hukuk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hukuk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Mart 2016 Salı

Nomokrasi ve hukuk önünde eşitlik

Anayasa Mahkemesi’nin (AYM), Suriye’ye yasadışı silah taşıdığı iddia edilen MİT tırlarına dair bir haber yaptıkları için “casusluk”la yargılanan gazeteci Can Dündar ve Erdem Gül hakkında verdiği karar tartışılmaya devam ediliyor. AYM’ye bireysel başvuruları üzerine, tutuklanmak suretiyle “kişi hürriyetine ve güvenliğine dair haklarının ihlal edildiğine” hükmeden bu karar, 90 gün boyunca cezaevinde tutulan iki değerli meslektaşımızın tahliye edilmesini sağladı.
Her ne kadar ülkede hala hukuk kırıntıları olduğuna dair umutları yeşertse de bu karar, başta Hidayet Karaca, Gültekin Avcı ve Mehmet Baransu olmak üzere, sayıları 30’u aşan diğer tutuklu gazetecilere derhal uygulanmadığı için “hukuk önünde eşitlik” tartışmalarını da beraberinde getirdi. Temel hak ve özgürlüklere duyarlı oldukları kadar hukuka da bağlı olan tüm çevrelerde sevinçle karşılanan bu karara yönelik Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın tuhaf tepkisi ise kamuoyunda tam bir soğuk duş etkisi yaptı. Erdoğan’ın herhangi bir hukuk devletinde örneğine rastlanmayacak “Anayasa Mahkemesi’nin verdiği karara uymuyorum, saygı da duymuyorum” şeklindeki demokrasiye ve hukuk devletine yakışmayan tepki tartışmanın kapsamını bir anda genişletti.
Bu kararın eşitsiz uygulanması ve Erdoğan’ın tepkisi birçok hayati sorunun yeniden gözden geçirilerek cevaplandırılmasını bir ihtiyaç haline getirdi. Türkiye Cumhuriyeti hakikaten bir hukuk devleti midir? “Hukukun üstünlüğü” ilkesi devleti yönetenler tarafından ne kadar içselleştirilmiştir? Hukuk önünde hakikaten herkes eşit midir? Anayasa ve Türkiye’nin taraf olduğu üst hukuk normu niteliğindeki uluslararası sözleşmeler tarafından garanti altına alınan hukuki haklar herkesi kapsar mı? Cumhurbaşkanı ya da herhangi bir başka devlet görevlisi hukuka tabi midir, yoksa hukukun üzerinde midir? Kendisini hukukun üzerinde görenler, yaptıkları anayasa ihlalleri ve işledikleri anayasal suçlar karşısında hukukun yaptırımlarından layüsel midir?
1860’lı yıllardan itibaren hukuk ve siyaset bilimi literatürüne girmiş olan “hukuk devleti” kavramı, en genel anlamıyla, sınırları içerisinde hükümran olan kamu erkinin bir hukuk düzenine bağlı olduğu devlet şeklini tanımlar. Mutlakiyetçi devletlerden farklı olarak, vatandaşlarını keyfi uygulamalardan korumak amacıyla “hukuk devleti”nde devlet gücü yasalar yardımıyla tanımlanır. “Hukuk devleti”nin olmazsa olmazları vardır ve bu temel ilkeler şöyle sıralanır: Devletin faaliyetlerinde hukuk kurallarıyla bağlı olması; hukuk önünde eşitlik ve devletin tarafsızlığı; temel hakların güvence altına alınması; devletin yargısal denetimi, hakim ve yargı bağımsızlığı.
Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 10. Maddesi “kanun önünde eşitlik” ilkesine güçlü bir vurgu yapar ve aynen şöyle der: “Herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir… Devlet, bu eşitliğin yaşama geçmesini sağlamakla yükümlüdür. Hiçbir kişiye, aileye, zümreye veya sınıfa imtiyaz tanınamaz. Devlet organları ve idare makamları bütün işlemlerinde kanun önünde eşitlik ilkesine uygun olarak hareket etmek zorundadırlar.”
AYM’nin söz konusu kararını sadece Anayasa’nın bu açık maddesi ışığında analiz etsek bile, bu kararın Karaca, Avcı ve Baransu gibi diğer tutuklu gazetecilere hala tatbik edilmemiş olmasının Anayasa’nın hukuk önünde eşitlik ilkesine ters düştüğünü net bir şekilde ifade edebiliriz. Anayasa’nın 10. Maddesi herkesi bağladığı gibi en fazla da vatandaşların hukuk önünde eşitliğini teminle sorumlu olan kamu yetkililerini ve özellikle yargı mercilerini bağlar. Bu görevlerini yerine getirmeyen yargı mercileri ya da Erdoğan’ın yaptığı gibi ilgili yargı mercileri üzerinde alenen baskı kurmaya çalışanlar anayasal suç işlemiş olur.
Kaldı ki, pek beğenmediğimiz 1982 Anayasası, 1961 Anayasası’nın aksine “hukuk önünde eşitlik” ilkesini “temel haklar ve ödevler” kısmına değil, “genel esaslar” kısmına koymuştur. Anayasanın bu sistematiğinden, “hukuk önünde eşitlik” ilkesini devlet yönetimine egemen olan bir “temel ilke”, bir “genel esas” olarak düşündüğü sonucu çıkmaktadır. Yani “hukuk önünde eşitlik” ilkesi tıpkı cumhuriyetçilik ilkesi, laiklik ilkesi, hukuk devleti ilkesi gibi anayasal sistemin temel yapısını belirleyen ilkelerdendir. Bu sayede “hukuk önünde eşitlik” ilkesi, devlet organlarını, idare ve yargı makamlarını vatandaşlar arasında ayrım yapmaktan net bir şekilde men eder.
Aynı şekilde, hukuk devletini esas alan bu Anayasa maddesi, makamı ve görevi ne olursa olsun hiç kimseye “Anayasa Mahkemesi’nin verdiği karara uymuyorum, saygı da duymuyorum” deme hakkı ve imtiyazı tanımaz. Demokrasiye ve hukuk devletine yakışmayan bu tür keyfi ve nobran çıkışlar doğrudan Anayasa’nın ihlali ve dolayısıyla anayasal suç işlemek anlamına gelir. Kaldı ki Anayasa’nın 153. Maddesi de açıkça “Anayasa Mahkemesi’nin kararları kesindir” der. Sonra da “Anayasa Mahkemesi kararları Resmi Gazete’de hemen yayımlanır ve yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını, gerçek ve tüzel kişileri bağlar,” diyerek hiçbir kişiye ve makama bu kararlara keyfi şekilde uymama hakkı vermediğini açıkça ortaya koyar
Cumhurbaşkanı Erdoğan başta olmak üzere pek çok yetkilinin, içselleştirmek şöyle dursun şeklen bile benimsemediği artık net bir şekilde anlaşılan “hukukun üstünlüğü”, “hukuk yönetmelidir” diyen Aristo’dan beri yaygın kabul gören bir ilkedir. Devlet olarak Türkiye Cumhuriyeti de “hukukun üstünlüğü” ilkesini benimsemiş bir hukuk devletidir. Devletin bütün eylemlerinde hukuka bağlı olmasını ve hukuki sınırlara riayet etmesini talep eden “hukukun üstünlüğü” ilkesinin hayat bulması ancak bağımsız bir yargı mekanizması ile mümkündür. Hukukun özellikle de devlet ve hükümet yetkisini elinde tutanlara karşı üstünlüğünün altı çizen bu ilkenin, bağımsızlığı ve tarafsızlığı ortadan kaldırılarak büyük ölçüde partizan bir yargıya mahkum edilmiş Türkiye gibi ülkelerde ise hayat alanı maalesef ya yoktur ya da alabildiğine kısıtlıdır.
Öte yandan, “hukukun üstünlüğü” her vatandaşın hukukun muhatabı olabileceği anlamına da gelir. Yani “hukukun üstünlüğü” ilkesini benimsemiş bir ülkede kimse imtiyazlı olamaz. Bu ilke, başbakan ve cumhurbaşkanı dahil olmak üzere, hiç kimsenin ve hiçbir kurumun hukukun üstünde olmadığı anlamına gelmektedir. Üzerinde anlaşılmış temel prensipleri bulunan “hukukun üstünlüğü” bir ülkenin iyi yönetilip yönetilmediğini gösteren ana kriterlerdendir. “Hukukun üstünlüğü”nü benimsemiş yönetimlere Latince’de “hukukun yönetimi” anlamında “nomocracy” de denilmektedir. 
“Hukukun üstünlüğü”nü ilkesel olarak benimsemiş Türkiye’de konumu her ne olursa olsun tüm kamu görevlileri Anayasayı benimsemek ve her şeyin üzerinde tutmak zorundadır. Çünkü göreve başlarken ettikleri yeminler hukukun herkesten daha üstün olduğunu sembolize eder. Hal böyle olmakla birlikte ortalık maalesef namusları ve şereflerini ortaya koyarak üzerine ettikleri yemine uymayan ilkesiz ve değer tanımaz kamu yetkililerinden ve sözde hukuk adamlarından geçilmiyor.

