NATO etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
NATO etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Ocak 2016 Çarşamba

Satranç tahtasında tavla


Peşinen söyleyeyim ki, özellikle Türkiye’de kahvehane kültürüne aşina erkeklerin tamamının aksine, tavladan hiç anlamam. Satrancı ise biraz bilirim ve ara sıra kızımla oynarım. Ama yine baştan söyleyeyim buradaki kastım satrancı övmek, tavlayı yermek ya da tam tersi değil. Çünkü her oyunun kendi güzellikleri, kendi kuralları, kendi stratejileri olduğunu bilirim.
Ama, tabii olarak, her konuda olduğu gibi bu iki masa oyununa dair de bir algı ve imaj konusu var. Dört bin yıllık bir geçmişi olan satrancın bendeki algısı daha kurallı, daha disiplinli, daha açık ve daha centilmence bir oyun olması şeklinde. Bana göre satranç kurnazlığa, aldatmaya, ayak oyunlarına veya şansa değil rakibinin gözlerinin içine bakarak ve belki de 4-5 hamle sonrasında neler yapabileceğini göstere göstere oynanan bir zekâ ve strateji oyunudur.
Öte yandan geçmişi M.Ö. 3000 yıllarına kadar uzanan tavlanın da kendine has kuralları ve zekâ gerektiren stratejileri vardır. Zaten 4.500 hamle ihtimali olduğu söylenen tavla da pek hafife alınabilecek bir oyun gibi görünmüyor. Yine de çıkan fırsatların isabetli değerlendirilmesini sağlayan kıvrak zekâ ve tecrübeyle edinilmiş ustalığın yanı sıra her an oyunun kaderini değiştirebilecek baskın şans faktörü tavlayı büyük ölçüde satrançtan ayrı bir kategoriye taşıyor. Çünkü bütün diğer niteliklerinin yanında tavlanın en baskın karakterini bir “şans oyunu” olması oluşturuyor.
Burada asla o bundan iyidir, bu şundan kötüdür şeklinde bir kastım yok. Çünkü iki oyun bambaşka kuralları olan ve tamamen bambaşka olan oyunlardır. Bu yüzden satrancı tavla gibi, tavlayı satranç gibi oynayamazsınız. Oynamaya kalkarsanız komik durumlara düşersiniz. Çevrenizde alay konusu olursunuz. Üstelik aptalca bir şey yapıp satrancı tavla gibi oynayarak makul ve geçerli bir sonuç almanız da mümkün olamaz. Aynısı tavlayı satranç gibi oynamaya kalkanlar için de geçerlidir. Böyle bir saçmalığı yapmaya kalkanlar, bundan sonuç alamayacakları, bir de üstüne rezil olacakları gibi ileride olur da kurallarına uygun ciddi bir oyun oynamak istediklerinde kendisine saygısı olan herhangi bir oyun arkadaşı da bulamazlar.  
“Sen neden bahsediyorsun? Bu kadar saçmalığı yapabilecek satranç ya da tavla meraklısı olabilir mi?” diyen itirazlarınızı duyar gibiyim. Haklısınız. Zaten böyle bir saçmalık olmaz. Olamaz. Tüm benzer oyunlarda olduğu gibi tavla ve satrançta da oyunun esasını hiçe saymak, hep kazanmak hırsıyla oyunun kurallarını keyfi bir şekilde ihlal etmek ya da sürekli değiştirmek mümkün değildir. Ya peki gerçek hayat? Gerçek hayat eninde sonunda eğlencelik olan bu oyunlar kadar ciddiyetten mahrum olmalı ki siyasette, ekonomide, yargıda, dış politikada kuralsızlık, ilkesizlik, disiplinsizlik ve keyfilik had safhada.
Tavlada, satrançta sergilendiklerinde acımasızca alay edeceğimiz saçmalıkların çok fazlası gerçek hayatta ve her tarafta kol gezmiyor mu? Sahip olduğu kaba kuvvetin verdiği pervasızlıkla parlamenter demokratik hukuk devletinin tüm kurum ve kurallarını yok sayanlar bu ülkede yok mu? Anayasa’nın, yasaların, demokratik ve diplomatik teamüllerin, en temel ahlaki ilkelerin, mahkeme kararlarının yerine ilkesizliği, hukuksuzluğu, keyfiliği, fırsatçılığı, üç kağıtçılığı ve çıkarcılığı koyanlar tüm bunları hepimizin gözleri önünde yapmıyor mu? Sahi nasıl oluyor da satranç diye başladığınız bir oyunu tavla gibi oynamaya kalkışacak bir kendini bilmezin zararsız saçmalığına hiç tahammül edilemezken bir toplumsal tepkisizlik konforu içerisinde Anayasa ve parlamenter demokrasinin bütün yasaları, ilkeleri, kuralları ve kurumları arsız bir cüretkârlıkla yok sayılabiliyor?
