“...O mutluluğun kenarına kadar gelmiştik aslında. Güneşin keyfini, bütün
fikir ayrılıklarına, inanç farklılıklarına rağmen birlikte çıkartabilecek bir
toplum olmaya çok yaklaşmıştık. İstanbul sahillerinden Marmara’ya, Mardin
sokaklarından Mezopotamya ovasına, Diyarbakır surlarından Hevsel Bahçeleri’ne,
Trabzon kıyılarından Karadeniz’e, Edirne kahvelerinden Meriç’e bakarak
milyonlarca insan mutluluğun ve refahın tadını
çıkarabilirdi.
Bunu
hak etmiştik aslında. Uzun ve zor maceralardan geçmiştik. Yenilgiyi tatmayan
hiç kimse, hiçbir kesim kalmamıştı. Çeşitli ölçülerde de olsa herkesin payına
düşen bu yenilgi tufanından ortak bir zafer yaratacak bir olgunluğa
yaklaştığımızı düşünüyorduk. Barışın, adaletin, özgürlüğün ortaklaşa yaşanacağı
bir menzile erişmiştik. Gelişmiş dünyanın saygıdeğer bir üyesi olmak gibi ortak
bir davamız olmuştu. O yolda güvenle ilerliyorduk. Yeryüzü saygı ve hayranlıkla
selamlıyordu bizi. Bu efsunlu toprak parçası üstünde bütün insanlığa örnek
olacak bir cennet yaratmak üzereydik ki… Bir cehenneme düştük.
Öyle
nefret volkanları patladı ki ümitle baktığımız denizler kıpkızıl magma
yığınlarına döndü. Ayağımızın altındaki bereketli toprak öfke depremleriyle
kuruyup parçalandı. Her yanımız uçurumlarla çevrelendi. İnsanlık tarihinde az
rastlanır bir ahlaksızlık batağına battık. Hırsızlık övünülen bir erdem haline
geldi. Ruhumuz şahrem şahrem yaralarla çatladı. Kan ve zorbalık gündelik
hayatımız oldu. Adalet kayboldu. Güvenilir hiçbir değer kalmadı elimizde… Zift
kokulu çorak bir karanlık kapladı ülkeyi. Ölüm karanlığı bütün hayatın üstüne
çöktü.”
Son
zamanların en duyarlı, en cesur kalemlerinden Ahmet Altan böyle diyordu son
yazısında. Elini uzatsan ulaşabileceğin ışıltılı bir düşten Türkiye’nin nasıl
kapkaranlık bir kabusa yuvarlandığını Ahmet Altan’dan daha etkili ifade
edebilecek çok az kişi vardır bu ülkede. Ahmet Altan’ın iç burkan serzenişleri
hala kulaklarımızdayken çevremize göz ucuyla baktığımızda bile gördüklerimiz,
Brezilyalı aktivist ve siyasetçi Prof. Dr. Cristovam Buarque’nin “Tepki Ver!
(Reaja!)” adlı küçük risalesinde ifade ettiklerine benzer şekilde, bir
ütopyadan çok distopyayı andırıyor artık. Öyle ki en iyimserlerimizde bile
yakın zamana kadar Türkiye’de demokratik bir özgürlükler cenneti kurma hayali
artık yerini üst üste sökün eden felaketlerin önünü alma endişesine bırakmış
durumda.
Bu
yaşananlardan daha fecisi ise tüm bu felaketlere dair endişe duyanların ya da
bu felaketleri Ahmet Altan gibi acılı bir feryatla ve imrenilesi bir cesaretle
engellemeye çalışanların sayıca çok az olması. Toplumun geneline ise ya gönüllü
bir yılgınlık ya da yoz bir vurdumduymazlık hakim. Oysaki yaşanan haksızlıklar,
hukuksuzluklar, zulümler ve ölümler iyice geç olmadan hep birlikte ayağa
kalkmayı, olabildiğince gür bir sedayla güçlü bir tepki vermeyi gerektiriyor.
Aslında
insani, İslami ve ideal olan “tepki vermek” gibi reaksiyoner bir tavır almak
değil. Tam tersine “emri bil maruf, nehyi anil münker” ilkesinde olduğu gibi
olumsuzluklara tepki vermeyi bile gereksiz kılacak şekilde yapıcı inisiyatifler
alıp iyilik için çalışmak ve kötülükleri ortadan kaldırmaya çabalamaktır. Madem
ki bunu gerçekleştirmede başarısız olduk, öyleyse her tarafı bir zulmet gibi
saran zulüm ve haksızlıklara karşı sesimizi yükseltmemiz ve iş işten geçmeden
ayağa kalkıp tepki vermemiz gerekmez mi?
Buarque’nin daha ziyade küresel duyarlılıklarla kaleme aldığı “Tepki Ver!”