27 Şubat 2016 Cumartesi

"Bin yıl sürecek" 28 Şubat’ın 20. yılında yükselen despotizm

Demokrasi hayat boyu süren bir mücadeledir. Hukuk tarafından şeklen güvenceye alınmış, kontrol ve denge misyonuyla yüklü güçler ayrılığı sistemi ile kurumsallaşmış ve geniş kitlelerce içselleştirilmiş ilkeleriyle görünürde muntazam işleyen bir nizam haline gelmiş olsa dahi hukuktan, temel hak ve özgürlüklerden ayrı düşünemeyeceğimiz demokrasiyi hedef alan tehlikelere ve tehditlere karşı hep uyanık olmak, hep teyakkuz halinde bulunmak lazım. Tesisi için büyük mücadelelerin ve eşsiz fedakarlıkların gerektiği demokrasiyi koruyarak sürdürülebilir hale getirmek için de üzerine fasılasız titremek gerekir.
            Genellikle büyük acılar ve bedeller pahasına elde edilen demokrasi, özgürlük ve hukuk sevdalısı demokratların bir anlık rehavetiyle veya gafletiyle dahi zedelenebilecek ve hatta yok olabilecek kadar kırılgan bir rejimdir. Çünkü faşizmin, despotizmin, diktatorya ve keyfi sultanın ne zaman, kimin ya da neyin kılığına girerek karşınıza çıkacağından, temel hak ve özgürlükleri yok ederek demokrasiyi ve hukuk devletini tehdit edeceğinden asla emin olamazsınız. Tarih tanklarıyla, toplarıyla demokrasiyi yıkan askeri darbelerle dolu olduğu gibi bizatihi demokrasinin korunmasız naifliğinden ve imkanlarından yararlanarak, ikiyüzlü riyakarlıklarla yol alıp, demokrasiyi yok eden yoz despotların ahlaksız zorbalıklarının örnekleriyle de doludur.
            20. yılına giren 28 Şubat 1997 post-modern askeri darbe süreci ve açık tehditleriyle dönemin hükümetini erken seçime zorlayan 27 Nisan 2007 e-muhtırası gibi örnekler demokrasiye kasteden askeri darbelerin nasıl şekilden şekle girebildiğine iyi bir örnektir. İnişli çıkışlı demokratikleşme serüveni defalarca askeri darbeler ve müdahalelerle kesintiye uğramış olan Türkiye, maalesef bugün sözde sivil kıyafetlerle kamufle edilmiş en ağır darbe süreçlerinden birini daha yaşıyor.
            28 Şubat post-modern askeri darbe sürecinin Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hüseyin Kıvrıkoğlu, “28 Şubat bin yıl sürecek” derken hiç şüphesiz ki darbeci subaylarla birlikte askeri vesayetten nemalanan ya da askeri darbelerden meden uman anti-demokratik kesimlere güven vermek istemişti. Bugün dönüp baktığımızda Gen. Kıvrıkoğlu’nun kibir kokan bu cüretkar sözünü demokratlara yapılmış yerinde bir uyarı olarak da değerlendirmek mümkün. Kıvrıkoğlu’nun niyeti ve kastı şüphesiz ki o olmasa dahi, bu sözü “Ey demokratlar hep uyanık olun. Temel hak ve özgürlükleri, demokrasiyi ve hukuk devletini tehdit edebilecek her türlü tehdite karşı teyakkuz halinde bulunun. Yoksa 28 Şubat süreci şu ya da bu kılık içerisine girerek bin yıl sürer” şeklinde de anlaşılabilir.
            Nitekim öyle de oldu. Sivil bir yönetim görüntüsü altında Türkiye, 28 Şubat post-modern askeri darbe sürecinin adı konularak açıktan icra edildiği o anti-demokratik yıllardan çok daha feci bir noktaya geldi. 2001 yılında 28 Şubat sürecinin oluşturduğu anti-demokratik ve hukuksuz şartlara bir tepki olarak alabildiğine demokrat, alabildiğine özgürlükçü ve liberal bir programla yola çıkan AKP, bugün despotlukta, hukuksuzlukta, keyfilikte, yolsuzlukta, baskı ve zulümde 28 Şubat sürecinin darbeci generallerini bile aratır noktaya geldi.
            Hukuksuz ve keyfi uygulamalarıyla dünyanın en büyük despotlarına dönüştükleri halde kendilerini 28 Şubat sürecinin hala mağduru olarak pazarlamaktan hiç utanmayanlar, 28 Şubat sürecinde halka reva görülen zulümlerin çok ama çok ötesine geçtiler. 28 Şubat sürecinde sözde irticai faaliyetlerde bulundukları iddiasıyla yargısız infaz yapılarak ordudan atılanların sayıları onlarla veya en fazla yüzlerle ifade ediliyordu. Bugün ise sadece polis teşkilatında delilsiz yargısız suçlamalarla binlerce, on binlerce kamu görevlisi tasfiye edildi. Binlerce tecrübeli emniyet müdürü meslekten uzaklaştırıldı. Yüzlerce polis ve polis müdürü hiçbir somut kanıt ortaya konulmaksızın ve yargılanmaksızın hapse atıldı.
            28 Şubat sürecinde yasadışı bir şekilde askerler tarafından oluşturulan Batı Çalışma Grubu’nun fişlediği devlet memurları ya da bürokratlardan bazıları takibata uğradı ve bir kısmı haksız yere mağdur edildiler. O bürokratlar bile ne bugünkü düzeyde bir cadı avına maruz kaldılar, ne yıllara dayalı emeklerinden mahrum bırakıldılar. Ne de işlerinden atılarak ekmeğe muhtaç hale getirildiler. AKP/Erdoğan rejimi altındaki bu depotik dönemde 28 Şubat süreci ile asla mukayese edilemeyecek sayıda gerçekleşen kamu personeli ve bürokrat kıyımına küçük bir örnek olarak sadece TÜBİTAK’ta 1300 civarında çalışanın işine son verildiğinden bahsetmekle yetinelim. Ama şunu da bilelim ki şirazeden çıkmış, gözü dönmüş bir paranoyaklık derecesindeki cadı avcılığının dokunmadığı ne öğretmen kaldı, ne bürokrat, ne savcı, ne hakim, ne gazeteci, ne de aydın...