Basit bir oyundaki saçmalıklara tahammül edemeyecek milyonlar kendi hayatlarını ve çocuklarının geleceklerini tarumar ederek sonsuza kadar karartacak böylesine büyük bir vandallığa neden hiç seslerini çıkarmıyor? Ülkeyi göz göre göre kaçınılmaz bir felakete sürükleyen saçmalıklara ve hilelere nasıl oluyor da bu kadar göz yumulabiliyor? Sahi ne oldu da bu ülkede insanlar ruhları çoktan terk etmiş, kokuşarak, kurtlanarak çürümeye yüz tutmuş cansız cesetlere dönüşüverdi? Hakikaten ne oldu bu ülkeye, bu millete, akla, ahlaka, izana, insafa ve vicdana?
Yoksa niteliklerini daha geliştirmek için uğraştığımız o çoğulcu ve özgürlükçü anayasal demokratik hukuk devleti değil miydik biz? Öyleyse milyonların yadırgamayan bakışları arasında bu kadar hoyrat baskıların ve keyfi yasakların sökün etmesi neden? Neden “çocuklar ölmesin” diyenler herkesin gözleri önünde linç ediliyor, cezalandırılıyor da gıkınız hiç çıkmıyor? Niçin korkuyorsunuz bu kadar?
Hangi özgürlükçü gerçek demokraside oyun oynarken değiştirdikleri ve yerine başkasını koymadıkları için kuralsızlıkla zırvalayıp duran yöneticiler tarafından sırf “barış istediler” diye binden fazla aydın tehdit edilebilir? Hangi hukuk devletinde barış ve huzur isteyenler derhal cezalandırılırken, muhalif herkesi açıktan öldürmekle ve üstelik “dökülecek kanlarıyla duş almakla” tehdit eden mafyatik çeteler el üstünde tutulabilir?
Hangi demokratik hukuk sistemi, “sistemi değiştirdim” diyerek sanki sistem hakikaten değişmiş gibi anayasal ve ahlaki hadlerini bilmeyenlerin ülkeyi keyiflerince yönetmelerine müsaade eder? Anayasal parlamenter sistem hala yerli yerinde duruyorken ülkeyi nev-i şahsına münhasır despotik bir başkan gibi yönetmeye kalkarak her adımında anayasal suç işleyenlere kendisine azıcık saygısı olan hangi onurlu halk saygı duyar?
Türkiye hala Avrupa Konseyi’ne üye, AİHS’e taraf, AİHM’e bağlı, AB’ye üyelik sürecindeyken bu ülkede her gün en adi diktatörlüklerde bile görülemeyecek ölçüde yaşanan hukuksuzluklar, yolsuzluklar, keyfilikler, baskılar ve zulümler satranç tahtasında tavla oynamaktan daha mı az vahim ki kimselerden ses çıkmıyor, hiç itiraz yükselmiyor?
Şu hale bakın: NATO üyesiyken Şangay İşbirliği Örgütü’ne yaltaklanılıyor. NATO ordusuyken Çin ile füze sistemleri pazarlığı yaparak şark kurnazlıkları sergileniyor. Seküler bir cumhuriyet ve demokrasiyken Suudilerin mezhepçi askeri paktında yer alınıyor. Suriye’de ve Ortadoğu’nun birçok yerindeki radikal terör örgütleriyle netameli ilişkilere giriliyor. En fazla merhamet gösterilmesi gereken Suriyeli mülteciler bile insan dalgaları haline getirilip AB ülkelerine karşı bir şantaj aracı olarak kullanılabiliyor. Peki, tüm bunlar ve daha niceleri satranç tahtasında tavla oynamaktan daha küçük birer saçmalık mıdır ki, hiç kimseden hiçbir tepki gelmiyor?
Şunu kimse unutmasın! Satranç tahtasında tavla oynayarak hiçbir sonuç alınamayacağı gibi ilkesiz, kuralsız dış politika ve keyfi iç politika tercihleriyle Türkiye’nin müspet bir sonuca ulaşmasının da imkanı bulunmuyor. Ülke içinde ve dış politikada kendisini hiçbir müesses kaideye bağlı hissetmeyen, revizyonist demeye bile imkan vermeyecek kadar ilkesizlik batağına saplanan Erdoğan Rejimi’nin öngörülemeyen, tahmin edilemeyen ve dolayısıyla güvenilmeyen politika ve eylemlerinin varacağı sonuç korkarım ki bütün kurumlarıyla ve ilişkileriyle iflas etmiş bir ülkeden başkası olamaz. Kaos içerisinde, altından kalkamayacağı sorunlarla baş başa kalacak böyle bir ülkenin uluslararası alanda hızla yalnızlaşarak iflas etmiş bir devlete (failed state) dönüşmesinden ise kaçınılamaz.
