HDP etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
HDP etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Ocak 2016 Çarşamba

Herkes sussun! “Yeni anayasa” yapıyoruz…


Kuruluşundan beri demokratik yeni bir anayasa yapma sözü veren AKP, 2007 seçimleri öncesi tekrarladığı bu sözünü 2011 seçimlerinin en baskın vaadi haline getirmişti. 2007 yılında Anayasa Profesörü Ergün Özbudun önderliğinde ehil bir ekibe hazırlattıkları taslak bu yönde iyi niyetli bir adım olarak tarihe geçmişti. Bu başarılı ve dengeli taslağın AKP tarafından budanarak siyasileştirilmesi ise tüm demokrat çevrelerin tepkilerine yol açmıştı. Son birkaç yılda yaşananlar ışığında bakıldığında Özbudun’un özgürlükçü/çoğulcu/demokrat Anayasa taslağının AKP ve Erdoğan tarafından neden benimsenmediği artık daha iyi anlaşılabiliyor.
Tüm diğer iktidar namzedi siyasi partiler gibi, askeri darbe eseri 1982 Anayasasını değiştirme vaadini siyasi bir yem olarak kullanan AKP, 2011 seçimleri sonrası Meclis’te bu vaadini gerçekleştirmek yerine bir “Anayasa Uzlaşma Komisyonu” kurarak oyalama yöntemlerine yönelmişti. Ancak hemen itiraf etmeliyim ki, AKP “yeni Anayasa yapma” konusunda sanki bu sefer daha samimi gibi. Peki, samimiyetle yapmaya niyetlendikleri bu yeni anayasanın demokrasi, hukuk ve özgürlük beklentileriyle herhangi bir ilgisi olacak mı? İşte orası çok şüpheli…
AKP, “yeni anayasa” yapma konusunda bu sefer samimi çünkü mevcut Anayasa maddelerine, hukuk ilkelerine, yargı kararlarına ve demokratik teamüllere hiçbir saygısı olmayan Erdoğan, kendisini daha da güçlendirecek yeni bir anayasa istiyor. Bu yeni anayasanın hukuka saygılı, temel insan haklarına ve özgürlüklere duyarlı demokrat çevrelerin arzu etmeyeceği bir anayasa olacağı ise şimdiden belli. Çünkü AKP’nin derhal kollarını sıvamasına yol açan bu çabanın ana motivasyonunu daha fazla güç isteyen Erdoğan’ı mutlu etmek oluşturuyor. Erdoğan’a istediğini vermek için yola çıkılan yeni Anayasa arayışının demokrasiyi ilerletmesi, hukuk devletini yeniden rayına oturtarak güçlendirmesi, hak ve özgürlükleri genişleterek geliştirmesi hiç beklenebilir mi?
Mevcut Anayasa’yı sürekli ihlal eden, oldu-bittileri ve fiili durumlar oluşturmayı bir yönetim tarzı olarak benimseyen Erdoğan’ın “yeni Anayasa” kılıfı altında bir diktatoryal sistem arayışında olduğundan şüphelenmek için sebep çok. Tıpkı III. Napolyon’un 1851’de Fransa’da gerçekleştirdiği gibi… Erdoğan gibi III. Napolyon da maceralı hayatının bir aşamasında cumhurbaşkanı seçilmişti. Ancak Cumhurbaşkanlığı koltuğundayken bir süre sonra elindeki yetkilerle yetinememiş, Meclis’e ve hükümete darbe yapmış ve kendisini İmparator ilan etmişti. Parlamentoyu ortadan kaldırmış, aralarında Victor Hugo’nun da olduğu 1545 kişiyi sürgüne yollamıştı. 59 muhalifine ise idam kararı (5’i infaz edilmiştir) verdirtmişti. 
Kaostan bunalan, geçmişin belirsiz ve acı dolu günlerine geri dönmekten korkan çeşitli halk kesimlerinin desteğini almayı başaran III. Napolyon, bu desteğine karşılık halka, Erdoğan’ın tüm muhaliflerini sindirmek için çıkarttığı “makul şüphe yasası”nın aksine, “makul ölçüde özgürlük” sözü vermişti. Ancak özgürlük sözüne rağmen en ceberut “polis devleti” yöntemlerini uygulamaya koymuştu. “Bonapartizm”i bir ideoloji haline getirmiş, ekonomi ve refahta bazı geçici iyileştirmeler olmakla birlikte Fransa’yı sonu felaketle biten demir yumruklu bir diktatörlük rejimi ile yönetmişti. Şimdi, biraz farklı yöntemlerle de olsa, biz de Fransa’nın III. Napolyon tecrübesine benzer bir tecrübeyi yaşamanın eşiğinde bulunuyoruz.
