürünerek de olsan, o orduya katıl!”
Kolay gelsin Bay Amsterdam… İşin hiç kolay değil.