İsteyen istediği kadar saçmalamaya, kendilerini komik durumlara düşürmeye devam edebilir. Ama, keşke tüm bu saçmalıkları sadece satrançta veya tavlada yapmakla yetinseler. Milletin, ülkenin ve çocuklarımızın geleceğiyle saçma sapan oynamasalar.

10 Eylül 2015 Perşembe

Pacta sunt servanda*


Hey millet, aldattılar seni! “İleri demokrasi”, “Büyük Devlet”, Dünya Gücü”, “Sağlam İrade” gibi boş ve kof sloganlarla seni coştururken, en adisinden bir despotizmin yoluna ahlaksızca taş döşediler. Ne hukuk bıraktılar geriye, ne de özgürlük. Senin bugününe ve geleceğine ihanet ettiler…
Hey vatandaş, aldattılar seni! “Yaratılanı sevdik Yaradan’dan ötürü” diyerek dini, milli, insani her değeri istismar edip güç devşirdiler. Ve sonra senden artık bir vatandaş değil ihtiraslarına kul olmuş ilkel bir Sultan’ın köleleri gibi hareket etmeni istediler! Vatandaşlık haklarına ihanet ettiler…
Hey aziz şehit, aldattılar seni! “Tek millet, tek devlet, tek din, tek dil” dediler! Senin sinendeki en halis milli manevi hislerini istismar ettiler. Bununla yetinmediler! En adisinden bir “tek adam rejimi” kurmak için senin kanını, canını feda ettiler. Anneni, babanı, kardeşlerini, eşini, çocuklarını, yakınlarını ve milleti tarifsiz acılara ittiler. Feda ettiğin canına ve kanına ihanet ettiler…
Hey Kürt vatandaş, aldattılar seni! Terör örgütü PKK ile içeriğinin ve hedefinin ne olduğunu Erdoğan ve bir avuç adamından başka kimsenin bilmediği “Çözüm Süreci” denen çirkin bir pazarlık yürüttüler. Allah vergisi hak ve özgürlüklerini demokrasi ve evrensel hukuk çerçevesinde anında sana iade etmek yerine, bu tabii haklarını siyasi ikbal karşılığı terör örgütü PKK ile pazarlığa meze yaptılar. Seni PKK’ya mahkum ederken, haklarından mahrum bırakmaya devam ettiler. Umduklarını bulamayınca da kendi kurdukları çözüm masasına anında tekmeyi atmaktan hiç çekinmediler. Bu ülkede birlikte özgürce, barış ve huzur dolu bir gelecek umuduna ihanet ettiler...  
Hey Alevi vatandaş, aldattılar seni! Gerçek bir çoğulcu, katılımcı demokraside asla konu bile edilmeyecek sorunlarını istismar ettiler. Tam 7 Alevi çalıştayı düzenledikten ve seni bu ülkenin birinci sınıf vatandaşı hissettirmek için yapılması gerekenlerin tamamını öğrendikten sonra yüzüstü bıraktılar. Kaderini birkaç dinbazın fetvasına terk ettiler. Seni o yobazlığa feda ettiler. Yetmedi Gezi’de evlatlarını katledip, miting meydanlarında ölmüş çocuğunu ve seni yuhalattılar… Samimiyetini ve iyi niyetini sui istimal, birlikte yaşama umutlarına ihanet ettiler.
Hey demokrat, aldattılar seni! Daha yolun başındayken “demokrasi bir tramvaydır, uygun istasyon gelince inilir” dediklerini çok iyi biliyordun. “Artık gömlek değiştirdik” deyince insanların değişme hakkına olan saygından dolayı buna inandın. Doğru yaptın ama nereden bilecektin ki gömlek değiştiren yılanın içerisinden yine bir yılan çıkacak. Yeterince güç devşirdiğine inandığında yılanlığının gereğini yapacak! İşte yaptı ve sana ihanet etti.
Hey liberal, aldattılar seni! Avrupa Birliği üyeliğinin gerektirdiği özgürlükçü norm ve standartlar için gerekli demokratik reformları samimi sanmıştın! Ama sen de haklısın! AB üyeliğini ve özgürlükleri dillerine pelesenk eden mürailerin nihai hedefinin bir tek adam, tek parti diktatörlüğü olduğunu nereden bilecektin? AB üyelik süreci ve özgürlüklerin onlar için zor zamanlarında kullanılıp, güçlenince çöpe atılacak birer araç olduğunu düşünemezdin ki! Görüyorsun işte, sana ve hayallerine de ihanet ettiler.
