AB etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
AB etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Şubat 2016 Salı

Suriye politikasından geriye kalan


Suriye’deki insanlık trajedisinin başlamasının üzerinden 5 yıl geçti. AKP hükümetleri ve Erdoğan rejiminin başat rol oynadığı gelişmelerde maalesef yapılan bütün varsayımlar çöktü. Kendi halkına karşı silah kullandığı için tam beş yıl önce meşruiyeti tartışmaya açılan Esed rejiminin haftalar içinde yıkılacağına dair sığ öngörülerin stratejik derinlikten tamamen yoksun olduğu görüldü. Sadece kan ve acı üreten bu 5 yıl içerisinde Suriye’deki trajedi bir ülkenin iç savaşı olmaktan çıktı ve önce bir bölgesel krize, sonra da hızla bir küresel soruna dönüştü. Hal böyle olunca sonu hala belli olmayan Suriye’deki savaştan geriye ne kaldığına şöyle bir bakmak şart oldu.
            Her şeyden önce maalsef şunu söylemek gerekir ki, Suriye’deki savaşın en büyük mirası bu krizin daha da derinleşerek ve tehlikeli bir şekilde kapsamı daha da genişleyerek sürme potansiyelidir. Şehirlerin yıkımına, yüzbinlerce insanın ölümüne, milyonlarca insanın mülteci durumuna düşmesine yol açan Suriye krizi, sadece bölgede Şii-Sünni fay hattında bir çatışmanın zeminini değil, küresel ölçekte bir kanlı karşılaşmanın da iklimini oluşturma riski taşıyor. Şöyle ki, İran-Rusya-Irak-Hizbullah ekseni Esed rejimini ayakta tutmaya çalışıyor. Özellikle İran’ın Suriye başta olmak üzere bölgesel faaliyetlerinden rahatsız olan Suudi Arabistan-Katar lokomotifliğindeki, Türkiye’nin de dahil olduğu, Sünni ülkeler ise Esed rejiminin bir an önce yıkılmasını istiyor. Bu karşılaşmanın bedeli ağır sonuçlarının kendisini sadece Suriye’de değil, Şii-Sünni çatışması potansiyeli taşıyan her yerde gösterme riski bulunuyor.
            Başlangıçta Esed karşıtı olan ABD ve diğer Batılı ülkeler de IŞİD ve diğer radikal örgütlerin oluşturduğu küresel tehdite karşı uzunca bir zamandır Esed’li bir çözüme ikna olmuş durumdalar. Bu ülkeler, küresel rekabet ve hasımlık ilişkisi içerisinde oldukları Rusya’nın eylemlerine siyaseten karşı olmaları gerekirken Suriye’deki operasyonlarıyla pratikte hedef uyuşması sergiliyor. AKP hükümeti ve Erdoğan rejimi Esed rejiminin yıkılmasını hala birinci öncelik olarak korurken Batılı ülkelerin hiçbiri için böyle bir öncelikten söz bile edilemez. Son olarak uçak düşürme hadisesinde görüldüğü gibi, Erdoğan rejiminin öngörülemeyen bazı hareketler sergileyerek NATO’yla Rusya’yı karşı karşıya getirme riski dışında, Rusya’nın Suriye’de sahaya inmesine yönelik de zaten Batı’dan ciddi bir itiraz yükselmiyor.
            Çünkü, Batı ve ABD için Suriye’deki sorunun Esed rejimi olmaktan çıkmasının üzerinden yıllar geçiyor. Türkiye’nin inatla sürdürdüğü mevcut pozisyonu ise Suriye’de aldığı tavır yüzünden kendi içerisinde büyük riskleri tetikleyen Sünni blok dışında hiçbir ülke tarafından benimsenmiyor. Wall Street Journal’e konuşan bazı Amerikalı yetkililerin ifade ettiği gibi özellikle Batı dünyası, Türkiye’nin Suriye’deki soruna siyasi bir çözüm bulunmasının önündeki en önemli engellerden birine dönüştüğünü düşünüyor. Batı perspektifinden duruma böyle yaklaşılması aslında son derece normal. Çünkü, tıpkı Rusya için olduğu gibi, Batılı ülkeler ve ABD için de Suriye’deki sorun, krizin güçlenmelerine imkan verdiği radikal İslamcı terör örgütleri ve bu örgütlerin oluşturduğu sınıraşan tehditler. Elbette bir de Avrupa kapılarına yığılan milyonlarca Suriyeli mültecinin akıbeti ve bu mültecilerin kendilerine oluşturacağı sosyo-ekonomik maliyet.
            Öte yandan, Erdoğan rejimi için iyice saplantılı bir hal alan Suriye krizinin Türkiye’ye bedeli sadece bu ülkeyle yaşanan husumetin sebep olabileceği ikili ilişkiler alanının oldukça dışına taşmış durumda. Suriye’deki krizin yol açtığı yeni kamplaşmalar veya dayanışmalar yüzünden, Türkiye’nin uzun yıllar boyunca çok büyük emekler harcayarak çok yakın ilişkiler geliştirdiği ülkelerle olan ilişkileri bile tek tek bozuluyor. Bu bağlamda Suriye krizinin en son kurbanı Türkiye’nin Rusya ile verimli ikili ilişkileri olmakla birlikte, Suriye’deki krizin yayılan zehirleyiciliği yüzünden ABD dahil daha pek çok müttefik ülke ile Türkiye’nin sürtüşme zemini gün be gün güçleniyor.