Bu eşiği aşmak için ise sadece Erdoğan’ın arzularını kendisine dava edinmiş güçlü bir siyasi partiye ve bu eşiği aşmaya istemeyerek de olsa alet olacak basiretsiz bir muhalefete ihtiyaç var. Tamamen Erdoğan’ın kontrolünde hareket eden AKP’nin bu konudaki yoğun çabası elbette ki anlaşılabilir bir durum. Ama bu çabanın asıl niyeti belli olduğu halde, şu ana kadar HDP dışında, Meclis’teki muhalif partilerin kurulan uzlaşma komisyonuna üye vermekteki acelecilikleri hakikaten şaşırtıcı. Muhalefet partilerinin ülkede sanki yeni bir anayasa yapmak için gerekli tartışmaların yapılmasına uygun demokratik ve özgürlükçü bir iklim varmış gibi hareket etmekte kendi kendilerini bu kadar çabuk nasıl ikna ettiklerini hakikaten çok merak ediyorum.
Bu muhalif partiler gazetecilerden akademisyenlere, sivil toplumdan aydınlara varıncaya kadar herkesin susturulduğu, korkutulduğu, sindirildiği bir ortamda sahiden özgürlükçü yeni bir anayasanın yapılabileceğine mi inanıyor? Hakikaten, 6 milyon oy almış HDP’nin kapatılmasından, bu partinin önde gelen isimlerinin tutuklanmasından söz edilen bir ortamda mı demokratik yeni bir anayasa yapılacak? Tüm muhalif isimlere polis baskınlarının yapıldığı, üzerlerinde her türlü baskının kurulduğu, ana muhalefet partisi CHP’nin liderine bile soruşturma üzerine soruşturma açıldığı bir ortamda mı özgürlükçü yeni bir anayasa tartışılacak? Yargının Erdoğan rejimi ve AKP iktidarının elinde bir dikta sopasına dönüştürüldüğü, hoşa gitmeyen her ses çıkaranın başına balyoz gibi indiği bir ortamda mı hukuku ve adaleti esas alacak yeni bir anayasa yapılacak?
İş dünyasının keyfi el koymalar ve mali cezalarla sindirildiği, muhalif görülen iş çevrelerinin şirketlerinin Erdoğan rejimi ve AKP hükümeti tarafından gasp edildiği bir ortamda mı rekabetçi piyasayı öngören yeni bir anayasa yapılacak? Muhalif gazetecilerin tutuklanarak hapse atıldığı, binlercesinin işlerinden edildiği, yüzlercesinin açılan soruşturmalar ve güdümlü davalarla boğulduğu bir ortamda mı hak ve özgürlüklerin garantisi yeni bir anayasa yapılacak? Muhalif gazetelere el konulduğu, bağımsız TV’lerin yayın yapamaz hale getirildiği bir ortamda mı çok sesliliği esas alan yeni bir Anayasa yapılacak? Geçmişteki cesur çıkışlarıyla tanınan Sezen Aksu gibi toplumun her kesiminin severek dinlediği bir sanatçının bile “herkes tarafından tembihlendim, konuşamam” dediği bir korku ikliminde mi farklılıklara saygılı çoğulcu yeni bir anayasa yapılacak?
Diyelim ki CHP, MHP ve HDP sonuçları peşinen belli olan böyle bir sürece alet oldular ve yeni bir anayasa yapıldı. Sanıyor musunuz ki bu yeni anayasa demokrat ve özgürlükçü çevrelerin beklediği gibi demokratik, çoğulcu, özgürlükçü bir ruhta ve evrensel hukukun gereklerine uygun bir anayasa olacak? Hiç sanmam.
Elbette ki önünde küresi olan bir kahin değilim. Ama geçmişte benzer süreçler yaşamış halkların ilham verici tecrübelerinden ders alarak size olacakları peşinen söyleyeyim. Bu sözde yeni anayasa çabaları sayesinde Erdoğan Rejimi hızla yerleştirdiği dikta sitemini konsolide etmek için ihtiyaç duyduğu çok kıymetli zamanı kazanmış olacak. Her şeye rağmen sonuca ulaştırılması durumunda bu yeni anayasa Erdoğan’ı arzu ettiği nitelikteki bir tuhaf başkanlığa taşırsa ne ala. Peki bunu başaramayacak olan bir anayasanın hayata geçmesi sizce mümkün olabilir mi? Güçler ayrılığı/dengesine dayalı parlamenter sistemi kodlayan mevcut anayasanın hiçbir maddesine ve kurumsallaştırdığı siyasal sistemin hiçbir ilkesine saygı göstermemek suretiyle 150 yıllık tecrübeye dayalı parlamenter sistemi çöpe çeviren Erdoğan’ın, şu ya da bu sistemi getiren ama Erdoğan’ı mutlu edemeyen, henüz sistemleşmemiş bir anayasaya geçit vereceğini mi sanıyorsunuz?
Kamuoyu araştırmalarına göre yüzde 52,4’ü mevcut parlamenter sistemden, sadece yüzde 31’i bilerek ya da bilmeyerek başkanlıktan yana olan bir halka rağmen icracı başkanlık sistemini getirme amaçlı bir anayasa yapma çalışmalarının ne kadar demokratik olduğu ise ayrı bir konu tabii. AKP’li seçmenin bile yüzde 43’ünün ikna edilemediği belirsiz bir sistem için bu kadar uğraşmaya yol açan kuşkulu motivasyondan sadece ben mi irkiliyorum?