çıkışını Türkiye’ye uyarladığımızda tepki vermemizi gerektiren ne kadar çok şey
olduğunu şaşırarak görürüz. Mesela Buarque gibi biz de çağrımıza “Alışma” diye
başlayıp şöyle devam edebiliriz: Ruhlarımızı ele geçirmeye çalışan sapkın ve
yozlaşmış bir devirde yaşama alışkınlığına tepki ver. Unutma ki, bütün
kötülüklerden daha beter olan şey, bu kötülüklere alışmaktır; buna tepki ver! Çünkü,
alışmak ölmektir. Siyasetteki, profesyonel ya da kişisel ilişkilerdeki
yozlaşmaya tepki ver! Sıraya kaynak yapmak, sınavda kopya çekmek, rüşvet almak
ya da rüşvet vermek gibi dalavereleri kabul etme! Alışma... İşkenceci bile
işine öylesine alışır ki artık eyleminin ahlaksızlığını fark etmez olur. Suçu
kendi elleriyle işlemediği için işin içinden sıyrılanların mazeretini asla
kabul etme. Tepki ver!
Özellikle
Suriyeli mültecilerin sokakları doldurduğu şu dönemde ne dilenmek için ellerini
uzatan mülteci çocukları sıradan bir şehir manzarası olarak gör, ne de
kucağındaki titreyen çocuğuyla karşında duran o yoksul annenin gözlerini kedere
boğan acı gerçekliği. Bu sefaletin yanı başındaki binlerce odalı gösterişli
sarayların, görgüsüz köşklerin şatafatına, zenginlerin ve muktedirlerin şımarık
debdebesine alışma! Tıka basa dolu marketlerin önünde yırtık paçavralar sarılı
boş midelerle duranlara da alışma, tepki ver! Hele hele bu yoksul ve yoksun
mültecilerin kirli pazarlıklara malzeme edilmesine sessiz durma, tepki ver!
Erdoğan
rejimi altındaki Türkiye’de olduğu gibi sanığın kimliğine ya da muktedirlere
yakınlığına veya uzaklığına göre yozlaşmış yargının farklı işleyişine boyun
eğme. Yargının muktedirlerin elinde muhaliflerine azap çektirmekte kullandıkları
bir çivili gürze dönüşmesine müsaade etme! Ayağa kalk, sesini yükselt ve tepki
ver! Mağduriyetlerden bahsetmeyi ve hatta ağlamayı öğren, utanma! Ama dikkat
et, ağladığın ve bahsettiğin sadece kendi mağduriyetlerinden ibaret olmasın.
Başkalarının acılarına da ağlamayı, onların acılarından da içtenlikle
bahsetmeyi öğren. Empati kur, tepki ver!
Adalet
sistemindeki kadar medyadaki, sendikalardaki, iş ve sivil toplum
örgütlerindeki, dini cemaatlerdeki, spor kulüplerindeki ve siyasi partilerdeki
yozlaşmaya da tepki ver! İşlenen suçlara, yapılan haksızlıklara,
hukuksuzluklara, baskılara ve zulümlere karşı sesini çıkarmak şöyle dursun,
bunlara destek olmak suretiyle gün be gün daha da yozlaşanlara da tepki ver!
Başkalarının haklarını çiğnemek, mülklerini gasp etmek için haksız, hukuksuz,
ahlaksız iş çevirenleri ise sakın ha görmezden gelme!
Gelir
dağılımındaki artan uçurumu, sağlık, eğitim ve adalete erişimdeki eşitsizliği
pasifçe hoş görme! Halkın verdiği yetki ve otoriteyi şahsi menfaatleri için
istismar edenlerin ahlaksızlığına ve yozlaşmışlığına razı olma, tepki ver!
Hırsızlıklarla, yolsuzluklarla, rüşvetlerle, talanlarla, gasplarla pervasız ve
utanmaz haramiler gibi göz göre göre senden çaldıklarının sadece senin hakkın
değil, çocuklarının da hakkı olduğunu asla unutma, tepki ver! Yaptıkları
hırsızlık, yolsuzluk, hukuksuzluklarıyla suça battıkça yalandan, iftiradan,
tehditten, şantajdan, baskıdan ve zulümden medet uman yozlaşmış muktedirlere
alışarak sakın ola ki sen de yozlaşma. Haksızlıklar karşısında susma. Bile bile
bir dilsiz şeytan olma. Onurunla sesini yükselt, izzetinle tepki ver!