            Şüphesiz ki bu sürtüşmede Suriye’deki çelişen çıkarlar ve öncelikler kapsamında ülkelerin sahada çatışan unsurlara yaklaşım farklılıkları büyük rol oynuyor. Erdoğan rejiminin “ılımlı muhalif” diyerek oluşumlarında ve güçlenmelerinde kolaylaştırıcı rol oynadığı bazı silahlı grupları Rusya ve İran, meşru gördükleri Esed rejimine karşı savaşan terör örgütleri olarak görüyor. Erdoğan rejiminin süreç içerisinde birbiriyle çelişen tavırlar sergilediği PYD konusunda vardığı nihai tavır ile Batı, ABD ve Rusya’nın PYD’ye yönelik yaklaşımları arasında ise taban tabana bir zıtlık bulunuyor. Türkiye, son dönemde PYD’yi terör örgütü PKK’nın uzantısı bir terör örgütü olarak görürken, diğer tüm ülkeler PYD’yi Esed’den daha büyük bir tehlike olarak gördükleri IŞİD’e karşı en etkin mücadele eden silahlı bir grup olarak görüyor. Ayrıca, neredeyse bütün ülkeler Erdoğan rejiminin IŞİD’le mücadele konusunda samimiyetine ve katkı verme azmine şüpheyle yaklaşıyor.
            Esed rejimine yaklaşım konusunda Sünni blok dışında bütün ülkelerle ayrışan Erdoğan rejimi, sahadaki çatışmanın tüm tarafları konusunda ise yine bütün dünya ile ayrışıyor. Sadece ayrışmakla da kalmıyor zaman zaman yaptıkları açıklamalarla kendisini komik durumlara da düşürüyor. Mesela, Türkiye ile 80 yıllık müttefiklik ilişkisi içerisinde bulunan ABD’nin Ankara ile olan ilişkilerini Erdoğan, terör örgütü dediği PYD ile ABD ilişkileriyle mukayese edebiliyor. Erdoğan’ın Türkiye’yi adeta PYD ile eşitleyerek ABD’ye “Ben miyim senin ortağın yoksa Kobani’deki teröristler mi?” demesine sanırım en çok Erdoğan sayesinde hak etmediği bir iltifata mazhar olan PYD sevinmiştir.
            Öte yandan, Erdoğan rejiminin 2011 yılında, 100 bin mülteciyi Suriye’ye müdahale gerekçesi olarak “kırmızı çizgi” ilan etmesinden bu yana Türkiye’ye sığınan mülteci sayısı 3 milyonu aştı. Başbakan Yardımcısı ve hükümet sözcüsü Numan Kurtulmuş’un son açıklamalarına göre ise, Halep’e yönelik Esed-Rusya saldırılarından kaçan 600 bin mülteci daha Türkiye sınırlarına dayanabilir. Savaş esnasında Suriye demografisinin aynı kalacağına dair müthiş bir varsayımla hareket eden Erdoğan rejimi, 100 binlik mülteci yerine milyonlarcası ile karşılaşınca önce bir bocaladı ve daha ziyade olaya insani bir boyuttan yaklatı. Ancak sonra Suriyeli mültecileri Avrupa Birliği’ne (AB) karşı oldukça etkili bir silah olarak kullanmaya yöneldi. Türkiye’ye ekonomik ve sosyal maliyeti oldukça yükselen Suriyeli mülteciler artık Erdoğan rejiminin elinde Batı’ya karşı kullanacağı bir koz, bir şantaj ve tehdit aracına dönüşmüştü.
            Alman Şansölyesi Merkel’i apar topar iki defa Türkiye’ye getiren Suriyeli mülteciler sorununun AB yetkilileri ile nasıl bir kirli pazarlığa konu edildiğini medyaya sızan görüşme tutanakları bütün çıplaklığıyla ortaya koydu. Erdoğan’ın AB yetkilileri Jean Claude Juncker ve Donald Tusk ile yaptığı görüşmenin tutanakları Suriyeli mültecilerin Erdoğan rejiminin elinde nasıl bir “mülteci bombası”na dönüştüğünü apaçık gösteriyor. AB’nin vaat ettiği 3 milyar Avro’yu yeterli bulmayan Erdoğan’ın “Yunanistan ve Bulgaristan sınırlarını açıp mültecileri otobüslere bindirip göndeririz” şantajı mülteciler meselesinin artık bir siyaset aracı olarak kullanıldığına dair hiçbir şüphe bırakmıyor.  
           Hele hele Erdoğan’ın Ege kıyılarına cansız bedeni vuran Aylan Bebeği ima ederek “AB, Türkiye kıyılarında boğulan bir çocuktan fazlasıyla karşılaşır. 10 ila 15 bini bulur. Bununla nasıl başa çıkacaksınız?” sözleri yaz aylarında birden bire başlayan Avrupa’ya mülteci akınının kendiliğinden olup olmadığına dair kuşkuları artırır nitelikte.
            Kapsamı ve derinliği gün be gün genişleyen Suriye’deki dramatik krizin tüm boyutlarını bir gazete makalesinde sıralamak elbette ki mümkün değil. Ancak Merkel’in Ankara’daki açıklamalarından mülhem şu kadarını söyleyeyim, şayet Suriye krizinin ürettiği mülteci sorunuyla mücadele etmek üzere bugün Ege’ye Alman savaş gemilerinin gelmesi bile gündemdeyse krizin yayılmacı boyutlarının neler olabileceğini herkes tahmin edebilir. Küratörleri arasında Erdoğan rejiminin de bulunduğu bu büyük krizin Türkiye’ye ekonomik, sosyal, siyasi ve diplomatik maliyetleri ise şüphesiz ki saymakla bitmez.