            Muhafazakar ve dindar kesimlere ait şirketler ya da markalar 28 Şubat sürecinde “yeşil sermaye” diye yaftalanarak fişlendi, uzun uzadıya listeleri yapıldı. Ama darbeci generaller bu şirketler hakkında ordunun alışveriş yapmasını yasaklamaktan öte bir adım da atmadılar. O dönemde fişlenerek isimleri listeler halinde kamuoyuna açıklanan bu şirketlerden ne herhangi birine el konuldu, ne de bu şirketlerin sahiplerine veya çalışanlarına karşı ahlaksız bir cadı avına girişildi. Bugün ise, 2 yıl önce bir anda uydurdukları “paralel devlet yapılanması” diye bir safsatayla mücadele etme adına muhalif gördükleri her kesime karşı “cadı avı” başlatanlar, hiçbir kanıt ortaya koyma ihtiyacı duymadan keyfi bir şekilde “paralel” diye yaftaladıkları özel şirketlere haksız ve hukuksuz bir şekilde el koymakta, el koydukları şirketlerin mallarını gasp etmekte ve sermayesini ahlaksızca yağmalamakta, talan etmektedirler.
            Anti-demokratik 28 Şubat süreci elbette ki bir çeşit askeri darbeydi ama dayanak noktası ordunun silahlı güçlerinden, tanklarından, toplarından, tüfeklerinden ziyade büyük bir kısmını doğrudan kontrol ettikleri medya ve propaganda araçlarıydı. O dönemde darbeci generaller de kendilerinin sözünden çıkmayan, sürekli brife ve endoktirne edilerek hizada tutulan, genelkurmayda belirlenen uyduruk haberleri talimatla manşetlerine taşıyan, uyduruk mizansenler ve yalan haber dosyaları üzerinden günlerce TV yayınları yapan bir medyaya sahipti. Özellikle bankacılık ve madencilik sektörlerinde dönemin medya patronlarına sağladıkları haksız imtiyazlar karşılığında kendilerini darbeci generallerin siyasi ihtiraslarına peşkeş çeken bir kısım medyanın yanısıra, o dönemin şartları altında yine de hak ve özgürlükler, demokrasi ve hukuk için mücadele veren irili ufaklı bir bağımsız medya da vardı. Buna rağmen darbeci generallerin hiçbirinin aklına, bugün yapıldığı gibi bu gazetelere ve televizyonlara el koymak, muhalif ekranları hukuksuz bir şekilde karartmak, muhalif gazetecilere binlerce dava açarak sindirmeye çalışmak, susmayanları uyduruk mahkemelerde yargılayarak hapse atmak gelmemişti.
            Tıpkı anti-demokratik AKP/Erdoğan rejimi gibi toplumsal ve siyasal mühendisliğe soyunan 28 Şubat post-modern darbe sürecinin de en temel ilgi alanlarından birini hiç şüphesiz eğitim sektörü oluşturuyordu. Darbeci generaller de ilk iş olarak eğitim sistemine el atmış ve dini eğitim veren imam-hatip liselerinin yanı sıra meslek liselerinde okuyan onbinlerce öğrencinin üniversite hayallerine darbe vurmuşlardı. Birer devlet okulları olan bu okulları hedef alan despotik dayatma elbette ki kabul edilemezdi. Ama yine de hiçbirinin aklına bu okulların kapısına doğrudan kilit vurmak gelmemişti.
            Eğitim üzerinden toplum mühendisliğine soyunan AKP/Erdoğan rejimi ise generallerin tersine bu okulların önünü açtı. O kadarına ihtiyaç olmadığı halde ve akademik başarıları yerlerde sürünmesine rağmen yine tepeden inmeci bir dayatmayla yüzlerce yeni imam-hatip lisesi açtı. Ama, çarpık eğitim sisteminin yaralarını sarmakta, eşit eğitim fırsatından mahrum bırakılan yoksul kesimlerin rekabet eder hale gelmesinde önemli bir rol oynayan dershaneleri, üstelik ihtiyaçları ortadan kadırmaksızın, keyfi bir şekilde ortadan kaldırmaya kalktı. Özel okullara ve dershanelere tek tek el koyarak, fiillen gasp etti. Gönüllü öğretmenler tarafından işletilen okuma ve etüd salonlarını kapattı. Türkiye’nin dünyadaki en önemli, belki de tek, markası durumundaki Türk okullarına savaş açtı. Bütçesi birkaç kat artırıldığı halde devlet okulları akademik ve pedagojik bir yıkım yaşarken, AKP/Erdoğan rejimi kalitesini ispatlamış özel eğitim kurumlarını yok etmek için elinden geleni yaptı.
            Anti-demokratik ve hukuksuz işlemleriyle bilinen 28 Şubat süreci yolsuzluklar, kayırmacılıklar, bankacılık sistemindeki hortumlamalar, emekli generallerin önde gelen kamu ve özel şirketlerin yönetim kurullarında haksız kazançlar elde etmesi ve bunlar yüzünden ekonominin dibe vurmasıyla özdeşleşmişti. Ama gönül rahatlığıyla söyleyebilirim ki, o dönemdekiler AKP/Erdoğan rejimi döneminde yaşanan yolsuzluklar, kayırmacılıklar ve haksız kazançların yanında devede kulak bile kalmaz. Ne demek istediğimi merak edenler, bu tür pisliklerin çok azını oluşturduğundan emin olduğum 17/25 Aralık 2013 tarihinde ortalığa saçılan rüşvet, yolsuzluk, hırsızlık, talan ve kara para kanıtlarına şöyle baksın. 
            28 Şubat sürecinin anti-demokratik koşullarına tepki olarak iktidara gelip, bir süreliğine demokratik reformlar gerçekleştirerek iktidarını pekiştiren AKP/Erdoğan rejimi, bugün hukuksuzlukta, keyfilikte, despotlukta 28 Şubat sürecini bile mumla aratır hale gelmiştir. Böylece sadece ilk iki dönemlerinde gerçekleştirdikleri reformları yok etmekle kalmamış, Türkiye’yi askeri darbe dönemlerinin bile çok ama çok gerisine sürüklemişlerdir.
            Öyle ki, bu ülkenin demokratlarını “Mümkün olsa da Türkiye’yi yönetimi AKP’nin devraldığı 2002 Kasım ayı şartlarına yeniden döndürebilsek” der hale getirmişlerdir.
            Ah keşke!
             
             

           
           
           

31 Ocak 2016 Pazar

​Tarih tenasühçü bir ruh gibi tekerrür mü ediyor?