Bugün
Güneydoğu’daki birçok şehirde olduğu gibi caddelerde tanklar ve sivillere doğrultulmuş
silahlar görmeye alışma! Hangi taraftan gelirse gelsin, hangi amaç uğruna
olursa olsun terörizme, gayr-i meşru ve orantısız şiddete tepki ver! Örgütlerin
ve grupların terörizmi kadar devletlerin ve hükümetlerin terörizmine de sessiz
kalma! Özünde şiddetin her türlüsüne tepki ver, tescilli suçlulara uygulanan
şiddete bile. Ama en çok da çocuklara, kadınlara ve savunmasız sivillere
uygulanan şiddete ve teröre tepki ver!
Yoz
muktedirlerin tüm zulümlerine ve soğukkanlılıkla gerçekleştirilen katliamlara
rağmen ortalığı kaplayan tiksindirici sessizliğe de, çekinme, tepki ver!
Ülkenin tarihine ve bugününe ait yüz kızartıcı gerçeklerin saklanmasına seyirci
kalma. Acıların paylaşımında bile yapılan ikiyüzlü ayrımcılıklara tepki ver!
Bilim yerine yardakçılığı, düşünce ve ifade özgürlüğü, akademik özgürlük ve
ilmin izzetini korumak yerine muktedire temennayı meziyet bilen yoz
üniversitelere de tepki ver!
Özgürlüklerin kısıtlanmasına dair her türden baskılara tepki ver! Sesini
yükselt, haykır! Konformistlerin kendi kendilerini aldatan sessizliğine inat
daha yüksek sesle haykır! Boyun eğenlerin zavallılığına, dalkavukların
ahlaksızlığına, fırsat düşkünlerinin acınası zaaflarına ve haksız menfaat
peşindeki utanılası suç ortaklarına dayanarak kurmaya çalıştıkları tek adam,
tek parti despotluğuna geçit verme, tepki ver! Boyun eğen, korkan, sinen ya da
menfaat karşılığı işbirliği içine giren sözde aydınların; korkutulan, satın
alınan ya da düpedüz haysiyetsizleştiklerinden dolayı körleşen, böylece özgür
ve bağımsız değerlendirme yapma yetisinden mahrum kalan bir kısım medyanın
acınası suskunluğuna tepki ver! Ahlaksız işbirlikçileriyle birlikte topluma
zorla giydirmeye çalıştıkları deli gömleğine benzer kimliğe ve tekil düşünceye
karşı çık! “Hayır” de. Çevrendeki herkes “evet” dese bile, sen “hayır” demekten
gurur duy ve duruşundan vazgeçme!
Yaşanan
bütün olumsuzluklara, zulümlere ve zulmete rağmen sakın ha içini karartıp,
karamsarlığa düşme! En fazla umutsuzluğa ve kötümserliğe tepki ver! Kendilerini
acizliğe vurup tercihlerini kayıtsızlıktan yana yapanların nihilizmine sen de
teslim olma! Her ne kadar şartlar gereği iyimserlikten daha akla yatkın gibi
görünse de kötümserliğin seni ele geçirmesine asla izin verme! Sakın zulme ve baskıya
boyun eğme, insanca ayağa kalk, onurunla diren, cesaretle sesini yükselt ve
medeni bir şekilde tepki ver! Ama susma!..
yargı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yargı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
10 Şubat 2016 Çarşamba
27 Ocak 2016 Çarşamba
Suça ve günaha çağrı
“Yargı devlet içerisinde ayrı bir güç gibi hareket ediyor” diye yaftalayarak güçler ayrılığı esasına dayalı demokratik bir hukuk devletinden ne anladığını açıkça ortaya koyan Erdoğan işine gelmeyen hiçbir yargı kararına uymuyor. Pek çok örneği olan bu duruma, Ankara 11. İdare Mahkemesi’nin, o zamanlar “Başbakanlık Binası” olarak inşa edilen AK Saray’ın üzerine kurulduğu arsanın SİT alanı statüsünün değiştirilmesi kararını iptaline yaklaşımı iyi bir örnektir. Mahkemenin bu kararıyla inşaatın durması gündeme gelmiş olsa da inşaat çalışmaları tüm hızıyla devam etmişti. Erdoğan ise, bu vesileyle, hukuka ve mahkeme kararlarına saygısının seviyesini şöyle göstermişti: “Güçleri yetiyorsa yıksınlar. Yürütmeyi durdurdular, bu binayı durduramayacaklar. Açılışını da yapacağım, içine de girip oturacağım.”
İşine
gelmeyen Anayasa Mahkemesi kararlarını beğenmiyor, bu kararlara uymuyor…
Erdoğan 30 Mart 2014 yerel seçimleri öncesi keyfi bir şekilde kapatılan Twitter
konusunda özgürlükçü bir karar veren Anayasa Mahkemesi’ni (AYM) hedef almış, adeti
olduğu üzere AYM’yi derhal ihanetle suçlamıştı. Bununla yetinmemiş ve kendisinden
farklı düşünen herkese yönelik iddialarını AYM üyeleri için de dile getirmişti.