13 Ocak 2016 Çarşamba

Satranç tahtasında tavla


Peşinen söyleyeyim ki, özellikle Türkiye’de kahvehane kültürüne aşina erkeklerin tamamının aksine, tavladan hiç anlamam. Satrancı ise biraz bilirim ve ara sıra kızımla oynarım. Ama yine baştan söyleyeyim buradaki kastım satrancı övmek, tavlayı yermek ya da tam tersi değil. Çünkü her oyunun kendi güzellikleri, kendi kuralları, kendi stratejileri olduğunu bilirim.
Ama, tabii olarak, her konuda olduğu gibi bu iki masa oyununa dair de bir algı ve imaj konusu var. Dört bin yıllık bir geçmişi olan satrancın bendeki algısı daha kurallı, daha disiplinli, daha açık ve daha centilmence bir oyun olması şeklinde. Bana göre satranç kurnazlığa, aldatmaya, ayak oyunlarına veya şansa değil rakibinin gözlerinin içine bakarak ve belki de 4-5 hamle sonrasında neler yapabileceğini göstere göstere oynanan bir zekâ ve strateji oyunudur.
Öte yandan geçmişi M.Ö. 3000 yıllarına kadar uzanan tavlanın da kendine has kuralları ve zekâ gerektiren stratejileri vardır. Zaten 4.500 hamle ihtimali olduğu söylenen tavla da pek hafife alınabilecek bir oyun gibi görünmüyor. Yine de çıkan fırsatların isabetli değerlendirilmesini sağlayan kıvrak zekâ ve tecrübeyle edinilmiş ustalığın yanı sıra her an oyunun kaderini değiştirebilecek baskın şans faktörü tavlayı büyük ölçüde satrançtan ayrı bir kategoriye taşıyor. Çünkü bütün diğer niteliklerinin yanında tavlanın en baskın karakterini bir “şans oyunu” olması oluşturuyor.
Burada asla o bundan iyidir, bu şundan kötüdür şeklinde bir kastım yok. Çünkü iki oyun bambaşka kuralları olan ve tamamen bambaşka olan oyunlardır. Bu yüzden satrancı tavla gibi, tavlayı satranç gibi oynayamazsınız. Oynamaya kalkarsanız komik durumlara düşersiniz. Çevrenizde alay konusu olursunuz. Üstelik aptalca bir şey yapıp satrancı tavla gibi oynayarak makul ve geçerli bir sonuç almanız da mümkün olamaz. Aynısı tavlayı satranç gibi oynamaya kalkanlar için de geçerlidir. Böyle bir saçmalığı yapmaya kalkanlar, bundan sonuç alamayacakları, bir de üstüne rezil olacakları gibi ileride olur da kurallarına uygun ciddi bir oyun oynamak istediklerinde kendisine saygısı olan herhangi bir oyun arkadaşı da bulamazlar.  
“Sen neden bahsediyorsun? Bu kadar saçmalığı yapabilecek satranç ya da tavla meraklısı olabilir mi?” diyen itirazlarınızı duyar gibiyim. Haklısınız. Zaten böyle bir saçmalık olmaz. Olamaz. Tüm benzer oyunlarda olduğu gibi tavla ve satrançta da oyunun esasını hiçe saymak, hep kazanmak hırsıyla oyunun kurallarını keyfi bir şekilde ihlal etmek ya da sürekli değiştirmek mümkün değildir. Ya peki gerçek hayat? Gerçek hayat eninde sonunda eğlencelik olan bu oyunlar kadar ciddiyetten mahrum olmalı ki siyasette, ekonomide, yargıda, dış politikada kuralsızlık, ilkesizlik, disiplinsizlik ve keyfilik had safhada.
Tavlada, satrançta sergilendiklerinde acımasızca alay edeceğimiz saçmalıkların çok fazlası gerçek hayatta ve her tarafta kol gezmiyor mu? Sahip olduğu kaba kuvvetin verdiği pervasızlıkla parlamenter demokratik hukuk devletinin tüm kurum ve kurallarını yok sayanlar bu ülkede yok mu? Anayasa’nın, yasaların, demokratik ve diplomatik teamüllerin, en temel ahlaki ilkelerin, mahkeme kararlarının yerine ilkesizliği, hukuksuzluğu, keyfiliği, fırsatçılığı, üç kağıtçılığı ve çıkarcılığı koyanlar tüm bunları hepimizin gözleri önünde yapmıyor mu? Sahi nasıl oluyor da satranç diye başladığınız bir oyunu tavla gibi oynamaya kalkışacak bir kendini bilmezin zararsız saçmalığına hiç tahammül edilemezken bir toplumsal tepkisizlik konforu içerisinde Anayasa ve parlamenter demokrasinin bütün yasaları, ilkeleri, kuralları ve kurumları arsız bir cüretkârlıkla yok sayılabiliyor?
Basit bir oyundaki saçmalıklara tahammül edemeyecek milyonlar kendi hayatlarını ve çocuklarının geleceklerini tarumar ederek sonsuza kadar karartacak böylesine büyük bir vandallığa neden hiç seslerini çıkarmıyor? Ülkeyi göz göre göre kaçınılmaz bir felakete sürükleyen saçmalıklara ve hilelere nasıl oluyor da bu kadar göz yumulabiliyor? Sahi ne oldu da bu ülkede insanlar ruhları çoktan terk etmiş, kokuşarak, kurtlanarak çürümeye yüz tutmuş cansız cesetlere dönüşüverdi? Hakikaten ne oldu bu ülkeye, bu millete, akla, ahlaka, izana, insafa ve vicdana?