            Türkiye büyük bir bunalımdan geçiyor. Sınırsız dikta hevesleri ülkenin başını beladan belaya sokarken insanların hayatlarını karartıyor. Hukuksuzluklar ve keyfilikler ülkeyi yaşanmaz hale getiriyor. Kutuplaştırıcı ve düşmanlaştırıcı dil sosyal barışı bozuyor, kimsede huzur bırakmıyor. Kurumlara, kurallara, ilkelere ve demokratik teamüllere saygısızlık zirve yaparken devlet hızla yönetilemez hale geliyor.
            Öte yandan, demokrasi açığının devasa bir uçuruma dönüştüğünde hemen herkes hemfikir. Ülkeyi bir öngörülemezlik karanlığına teslim edenler yüzünden kimse emin olamadığı geleceğine güven içerisinde bakamıyor. Hukuk devletinin yerinde yeller esiyor. Kifayetsiz partizanlar ve muhteris yandaşların işgali altındaki devlet bürokrasisi ise tam anlamıyla mefluç. Hukukun, denetimin olmadığı, ehliyetin yerini nepotizmin aldığı bir ortamda usulsüzlük ve yolsuzluk norm olmuş durumda. Medya iktidar üzerindeki toplumsal denetim vazifesini yerine getirmek şöyle dursun kendi derdine düşmüş halde. İfade ve basın özgürlüğünün üzerindeki baskıları, gazetecilere ve aydınlara yönelik tehditleri dile getirmek, sansürden ve baskılardan söz etmek bile büyük cesaret istiyor.
            Her tarafından çatırtıların geldiği ekonomimiz istikrarlı şekilde dolaşıma sokulan istatistiki yalanlar üzerinden yürütülen algı yönetimiyle adeta cesedini sürüklüyor. Dış politikayı ise hiç sormayın. Gerçeklikle bağlarını neredeyse tamamen koparmış hayal kahramanlarının dümende olduğu dış politikada başarılı sonuç alınan tek bir adıma rastlanmıyor.
            Türkiye’nin tüm bu alanlardaki utanç verici fotoğrafını en son  Freedom House, Human Rights Watch ve Uluslararası Şeffaflık Örgütü raporları objektif bir şekilde gözler önüne serdi. Malesef, Türkiye’nin bu raporlar üzerinden verdiği son görüntü ancak denetimsiz yoz bir diktatörün koşar adım felakete sürüklediği iflas etmiş bir ülkenin (failed state) verebileceği türden. Üstelik bütün evrensel, toplumsal, kültürel, tarihi, milli ve manevi değerlerin, ahlaki ilkelerin içi boşaltılmış durumda. Öyle ki, hamasete gelince en değer eksenli olduğunu iddia edenler toplumun en yozlaşmış kesimlerini oluşturur hale geldi.              
            Tarihin başka dönemlerinde, dünyanın başka ülkelerinde yaşananlar adeta kötücül bir tenasühcü ruh gibi bugün ülkemize musallat olmuş sanki. Tarihin kırılma noktalarını işaretleyen kavşaklarda hep olageldiği gibi bu sefer de tüm sorunların odağında bu sorunların büyük ölçüde kaynaklığını yapan  tek bir kişi yer alıyor. Yine tarih boyunca benzer örneklerde görülegeldiği gibi, azgın ihtiraslarıyla sorunlara kaynaklık eden bu türden muktedirlerin propaganda kabiliyetleriyle kolayca yönlendirebildikleri kitleler, baştacı yaptıkları bu figürlerin benzerlerinin yol açtığı acı tecrübelerden hiç ders almıyor. Oysa tarih bu tür muhterislerin yönetimindeki ülkelerin sürüklendiği felaketlerle dolu.
            Gelin isterseniz iktidar, güç, refah ve istikrar vaatleriyle kitleleri efsunlamayı başarabilen, ancak sadece yoksulluk, yıkım, göşyaşı, kan ve ölüm gibi felaketler getiren diktatörlerden sadece bir tanesinin hikayesine şöyle bir gözatalım. Bakalım bu muhteris diktatör size de tanıdık gelecek mi?
            “(Bu süreç sonunda) bütün kurumsal kısıtlamalardan kurtulma ve ‘iktidar karteli”nin bütün kesimleri karşısında karşı konulmaz bir üstünlük kazanma noktasına ulaştı... Yüksek düzeyde kişiselleşmiş yönetim tarzı siyasetin belirlenmesinde kollektif katılım denebilecek her şeyi yıprattı. Bu tek parçalı yapı, iktidar eliti içinde (bile), kişilerin hayatlarına ve özgürlüklerine yönelik tehlikeler yaratmasının yanı sıra, muhalefetin örgütlenmesini de neredeyse imkansız hale getirdi. ...(Kendi) şahsi iktidarını ise aşırı biçimde güçlendirdi. Fren oluşturabilecek (kurumların yanı sıra) daha ihtiyatlı danışmanlığın alanı önemli ölçüde daraldı.
            Sürekli bir Hobbesvari “herkesin herkese karşı savaşı” niteliğindeki birbirine rakip iktidar derebeylikleri arasındaki mücadele ise kendisinin hemen altındaki düzeyde gerçekleşiyor ve bütün otoritenin kaynağı olarak kendisinin sahip olduğu olağanüstü konumu güçlendiriyordu. Farklı iktidar oluşumlarının (hareket, devlet bürokrasisi, ordu, büyük şirketler, polis) hem bireysel hem de grupsal çıkarlarını bölüyordu. Bu durumda kendisi, tek belirleyici olarak içeride işleri, tıpkı dış siyaset alanında yaptığı gibi, ikili ilişkilerle yürütüyordu. Bir yerde destek veriyor, bir başka yerde vermiyordu. Tek hakem olarak davranıyor ve (işlerine) karışmamayı tercih ettiği ya da (böyle davranmaya) zorlandığı ve astlarını kendi aralarında çatıştırdığı zaman bile bu tutumundan vazgeçmiyordu.
            Aslında bu kendi otoritesinin kaçınılmaz bir sonucundan çok, planlı bir ‘böl ve yönet’ stratejisiydi. Siyaseti birleştirmek için eşgüdüm sağlayan herhangi bir organ olmadığı için. bütün çıkar grupları ancak kendisinin verdiği destek sayesinde meşruluk kazanabiliyordu. Bu durumda, her grup kaçınılmaz biçimde bu desteği kazanmak ya da sürdürmek adına ‘onun için çalışıyordu’. Böylece iktidarının sürekli büyümesi ve kendi ideolojik saplantılarının yaygınlaşması sağlanıyordu.
            Tutarlı yönetim yapılarının geri döndürülemez şekilde dağılması sadece (liderin) mutlak üstünlüğünü yansıtan ve süsleyen her şeyi kapsayıcı lider kültünün bir ürünü değil, aynı zamanda her şeyi gören, her şeyi bilen, yanılmaz lider efsanesinin bu durumu bizatihi yönetim ilkesi haline getirmiş olmasıydı. Ayrıca, hep tanık olduğumuz gibi, zaman içinde lider kültü yalanına kendisi de inandı. Oysa akılcı karar verme bakımından bu iyi bir öncül değildi.
            Bu durumda, ... (kendisinin) liderliğine ve izlemekte olduğu tehlikeli siyasete mutlak bir itaatin oluşması ve hiç kimsenin meydan okumaması şaşırtıcı değildi. Çekincelere rağmen rejimin iktidar elitinin bütün kesimleri bu noktada kendi kaderlerini lidere bağlamışlardı. Ya uyum sağlayacaklar ya da yok olacaklardı.” (Cilt II, s. 119-120)
            Bu kişilik ve süreçler eminim size de tanıdık gelmiştir. Çünkü bu diktatör profiline geçmişte ya da günümüzde, uzakta veya çok yakında rastlamak maalesef mümkün. Ian Kershaw’ın iki ciltlik (Hubris ve Nemesis), oldukça hacimli Hitler biyografisinden alıntıladığım bu birkaç satır keşke sadece Adolf Hitler’in özelliklerini ve dikta sürecini yansıtan tarihten karanlık bir hikaye olarak kalsaydı. Elini milyonlarca insanın kanına bulaştırmış Hitler gibi lanetli ruhlar keşke tarihin farklı dönemlerinde, farklı coğrafyalarda sürekli dolaşıp durmasa ve kendi halklarının başına bela olacak despotların bedenlerinde tekrar be tekrar reenkarne olmasaydı. 