Hey sosyal demokrat, aldattılar seni! “Fakir fukara, garip gureba” sözlerini dillerine pelesenk ettiler, “kimsesizlerin kimsesi biziz” diyerek kalabalıkların gönlüne girdiler. Çaldıklarından, çırptıklarından küçük bir parçayı yoksullara göstere göstere sadaka gibi verdiler. Fakirlerin fakirliğini istismar ederken gelir dağılımını hiç olmadığı kadar adaletsiz hale getirdiler. İktidarları döneminde en zengin yüzde 1’lik kesimin milli gelirdeki payını yüzde 39’dan yüzde 54’e yükselttiler. Bu dönemde sadece kendilerini ve zaten zengin olan zenginleri daha da zenginleştirdiler. Partinin ismindeki “adalet” kavramına ihanet ettikleri gibi  “kalkınma”dan da sadece kendi zenginleşmelerini anladılar! Asgari ücretliye açlığı kader ettiler. Sana ve yoksul emekçilere ihanet ettiler.
Hey dindar vatandaş, aldattılar seni! “Dindar nesil” diye propaganda yapıp kindar, küfürbaz, ahlaksız bir yandaş gençlik oluşturdular. Söylemde dini duygularını sömürürken fiili olarak dinin içini boşalttılar. Adeta yeni bir sekülerizm denemesine girişerek din ile ahlak arasındaki bağı kopardılar. Hırsızlıklarına, yolsuzluklarına, rüşvetlerine, haksızlıklarına, hukuksuzluklarına, despotluklarına ve zulümlerine bile sözde dini gerekçeler uyduracak kadar adileştiler. Daha ne olsun, ellerine Kur’an-ı Kerim alıp seçim meydanlarında sallayacak kadar bile pespayeleştiler. Sana ve dinine ihanet ettiler.
Hey milliyetçi, aldattılar seni! Siyasi ihtiraslarının gereğine göre kah senin duygularına hitap ettiler, kah feci şekilde seni aşağıladılar. “Tek vatan, tek millet” sloganları eşliğinde milleti parçaladılar, kutuplaştırdılar, birbirine düşman ettiler. Milli birlik ve beraberliğimizi tarumar ettiler. Milleti millet olmaktan çıkarıp adeta kuru kalabalığa dönüştürdüler. Nihayet ülkeyi fiilen bölünmenin eşiğine getirdiler. Sana da vatana da ihanet ettiler.   
Hey Rum vatandaş, aldattılar seni! Demokratikleşme, reform, haklar ve özgürlüklerin en fazla gündemde olduğu günlerde bile senin hak ve özgürlüklerin konusunda arpa boyu kadar olsun bile yol kat etmediler. Üstelik “Heybeliada Ruhban Okulu’nu açmak 2 dakikalık iş, ama…” diyerek en doğal hakkını bir başka ülke ile pazarlığa konu ettiler. Bu ülkenin asli unsuru olduğunun kabulüne dair özenle oluşturup sömürdükleri umutlarına apaçık ihanet ettiler.
Hey Ermeni vatandaş, aldattılar seni! Arandan devşirdikleri yalakalığa müsait birkaç sözde aydını, bir-iki sivil toplum önderini güce ve paraya boğdular. Maddi ve siyasi menfaatler sağlayarak kendilerine medyun ettikleri “Afedersiniz, bu yandaş Ermeniler” sayesinde toplumda ve dünyada sanki senin de çok mutlu edildiğine dair bir algı oluşturdular. Biliyorsun algı oluşturma işinde çok iyiler. Oysa kuru laflar ötesinde herhangi bir adım atmadılar. Senin bu ülkede mutlu ve huzurlu olma umuduna bile ihanet ettiler.
Hey genç, aldattılar seni! Seni ahlaklı, faziletli, medeni, demokrat, hoşgörülü, mütevazi, farklılıklara saygılı güya dindar bir nesil yapacaklardı. Şu getirildiğin hale bak! Acınacak haldesin. Görmüyor musun ahlaksız, terbiyesiz, küfürbaz, değer tanımayan, kadir bilmeyen, küstah, kibirli, yoz, cahil, yobaz ve kindar bir nesile dönüştürüldün. Bu millet senden ve seninle nasıl baş edeceğinden endişe duyar hale geldi. Seni sen olmaktan çıkararak sana ve geleceğine ihanet ettiler.    
Hey çocuk, aldattılar seni! Güç sarhoşluğu ve doymak bilmez ihtiraslarıyla senin yaşayacağın çevreyi, huzurlu toplumu, barış ortamını senden çaldılar. Senin beslenmene, giyimine, eğitimine, sağlığına harcanacak kamu kaynaklarına göz diktiler, hayasızca iç ettiler. Sana umutlu bakacağın bir gelecek bırakmadılar. İhanet ettiler sana ey çocuk!
Hey gelecek nesil, aldattılar seni! Sana çok kötü bir miras bıraktılar. Bu toplumsal, ahlaki ve fiziki enkazın üstesinden nasıl geleceksin bilemiyorum. Bugün tüyü bitmemiş yetimin hakkına göz dikenler, henüz doğmamış senin hakkına da ihanet ettiler.  