Yoksa niteliklerini daha geliştirmek için uğraştığımız o çoğulcu ve özgürlükçü anayasal demokratik hukuk devleti değil miydik biz? Öyleyse milyonların yadırgamayan bakışları arasında bu kadar hoyrat baskıların ve keyfi yasakların sökün etmesi neden? Neden “çocuklar ölmesin” diyenler herkesin gözleri önünde linç ediliyor, cezalandırılıyor da gıkınız hiç çıkmıyor? Niçin korkuyorsunuz bu kadar?
Hangi özgürlükçü gerçek demokraside oyun oynarken değiştirdikleri ve yerine başkasını koymadıkları için kuralsızlıkla zırvalayıp duran yöneticiler tarafından sırf “barış istediler” diye binden fazla aydın tehdit edilebilir? Hangi hukuk devletinde barış ve huzur isteyenler derhal cezalandırılırken, muhalif herkesi açıktan öldürmekle ve üstelik “dökülecek kanlarıyla duş almakla” tehdit eden mafyatik çeteler el üstünde tutulabilir?
Hangi demokratik hukuk sistemi, “sistemi değiştirdim” diyerek sanki sistem hakikaten değişmiş gibi anayasal ve ahlaki hadlerini bilmeyenlerin ülkeyi keyiflerince yönetmelerine müsaade eder? Anayasal parlamenter sistem hala yerli yerinde duruyorken ülkeyi nev-i şahsına münhasır despotik bir başkan gibi yönetmeye kalkarak her adımında anayasal suç işleyenlere kendisine azıcık saygısı olan hangi onurlu halk saygı duyar?
Türkiye hala Avrupa Konseyi’ne üye, AİHS’e taraf, AİHM’e bağlı, AB’ye üyelik sürecindeyken bu ülkede her gün en adi diktatörlüklerde bile görülemeyecek ölçüde yaşanan hukuksuzluklar, yolsuzluklar, keyfilikler, baskılar ve zulümler satranç tahtasında tavla oynamaktan daha mı az vahim ki kimselerden ses çıkmıyor, hiç itiraz yükselmiyor?
Şu hale bakın: NATO üyesiyken Şangay İşbirliği Örgütü’ne yaltaklanılıyor. NATO ordusuyken Çin ile füze sistemleri pazarlığı yaparak şark kurnazlıkları sergileniyor. Seküler bir cumhuriyet ve demokrasiyken Suudilerin mezhepçi askeri paktında yer alınıyor. Suriye’de ve Ortadoğu’nun birçok yerindeki radikal terör örgütleriyle netameli ilişkilere giriliyor. En fazla merhamet gösterilmesi gereken Suriyeli mülteciler bile insan dalgaları haline getirilip AB ülkelerine karşı bir şantaj aracı olarak kullanılabiliyor. Peki, tüm bunlar ve daha niceleri satranç tahtasında tavla oynamaktan daha küçük birer saçmalık mıdır ki, hiç kimseden hiçbir tepki gelmiyor?
Şunu kimse unutmasın! Satranç tahtasında tavla oynayarak hiçbir sonuç alınamayacağı gibi ilkesiz, kuralsız dış politika ve keyfi iç politika tercihleriyle Türkiye’nin müspet bir sonuca ulaşmasının da imkanı bulunmuyor. Ülke içinde ve dış politikada kendisini hiçbir müesses kaideye bağlı hissetmeyen, revizyonist demeye bile imkan vermeyecek kadar ilkesizlik batağına saplanan Erdoğan Rejimi’nin öngörülemeyen, tahmin edilemeyen ve dolayısıyla güvenilmeyen politika ve eylemlerinin varacağı sonuç korkarım ki bütün kurumlarıyla ve ilişkileriyle iflas etmiş bir ülkeden başkası olamaz. Kaos içerisinde, altından kalkamayacağı sorunlarla baş başa kalacak böyle bir ülkenin uluslararası alanda hızla yalnızlaşarak iflas etmiş bir devlete (failed state) dönüşmesinden ise kaçınılamaz.
İsteyen istediği kadar saçmalamaya, kendilerini komik durumlara düşürmeye devam edebilir. Ama, keşke tüm bu saçmalıkları sadece satrançta veya tavlada yapmakla yetinseler. Milletin, ülkenin ve çocuklarımızın geleceğiyle saçma sapan oynamasalar.

6 Ocak 2016 Çarşamba

Peki, ama değer miydi?


Beş yıl önce müthiş bir özgüven patlaması ve azgın bir ihtirasla “Birkaç haftaya Şam’da oluruz… Cuma namazını Emeviye Camii’nde kılacağız” diyerek yola çıktınız. Tüm iyi niyetli uyarılara kulak tıkadınız ve uyaranları ihanetle suçladınız. 22 milyonluk Suriye’nin harabeye dönmesine yol açtınız. 400 bin insanın ölümüne, yüzbinlerce insanın sakatlanmasına sebep olan trajedide rol aldınız. Sayenizde Suriye ve Irak en radikal, en vahşi radikal terör örgütlerinin münbit bir yatağı haline geldi. Peki, ama değer miydi?