3 Ocak 2016 Pazar

Ne Erdoğan Hitler, ne de AKP IŞİD

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın eriştiğinden hep daha fazlasını talep eden bir kişiliğe sahip olduğu herkesin malumu. Bu yüzden Erdoğan, 12 Eylül 1980 askeri darbesinin lideri Kenan Evren’in güç ihtiyaçlarına göre dizayn edilmiş olan 1982 Anayasası’nın cumhurbaşkanına verdiği muazzam güçleri bile, tabii bu güce eriştikten sonra, yetersiz buluyor. Her şeye rağmen kontrol ve denge mekanizmalarını oluşturmuş 1982 Anayasası’nın güçler ayrılığı sistemini fillen yok etmiş; yürütme, yargı ve yasama güçlerini doğrudan kendisine bağlamış olmaktan bile tatmin olmuyor.
   Mevcut durumu şu ya da bu şekilde ama mutlaka yapmak zorunda olduğu yeni bir anayasanın güvencesi altına almadan ve gücünü sorgulanamaz Ortaçağ krallıklarından bile öteye taşımadan rahat edecek gibi de görünmüyor. Yani Erdoğan’ın ihtiyaç duyduğu ve tam olarak ne olduğunu sadece kendisinin bildiği nev-i şahsına münhasır bir “başkanlık sistemi”ni kuracak olan bu yeni anayasanın daha fazla hukuk ve adalet, hak ve özgürlük, demokrasi ve şeffaflık getirmesini kimse beklemesin. Başarabilirse bu anayasanın en önemli fonksiyonu, mevcut arızi durumu kurumsallaştırarak konsolide etmek, bu arızi hali sistemleştirerek sürdürülebilir hale getirmek ve mevcut anayasanın ihlali olan tüm eylem ve hedefleri suç olmaktan çıkarmak olacak. 
   Bu bağlamda Erdoğan’ın “üniter sistemli başkanlık örneğini Hitler Almanyası’na baktığınızda da görürsünüz” açıklaması ne bir gaftır, ne de bir sürç-i lisandır. Tüm dünyada büyük ses getiren Erdoğan’ın bu sözünü düzeltmek için danışmanlarının giriştiği çabalar ise beyhude. Çünkü, Erdoğan’ın bu tuhaf sözünden ziyade, kendisini yakından takip edenler için bu tuhaf sözünü anlamlı kılan şey anti-demokratik, hukuksuz, keyfi ve intikamcı eylemlerinin büyük ölçüde Hitler Almanyası’yla benzeşmesi. Gerçek bir demokratik siyasi parti olma hüviyetini çoktan kaybetmiş AKP ise bu yolda Erdoğan’ın başarıyla kullanabileceği Hitler’in NAZİ partisi gibi kullanışlı bir aparattan ibaret kalıyor. 
   Bütün bunlara rağmen ne Erdoğan’ın bir Hitler, ne de AKP’nin halifeliğine biat ettiği Bağdadi’nin her emrini yerine getiren IŞİD benzeri bir örgüt olduğunu söyleyebiliriz. Şu aşamada bunu söylemek ciddi bir haksızlık olur. Henüz değil. 
   Evet doğru, Erdoğan kendi cephesindeki ya da karşısındaki hiç bir muhalifine hayat hakkı tanımak istemiyor. Ama 1934’ün bir yaz akşamına denk gelen Hitler’in “Uzun Bıçaklar Gecesi”nde yaptığı gibi 80 civarındaki öndegelen muhalifini bir gecede ve doğrudan kendisi elini kana bulayarak ortadan kaldırmıyor. Kabul edelim ki, Erdoğan henüz böyle bir şey yapmış değil. 
   Evet doğru, Erdoğan da Hitler gibi peşinde koştuğu muhayyel imparatorluğu inşa etmek için daha büyük bir yaşam alanının (lebensraum) hayalini kuruyor. Her hal ve adımından belli ki bunun için bazı komşu ülkelerin topraklarını yönetimi altına almak istiyor. Ama Hitler’in çevresindeki ülkeleri fiilen işgal etme noktasına henüz gelmiş değil. Henüz değil.
   Evet doğru, Erdoğan da Hitler gibi düşmanlıklardan, krizlerden, kaostan ve şiddetten güç devşirmeyi iyi biliyor. Elde ettiği gücün verdiği cesaretle ve büyük bir pervasızlıkla hareket edebiliyor. Ama bu gücünü yine de Hitler kadar cüretkar ve onun kadar hesapsız kullanmıyor. Mesela, başka türlü halletmek mümkünken Rus uçağını düşürerek kendi kitlesinin gözünde daha da kahramanlaşıyor. Ama uçağı düşürülmek suretiyle Türkiye’ye düşman edilen Rusya’yı Hitler gibi işgale girişecek kadar açık bir imkansızın peşine düşmüyor. Henüz değil.
   Evet doğru, Erdoğan da Hitler gibi kendi ülkesinde yaşayan bazı toplumsal kesimleri insan olarak görmüyor. Elinden gelse tek tek fişlettiği bu insanların kapılarına kocaman birer işaret koyduracak. Kim olduklarını belli edecek işaretli elbiseler giydirecek onlara. Hepsini toplumsal nefret objeleri haline getirerek hiç bir itiraz duymadan ortadan kaldırılmaları için uygun zemini hazırlayacak... Aslında önemli ölçüde bu denilenleri yapmış da bulunuyor. Bazı hukukçular Erdoğan rejiminin yaptıklarının soykırım ölçeğine ulaştığını savunsa da bu despotik rejim muhalif gördüklerini ortadan kaldıracak sistematik bir fiziki soykırım işine henüz girmiş değil. Henüz değil.
   Evet doğru, Erdoğan da Hitler gibi kendisine koşulsuz sadaket gösterip kul köle olacaklar dışında bürokraside, iş hayatında, kültür dünyasında, medyada, sivil toplumda veya siyasette hiç kimseye hayat hakkı tanımak istemiyor. Kendi görüşünde olmayan tüm kamu görevlilerini tek tek fişliyor, etiketliyor, düşmanlaştırıyor ve görevlerinden alıyor. Bazılarını ise uyduruk suçlamalarla yargılamadan yıllarca hapishanelerde süründürüyor. Ama hakkını yememek lazım. Bilebildiğimiz kadarıyla hedefe koyduğu kamu görevlilerini fiziken ortadan kaldırma yöntemine henüz başvurmuş değil. Henüz değil.