27 Ocak 2016 Çarşamba

Suça ve günaha çağrı


“Yargı devlet içerisinde ayrı bir güç gibi hareket ediyor” diye yaftalayarak güçler ayrılığı esasına dayalı demokratik bir hukuk devletinden ne anladığını açıkça ortaya koyan Erdoğan işine gelmeyen hiçbir yargı kararına uymuyor. Pek çok örneği olan bu duruma, Ankara 11. İdare Mahkemesi’nin, o zamanlar “Başbakanlık Binası” olarak inşa edilen AK Saray’ın üzerine kurulduğu arsanın SİT alanı statüsünün değiştirilmesi kararını iptaline yaklaşımı iyi bir örnektir. Mahkemenin bu kararıyla inşaatın durması gündeme gelmiş olsa da inşaat çalışmaları tüm hızıyla devam etmişti. Erdoğan ise, bu vesileyle, hukuka ve mahkeme kararlarına saygısının seviyesini şöyle göstermişti: “Güçleri yetiyorsa yıksınlar. Yürütmeyi durdurdular, bu binayı durduramayacaklar. Açılışını da yapacağım, içine de girip oturacağım.”
İşine gelmeyen Anayasa Mahkemesi kararlarını beğenmiyor, bu kararlara uymuyor… Erdoğan 30 Mart 2014 yerel seçimleri öncesi keyfi bir şekilde kapatılan Twitter konusunda özgürlükçü bir karar veren Anayasa Mahkemesi’ni (AYM) hedef almış, adeti olduğu üzere AYM’yi derhal ihanetle suçlamıştı. Bununla yetinmemiş ve kendisinden farklı düşünen herkese yönelik iddialarını AYM üyeleri için de dile getirmişti. Tabii ki hemen AYM üyelerinin şantaj kasetleri olduğunu iddia etmişti. Oysa AYM’nin yaptığı en ilkel hukuk devletlerinde bile sansürlenmesi mümkün olmayan, kapatılması Anayasa’ya aykırı olan bir sosyal medya mecrasının kapatılmasına karşı çıkmaktan ibaretti.
Hukuksuzlukta ve keyfilikte peşinden sürüklediği çevresindeki adamlarına rol model oluyor… Yıllar boyunca Erdoğan, sadece kendisi hukuksuzluk ve keyfilik yapmadı. Çevresine topladığı adamlarından da hep hukuksuzluk ve keyfilik bekledi. İki yılı aşkın bir süredir Hizmet Hareketi’ne yönelik devam eden “cadı avı” operasyonlarına kendisi kadar sahip çıkmadıklarını, kendisi gibi keyfi ve hukuksuz hareket etmediklerini düşündüğü arkadaşlarını ve bürokratları sürekli suçlayıp durdu. AKP’deki yoldaşları ve bürokratlar üzerinde muazzam bir baskı kurarak sistematik bir şekilde ve açıktan suç işlemeye zorladı.
Bu konuda verilebilecek onlarca örnek arasından en öne çıkanı hiç şüphesiz ki dönemin Başbakanlık Müsteşarı Efkan Ala’nın verdiği talimatlarla bürokratları hukuksuzluğa zorlamasıdır. Efkan Ala, 17 Aralık yolsuzluk skandalının patladığı saatlerde, son 10 aydır hapishanede tutulan, gazeteci Mehmet Baransu’nun hukuksuz bir şekilde gözaltına alınması için bürokratlara talimatlar yağdırıyordu. Adeta kendisini kaybeden Ala, “Mahkeme kararına gerek yok. Kapısını kırın, o adamı alın.” diyecek kadar ileri gidiyordu. Hızını kesmiyor ve yetkili savcının bu keyfi talimata direnmesi halinde, “savcıyı da alın.” deme cüretini gösteriyordu. Başbakanlık Müsteşarı olarak hukuksuz talimatlarının ciddiye alınmasından emin olmak için ilgili bakanlar ve dönemin başbakanı Erdoğan’ın da bu talebin arkasında olduğunu ima ederek, “Şu anda herkes burada, tereddüt edilecek bir şey yok” diyordu.
Yine Baransu’ya ait yenidönem.com adlı haber sitesinin kapatılmasına dair herhangi bir mahkeme yazısının kendilerine ulaşmadığını söyleyen Bilgi Teknolojileri Kurumu (BTK) Başkanı’na kendisi de atanmış bir bürokrat olduğu halde “Ya kardeşim biz yasa yapan yeriz. Gerekirse hangi yasa yapılıyorsa onu yapar, sizin yaptığınızı suç olmaktan çıkarırız. Savcıdan korkmayın siz. Koca yüzde 50 oy almış partinin iradesini söylüyorum ben, gerisini s..tir et.”  diyen de Erdoğan’ın sadık adamı Ala’dan başkası değildi.
Şüphesiz ki, bir bürokrat olarak Ala’nın bürokratları işlemeye teşvik ettiği suçları suç olmaktan çıkarma iradesi yoktu. Söz konusu irade talimat alarak adına konuştuğu Erdoğan ve partisine aitti. Erdoğan’dan aldığı talimat doğrultusunda hukuku yok sayan keyfi eylemlerindeki pervasızlığı ödüllendirilen Ala, ilk fırsatta dışarıdan İçişleri Bakanı atanmıştı. Yine fırsatta milletvekili yapılarak aynı göreve getirilen Ala’nın hukuksuzluk ve keyfiliklerle dolu görevini nasıl bir üstün gayretle yaptığını sözde “paralel yapı operasyonları” adı altında Hizmet Hareketi’nin masum gönüllülerine  yaptırdığı hukuksuz baskınlar, gözaltılar ve terör örgütü PKK ile mücadele adı altında Kürtlerin yoğun yaşadığı şehirlerdeki insanlık dışı uygulamalardan rahatlıkla görebilirsiniz.
Erdoğan’dan aldığı cesaretle İçişleri Bakanlığı döneminde hukuk tanımazlığını iyice artıran Ala, ilerleyen aylarda işi “Anayasa’yı tanımıyorum” noktasına kadar vardıracaktı. Anayasal suç olan şu sözler de bu baskıcı dönemin bir alamet-i farikası haline gelen İçişleri Bakanı Ala’ya ait: “Anayasada diyor ki, ‘milletindir egemenlik, millet bu egemenliğini devletin anayasal kurumları eliyle kullanır.’ Katılıyor musunuz buna, Allah aşkına? Millet, egemenliğini milletvekilleri eli ile kullanır, referandum yoluyla kullanır. Hiçbir anayasal kurum millet egemenliği kullanma yetkisine sahip değildir, tanımıyorum.”