 7 milyon insan ülkelerinden kaçmak zorunda kaldı. 3 milyona yakını bugün Türkiye’de. İç parçalayan sefaletlerine bu ülkede yaşayan herkes her gün tanıklık ediyor. Sokakta karşılaşılan perişan Suriyeli çocuklara her defasında 3-5 lira verip kanayan vicdanlarımızı güya rahatlatıyoruz. Çaresizlikten sığındığımız bu beyhude vicdan rahatlatma çabamızdan dolayı sonra kendimizden bile utanıyoruz. Bu zavallı çocukları, bu perişan insanları evsiz, yurtsuz bırakan azgın ihtiraslarınız belli ki hala dipdiri. Peki, ama değer miydi?
İhtiraslarınızı kah “stratejik zorunluluk”, kah sahte bir “insani duyarlılık”, kah yapmacık “demokrasi ve özgürlük havariliği” kamuflajlarına sarmaladınız. El çabukluğuyla kendi ülkenizde hukuksuz, keyfi ve yoz bir dikta rejimini büyük bir maharetle inşa ederken görülmedik bir ikiyüzlülükle Suriye’deki despotik rejimin yerine demokrasi, hukuk ve özgürlük getireceğinizi söylediniz. Hırslarınız, sahtekarlığınız ve merhametsiz ikiyüzlülüğünüzle bir ülkeyi mavf ve bir milleti perişan ettiniz. Peki, ama değer miydi?
“Ortadoğu’da düzen kurucuyuz”, “Ortadoğu bizden sorulur” dediniz. Boyunuzun ölçüsüne bakmadan sırasıyla “bölge liderliği”, “İslam liderliği” ve “dünya liderliği” fantezileri kurdunuz. Çevrenize topladığınız itibarsız sergerdelerin pohpohlamasıyla kendinize hayran kalıp fantezilerinizin peşinde şehvetle koştunuz. Aruzlarınıza koşarken ahlakla, hukukla, temel insani değerlerle ve gerçeklikle tüm bağlarınızı kopardınız. Doğrusunu söylemek gerekirse insanlıktan çıktınız. Peki, ama değer miydi?
İhtiraslı fantezileriniz üstelik son derece masraflı ve çok maliyetliydi. Çoğu uluslararası suç niteliğindeki karanlık işlerinizin masraflarını elbette ki yasal yöntemlerle ve helal paralarla karşılayamazdınız. Bu yüzden çaldınız, soydunuz, talan ettiniz, yolsuzluğa battınız, kaçakçılık yaptınız… Böylelikle her türlü suça karışmış kirli bir organize suç örgütüne dönüştünüz. Peki, ama değer miydi?
Dahası da var. Bu kadar suça ve ahlaksızlığa gömüldükçe doğal olarak korktunuz. O korkuyla ülkede ne yargı bıraktınız geriye, ne de demokratik denetim. Kurduğunuz despotik düzende hırsızlığı, yolsuzluğu, ahlaksızlığı suç olmaktan çıkardınız. Haramiler gibi yönettiğiniz ülkede hukuk çerçevesinde işlerini yapan savcıları, hakimleri, polisleri hapislere attınız. Suçlarınıza aşina olduklarından şüphelendiğiniz işinin ehli on binlerce onurlu bürokratı tasfiye ettiniz. Tarihe geçmiş en muktedir hırsızlar olarak uyduruk mahkemeler kurdunuz. Hırsızlıklarınızı suçüstü yakalayan polisleri, savcıları hiç utanmadan yargılamaya bile koyuldunuz. Anayasa’daki ifadesiyle “demokratik hukuk devleti”nden geriye kokuşmuş bir enkaz yığını bıraktınız. Ülkeyi tamiri zor bir felaketin, dibi görünmeyen bir uçurumun kıyısına getirdiniz. Peki, ama değer miydi?
İşlediğiniz sayısız feci suçlardan dolayı bir gün hesap verme ihtimali kabusunuz oldu. Korkularınıza ve hezeyanlarınıza teslim oldunuz. Paranoyada zirve yaptınız. Bu korkularla en temel insan hak ve özgürlüklerinin baş düşmanı kesildiniz. En ufak muhalefeti “hain” ilan etiniz. “Hain” ilan ettiklerinizle birlikte gördüğünüz kim ve ne varsa korkunun verdiği içgüdüsel bir vandallıkla yok etmeye koyuldunuz. Zalimleştikçe zalimleştiniz. Adileştikçe adileştiniz. Peki, ama değer miydi?
En küçük bir eleştiri yapan gazetecileri tehditlerle, linçlerle, karakter suikastleriyle, baskınlarla, gözaltılarla, davalarla hayatlarından bezdirdiniz. Pek çoğunu işlerini fiilen yapamaz hale getirdiniz. Hala pes etmeyenlerin onlarca gazeteciyi hapse tıktınız. Gerçekleri yazan gazeteleri, televizyonları adi haydutlar gibi gasp ettiniz. Her birini farklı bir yöntemle susturdunuz, yok ettiniz. İşte böyle böyle tüm dünyada adınız hırsıza, yolsuza, despota, ahlaksıza çıktı. Peki, ama değer miydi?
Demokrasi, hukuk ve Avrupa Birliği rotasından çıkardığınız ülkeyi liderliğine heveslendiğiniz Ortadoğu’nun en berbat dikta rejimlerinden biri haline getirdiniz. Hoyratlaştıkça, yozlaştıkça, despotlaştıkça dünyadan iyice koptunuz. Yalnızlaştıkça yalnızlaştınız. Daha birkaç yıl öncesine kadar tüm dünyanın gıpta ile baktığı ülkeyi tüm dünyaya rezil ettiniz. Dünyanın imrendiği Türkiye’yi dünyadan tecrit ettiniz. Üstelik arsız bir pişkinlikle “değerli yalnızlık” hamaseti bile yaptınız. Peki, ama değer miydi?