Tabii ki hemen AYM üyelerinin şantaj kasetleri olduğunu iddia etmişti. Oysa AYM’nin
yaptığı en ilkel hukuk devletlerinde bile sansürlenmesi mümkün olmayan,
kapatılması Anayasa’ya aykırı olan bir sosyal medya mecrasının kapatılmasına
karşı çıkmaktan ibaretti.
Hukuksuzlukta
ve keyfilikte peşinden sürüklediği çevresindeki adamlarına rol model oluyor… Yıllar
boyunca Erdoğan, sadece kendisi hukuksuzluk ve keyfilik yapmadı. Çevresine
topladığı adamlarından da hep hukuksuzluk ve keyfilik bekledi. İki yılı aşkın
bir süredir Hizmet Hareketi’ne yönelik devam eden “cadı avı” operasyonlarına
kendisi kadar sahip çıkmadıklarını, kendisi gibi keyfi ve hukuksuz hareket etmediklerini
düşündüğü arkadaşlarını ve bürokratları sürekli suçlayıp durdu. AKP’deki
yoldaşları ve bürokratlar üzerinde muazzam bir baskı kurarak sistematik bir
şekilde ve açıktan suç işlemeye zorladı.
Bu
konuda verilebilecek onlarca örnek arasından en öne çıkanı hiç şüphesiz ki
dönemin Başbakanlık Müsteşarı Efkan Ala’nın verdiği talimatlarla bürokratları hukuksuzluğa
zorlamasıdır. Efkan Ala, 17 Aralık yolsuzluk skandalının patladığı saatlerde,
son 10 aydır hapishanede tutulan, gazeteci Mehmet Baransu’nun hukuksuz bir
şekilde gözaltına alınması için bürokratlara talimatlar yağdırıyordu. Adeta
kendisini kaybeden Ala, “Mahkeme kararına gerek yok. Kapısını kırın, o adamı
alın.” diyecek kadar ileri gidiyordu. Hızını kesmiyor ve yetkili savcının bu keyfi
talimata direnmesi halinde, “savcıyı da alın.” deme cüretini gösteriyordu.
Başbakanlık Müsteşarı olarak hukuksuz talimatlarının ciddiye alınmasından emin
olmak için ilgili bakanlar ve dönemin başbakanı Erdoğan’ın da bu talebin
arkasında olduğunu ima ederek, “Şu anda herkes burada, tereddüt edilecek bir
şey yok” diyordu.
Yine
Baransu’ya ait yenidönem.com adlı haber sitesinin kapatılmasına dair herhangi
bir mahkeme yazısının kendilerine ulaşmadığını söyleyen Bilgi Teknolojileri
Kurumu (BTK) Başkanı’na kendisi de atanmış bir bürokrat olduğu halde “Ya
kardeşim biz yasa yapan yeriz. Gerekirse hangi yasa yapılıyorsa onu yapar,
sizin yaptığınızı suç olmaktan çıkarırız. Savcıdan korkmayın siz. Koca yüzde 50
oy almış partinin iradesini söylüyorum ben, gerisini s..tir et.” diyen de Erdoğan’ın sadık adamı Ala’dan
başkası değildi.
Şüphesiz
ki, bir bürokrat olarak Ala’nın bürokratları işlemeye teşvik ettiği suçları suç
olmaktan çıkarma iradesi yoktu. Söz konusu irade talimat alarak adına konuştuğu
Erdoğan ve partisine aitti. Erdoğan’dan aldığı talimat doğrultusunda hukuku yok
sayan keyfi eylemlerindeki pervasızlığı ödüllendirilen Ala, ilk fırsatta dışarıdan
İçişleri Bakanı atanmıştı. Yine fırsatta milletvekili yapılarak aynı göreve
getirilen Ala’nın hukuksuzluk ve keyfiliklerle dolu görevini nasıl bir üstün
gayretle yaptığını sözde “paralel yapı operasyonları” adı altında Hizmet
Hareketi’nin masum gönüllülerine yaptırdığı hukuksuz baskınlar, gözaltılar ve
terör örgütü PKK ile mücadele adı altında Kürtlerin yoğun yaşadığı şehirlerdeki
insanlık dışı uygulamalardan rahatlıkla görebilirsiniz.