Hey kadın, aldattılar seni! Sana ne diyeyim ki? Şöyle bir çevrene bak ve gör; her gün ne kadar çok dövülüyorsun, ne kadar çok sövülüyorsun, ne kadar çok taciz ediliyor ve ne kadar çok dayak yiyorsun? Her gün kaç kişi öldürülüyorsun? Her gün ne kadar ayrımcılığa uğruyor, hangi iş yerlerinden dışlanıyorsun? Görmüyor musun ekonomik olarak daha da bağımlı hale getiriliyorsun. Ne yiyeceğinden, ne giyeceğine, ne zaman evlenip kaç çocuk yapacağına karar verme, tercih yapma hakkını bile gün be yitiriyorsun. Göz göre göre sen de ihanete uğruyorsun!
Hey gazeteci, aldattılar seni! Demokrasi, ifade özgürlüğü, basın özgürlüğü, vatandaşın bilgi edinme hakkı diye yola çıkanlar, bunları senin gözlerin önünde peyder pey yok ettiler. Senden bazılarını oluşturdukları yandaş medyada ahlaksız tetikçilere dönüştürdüler. Güçlendikçe tek farklı sese tahammül edemez hale geldiler. Baskı üzerine baskı kurdular. Sansür koydular. Polis baskınları düzenlediler. Gazetene, televizyonuna el koydular. Ekmeğine göz koyup, seni işten attırdılar. Proje mahkemelerde, tetikçi hakimler ve savcılar eliyle seni süründürdüler. Hapse attırdılar. Muhalifsen eğer nihayet seni ölümle tehdit eder hale bile geldiler. Yoldan çıkardıkları meslektaşlarınla basın özgülüğüne ve meslek etiğine ihanet ettiler.
Hey Avrupa Birliği, aldattılar seni! 2004’te durum ne kadar da farklıydı oysa. İslam’la demokrasinin uyuşabileceğinin güzel bir modeli ortaya çıkıyor diye ne çok destek olmuştun bu ülkeye. Demokrasi, insan hakları ve temel özgürlükler, hukukun üstünlüğü, şeffaflık, hesap verebilirlik, sivilleşme vs… Ne çok umutluyduk ve ne çok umutluydun! Ama sen de biliyorsun İslam’la demokrasi arasında herhangi bir sorun yok! Ama demokrat rolü kesen bu sözde Müslümanların demokrasiyle meğer çok ciddi sorunu varmış! Meğer bizim gibi seni de tam muktedir oluncaya kadar adice kullanmışlar! Bizim gibi senin de iyi niyetine ihanet etmişler.
Hey NATO, aldattılar seni! Hey gidinin Kuzey Atlantik Anlaşması Örgütü hey! Ne hallere düşürüldün. Biliyorsun aslında bu siyasal İslamcılar, tıpkı AB’ye olduğu gibi sana da  cibilli olarak düşmandı. Düşmanlıklarını sakladılar. Takiye yaptılar. Senle güvenlik nikahı devam ederken, Şangay İşbirliği Örgütü ile flört edecek ve hatta ona yalvaracak kadar iki yüzlü davrandılar. Sen Rus yapımı Suriye füzelerine karşı Türkiye’yi korumak için Patriot bataryaları göndermekle meşgulken, Çin’le seni aldatacak kadar ahitlerine ihanet ettiler.  
Hey Ortadoğu, aldattılar seni! Türkiye, Avrupa Birliği’ne doğru yol alırken, demokrasisi ve ekonomisi doğru yönde ilerleyip gelişirken ne kadar da gıpta ile bakıyor, Türk kardeşlerin için sen de ne çok seviniyordun! Ama gıptan da, sevincin de kursağında kaldı işte. Azgın ihtiraslarının peşine düşen bu çakma demokratlar, mürai Müslümanlar senin de huzurunu kaçırdı. Gücünü abarttı, içişlerine burnunu sokacak kadar kendisini kaybetti. “Ortadoğu’nun sahibi biziz”, “Ortadoğu’da düzen kurucu biziz” diyecek kadar küstahlaştı. Sonuç mu: Yanan yıkılan ülkeler, kıyıya vuran Aylanlar ve utanç! Ortadoğu sana da bir daha asla unutamayacağın kadar ihanet ettiler.
Hey Anayasa, aldattılar seni! Sen ki bir toplumsal sözleşmesin. Düzen ve huzur ancak herkesin sana uymakta mutabık olduğu kadar geçekleşir. Ama bakar mısın şu hale, artık ne sana sadıklar, ne de sana saygı duyuyorlar. Sanki bir ihtilal olmuş da rejim değişmiş gibi “Artık düzen fiilen değişmiştir” diyecek kadar kendilerini kaybediyorlar. Sen orada duruyorken, kendi keyiflerince yazdıkları o gayri meşru Kırmızı Kitap’a adeta tapınıyorlar. Seni MGK’da aldıkları kararlarla ve Kırmızı Kitap’la aldatıyorlar. Sana ve üzerine ant içtikleri yeminlerine dahi ihanet ediyorlar.  