AB norm ve standartları çerçevesinde bu ülkede yaşayan herkesin ve her kesimin demokratik hak ve özgürlüklerini anında teslim etmek yerine, en tabii hakları bile kirli pazarlıklarınıza malzeme yaptınız. Karşılığını alamadığınız hiçbir demokratik hakkın teslimine yanaşmadınız. Kürt, Alevi, gayr-i Müslim vatandaşlarımızın hak ve özgürlükleri bugün dünden gerideyken “ileri demokrasi” lafları edecek kadar küstahlaştınız. Peki, ama değer miydi?
Kürtlerin haklarını hemen iade etmek yerine bu hakları Kürtler arasındaki desteği en fazla yüzde 30 olan terör örgütü PKK ile kirli pazarlıklara konu ettiniz. PKK’yı “Kürt tarafı” diye yüceltip rüyasında görse bile inanamayacağı bir temsil meşruiyetine kavuşturdunuz. PKK’nın şehirleri cephaneliğe çevirmesine yıllarca göz yumdunuz. Bütün bu ihmal ve ihanetlerinizin hiç birinin hesabını vermeden, kendi basiretsizliğinizin ve kötü niyetlerinizin bedelini şimdi sivil halka ödetiyorsunuz. Peki, ama değer miydi?
Kadınları, bebekleri, çocukları, yaşlıları öldürür hale bile geldiniz. Vurulmuş üç aylık bebekler, cesedi günlerce sokak ortasında bırakılan ya da çocuklarıyla kahvaltı sofrasındayken top mermisiyle parçalanan analar günlerce, haftalarca defnedilemiyor. Bu kepazeliğin siyasi ve idari sorumluluğunu ise nedense hiç kimse üstlenmiyor. Bunca beceriksizliğe, ihanet derecesindeki ferasetsizliğe rağmen ne bir siyasetçi, ne bir bürokrat istifa ediyor. Kana, kire bulaşmış o koltuklara yapışmış onursuzluk her yerde kol geziyor. Peki, ama değer miydi?
Yetmedi, “bölge lideri”, “dünya lideri” olma ihtirasıyla yurdundan ettiğiniz milyonlarca Suriyeliyi itildiğiniz aşağılayıcı yalnızlıktan kurtulmak için ahlaksız bir şantaj aracına dönüştürdünüz. Çaresizlik içerisinde kıvranan yüzbinlerce mülteciyi Avrupa’nın üzerine salıverdiniz. Aynen hesap ettiğiniz gibi işe de yaradı doğrusu. Ahlaksızlık derecesinde pragmatik Avrupa liderlerinden derhal karşılık buldunuz. Varsın her gün onlarca insanın, onlarca bebeğin cansız bedeni Ege kıyılarına vursun… İnsan dalgalarıyla oluşturduğunuz ince hesaplı ahlaksız şantajınızda başarılı oldunuz. Peki, ama değer miydi?
Aylarca meydan meydan dolaşıp, her gün ekranlara çıkıp hiç arlanmadan muhalif gördüğünüz herkesi “İsrail ajanı”, “ABD uşağı”, “dış güçlerin maşası” diye yaftaladınız. Tek sesli bir propaganda makinası haline getirdiğiniz güçlü ve ahlaksız medyanızla linç kampanyaları düzenlediniz. Muhaliflerinize “ulusal güvenlik tehdidi” diyecek kadar zıvanadan çıktınız. Yok etmek için yapmadığınızı bırakmadınız. Şimdi ise sıkışmışlığınızı aşmak için daha dün “Türkiye düşmanı”, “dış güçler” dediğiniz kim varsa hepsine taviz üzerine tavizler veriyorsunuz. Siz de bal gibi farkındasınız ki, zaaflarından ve açıklarından feci yakalanmış yoz güruhlar olarak, asıl siz bu ülke için gerçek birer “ulusal güvenlik tehdidi” haline geldiniz. Peki, ama değer miydi?

24 Aralık 2015 Perşembe

Utançla acımak arasında


           Utanmak insana ve insan olmaya özgü bir duygudur. Bir insan durduk yere ve ortada hiçbir şey yokken utanç duymaz. Peki, bir insan niçin utanç duyar, neden utanır? Ya kendi yaptığı veya adının karıştığı yüz kızartıcı bir suçtan utanç duyar ya da bir ayıptan. Ayrıca yaptığı bir haksızlıktan veya işlediği bir günahtan dolayı da utanç duyabilir! Bazen de gösterdiği tüm çabaya rağmen başkalarının sebep olduğu haksızlıklara, hak ihlallerine, zulme, işkenceye, yıkımlara ve ölümlere bir türlü engel olamadığı için...
Dahası sürekli yalanlarını, aldatmacalarını, iftiralarını, sahtekarlıklarını, ahlaksızlıklarını, tutarsızlıklarını, ikiyüzlülüklerini gördüğü muktedir ve muhteris insanların ellerindeki bütün imkanları seferber edip aldatabildikleri kadar çok insanı aldatıp onlardan aldıkları gücün alacakaranlığına sığınarak pervasız bir şımarıklık ve ahlaksız bir kibirle yönettikleri bir ülkede yaşıyor olmaktan utanç duyar insan. Hakikaten insan gibi insansa şayet...