   Evet doğru, Erdoğan da tıpkı Hitler gibi kendi sesinden ve fikirlerinden başka ses ya da fikir duymak istemiyor. En cılız farklı sese ya da görüşe bile tahammül edemiyor. O yüzden Türkiye’deki medyanın yüzde 90’ını tamamen kontrol altına almış bulunuyor. Gerçekler ne kadar rahatsız edici, ne kadar berbat olursa olsun Erdoğan emrindeki bu eşsiz propaganda makinası sayesinde kitleleri istediği gibi yönlendirebiliyor. Yalanı, iftirayı, çarpıtmayı, medyatik linci ahlak haline getiren profesyonel ya da gönüllü propagandistleri ise Goebbels’i hiç aratmıyor. Ama yine de Erdoğan rejimi doymak bilmiyor. Bu yüzden bir gecede 14 TV kanalını susturuyor. Bir günde 2 gazeteye, 2 TV’ye el koyabiliyor. Bir-iki ay içerisinde yüzlerce gazeteciyi işsiz bırakıp, onlarcasına yüzlerce dava açarak iş yapamaz hale getirebiliyor. Ama elinizi vicdanınıza koyun hala tek tük de olsa, cılız da olsa, kimseye ulaşmasına müsaade edilmese de muhalif sesler yok mu bu ülkede? Yani tam olarak Hitler Almanyası gibi değil durum. Henüz değil. 
   Evet doğru, bütün muhalif gazeteciler, aydınlar, akademisyenler yazabildiklerini, söyleyebildiklerini her an işlerinden atılabileceklerinin, çalıştıkları gazetelere, TV’lere, üniversitelere, yayınevlerine el konulabileceğinin, sokakta linç edilebileceklerinin ya da öldürülebileceklerinin endişesi içerisinde ve bunun farkında olarak söyleyip yazıyor. Ama neticede hapse tıkılan gazeteci sayısı 30’larda, davalarla ve tehditlerle bunaltılsalar da gazeteciler ve aydınlar henüz sokak ortalarında sadece tartaklanmakla, dövülmekle yetiniliyor. Gazetecilerin ve aydınların kitlesel suikastlerin, cinayetlerin hedefi yapıldıklarını henüz söyleyemeyiz. Henüz değil. 
   Evet doğru, Erdoğan Türkiye’sinde acımasız kitlesel cezalandırmalar konusunda Hitler Almanyası’nı çağrıştıran durumlar yok değil. Bakın işte siyasal menfaatler uğruna yapılan kirli pazarlıklarla güçlenmelerine yıllarca göz yumulan PKK terör örgütü bahane edilerek yüzbinlerce insan yaşadıkları şehirlere hapsediliyor. Masum insanlar haftalarca süren bu hukuksuz kuşatmalarla aç-susuz bırakılıyor. Yaşlılar, kadınlar, bebekler öldürülüyor. Ama kabul etmeliyiz ki insanlar henüz kitleler halinde gaz odalarına gönderilmiş değil. Henüz değil.
   Evet doğru, Erdoğan rejimi polis teşkilatını yok edip, doldurduğu yandaşlarla bu teşkilatı kendisine bağlı partizan bir milis gücüne dönüştürmenin çabası içerisinde. Üstelik durumdan vazife çıkaran bazı gençler biraraya gelip kendilerine “Erdoğan’ın Askerleri” diyerek hızla örgütleniyorlar. Şiddetle aralarına mesafe koyma ihtiyacı duymayan bu gençlerin fırsatını bulduklarında neler yapabileceklerinin küçük bir örneğini hedefe konan HDP’nin binalarına karşı giriştikleri saldırganlıkla ve bazı medya organlarına yaptıkları saldırılarla gördük. Saldıranların Erdoğan rejimi ve AKP hükümeti tarafından nasıl ödüllendirildiklerini de. Ama kabul edelim ki henüz Hitler’in SS’leri kadar (Storm Soldiers) örgütlü, güçlü ve kıyıcı değiller. Henüz değiller. 
   Evet doğru, Erdoğan rejimi kendisine boyun eğmeye direnenlerin şirketlerine belki Hitler gibi el koyuyor. Muhalif gördüklerini işlerinden edip, iş bulamaz hale getirip aileleriyle birlikte açlığa mahkum ediyor. Ağır silahlı polisler eşliğinde kreşlere, okullara, yurtlara baskın üzerine baskınlar düzenletip insanları yıldırmaya çalışıyor. Hala yılmayanları geceyarıları gözaltına aldırtıyor. Boyun eğmemekte direnenleri tutuklatıyor. Evet bunları yapıyor ama muhalif gördüklerini doğrudan duvar önünde kurşuna dizdirip henüz infaz etttirmiyor. Henüz değil.  
   Evet doğru, Erdoğan rejimi genç, yaşlı, kadın demeden masum insanları bir geceyarısı evlerinden topluyor. Tıpkı Hitler’in toplama kamplarında olduğu gibi, aralarında yaşlı ve hastaların bulunduğu bu insanları kışın dondurucu soğuğunda spor salonlarında oluşturulan demir kafeslerde topluyor. Tedaviye ihtiyacı olan hastalara günlerce tedavi imkanı, bebeğini emzirmek zorunda olan annelere günlerce emzirme izni verilmiyor. Ama kabul edelim ki Erdoğan rejimi ve AKP iktidarı ne bu insanları gaz odasına yolluyor, ne de IŞİD gibi bu insanları hapsedildikleri kafeslerde ateşe veriyor. Henüz değil. 
   Yeniden ifade etmek gerekirse ne Erdoğan henüz bir Hitler, ne de AKP henüz bir IŞİD. Evet, henüz değiller.
   