Erdoğan’dan
aldığı cesaretle İçişleri Bakanlığı döneminde hukuk tanımazlığını iyice artıran
Ala, ilerleyen aylarda işi “Anayasa’yı tanımıyorum” noktasına kadar
vardıracaktı. Anayasal suç olan şu sözler de bu baskıcı dönemin bir alamet-i
farikası haline gelen İçişleri Bakanı Ala’ya ait: “Anayasada diyor ki,
‘milletindir egemenlik, millet bu egemenliğini devletin anayasal kurumları
eliyle kullanır.’ Katılıyor musunuz buna, Allah aşkına? Millet, egemenliğini
milletvekilleri eli ile kullanır, referandum yoluyla kullanır. Hiçbir anayasal
kurum millet egemenliği kullanma yetkisine sahip değildir, tanımıyorum.”
Erdoğan
ve ekibi iktidarlarını güçlendirdikçe, tam da kendilerinden beklendiği gibi, yasaları,
demokratik teamülleri, Anayasa’yı ve anayasal kurumları hiçe sayma
pervasızlıklarını artırdılar. Öyle ki “Anayasa’yı tanımamak” yaklaşımını bir fikir
olmaktan çıkardılar ve fiili bir durum haline getirdiler. Cumhurbaşkanı Erdoğan
10 Ağustos 2014 tarihinde Cumhurbaşkanı seçilir seçilmez, sanki nev-i şahsına
münhasır tek adamcı bir icracı başkan olarak seçilmiş gibi, parlamenter sistem
içerisinde cumhurbaşkanının yetkilerini, yükümlülüklerini ve sınırlarını
tanımlayan Anayasa’nın 101-106. maddelerini fiilen ortadan kaldırdı. Seçildikten
sonra günlerce AKP vekili ve parti başkanı olarak devam etti. AKP’nin siyasal
işlerini doğrudan yönetti. Yeni konumu ile ilgili neredeyse tüm anayasa
maddelerini ihlal etmek suretiyle Türkiye’nin bir hukuk devleti olduğunu
tartışmalı hale getirdi. Çok vahim anayasal suçlar işledi. Dahası ilerideki
tavır ve eylemleriyle anayasal suç işlemeyi alışkanlık haline getirdi.
Üstelik
Erdoğan herkesin gözleri önünde işlediği bu anayasal suçları müthiş bir
pervasızlıkla itiraf etmekten de hiç çekinmedi. Mevcut Anayasa çerçevesinde üniter,
parlamenter, laik, demokratik bir hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti’nin
devlet sistemi içerisinde yetki ve sorumluluk sınırları çok açık bir şekilde belirlenmiş
cumhurbaşkanlarından biri olduğu halde Erdoğan, şunları söyleyebiliyordu: “İster
kabul edilsin ister edilmesin. Türkiye’nin yönetim sistemi değişmiştir. Şimdi
yapılması gereken, bu fiili durumun hukuki çerçevesinin anayasal olarak
kesinleştirilmesidir.’’
Anayasa
değiştirilmeden, halk bu değişimi onaylamadan rejimi değiştirmek için “fiili
durum” oluşturmak mevcut anayasal rejime yönelik açık ve pervasız bir darbe
değilse nedir? Erdoğan’ın bir sivil olması anayasal rejime karşı gerçekleştirdiği
darbe gerçeğini gölgelemez.
Bu
kadarıyla kalsa yine iyi… Anayasa’ya ve demokratik hukuk devleti ilkelerine
uymayan onlarca eylemi, sayısız söylemi olan Erdoğan’ın, yapmak istediği
hukuksuzlukların yaptıklarından ibaret olmadığını ise 17 Mayıs 2015 günü
Kayseri’de yaptığı bir konuşmadan anlıyoruz. Erdoğan, Türkiye’nin hala arzu
etmediği kadar bir hukuk devleti olduğundan bakın hayıflanarak nasıl söz
ediyor: “Bunun (Suriye’deki örgütlere silah taşıyan MİT tırlarının durdurulması
B.K.) adı açıkça vatana ihanettir. Benim gönlümde de milletimin gönlünde de
bunlara verilecek ceza aslında bellidir. Ama, Türkiye bir hukuk devleti. Bunlara
rağmen bir hukuk devleti.”
Bir
avuç kalan özgür medyanın baskılarla susturulmaya çalışıldığı, medyanın yüzde
85’inin Erdoğan rejimi tarafından tamamen kontrol altına alındığı, iş
dünyasının ve sivil toplumun iyice sindirildiği, yalan ve iftirada sınır
tanımayan propaganda gücüyle milletin kolayca aldatılabildiği, Erdoğan sultası
altında AKP kadrolarının basit kuklalara dönüştürüldüğü, yargının tarafsızlığının
ve bağımsızlığının tamamen ortadan kaldırıldığı, muhalefetin PH taktikleri ile büyük
ölçüde işlevsiz hale getirildiği, demokrat aydınların sistematik şekilde linç
edildiği bir ortamda anayasadan, yasalardan ve demokratik ilkelerden geriye
sadece adları kaldı.