Peki, bir insan kimlere ve nelere acır? Elbette ki haksızlığa uğrayıp mağdur edilmişlere. Kendi evinde, kendi köyünde, kendi şehrinde, kendi ülkesinde sürekli itilip kakılanlara, parya muamelesi görenlere. Başka türlü bir düzende başka türlüsü mümkünken yokluk ve sefalet içerisinde kıvrananlara. Yoksulluklarını ve mahrumiyetlerini varlıktan gözü dönmüş kibir budalalarının sahtekarlıklarını kamufle etme egzersizlerine malzeme yapmaktan bile koruyamayacak kadar çaresiz olanlara. Zulüm altında inledikleri halde iniltilerini kimseye duyuramayan ve üstüne bir de muhteris muktedirler tarafından koşullandırılmış şuursuz kitleler tarafından biteviye suçlanan ve ahlaksızca istiskal edilen her türden mazlumlara...
Ama size bir şey söyleyeyim mi ben bunlardan daha ziyade insanların haklarına girip onları mağdur eden vicdansız mağrurlara acıyorum. Evinin oturma odasında gencecik bir kızın hayatını elinden alacak kadar canileşenlere. İnsanları yüzyıllardır yaşadıkları şehirleri terke zorlayanlara ya da yaşadıkları şehirleri terk edemeyen biçare sakinlerine diri diri mezar yapmaya kalkanların vicdansız basiretsizliğine acıyorum. Toplumun en muhtaç kesimleriyle adil bir paylaşım yerine tüm zenginliği dar dayanışmacı klikleriyle üleşen doymak bilmez muhterislere acıyorum. Mazlumlardan ziyade o mazlumlara zulmetmekten şeytani bir haz alan ahlaksız ve vicdansız zalimlere acıyorum.
İlk kategoridekilere elbette ki saf şefkat ve dertlerine bir türlü çare olamayan merhametten acıyorum. İkinci kategoridekilere ise iğrenerek, tiksinerek ve lanet ederek... İkinci kategoridekilerin arttığı oranda birinci kategoridekilerin, birinci kategoridekilerin arttığı oranda ikinci kategoridekilerin artmasının değişmez bir doğa kanunu olduğuna ise inanmak istemiyorum. Sık sık kendimize bile acımamıza yol açan kesif çaresizlik hissiyatıyla sarmalanmış acıma hissimizin bile bir kısmını hak edenlerden çekip alan güç sarhoşu bu zavallılara duyulan hissin, tuhaf da olsa, sahici bir acıma mı yoksa saf bir tiksintiden ibaret mi olduğuna bile bazen karar veremiyorum.
Utanç ile acıma, acıma ile tiksinme duyguları arasında gidip geliyorum. Pek çok insanın da birçok konudaki yalanlara, sahtekarlıklara, utanmazlıklara, zigzaglara, tutarsızlıklara baktığında mutlaka aynı hissi karmaşayı yaşadığını sanıyorum. Kürt meselesine yaklaşımlarına, Alevi sorununu çözüyormuş gibi yıllarca rol kesmelerine, İslamı arsızca istismar etmelerine, Müslümanların hissiyatını sınırsız sömürme kapasitelerine, Suriye, Rusya, İsrail, AB, ABD ve daha birçok ülkeyle ilişkilerde sergiledikleri ilkesiz kıvraklıklara, tutarsız esnekliğe, ikiyüzlü ve mürai politikalara bakıp utanç duymakla acımak, acımakla tiksinmek arasında kalan tek ben değilimdir herhalde.
Yıllarca AB çöküyor diye sevinçli bir edayla iç kamuoyuna AB düşmanlığı pompalayıp, mülteci olmalarında belki de en büyük paya sahip oldukları zavallı Suriyelilerin dramını şantaj malzemesi yapacak kadar alçalarak AB’ne yaltaklanmalarını, yıllarca NATO’ya veryansın etmişken Suriye ve Rusya karşısında paniğe kapılıp NATO’nun kucağına atlamalarını, içeride ABD karşıtlığından prim yapıp her muhalifi “ABD taşeronu”, “ABD uşağı”, “CIA ajanı” diye suçladıktan sonra ABD yönetiminin her dediğini ikiletmeden yerine getiren hazin zavallılıklarını gördükçe utanç, acıma ve tiksinme arasında gidip gelmiyorsanız tam da AKP’nin arzuladığı vatandaş kıvamındasınız demektir.
Bahsini ettiğim yalanlara, tutarsızlıklara, özü-sözü bir olmamalara en güzel örneği ise hiç şüphesiz son günlerde gündemin başköşesine kurulan İsrail ile ilişkiler oluşturuyor. Tıpkı yıllarca İran’ın yaptığı gibi Filistin sorununu araçsallaştırıp iç siyaset malzemesi yapan AKP iktidarı, retorik düzeyinde İsrail karşıtlığını yükseltirken fiili ve ticari ilişkileri son yıllarda en az 3 kat artıracak kadar becerikli bir ikiyüzlülük sergileyebildi. İç kamuoyunu İsrail düşmanlığı üzerinden oya tahvil ederken İsrail ile ticari ve ekonomik ilişkilerden tatlı paralar kazanmak bu konuda hiç de hafife alınamayacak büyük bir kabiliyetleri olduğunu gösteriyor. Ahlakiliğini, etik olup olmadığını, tutarlılığını bir kenara bırakmak kaydıyla içte başta dışta başka, sözde başka işte başka olmayı başaran bu kabiliyetin önünde büyük bir ihtiramla şapka çıkarmak gerekiyor.