Erdoğan ve ekibi iktidarlarını güçlendirdikçe, tam da kendilerinden beklendiği gibi, yasaları, demokratik teamülleri, Anayasa’yı ve anayasal kurumları hiçe sayma pervasızlıklarını artırdılar. Öyle ki “Anayasa’yı tanımamak” yaklaşımını bir fikir olmaktan çıkardılar ve fiili bir durum haline getirdiler. Cumhurbaşkanı Erdoğan 10 Ağustos 2014 tarihinde Cumhurbaşkanı seçilir seçilmez, sanki nev-i şahsına münhasır tek adamcı bir icracı başkan olarak seçilmiş gibi, parlamenter sistem içerisinde cumhurbaşkanının yetkilerini, yükümlülüklerini ve sınırlarını tanımlayan Anayasa’nın 101-106. maddelerini fiilen ortadan kaldırdı. Seçildikten sonra günlerce AKP vekili ve parti başkanı olarak devam etti. AKP’nin siyasal işlerini doğrudan yönetti. Yeni konumu ile ilgili neredeyse tüm anayasa maddelerini ihlal etmek suretiyle Türkiye’nin bir hukuk devleti olduğunu tartışmalı hale getirdi. Çok vahim anayasal suçlar işledi. Dahası ilerideki tavır ve eylemleriyle anayasal suç işlemeyi alışkanlık haline getirdi.   
Üstelik Erdoğan herkesin gözleri önünde işlediği bu anayasal suçları müthiş bir pervasızlıkla itiraf etmekten de hiç çekinmedi. Mevcut Anayasa çerçevesinde üniter, parlamenter, laik, demokratik bir hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti’nin devlet sistemi içerisinde yetki ve sorumluluk sınırları çok açık bir şekilde belirlenmiş cumhurbaşkanlarından biri olduğu halde Erdoğan, şunları söyleyebiliyordu: “İster kabul edilsin ister edilmesin. Türkiye’nin yönetim sistemi değişmiştir. Şimdi yapılması gereken, bu fiili durumun hukuki çerçevesinin anayasal olarak kesinleştirilmesidir.’’
Anayasa değiştirilmeden, halk bu değişimi onaylamadan rejimi değiştirmek için “fiili durum” oluşturmak mevcut anayasal rejime yönelik açık ve pervasız bir darbe değilse nedir? Erdoğan’ın bir sivil olması anayasal rejime karşı gerçekleştirdiği darbe gerçeğini gölgelemez.
Bu kadarıyla kalsa yine iyi… Anayasa’ya ve demokratik hukuk devleti ilkelerine uymayan onlarca eylemi, sayısız söylemi olan Erdoğan’ın, yapmak istediği hukuksuzlukların yaptıklarından ibaret olmadığını ise 17 Mayıs 2015 günü Kayseri’de yaptığı bir konuşmadan anlıyoruz. Erdoğan, Türkiye’nin hala arzu etmediği kadar bir hukuk devleti olduğundan bakın hayıflanarak nasıl söz ediyor: “Bunun (Suriye’deki örgütlere silah taşıyan MİT tırlarının durdurulması B.K.) adı açıkça vatana ihanettir. Benim gönlümde de milletimin gönlünde de bunlara verilecek ceza aslında bellidir. Ama, Türkiye bir hukuk devleti. Bunlara rağmen bir hukuk devleti.”
Bir avuç kalan özgür medyanın baskılarla susturulmaya çalışıldığı, medyanın yüzde 85’inin Erdoğan rejimi tarafından tamamen kontrol altına alındığı, iş dünyasının ve sivil toplumun iyice sindirildiği, yalan ve iftirada sınır tanımayan propaganda gücüyle milletin kolayca aldatılabildiği, Erdoğan sultası altında AKP kadrolarının basit kuklalara dönüştürüldüğü, yargının tarafsızlığının ve bağımsızlığının tamamen ortadan kaldırıldığı, muhalefetin PH taktikleri ile büyük ölçüde işlevsiz hale getirildiği, demokrat aydınların sistematik şekilde linç edildiği bir ortamda anayasadan, yasalardan ve demokratik ilkelerden geriye sadece adları kaldı.  
Böylesine boğucu iklim yaratan Erdoğan tabii ki burada duracak değildi. Pürüzsüz bir tek-adam diktasını geri döndürülemeyecek şekilde sistemleştirinceye kadar keyfiliklerini ve hukuksuzluklarını bir kartopu gibi büyütmeye devam edecekti. Bunun için işlenen suçlara yeni ortaklar bulmak zorundaydı. Onu da yaptı. Her hafta topladığı ve kendilerinden hafiyelik beklediği muhtarlarla yetinmeyip bu sefer kaymakamları toplayan Erdoğan, onları açıkça suç işlemeye ve kendi günahlarına ortak olmaya çağırdı.
“Bazı muhtarlar kaymakamları şikâyet ediyor, takip ediliyorsunuz ona göre” diyerek kaymakamları şaka yollu da olsa tehdit eden Erdoğan, kaymakamları da kendisi gibi keyfi ve hukuksuz davranmaya davet etti: “Statükonun gardiyanlığını yapan bir bürokrasi ülkeye patinaj yaptırır. Mevzuat şöyledir, böyledir. Mevzuatı koyun şöyle bir tarafa yeri geldiğinde, ben bunu bu şekilde yaparım deyin ve yapın. İşte bu iradeyi kullanmaktır.”
Günahlarına ortak olmaya çağırdığı kaymakamlara “Desteğim daima yanınızdadır.” diyerek cesaret veren Erdoğan, konuşmasında belki sadece “mevzuat” dedi ama kastettiğinin yasaların, anayasanın, demokratik teamüllerin ve hukuk ilkelerinin, temel insan hak ve özgürlüklerinin, ahlaki normların bir kenara konulması olduğundan hiç kimse şüphe duymadı.
Hakikaten beterin beteri varmış… Bürokratlara devletin en tepesinden suça ve günaha çağrı yapılacağı günleri de görecekmişiz meğer…