Böylesine
boğucu iklim yaratan Erdoğan tabii ki burada duracak değildi. Pürüzsüz bir tek-adam
diktasını geri döndürülemeyecek şekilde sistemleştirinceye kadar keyfiliklerini
ve hukuksuzluklarını bir kartopu gibi büyütmeye devam edecekti. Bunun için
işlenen suçlara yeni ortaklar bulmak zorundaydı. Onu da yaptı. Her hafta
topladığı ve kendilerinden hafiyelik beklediği muhtarlarla yetinmeyip bu sefer
kaymakamları toplayan Erdoğan, onları açıkça suç işlemeye ve kendi günahlarına
ortak olmaya çağırdı.
“Bazı muhtarlar kaymakamları
şikâyet ediyor, takip ediliyorsunuz ona göre” diyerek kaymakamları şaka yollu
da olsa tehdit eden Erdoğan, kaymakamları da kendisi gibi keyfi ve hukuksuz davranmaya
davet etti: “Statükonun
gardiyanlığını yapan bir bürokrasi ülkeye patinaj yaptırır. Mevzuat şöyledir,
böyledir. Mevzuatı koyun şöyle bir tarafa yeri geldiğinde, ben bunu bu şekilde
yaparım deyin ve yapın. İşte bu iradeyi kullanmaktır.”
Günahlarına
ortak olmaya çağırdığı kaymakamlara “Desteğim daima yanınızdadır.” diyerek cesaret
veren Erdoğan, konuşmasında belki sadece “mevzuat” dedi ama kastettiğinin yasaların,
anayasanın, demokratik teamüllerin ve hukuk ilkelerinin, temel insan hak ve
özgürlüklerinin, ahlaki normların bir kenara konulması olduğundan hiç kimse
şüphe duymadı.
Hakikaten
beterin beteri varmış… Bürokratlara devletin en tepesinden suça ve günaha çağrı
yapılacağı günleri de görecekmişiz meğer…
Etiketler:
Anayasa Mahkemesi,
Efkan Ala,
erdoğan,
hukuk,
Kayseri,
Mehmet Baransu,
SİT,
Türkiye,
yargı
27 Aralık 2015 Pazar
“Terörist”
Uluslararası
çevrelerde tanımı konusunda tam bir mutabakat olmasa da “terör” denildiğinde
neyin kastedildiği, “terör örgütü” ve “terörist”in ise kimler olduğu konusunda
genel geçer bir anlayış birlikteliği vardır. Hukukun olmadığı, uluslararası
hukukun ve evrensel teamüllerin umursanmadığı keyfi ve despotik rejimlerde ise
“terör”, terör örgütü” ve “terörist” tanımlamaları ve yaftalamaları hedef
alınan kişiden kişiye, gruptan gruba ve farklı dönemlerde farklılıklar
gösterir. Bu tanımlama ve etiketlemelerde ne bir ilkeli olma şartı aranır, ne
de tutarlı olma. Hukukla birlikte insanların hak ve özgürlüklerini, izzetini,
onurunu ve şahsiyetini hiçe sayan o ülkenin hukuksuz muktedirleri neye “terör”,
kimlere “terör örgütü” ve “terörist” diyorsa o ülkede artık terör, terör örgütü
ve terörist onlarmış gibi bir algı oluşturulur. Sonra da oluşturulan o mesnetsiz
algıya dayalı olarak onlarca, yüzlerce, binlerce, on binlerce masum insan o
ülkedeki gerçek teröristlere uygulamaktan sakınılan tüm takibatların,
operasyonların ve keyfi cezalandırmaların hedefi olur.
Mesela,
insanlık dışı terör ve vahşet eylemleri uluslararası toplum tarafından korku ve
dehşet içerisinde izlenen IŞİD, el-Kaide gibi radikal terör örgütleri o ülkede
artık terör örgütü olarak görülmez. Epey bir ayak sürüdükten sonra uluslararası
toplum ve güçlerin baskılarına direnemeyerek ve gözlerine hoş görünmek için
retorik düzeyde “terör örgütü” ve “terörist” olarak gönülsüzce bahsedilen eli
kanlı bu örgütlere ve militanlarına karşı göstermelik bazı operasyonlar da
yapılıyormuş gibi yapılır. Bu göstermelik operasyonlar ve gözaltılar üzerinden
sözkonusu terör örgütleri ile mücadelenin bir parçası olunduğu gibi üzerinde
iyi çalışılmış mühendislik harikası bir izlenim uluslararası topluma başarıyla
verilir. Ancak günün sonunda bu operasyonlarda kimlerin yakalandığı ve yargı
önüne çıkarıldığına bakıldığında bu operasyonların tamamen bir algıdan ibaret
olduğu gibi bir sonuçla karşılaşılır.