Hey AK Parti’li, aldattılar seni! Oysa bu ülkede her şey ak, pür-ü pak olsun diye yola çıkmıştın değil mi? Peşine düştüklerin güya 3Y ile, yani yolsuzluk, yoksulluk ve yasaklarla mücadele edecekti. Doğrusu bir süreliğine mücadele eder gibi göründüler de. Ama güçlenen, güçlendikçe yozlaşan bu senin AK Parti’nin içinden AKP denen öyle bir canavar çıkıverdi ki, tarihte görülmedik yolsuzlukların, yoksullukların ve yasakların odağı haline geldi. Ne tuhaf ki sen hala saf saf, organize suçların ve günahların adresi haline gelen bu canavarı peşine düştüğün o “AK” parti sanıyorsun. Uyan artık! AKP denen bu canavar sana, değerlerine ve geleceğine ihanet ediyor.
Hey sen, sen kendini de aldattın! Bu yüzden sana da bir çift sözüm var ey despot! Herkesi belki aldattın, ama en çok de kendine yazık ettin. Yahu görmüyor musun neydin, ne oldun? İnsanların sana olan güvenine sadık kalmadın! Sana bağladıkları umutlarına saygı duymadın! Kendi ellerine haysiyetini (integrity) beş paralık ettin. Ahde vefa göstermedin. Herkese ama herkese, en çok da kendine ihanet ettin. Çok yazık ettin kendine çok!
-----------------------------------------------------------------------------------

 (*) Ahde vefa

5 Mart 2015 Perşembe

İktidar çetesinin yalanları ve acı gerçekler


Türkiye’de sorunlar çözülmüyor. Ya çözülüyormuş gibi yapılıyor ya tümden görmezden geliniyor ya da sorunların çözümüyle uğraşmak yerine emre amade güçlü medya ağı ve değer tanımaz organik aydınlar üzerinden sadece algılar yönetiliyor. Demokratik kötüye gidiş, temel insan hak ve özgürlükler alanındaki gerileyiş, dış politikadaki büyük çöküş, ekonomideki derin kriz, hukuk ve yargı alanındaki çözülüş, eğitim ve sosyal alandaki sorunların kangrene dönüşmesi tamamen bir kenara bırakılmış durumda. Kendi ikbali ve istikbali dışında hiçbir derdi olmayan bir dar oligarşik iktidar çetesi, ülkenin karşı karşıya olduğu sorunların üzerine giden bir yönetim anlayışını terk edeli hayli zaman oluyor.
Ülkeyi yönetmekten vazgeçip şahsi emelleri doğrultusunda ülkeye tahakküm etmekten başka derdi kalmayan bu iktidar çetesi, algı yönetiminde ise tarihe geçecek büyük bir performans sergiliyor. Olgu ve gerçekler ne olursa olsun sistematik, koordineli ve kesintisiz medyatik yalan rüzgarıyla 80 milyonluk bir halk adeta ahmak yerine konuluyor. Demokrasi, temel hak ve özgürlükler ile hukuk çerçevesinde iyi yönetişim umurunda olmayan iktidar çetesi, kabul edelim ki algı yönetiminde son derece başarılı. Bu başarıyı elde etmek için ise yalan, uydurma, çarpıtma, iftira en büyük silahları. Bu silahları kullanırken ahlak, etik, onur ve izzet gibi kısıtlayıcı engeller de iktidar çetesinin anlam dünyasında kendisine yer bulamıyor. Yaşanan acı olayların ve olguların tam tersine öyle güçlü algılar oluşturabiliyorlar ki, büyüleyerek mankurtlaştırdıkları milyonlarca insan adeta aklını, izanını, vicdanını yitirmiş bir halde algıların efendilerine kul köle olma itaatkarlığını büyük maharet sanıyor
Mesela Türkiye sınırları dışında tek Türk toprağı olan Süleyman Şah Türbesi’nden apar topar yaşanan bir çekilmeden dolayı, özürler eşliğinde, mahcup ve başı eğik bir şekilde kamuoyuna bir izah yapmak yerine, böylesine utanç verici bir hezimetten tarihin nadiren kaydedebileceği bir zafer algısı oluşturabiliyorlar. Sırf kendi basiretsizliklerinden ve beceriksizliklerden dolayı, uluslararası hukuk tarafından tanınan bir vatan toprağının bir gece ansızın kaçar gibi terkedilmesinin iktidar çetesi tarafından çok büyük bir başarı hikayesi gibi anlatılma arsızlığının tarihte bir başka örneği var mıdır acaba?  