27 Aralık 2015 Pazar

“Terörist”

Uluslararası çevrelerde tanımı konusunda tam bir mutabakat olmasa da “terör” denildiğinde neyin kastedildiği, “terör örgütü” ve “terörist”in ise kimler olduğu konusunda genel geçer bir anlayış birlikteliği vardır. Hukukun olmadığı, uluslararası hukukun ve evrensel teamüllerin umursanmadığı keyfi ve despotik rejimlerde ise “terör”, terör örgütü” ve “terörist” tanımlamaları ve yaftalamaları hedef alınan kişiden kişiye, gruptan gruba ve farklı dönemlerde farklılıklar gösterir. Bu tanımlama ve etiketlemelerde ne bir ilkeli olma şartı aranır, ne de tutarlı olma. Hukukla birlikte insanların hak ve özgürlüklerini, izzetini, onurunu ve şahsiyetini hiçe sayan o ülkenin hukuksuz muktedirleri neye “terör”, kimlere “terör örgütü” ve “terörist” diyorsa o ülkede artık terör, terör örgütü ve terörist onlarmış gibi bir algı oluşturulur. Sonra da oluşturulan o mesnetsiz algıya dayalı olarak onlarca, yüzlerce, binlerce, on binlerce masum insan o ülkedeki gerçek teröristlere uygulamaktan sakınılan tüm takibatların, operasyonların ve keyfi cezalandırmaların hedefi olur.
            Mesela, insanlık dışı terör ve vahşet eylemleri uluslararası toplum tarafından korku ve dehşet içerisinde izlenen IŞİD, el-Kaide gibi radikal terör örgütleri o ülkede artık terör örgütü olarak görülmez. Epey bir ayak sürüdükten sonra uluslararası toplum ve güçlerin baskılarına direnemeyerek ve gözlerine hoş görünmek için retorik düzeyde “terör örgütü” ve “terörist” olarak gönülsüzce bahsedilen eli kanlı bu örgütlere ve militanlarına karşı göstermelik bazı operasyonlar da yapılıyormuş gibi yapılır. Bu göstermelik operasyonlar ve gözaltılar üzerinden sözkonusu terör örgütleri ile mücadelenin bir parçası olunduğu gibi üzerinde iyi çalışılmış mühendislik harikası bir izlenim uluslararası topluma başarıyla verilir. Ancak günün sonunda bu operasyonlarda kimlerin yakalandığı ve yargı önüne çıkarıldığına bakıldığında bu operasyonların tamamen bir algıdan ibaret olduğu gibi bir sonuçla karşılaşılır.
            Neticede, IŞİD ve el-Kaide’nin kolayca militan devşirdiği belli başlı ülkelerden biri olunduğu halde cezaevlerinde yargılanmayı bekleyen doğru dürüst IŞİD ve el-Kaide militanlarına rastlanmaz. Hele hele haklarında terörden yargılama yapılmakta olan ya da bu konuda haklarında hüküm verilmiş bu örgüt mensubu olan gerçek teröristlerin örneğine pek rastlanmaz. Tam tersine “terör örgütü”, “terörist” ve “vatan haini” damgası yeme, kendilerine karşı yapılacak hukuksuz ve keyfi operasyonları ve yargılamaları göze almak pahasına hala sesini yükseltme cesaretini gösterebilen bir avuç medya, bağımsız gazeteci ve bazı muhalifler dışında bu tuhaf durumu sorun eden de bulunmaz. Ama ne yazık ki, uluslararası medya ve toplum artık o ülkenin adını gerçek terör örgütleriyle birlikte anmaya çoktan başlamış ve  teröre destek veren bir ülke olarak görür hale gelmiştir.
            Bir de tabii o ülkenin muktedirlerinin dönemsel ihtiyaçlarına ve konjonktürel siyasi çıkarlarına göre “terör örgütü”, “terörist” olarak tanımladıkları gruplar vardır. Hukuk kuralları ve ahlaki tutarlık umurlarında olmayan muktedirler ve gazeteci, bilim adamı görünümlü t şahsiyetsiz yardakçıları, tıpkı terör örgütü PKK örneğinde olduğu gibi, ihtiyaca göre bir terör örgütünü dünyanın en barışçıl sivil toplum örgütü gibi de lanse edebilir. Çıkarlarına uymadığı andan itibaren ise sadece PKK’yı değil, PKK ile doğrudan alakalı olmayan barış insanlarına bile kolayca “terörist” damgasını basıp, önce linç kampanyalarına hedef haline getirebilir ve sonra da büyük bir maharet ve ustalıkla ortadan kaldırabilirler.
            İçeriği kamuoyunca bilinmeyen gizli hedefler için yıllarca birlikte yol aldıkları, her türlü faaliyetlerine ve güç devşirme çabalarına göz yumdukları sadece terör örgütü hedeflerinde değildir artık. Akıl almaz bir akıl tutulması ve intikam güdüsüyle topyekün bir etnik varlığı düşman olarak görür ve günlerce, haftalarca yüzbinlerce nüfuslu şehirlerde terör estirip sivillerin can güvenliğini hiçe sayarlar. Üç aylık bebeklerden, 80 yaşındaki yaşlılara kadar onlarcasının öldürülmesine büyük bir soğukkanlılıkla devam edilmesini görmezden gelirler.
            Bu muktedirlerin, tüm dünyanın en büyük terör örgütleri olarak gördüğü IŞİD ve el-Kaide gibi radikal terör örgütleriyle sahici anlamda mücadele etmek şöyle dursun fırsat buldukça bu örgütlere destek olduklarından bile şüphelenilir. Öte yandan İBDA-C gibi radikal İslamcı terör örgütleriyle açıktan sarmaş dolaş olmaktan bile çekinmezler. Sonra da dönüp ele geçirdikleri devletin tüm imkanlarını kullanarak hayatları boyunca ellerine silah almamış, gönüllülerinin tek bir şiddet eylemine rastlanmamış Hizmet Hareketi gibi dünya çapında eğitim, diyalog, barış ve hayır çalışmalarıyla bilinen bir sivil toplum örgütünü “terör örgütü” diye yaftalayıp, IŞID, el-Kaide, İBDA-C ve dönemsel olarak PKK’dan esirgedikleri her türlü keyfi ve hukuksuz operasyonun hedefi haline getirirler.
            Hatta, MİT ve Genelkurmay Başkanlığı’nın 2000’lerin başından itibaren takip ederek raporladığı, oluşturdukları şiddet ve terör tehdidi konusunda emniyet güçlerini defaatle uyardığı, açık kaynaklarda bile el-Kaide bağlantılı olduklarının ispatlandığı Tahşiye gibi bir radikal gruba, muktedirlerin o dönemki siyasi ihtiyaçlarına uygun gördükleri için büyük şehvet ve heyecanla destek verdikleri operasyonları yapan polisler ve savcılar bugün “terör örgütü” ve “terörist” olarak yargılanabiliyor.
            Geçtiğimiz hafta salı ve cuma günleri İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi’nde izlediğim adına yargılama değil ancak bir “budalalık komedyası” diyebileceğim duruşmalarda polis şeflerinin ve Samanyolu Yayın Grubu Başkanı Hidayet Karaca’nın avukatları tarafından masumiyetlerine dair somut delillere rağmen ve son dakikada MİT ve Genelkurmay’dan gelen belgelerle resmen ve fillen çöktüğü halde devam ettirilen davada tek bir tutuklunun bile tahliye edilmemesinin şokunu ve utancını hala atlatabilmiş değilim. İddialarını ispatlayabilecek hiçbir somut delil ve gerekçe ortaya koyamayan deli saçması bir iddianame ile “terör örgütü” kurmak, yönetmek ya da üye olmakla suçlanan masum insanların talimatla hareket ettiğinden şüphe duyulan bir mahkeme tarafından tutsak edilmesi vicdanları kanatıyor. 
            Son bölümleri 2009’da yayınlanan bir TV dizisinin senaryosundaki, dahli olmayan tek cümlelik kurgusal bir replikten dolayı bir medya grubunun başkanı 1 yılı aşkın bir süredir, üstelik hakkında 25 Nisan 2015’te bir mahkeme tarafından tahliye kararı verildiği halde, halen tutuklu ve tutsak bulunuyor. Operasyonun yapıldığı 2010 yılında terörist olarak görülen ama ihtiyaçları değiştiği için artık muktedirlerin el çabukluğuyla masum olduklarına hükmettikleri el-Kaide terör örgütü bağlantılı Tahşiye grubuna operasyon yapıp gözaltına alan, bu başarılarından dolayı aynı iktidar tarafından kamuoyu önünde açıkça övülüp, ödüllerle taltif edilen polis müdürleri ve memurları ise bugün aynı davada terör örgütü kurmak ve yönetmekle yargılanıyorlar. 1,5 yıldır tutsak tutuluyorlar.
            Görevleri gereği devletin kendilerine verdiği yasal silahlar “terör” unsuru gibi sunulup, suç delili sayılıyor. Çoğunun emekliliğine çok az zaman kaldığı halde polislik meslek hayatları boyunca bugüne kadar tek bir disiplin suçuna bile rastlanmadığı söylenen bu polisler sadece ve sadece hukuk çerçevesinde görevlerini yaptıkları için “terörist” olmakla suçlanıp, tutuklu yargılanıyorlar. Herkesin gözlerinin önünde hukuk yok sayılıyor ve bağımsız yargı olma vasfını yitirmiş yargıçlar marifetiyle mahkeme salonlarında akılalmaz zulümler yapılıyor.
            Tıpkı uzun zulümler listesine her gün bir yenisi eklenen“cadı avı” ve nefret operasyonları”nda olduğu gibi. Fakir öğrencilere burs vermek, yardım kuruluşlarına bağışta bulunmaktan başka suçu(!) olmayan onlarca insana yönelik her gün yeni bir operasyon ve zulüm gerçekleştiriliyor. Cumartesi günü ise masum insanlara “terörist” muamelesi yapılan adres bu sefer Çanakkale idi. Aralarında Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi’nin başarılı eski Rektörü Prof. Dr. Sedat Laçiner'in de bulunduğu 28 kişi gözaltına alındı. Tıpkı Hitler’in toplama kamplarında olduğu gibi soğuk kış şartlarında ısıtılmayan bir spor salonunda tutulan hayırseverler neyle suçlanıyorlar dersiniz? Fakir üniversite öğrencilerine burs vermekle...
            Prof. Laçiner’in suçlanarak gözaltına alınmasına gerekçe yapılan meblağın ise 150 TL’lik (50 dolar) bir bağış olduğu söyleniyor. Aklını, vicdanını ve ruhunu yitirmiş bir zulüm makinasına dönen Erdoğan rejimi ve AKP iktidarının IŞİD ve el-Kaide gibi örgütleri alabildiğine hoşgörürken, kimlere “terör örgütü”, “terörist” dediklerini anlayabilmek için, genç yaşına rağmen bugüne kadar yüzlerce makalesi, Türkçe’de 18 kitabı, İngilizce’de 5 kitabı yayınlanmış Laçiner’in Wikipedia’daki uzun ve çarpıcı CV’sine bakmak bile yeterli. Ben burada sadece, Davos Ekonomik Forumu tarafından, ilk ve tek Türk olarak 2006 yılında “Genç Küresel Lider” seçildiğini hatırlatmakla yetineceğim.