Neticede,
IŞİD ve el-Kaide’nin kolayca militan devşirdiği belli başlı ülkelerden biri
olunduğu halde cezaevlerinde yargılanmayı bekleyen doğru dürüst IŞİD ve
el-Kaide militanlarına rastlanmaz. Hele hele haklarında terörden yargılama
yapılmakta olan ya da bu konuda haklarında hüküm verilmiş bu örgüt mensubu olan
gerçek teröristlerin örneğine pek rastlanmaz. Tam tersine “terör örgütü”,
“terörist” ve “vatan haini” damgası yeme, kendilerine karşı yapılacak hukuksuz
ve keyfi operasyonları ve yargılamaları göze almak pahasına hala sesini
yükseltme cesaretini gösterebilen bir avuç medya, bağımsız gazeteci ve bazı muhalifler
dışında bu tuhaf durumu sorun eden de bulunmaz. Ama ne yazık ki, uluslararası
medya ve toplum artık o ülkenin adını gerçek terör örgütleriyle birlikte anmaya
çoktan başlamış ve teröre destek veren
bir ülke olarak görür hale gelmiştir.
Bir de
tabii o ülkenin muktedirlerinin dönemsel ihtiyaçlarına ve konjonktürel siyasi
çıkarlarına göre “terör örgütü”, “terörist” olarak tanımladıkları gruplar
vardır. Hukuk kuralları ve ahlaki tutarlık umurlarında olmayan muktedirler ve gazeteci,
bilim adamı görünümlü t şahsiyetsiz yardakçıları, tıpkı terör örgütü PKK
örneğinde olduğu gibi, ihtiyaca göre bir terör örgütünü dünyanın en barışçıl
sivil toplum örgütü gibi de lanse edebilir. Çıkarlarına uymadığı andan itibaren
ise sadece PKK’yı değil, PKK ile doğrudan alakalı olmayan barış insanlarına bile
kolayca “terörist” damgasını basıp, önce linç kampanyalarına hedef haline
getirebilir ve sonra da büyük bir maharet ve ustalıkla ortadan kaldırabilirler.
İçeriği
kamuoyunca bilinmeyen gizli hedefler için yıllarca birlikte yol aldıkları, her
türlü faaliyetlerine ve güç devşirme çabalarına göz yumdukları sadece terör
örgütü hedeflerinde değildir artık. Akıl almaz bir akıl tutulması ve intikam
güdüsüyle topyekün bir etnik varlığı düşman olarak görür ve günlerce,
haftalarca yüzbinlerce nüfuslu şehirlerde terör estirip sivillerin can
güvenliğini hiçe sayarlar. Üç aylık bebeklerden, 80 yaşındaki yaşlılara kadar
onlarcasının öldürülmesine büyük bir soğukkanlılıkla devam edilmesini görmezden
gelirler.
Bu
muktedirlerin, tüm dünyanın en büyük terör örgütleri olarak gördüğü IŞİD ve
el-Kaide gibi radikal terör örgütleriyle sahici anlamda mücadele etmek şöyle
dursun fırsat buldukça bu örgütlere destek olduklarından bile şüphelenilir. Öte
yandan İBDA-C gibi radikal İslamcı terör örgütleriyle açıktan sarmaş dolaş
olmaktan bile çekinmezler. Sonra da dönüp ele geçirdikleri devletin tüm
imkanlarını kullanarak hayatları boyunca ellerine silah almamış, gönüllülerinin
tek bir şiddet eylemine rastlanmamış Hizmet Hareketi gibi dünya çapında eğitim,
diyalog, barış ve hayır çalışmalarıyla bilinen bir sivil toplum örgütünü “terör
örgütü” diye yaftalayıp, IŞID, el-Kaide, İBDA-C ve dönemsel olarak PKK’dan
esirgedikleri her türlü keyfi ve hukuksuz operasyonun hedefi haline getirirler.
Hatta, MİT
ve Genelkurmay Başkanlığı’nın 2000’lerin başından itibaren takip ederek
raporladığı, oluşturdukları şiddet ve terör tehdidi konusunda emniyet güçlerini
defaatle uyardığı, açık kaynaklarda bile el-Kaide bağlantılı olduklarının
ispatlandığı Tahşiye gibi bir radikal gruba, muktedirlerin o dönemki siyasi
ihtiyaçlarına uygun gördükleri için büyük şehvet ve heyecanla destek verdikleri
operasyonları yapan polisler ve savcılar bugün “terör örgütü” ve “terörist”
olarak yargılanabiliyor.