            Gelelim son yıllarda Türk halkına pompalanan “sağlam irade”, “büyük devlet”, “süper güç”, “dünyanın gıpta ettiği ülke” imajına. “Yalan ne kadar büyük olursa o kadar inandırıcı olur” diye düşünüyorlar galiba. Gerçekler ise bambaşka. Ülkeyi doymak bilmez ihtiraslarının peşinde sürükleyip beşinci sınıf bir adi diktatörlük haline getiren iktidar çetesi, Türkiye’ye son on yılların en yalnız dönemini yaşatıyor. Bu çete yüzünden Türkiye bugün maalesef kendisinden en uzak durulan, herkesin ayıpladığı bir ülke haline gelmiş durumda? Tıpkı Başbakan’ın son ABD gezisinde olduğu gibi, uluslararası muhatapları tarafından ciddiye alınmayan, randevu bile verilmeyen bir ülke haline getirmek başarıysa, bunu başardılar. Cumhurbaşkanı bile birçok uluslararası muhatabı tarafından defaatle yalanlanmadı mı? Türkiye, itibarları yerlerde sürünen bakanların gittikleri başkentlerde randevu bile alamadığı ya da aşağılayıcı muamelelere tabii olduğu böyle bir başka dönem asla yaşamadı. Sadece yolsuzluklar, hırsızlıklar, rüşvetler, keyfilikler, hukuksuzluklar ve despotluklarla anılan bir mafya görüntüsü veren bir iktidar mensuplarına kim niye itibar etsin ki!
Tabii bu durumun ceremesini sadece muhteris iktidar mafyasının aktörleri çekmiyor. Bu sapkınlığın ülkeyi bedeli ağır oluyor. Mesela Türkiye’nin AB, NATO ve ABD ile olan ilişkileri üzerinde tamiri zor tahribatlara yol açıyor. Denebilir ki “ilişkilerin değerler ekseninden tamamen çıkıp jeopolitik mecburiyetler seviyesine gerilediği dönemler geçmişte de oldu.” Haklısınız ama, o dönemlerin de tarihte pek gururla bahsedilecek şekilde yer almadığını da unutmamak gerekir.
Batı’da durum bu kadar vahim de Doğu’da çok mu matah sanki? Muhteris iktidar çetesinin “bölgenin sahibi biziz”, “bölge bizden sorulur”, “düzen kurucu biziz” dediği Ortadoğu’da neredeyse konuşabileceğimiz ülke kalmadı. Tek adam diktası ve mafyatik bir iktidar çetesi tahakkümündeki Türkiye, Mısır, Suriye, Libya, İsrail, Yemen gibi ülkelerde büyükelçi bile bulunduramaz hale geldi. Öyle ki Ortadoğu politikalarını Suudi Arabistan ve Katar’ın peşine takacak kadar büyük bir acziyet içerisinde. Maalesef Türkiye, bölgedeki gelişmelerin kaderini belirleyecek tüm süreçlerden dışlanmış, kendisine güvenilmeyen bir ülke haline gelmiş durumda. Türkiye’yi çevresine istikrar ihraç eden bir ülke olmaktan çıkarıp, şerrinden emin olunamayan bir ülke haline getirenlerin vebali çok büyük çok! Sadece bir iki açıdan örneklendirdiğim böylesine rezil bir dış politika ile arsızca dile getirilen büyük iddiaların tutarlılığını değerlendirmeyi ise size bırakıyorum.
Peki içeride durumlar nasıl? Maalesef bugün Türkiye’de tek adam diktasının banisi Erdoğan’a hakaret ettikleri gerekçesiyle gözaltına alınan insanlara ve hatta 10’lu yaşlardaki çocuklara her gün bir yenisi ekleniyor.  Gazete ve televizyonlara polis baskınları düzenleniyor. Sırf mesleklerini hakkıyla icra ettikleri için veya bir dizi senaryosundan dolayı gazeteciler tutuklanıp hapse atılıyor. Hala dışarıda kalıp işini yapmaya çaba harcayan gerçek gazeteciler tek tek işlerinden ediliyor. Gazetecilerle tek tek uğraşmak yerine bazen medya organlarına doğrudan hükümet tarafından el konuluyor. Muhalif her gazeteci ya da aydın hükümet çevrelerinden cesaret alan lümpen güruhlar tarafından ölümle tehdit ediliyor, her türlü hedef göstermeye ve karakter suikastine maruz bırakılıyor… Gelin görün ki tek adam diktasının eseri olan işte bu pespaye ortama Erdoğan’ın alay edercesine “dünyanın en özgür medyası Türkiye’de” iddiası eşlik ediyor.