22 Aralık 2015 Salı

Başka bir ülke

Oysa bir başka ülke mümkündü... Herkesin dilinde, dininde, kültüründe, yaşam şeklinde özgür olduğu, demokrat, çoğulcu, farklılıkların zenginlik sayıldığı, herkes için hukuk ve adalet vaat eden rengarenk bir ülke, elimizi uzatsak yakalayacağımız uzaklıktaydı. 

Olmadı… İdeal bir ülke olmayı beceremeyince bambaşka bir hale geldik. Parçalandık… Öylesine parçalandık ki, ülkenin bir kısmı adı konulmamış savaş koşulları altında can çekişir gibi acı çekerken kılımızı bile kıpırdatmaz olduk. Bölge bölge, şehir şehir, kasaba kasaba, köy köy, mahalle mahalle, sokak sokak, hane hane ve nihayet her bir ferdimizle parçalandık. Hem de çok feci parçalandık… Duyarsızlık, umursamazlık, tepkisizlik, adam sendecilik, bana necilik belki insani değildi ama son derece konforluydu. Üstelik bunlardan hiçbiri başa bela da getirmezdi. İnsanlığımız yerine konforumuzu, “bela” yerine rahatı seçtik. Hepimizi toptan yakacak olan belaları katladık…

Geride hâlâ varsa rahatsız edici bir kırıntısı vicdanımızı susturacak çareyi de bulmuştuk. Din, dil, ideoloji, yaşam tarzı farklılıklarının üzerine büyük bir özenle kocaman yaftaların kalın gölgesini çektik. Ona Alevi, buna Kürt, şuna dindar, buna cemaatçi, şuradakine Kemalist, buradakine Ulusalcı, ötekine gayrimüslim, berikine ateist dedik. Çok rahat ettik… Her şeyden önce insan olduklarını unuttuk ve unutmak işimize geldi. Artık başlarına gelenlerle aramıza aşılmaz mesafeler koyabilirdik. Hiç düşünmeden koyduk... Alabildiğine güvendeydik(!) Her türlü acıyı yaşayanlar, en temel hakları ve özgürlükleri gasp edilenler ve hatta hayat hakları ellerinden alınanlar neticede bizler değildik.

Bir koza gibi kendi elimizle örerek kendimizi içine hapsettiğimiz bu konforun “şimdilik” şartına bağlı olduğunu bile görmek istemedik. Sandık ki olup biten felaketlere gözlerimizi sımsıkı kaparsak, kulaklarımızı yırtan çığlıklara karşı tıkarsak hayatlarımızı olduğu gibi devam ettirebiliriz. Yanıldık ve hâlâ yanılıyoruz… O başka şehirlerde, başka kasabalarda, başka köylerde, başka mahalle ve sokaklarda ve başka hanelerdeki başka insanların yaşadığı dramlar ve trajediler eninde sonunda gelip bizi bulmaz sanmıştık. Kendi karanlığımızla inşa ettiğimiz gölgelerimizin arkasına ödlekçe saklandık.

Gerçeklerle yüzleşmedikçe…
Halbuki her rengiyle bir millet olarak ya hep birlikte çıkacak, ya hep birlikte batacaktık. Bu bağıran gerçeği göremedik… Başkalarının mutsuzluğu, acıları ve ahlarına rağmen mutlu olamayacağımızı, huzuru bulamayacağımızı bir türlü anlayamadık. Anlamak istemedik… Belki de hep birlikte umutsuzca debelendiğimiz kendi bataklığımızdan hep birlikte çıkmayı sağlayacak ne şahsiyetimiz vardı ne de cesaretimiz. Bile bile, göre göre hep birlikte batmayı tercih ettik. Tercihimiz kaderimiz oldu. Şimdi elbirliğiyle batıyoruz işte…