Geçtiğimiz
hafta salı ve cuma günleri İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi’nde izlediğim adına
yargılama değil ancak bir “budalalık komedyası” diyebileceğim duruşmalarda
polis şeflerinin ve Samanyolu Yayın Grubu Başkanı Hidayet Karaca’nın avukatları
tarafından masumiyetlerine dair somut delillere rağmen ve son dakikada MİT ve Genelkurmay’dan
gelen belgelerle resmen ve fillen çöktüğü halde devam ettirilen davada tek bir
tutuklunun bile tahliye edilmemesinin şokunu ve utancını hala atlatabilmiş
değilim. İddialarını ispatlayabilecek hiçbir somut delil ve gerekçe ortaya
koyamayan deli saçması bir iddianame ile “terör örgütü” kurmak, yönetmek ya da
üye olmakla suçlanan masum insanların talimatla hareket ettiğinden şüphe
duyulan bir mahkeme tarafından tutsak edilmesi vicdanları kanatıyor.
Son
bölümleri 2009’da yayınlanan bir TV dizisinin senaryosundaki, dahli olmayan tek
cümlelik kurgusal bir replikten dolayı bir medya grubunun başkanı 1
yılı aşkın bir süredir, üstelik hakkında 25 Nisan 2015’te bir mahkeme
tarafından tahliye kararı verildiği halde, halen tutuklu ve tutsak bulunuyor.
Operasyonun yapıldığı 2010 yılında terörist olarak görülen ama ihtiyaçları
değiştiği için artık muktedirlerin el çabukluğuyla masum olduklarına hükmettikleri
el-Kaide terör örgütü bağlantılı Tahşiye grubuna operasyon yapıp gözaltına
alan, bu başarılarından dolayı aynı iktidar tarafından kamuoyu önünde açıkça
övülüp, ödüllerle taltif edilen polis müdürleri ve memurları ise bugün aynı
davada terör örgütü kurmak ve yönetmekle yargılanıyorlar. 1,5 yıldır tutsak
tutuluyorlar.
Görevleri
gereği devletin kendilerine verdiği yasal silahlar “terör” unsuru gibi sunulup,
suç delili sayılıyor. Çoğunun emekliliğine çok az zaman kaldığı halde polislik
meslek hayatları boyunca bugüne kadar tek bir disiplin suçuna bile
rastlanmadığı söylenen bu polisler sadece ve sadece hukuk çerçevesinde
görevlerini yaptıkları için “terörist” olmakla suçlanıp, tutuklu
yargılanıyorlar. Herkesin gözlerinin önünde hukuk yok sayılıyor ve bağımsız
yargı olma vasfını yitirmiş yargıçlar marifetiyle mahkeme salonlarında akılalmaz
zulümler yapılıyor.
Tıpkı uzun
zulümler listesine her gün bir yenisi eklenen“cadı avı” ve nefret
operasyonları”nda olduğu gibi. Fakir öğrencilere burs vermek, yardım
kuruluşlarına bağışta bulunmaktan başka suçu(!) olmayan onlarca insana yönelik
her gün yeni bir operasyon ve zulüm gerçekleştiriliyor. Cumartesi günü ise
masum insanlara “terörist” muamelesi yapılan adres bu sefer Çanakkale idi. Aralarında
Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi’nin başarılı eski Rektörü Prof. Dr. Sedat
Laçiner'in de bulunduğu 28 kişi gözaltına alındı. Tıpkı Hitler’in toplama
kamplarında olduğu gibi soğuk kış şartlarında ısıtılmayan bir spor salonunda
tutulan hayırseverler neyle suçlanıyorlar dersiniz? Fakir üniversite
öğrencilerine burs vermekle...
Prof. Laçiner’in
suçlanarak gözaltına alınmasına gerekçe yapılan meblağın ise 150 TL’lik (50
dolar) bir bağış olduğu söyleniyor. Aklını, vicdanını ve ruhunu yitirmiş bir
zulüm makinasına dönen Erdoğan rejimi ve AKP iktidarının IŞİD ve el-Kaide gibi örgütleri
alabildiğine hoşgörürken, kimlere “terör örgütü”, “terörist” dediklerini
anlayabilmek için, genç yaşına rağmen bugüne kadar yüzlerce makalesi, Türkçe’de
18 kitabı, İngilizce’de 5 kitabı yayınlanmış Laçiner’in Wikipedia’daki uzun ve
çarpıcı CV’sine bakmak bile yeterli. Ben burada sadece, Davos Ekonomik Forumu tarafından, ilk ve tek Türk olarak 2006 yılında “Genç Küresel Lider” seçildiğini hatırlatmakla
yetineceğim.
Etiketler:
AK Parti,
AKP,
Çanakkale,
Davos,
el-Kaide,
erdoğan,
Hidayet Karaca,
Hizmet Hareketi,
hukuk,
IŞİD,
İBDA-C,
Sedat Laiçiner,
Tahşiye,
terör,
terörist,
Türkiye,
yargı
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)