İddia ve oluşturulmak istenen algı kulağa hoş geliyor ama gerçekler maalesef çok acı. Freedom House’a göre Türkiye geçen yıl medyası “özgür olmayan” ülkeler arasındaydı. Bu yıl, bana göre hatalı bir değerlendirmeyle, “yarı özgür” kategorisine alındı. Sınır Tanımayan Gazeteciler Örgütü’ne göre ise basın özgürlüğü açısından 180 ülke arasında 149. sırada. Geçen yıl 153. sıradan buraya gelmeye ne kadar sevinsek azdır herhalde! Gün geçmiyor ki Türkiye, gazetecilere yönelik baskı ve hukuksuzluklardan dolayı uluslararası demokratik örgütlerin ve meslek örgütlerinin kınamasını hak edecek bir şeyler yapmasın. Başbakanı’nın basın ve ifade özgürlüğü kriterini “evinize akşamları sağ dönebiliyorsanız, özgürsünüz” seviyesine düşürdüğü bir ülkenin talihli gazetecileri olarak, iktidar çetesinin bize lütfettiği özgürlüğün kıymetini yeterince bilemiyoruz galiba!  
Ya peki ekonomideki başarılar? Erdoğan ve ülkede yağmalamadık yer bırakmayan iktidar çetesinin anlattıklarına göre Türk ekonomisi tam bir başarı hikayesi. Dediklerine göre bu hikaye böyle devam ederse 2023’e kalmaz dünyanın en büyük 10 ekonomisi arasına girermişiz. Büyük devlet ve süper güce de ancak böyle bir ekonomi yakışır zaten! Halkı efsunlamak için söyledikleri bu pespaye yalanlara en fazla kendileri inanıyor olmalılar ki, büyük bir özgüven patlamasıyla, bir aralar iktidar çetemizin Eurozone ülkelerine tepeden bakan ekonomi dehaları AB liderlerine ekonomi dersleri vermeye bile yeltenmişlerdi.
Dünya ekonomisi gerilerken Türk ekonomisinin ne kadar büyük bir büyüme içerisinde olduğunu yıllar boyu her gün onlarca ekrandan, onlarca manşetten sürekli dinleyip, okuyup durduk. Hatta öyle ki, başarı sarhoşu Başbakanımızın bir Avrupa seyahati sırasında “Avrupalı işsizlerin yeni iş kapısının Türkiye olduğu”nu söyleyip, Avrupalı işsizleri Türkiye’ye davet etmişliği bile vardır. Ne güzel hikaye değil mi? Ya peki gerçekler?
Algı ve propaganda güzel ama maalesef palavra kaldırmayan “ekonomik gerçekler” gibi çok ciddi bir sorunumuz var. 1 doların 3 lira olmasına doğru yol alan Türk Lirası’nın tarihinin en değersiz dönemini yaşıyor olması sanki bu müthiş ekonomik başarı hikayesine pek uymuyor gibi. Uzun dönemli borçlanma faizinin son aylarda 2 puan artarak yüzde 9’un üzerine çıkması da müthiş başarı hikayemizi biraz gölgeliyor sanki. Gayrimenkul üzerinden rant ekonomisine yöneldikçe üretim ekonomisi tekleyen bir ülke olarak ihracatta da sanki işler iyi gitmiyor. 500 milyar dolar olan 2023’te ulaşılması planlanan ihracat hedeflerine ulaşmak için Türkiye’nin ihracatının her yıl yüzde 25 artması gerekiyor. Gelin görün ki yıllık ancak yüzde 3,3 artış gibi bir sorunumuz var. Üstelik bir de ihracata artış trendi de durdu ve maalesef gerileme başladı.
Dünyanın en büyük 10 ekonomisi arasına girmek şöyle dursun Türk ekonomisi yıllarca koruduğu 17.’lik sırasından 19.’luğa gerilemiş durumda. Bloomberg’in bir araştırmasına göre ise Türkiye işsizlik ve enflasyon kriterlerine göre dünyanın en sefil 9. ülkesi payesini edindi. Üstelik enflasyon bir türlü hedeflendiği gibi olmuyor, yüzde 8’leri zorluyor. Daha kötüsü geniş halk kitlelerini etkileyen ve gıda, barınma ve ulaşım gibi kalemlerden oluşan “yoksul enflasyonu” bu rakamdan da kat be kat fazla çıkıyor. İşsizlik yeniden henüz 2 basamaklı ama, eğitimli genç işsiz oranı yüzde 30’ları buluyor. Hava olsun diye “Avrupalı işsizlere kapımız açık” diyen iktidar çetesi kendi çocuklarına iş bulmakta nedense aciz kalıyor.
Daha bunlara görkemli mega projelerdeki başarısızlıkları, her öğrenciye bir tableti öngören Fatih Projesi’nde 4 yılda bir arpa boyu yol alınamamasını, estirilen medyatik terörle tartışılmaz bir tabuya dönüştürülen çözüm sürecindeki başarısızlıkların nasıl büyük başarı gibi sunulduğunu, gelecek nesillerden acısı feci şekilde çıkacak olan eğitimin içinde bulunduğu rezaleti ve daha pek çok şeyi eklemek mümkün. Ama sanırım bu kadarı yeter! İktidar mafyasının yalanlarla bizim sabrımızı zorladığı gibi acı gerçeklerle sizin de sabrınızı fazla zorlamamak lazım.