Büyük bir şehrinde yaşadığım bu ülkenin diğer şehirlerinde, ilçelerinde olup bitenlerden ne yazık ki sarsıcı ve ıstıraplı bir hicap duymaktan başka bir şey gelmiyor elimden. Bambaşka bir ülke olabilirdik ama hükümetinin memurlarına mesaj göndererek “güvenliğiniz için şehri terk edin” diyecek kadar alçalan utanç duyulası bir ülke olduk. Milli Eğitim Bakanlığı da Cizre ve Silopi'deki okullarda çalışan öğretmenlere aynı mesajı göndermiş. Nasıl bir bakanlık, nasıl bir insanlık ki bu? Haklı olarak öğretmenlerin güvenliğini önemseyen bu anlayışın geleceklerinden sorumlu olduğu çocuk yaştaki korumasız öğrencilerin hayatlarını neden hiç umursamadığını anlayabileniniz var mı? Sahi kuzum siz ne zaman vicdanınızı bu ölçüde yitirdiniz? İnsanlığınızdan bu ölçüde vazgeçtiniz? Ya mesajı alır almaz görev yaptıkları şehirleri terk eden öğretmenler, bir mesajla yüzüstü bıraktığınız öğrencilerinizin karşısına geçip hangi yüzle bir daha ders anlatacaksınız?

Herkesin gözleri önünde terör örgütünün meskun yerleri ileride savaş alanına çevirecek altyapıyı oluşturduğu sıralarda olup biteni sadece seyretmekle yetinen yetkililer, şimdi kalkmış kendi ihmal ve ihanetlerinin faturasını toptan halka ödetmekle meşgul. Nasıl olsa “Peki neden o beceriksizliklerinizin faturasını önce siz ödemeyi düşünmüyorsunuz?” diye soran yok.
Gerçeği kabul etmek gerekirse tahakkümcü despotik anlayışa boyun eğmeyenler için Türkiye'nin batısı da büyük risklerle dolu. Hâlâ doğru bildiğinizi söylemeye devam ediyorsanız şu ya da bu bahaneyle gözaltına alınmanız, tutuklanıp hapse atılmanız ve hatta ortadan kaldırılmanız sadece bir an meselesi. Ama henüz batıdaki şehirler Güneydoğu'daki şehirler gibi ahalisinin açık hava hapishanelerine dönüşmüş değil. Silopi, Cizre, Nusaybin, Sur, Silvan gibi şehirlerde ise halkın tamamı haftalar boyunca kendi evlerine hapsediliyor. Ailelerin kendi evleri, içlerinde aç susuz mahpusluk yaşadıkları kendi hapishanelerine dönüşüyor. Aynı sınırlar içerisindeyiz belki ama batıda sıkıntılarla bezeli bir başka ülke, doğuda ise korku, şiddet, terör, hukuksuzluk, keyfilik ve zulmün hakim olduğu bir ülke olduk…

‘Demokratik bir ülke' hayaline ne oldu?
Halkların Demokratik Partisi (HDP), bir toplu cezalandırma yöntemi olarak aylardır sürdürülen sokağa çıkma yasaklarını durdurması için Anayasa Mahkemesi'ne başvurmuş. Bu uygulamanın Anayasa'ya ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'ne aykırılığına dikkat çekmiş. HDP'ye göre, 16 Ağustos 2015 tarihinden bu yana 7 ilde toplam 1,3 milyon kişinin yaşadığı 17 ilçede toplam 52 kez süresiz ve gün boyu sokağa çıkma yasakları ilan edilmiş. Bir ilçede 14 gün boyunca kesintisiz uygulanan sokağa çıkma yasakları nedeniyle bugüne kadar toplam 63 sivil vatandaş hayatını kaybetmiş. Bakalım Anayasa Mahkemesi, yaşanan bu vahim ihlaller karşısında kılını kıpırdatacak mı? Yoksa üç maymunu mu oynayacak?

Hayat hakkı dahil en temel insan hak ve özgürlüklerini umursamadığını söylemleri ve eylemleriyle defaatle ispatlayan, başta Anayasa olmak üzere en temel hukuk kurallarını reddettiğini açıkça söylemekten çekinmeyen bir içişleri bakanının olduğu ülkede Anayasa Mahkemesi olumlu bir karar verse dahi bu kararın uygulanacağından emin olmak, bu şartlar altında maalesef pek mümkün görünmüyor.

Yakın zamana kadar bu ülkenin demokratları ve insan hakları savunucuları “aman ha Türkiye yanlış bir yola girip 1990'lara dönmesin!” diye endişe ederdi. Ne yazık ki bugün Türkiye, 1990'lardaki berbat şartların bile gerisine düşmüş durumda. Sadece 1994 yılında 3 binden fazla köyün haritadan silindiği, 300 binden fazla insanın evlerini terk etmek zorunda kaldığını biliyoruz. Şimdi hedefte olan yerler ise artık köy ya da mezralar değil. On binlerce, yüz binlerce insanın yaşadığı koca koca şehirler.