           



10 Aralık 2015 Perşembe

Vali dediğin Isparta Valisi gibi olmalı...



Çok değerli Ispartalılar,
Çok kıymetli Sayın Isparta Valisi Vahdettin Özkan ile ne kadar gurur duysanız azdır. Belli ki Sayın Özkan Isparta’da çözülmedik hiçbir sorun bırakmamış ve Türkiye’nin ulusal meselelerini de büyük bir özveriyle çözme gayreti içerisine girmiştir. Bu kapsamda “Türkiye’nin Bülent Keneş sorunu”nu halletmek için dirayetli çabalarını sebatla ve hiç yılmadan sürdürmektedir.
30 Mart 2014 yerel seçimleri öncesi ekte göreceğiniz fotoğraf sosyal medya mecraları üzerinden binlerce kez paylaşılmıştır. Ben de Twitter’daki hesaplardan birinin paylaşımı üzerinden yaygın olarak paylaşılan o bilgiyi “Acaba yevmiyeleri ne kadar?” soru cümlesi formunda paylaştım. İlgili fotoğrafı ve bilgiyi binlerce, on binlerce insan paylaştığı halde sadece benim hakkımda sayfalar dolusu şikayet dilekçesi yazan Isparta Valiliği, isimleri ilgili mesajda anılmadığı halde, büyük bir vatanseverlik ve bürokratik hassasiyet(!) göstererek, şikayet dilekçesinin her paragrafında en hafifi “Paralel devlet yapılanmasının medya sorumlusu” olacak şekilde hakkımda mesnetsiz iddialar ve ithamlarda bulunmuştur. Böylece 1000 yıllık devlet geleneğimizin gerektirdiği devlet ciddiyetini(!), bürokrat saygınlığını (!) bil hakkın temsil etmiştir.
Ulusal ve uluslararası tüm konvansiyonel ve sosyal medya mecralarını kullanan bir gazeteci olarak gazeteciliğin olmazsa olmazı soru sorma hakkımı istediğim mecrada kullanabileceğimi bildikleri halde, “bizi arayarak bilginin doğruluğunu teyit etmemiştir” gibi akla iltifat bir gerekçeyle “soru işareti (?)” ile biten “Acaba yevmiyeleri ne kadar?” cümlesinin hakaret olduğu alınganlığında bulunmuşlardır. Ancak, “teyit için bizi aramadı” alınganlığı gösteren valiliğin açık iletişim adreslerim belli olduğu halde işin kendilerince açıklamasını her nedense şahsıma bildirmek yolunu da tercih etmemelerinden şahsen benim de çok alındığımı bilmenizi isterim.
Ne iyi ki, mevcut şartlarda asli görevlerinin yanı sıra bu tür memleket meseleleri(!) ile uğraşmak ve uğraşana büyük yararlar getirme potansiyeli bulunan bereketli alınganlıklar göstermek Isparta Valiliğine has bir civanmertlik değil. Neyse ki rekabette de bir hayır vardır.   Bu rekabetçi ortamda ilk denemede akıbet istendiği gibi olmasa da sebattan vazgeçilmemeli. Tıpkı örnek insan Sayın Isparta Valisi Özkan’ın oluşturduğu örnek gibi.
Ne yazık ki Isparta Valiliği’nin hakkımda yaptığı şikayet savcı tarafından reddedilmiştir. Ancak valilik savcının bu duyarsızlığı (!) karşısında asla yılmamıştır. Bu önemli memleket meselesinin(!) çözümü için “savcılığın soruşturmaya gerek yok” kararına itiraz edilmiştir. İlgili savcılık ise bu durumda soruşturma açarak bir iddianame yazmak zorunda kalmıştır. Bu noktada, insanların aklına “benim gibi isimlerle uğraşmak cülus dağıtım odaklarında ciddi prim yapıyor olmalı” gibi yersiz fikirler gelebilir, ama sakın gelmesin.:-)
Şikayet önce soruşturmaya, sonra davaya dönüştükten sonra talimatla savunma yapmaya gittiğim Bakırköy Adliyesi’nde henüz hukuk ve adalet nosyonunu yitirmemiş bir Hakime Hanım’ın dosya karşısındaki ilk tepkisi “Sahiden bunun için mi duruşmaya geldiniz?” olmuştur. Bu birkaç kelimelik cümle bile garabetin değil belki ama Isparta Valisi’nin ne kadar fedekarane bir şekilde memleket meseleleri ile uğraştığını göstermeye yeter aslında. Neticede Isparta’daki ilgili mahkeme geçtiğimiz günlerde kararını açıklamış ve onlarca benzeri gibi tarihe geçecek ciddiyetteki mükemmel gerekçelerle açılan bu davadan beraatimize hükmetmiştir. Ama ne hikaye burada bitmiş, ne de Isparta Valisi Vahdettin Özkan’ın kahramanlar gibi vatan savunması sona ermiştir. Örneklerine ancak şanlı tarihimizde rastlayabileceğimiz bir kahramanlık ve cengaverlik timsali olarak Isparta Valiliği “memleketin Bülent Keneş sorunu”nu kararlılıkla halletmek için kararın temyizi için derhal Yargıtay’a başvurmuştur.
 Isparta’nın bütün sorunlarını halletmekle kalmayıp son 1,5 yıldır bu tür çok ciddi memleket meseleleriyle uğraşma fedakarlığını gösteren Isparta Valisi Vahdettin Özkan’ı bu eşsiz milli duyarlılığından dolayı tekrar be tekrar tebrik eder, Sayın Valilerinin tüm Ispartalılara hayırlı olmasını dilerim.