Baskıdan, keyfilikten, hukuksuzluktan, tahakküm ve despotluktan bıkan bu ülkedeki her özgürlükçü demokrat daha düne kadar “bu topraklarda Batılı standartlarda demokrasi ve hukukuyla başka bir ülke mümkün” rüyasının peşindeydi. Ama hayal ettikleri o başka ülke, her parçası birbirinden ayrışan ve birbirlerinin kan donduran trajedilerini hiç umursamayan bu ülke değildi.

http://www.zaman.com.tr/yorum_baska-bir-ulke_2332895.html

24 Ağustos 2015 Pazartesi

Revizyonist dış politika, devrimci kaos


Türkiye göz göre göre geliyorum diyen feci bir kaosun içerisinden geçiyor. Görünen o ki, bu kaos kısa sürede geçmeyecek. Ne kadar derinleşip, genişleyeceği ise bilinmiyor. Çünkü Türkiye uzunca bir zamandır ve giderek artan bir şekilde demokratik hukuk devleti olmanın en büyük nimetlerinden biri olan öngörülebilirlikten ve tahmin edilebilirlikten mahrum bulunuyor. Neticede Erdoğan ve ekürisinin marifetiyle Türkiye demokratik bir hukuk devleti olmaktan çıkalı hayli zaman oluyor.
İşin tuhafı bu yaşadığımız tarih boyunca pek çok milletin başına apansız gelen türden bir kaos değil. Hatta bizim vakamızda titizlikle kurgulanmış ve ince işçilikle bezenmiş bir “kaos mühendisliği”nden bile bahsetmek mümkün. Ama kurgulanmış, planlanmış da olsa kaos bu, ne kadar ince işçilikle bezenmiş olursa olsun bir kez başladıktan veya başlatıldıktan sonra nerede duracağı, maliyetinin ne kadar ve daha çok kimlere olacağını kestirmek o kadar da kolay değil.
Son yıllarda oldukça haris bir liderlik sergileyen Erdoğan ve çevresindekilerin azgın ihtiraslarının Türkiye’yi uluslararası sistem ve bölgesel ilişkiler açısından nasıl bir revizyonist ülke haline getirdiği ve bunun dış politikadaki neticelerinin neler olduğu ortada. “Ortadoğu’da düzen kurucu” ve hatta “Ortadoğu’nun sahibi” olma iddiası ve ihtirasıyla yola çıkan Erdoğan rejimi geride Ortadoğu’nun ve hatta dünyanın en yalnızlaşmış ülkesini bıraktı. Bir zamanlar izlediği demokratik reformcu politikalarla, bölgesine ve dünyaya istikrar ihraç eden yapıcı tavrıyla ilham kaynağı ve gıpta edilen bir ülke olan Türkiye’nin yerinde şimdi adeta yangın kalıntısı bir enkazın külleri savruluyor.
Türkiye’nin gücünü abartan, abarttıkları güç tasavvurunun verdiği cüretkarlıkla ihtiraslı maceralar girişen ve ülkenin başını beladan belaya sokan Erdoğan ve kuklalarının bugün elinde bazı radikal örgütlerle alengirli ilişkiler ve itibarı sıfırlanmış bir Türkiye’den başka bir şey kalmadı. Tıpkı yönettiği ülkenin gücünü abartan ve dönemin güçler dengesindeki yerini doğru analiz edemediği için hayali güç tasavvuruyla peşine düştüğü ihtiraslarından dolayı Fransa’yı 1800’lerin Avrupa’sında giderek etkisiz hale getiren III. Napolyon (kadere bakın III. Napolyon da cumhurbaşkanlığı ile yetinmeyip bir darbeyle kendisini imparator ilan etmişti) gibi, Erdoğan ve çevresi de “Büyük Türkiye”, “Dünya Gücü Türkiye” sloganları eşliğinde Türkiye’yi etkisizleştirdikçe etkisizleştirdi, silikleştirdikçe silikleştirdi. III. Napolyon’un izlediği iyi düşünülmemiş, entelektüel bir zemine oturtulmamış, gerçeklikten uzak, jeopolitk ve stratejik akıldan yoksun vizyonsuz politikaların neticeleri en azından bütünlüğünü koruyan ve Avrupa güç dengesi içerisinden yine de hatırı sayılır bir yeri olan bir Fransa bırakmıştı. Erdoğan’in ihtirasları yüzünden kan kaybederek acıyla kıvranan Türkiye ise mevcut haliyle vatanseverler için bir dram, hasımlar için ise bir alay konusu haline geldi.
Ayaklarının altından zemin kaydıkça, ülkenin gerçek sorunlarını çözmekte ve yönetmekte güçlüğe düştükçe daha fazla kof hamasete, medya üzerindeki kontrolü artırarak daha da artan şekilde bir algı yönetimine, tehlikeli ve şoven bir milliyetçiliğe sarılmak zorunda kalan Erdoğan ve ekürisinin bizzat kendileri artık Türkiye’nin acilen çözülmesi gereken en önemli sorunu haline gelmiştir. Bir zamanlar istikrar ve umut kaynağı olan Erdoğan, artık görünür şekilde istikrarsızlık, sorun ve kaos kaynağına dönüşmüştür. Öyle ki, adı 17/25 Aralık 2013 tarihinde ortaya saçılan yolsuzluk iddialarıyla ve Suriye’deki IŞİD benzeri radikal terör unsurlarıyla daha fazla anıldıkça, kendisinden ve çevresinden hesap sorulamayacak bir Türkiye yaratma sevdasına daha fazla kapılmıştır.
Geçtiğimiz günlerde itiraf niteliğinde “İster kabul edilsin ister edilmesin, Türkiye’nin yönetim sistemi değişmiştir,” diyerek kendisini ve yakınlarını koruma amaçlı içgüdüsel bir devrimciliğe soyunan Erdoğan’ın kendince tasarladığı “yapıcı kaos – constructive chaos” tıpkı yanlış varsayımlarla ve güç değerlendirmeleriyle dış politikada izlediği ihtiraslı revizyonist politikalar gibi geride bir enkaz bırakma riskini artırmaktadır.
Demokratik hukuk devletlerinin en mümeyyiz (ayırt edici) özelliği olan iktidarın barışçıl yollardan el değiştirmesi fonksiyonunu bile işlevsiz hale getirmeye cüret edecek kadar keskinleşen ihtiraslarıyla Erdoğan, toplumsal bir soruna dönüştüğü kadar, şahsi ihtiraslarını milletin ve ülkenin ihtiyaçlarının önüne koymak suretiyle büyük bir milli güvenlik sorununa da dönüşmüştür. Kendisinde ve yakın çevresinde anayasa ve hukukun men ettiği her türlü suçu işleme ve hukuk ihlalleri yapma imtiyazı gören Erdoğan, sadece hukuk önünde eşitlik ilkesini yok etmekle kalmamış, aynı zamanda işine yaradığı dönem boyunca tapınırcasına kutsadığı milli iradenin 7 Haziran genel seçimleriyle ortaya koyduğu sonuçları da yok saymıştır.
Böylelikle kendi siyasi ihtiraslarıyla uyumlu görmediği seçim sonuçlarını yok saymak için bir kanlı kaos planını maharetle uygulamaya soktuğu yönündeki yaygın ve güçlü spekülasyonlara daha da inandırıcılık kazandırmıştır. Yeni seçilen Meclis içerisinden bir hükümet kurulması konusunda izlediği yıkıcı yaklaşımla Anayasa’nın ve demokratik teamüllerin dışına çıkan Erdoğan, Türkiye’yi sonuçlarını beğenmediği seçimleri tekrarlanmaya mecbur bırakmak istemiştir. Bu mecburiyetten kaçışın ne kadar büyük bedelleri olacağını ise, korkunç spekülasyonları adeta doğrular şekilde, Türkiye’yi kanlı bir kaosa sürükleyerek ispatlamıştır. Analizimizde durumu “spekülasyon” şeklinde ifade etmem sakın sizleri yanıltmasın. Bu incelikli ifadenin Erdoğan’ın emrindeki proje mahkemelerin yeni mahkumiyetler vermesinden kaçınma gereği olduğunu tahmin edebilirsiniz.
Anayasa gereği tarafsız olması gerekirken seçimlerden önce “400 milletvekilini verin bu iş huzur içerisinde çözülsün” diyerek AKP’ye diktatör yetkilerine sahip nev-i şahsına münhasır (sui generis) bir icracı başkanlık için gerekli düzenlemeleri yapacak destek isteyen Erdoğan’ın, yaptığı bu şantaja rağmen istediği desteği alamazsa nasıl bir tehdit oluşturacağı, milletin huzurunu nasıl kaçırabileceği doğrusu büyük bir merak konusuydu. Seçimlerden hemen sonra başlayan süreçte, ardı ardına gelen terör saldırıları ve hiçbir reel sebep yokken terör örgütü PKK’nın terör eylemleriyle ülkeyi hızla kan gölüne çevirmesi bu merakı büyük ölçüde gidermiş oldu.
Terör örgütü PKK'nın tam da Erdoğan’ın siyasi ihtiyaçlarına cevap verecek şekilde ve buna en uygun zamanlamayla harekete geçmiş olması sizce de tuhaf değil mi? Terör örgütü PKK’nın Erdoğan’ın çözüm süreci için kurulan masaya tekme atmasından rahatsız olduğu için terör eylemlerine giriştiği söyleniyor. Oysa PKK’nın kan dökmek yerine süreç boyunca AKP ile üzerinde anlaştıkları gizli protokolleri açıklaması Erdoğan’a daha büyük zarar vermez miydi? Kürt siyasi hareketi ilk kez yüzde 13 gibi büyük bir oy patlamasıyla Meclis’e girmişken, PKK’nın hem bu başarıya gölge düşürecek, hem de Erdoğan’ın siyasi ihtiyaçlarına cevap verir şekilde hareketlenmesi tuhaf değil mi?
PKK ile HDP arasında karmaşık bir ilişki olduğunu bilmeyen yok. Ama PKK’nın son terör eylemlerinin AKP ve Erdoğan’dan ziyade yüzde 13’lük seçim başarısı sayesinde Erdoğan’ın başkanlık ihtiraslarını boşa çıkaran HDP’ye zarar verme amacı güttüğünü görmemek için sanırım kör olmak gerekiyor. Yoksa terör örgütü PKK’nın Erdoğan ve AKP ile gerçekten bir sorunu olsaydı zaman zaman “açıklarız” diye tehdit ettiği gizli mutabakatları çoktan açıklamış olurdu!