Yanlış anlaşılmasın, tüm ülkelerle olduğu gibi onurlu, izzetli, iki ülkenin de menfaatlerine olan ikili iyi ilişkiler mutlaka İsrail ile de kurulmalı ve iç siyasete malzeme edilmeden sürdürülmelidir. Buradaki eleştiri ve itirazlarımız İsrail’in AKP ve Erdoğan’ın siyasal İslamcı politikaları uğruna birer iç siyaset malzemesi yapılmasına ve toplumun her muhalif kesimini yaftalayarak İsrail ile ilişkilendirip karalarken İsrail ile perde gerisinden yürütülen netameli ilişkilerin sergilediği tutarsızlığa. Doğal olarak bu tutarsızlığın kıvrak aktörlerinin şaşırtıcı şahsiyet esneklikleri ise insanları yine utanç, acıma ve tiksinme sarkacına mahkum ediyor.
Mesela bir Numan Kurtulmuş vakası vardır ki bu duruma çok iyi bir örnek teşkil ediyor. Dönemin HAS Parti Genel Başkanı Numan Kurtulmuş, Mavi Marmara gemisinde 9 vatandaşımızın İsrail komandoları tarafından şehit edilmesinden hemen sonra bakın neler demiş: “İsrail en büyük zaferini AKP sayesinde kazandı. BM Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu’nda “İsrail’in nükleer kapasitesi var mı, yok mu?” oylamasında Türk delegasyonu çekimser kaldı. Geçtiğimiz sene 2010 Mayıs’ında da Türkiye İsrail’in OECD üyeliğini onayladı. Oysa veto ettiğimiz takdirde üye olması mümkün değildi. Daha önce bir çok ülke veto etmişti. Otel lobisinde değil, BM’de, OECD salonlarında ‘one minute’ demek marifettir. Sayın Başbakanın kalbi Ali diyor, dili Muaviye söylüyor.”
Belli ki Kurtulmuş’un kendisi de sözlerinin aksine “kalbi Muaviye deyip, dili Ali söyleyenlerden.” Çünkü, bu açık sözlerinden çok olmayan bir süre sonra AKP’ye geçen Kurtulmuş bugün AKP hükümetinde Başbakan Yardımcısı konumunda. Bu şahane esnekliğinden ister gurur duyun, ister utanın, ister acıyın, isterseniz tiksinin.
CHP Milletvekili Muharrem İnce’nin 2014 yılında Meclis’te yaptığı bir konuşmada gündeme getirdiği, ama geçerliliğini hala koruyan soruların muhatapları için de utanma, acıma ya da tiksinme hakkınızı kullanabilirsiniz. İnce sormuş: İsrail’in NATO tatbikatlarına vetosunu hangi hükümet kaldırdı? Tabii ki AKP hükümeti. OECD üyeliğine vetoyu hangi hükümet kaldırdı? Tabii ki Erdoğan’ın Başbakanlığındaki AKP hükümeti. Halkı “one minute” şovlarıyla aldatırken kısık sesli bir üslupla “Tepkim İsrail Devlet Başkanı’na değil, moderatöredir” diyen kimdi? Cevabını yazmayalım ki her birinden 8-10 yıl hapis cezası istenen yeni davalara muhatap olmayalım. Neticede ortada hukuk çerçevesinde ve adalet için karar veren mahkeme de kalmadı neredeyse.
İsrail ve Yahudilere yönelik “Siyonizm” üzerinden çok ağır laflar ettiği Danimarka’dan dönüşte uçağının tekeri Türkiye topraklarına basar basmaz “Siyonizm konusunda yanlış anlaşıldım” diyen kimdi? İnce sorularına devam ediyor: Mavi Marmara baskınında vatandaşlarımız hayatını yitirirken, üç şartımız vardı; İsrail özür dileyecek, tazminat ödeyecek ve Gazze’ye abluka kalkacaktı. Bunlardan tazminat konusunu kabul etmeyen ailelerle ilgili sıkıntı çıktı (son görüşmelerde Türkiye-İsrail 20 milyon dolar tazminat üzerinde anlaştı). Peki, özür nasıl dilendi? Obama’nın yanından telefonla arandı ve özür dilendi deniyor. Bu ses kaydını duyan var mı? Bu özrü gören var mı? Bu nasıl bir özürdür? Dünya diplomasi tarihinde böyle bir özür var mı?
Bir taraftan topluma nefret tohumları ekme pahasına iç kamuoyunda İsrail karşıtlığı üzerinden siyasi rant devşirmeye çalışılırken, bir taraftan da 13 Şubat 2009’da Millî Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik imzasıyla bütün okullara bir genelge gönderilerek “İsrail mallarını boykot etmeyin” deniliyordu. İnce sorularını Suriye sınırındaki mayınlı arazilerin İsrail’e verileceğine dair iddialardan, Kürecik’teki radar istasyonunun İsrail’e hizmet edeceği iddialarına varıncaya kadar sıralıyordu. İnce’nin “İsrail, Suriye uçaklarını vurmak için Türkiye hava sahasını kullandı mı? Türkiye, İsrail uçaklarına yakıt sağlayan bir ülke midir? Amerika Birleşik Devletleri’nde Yahudi lobilerinden Davut Yıldızı’nı alan dünyadaki tek Müslüman kimdir?” şeklinde soruları da vardı.
İnce, Erdoğan’ın “Gazze’ye ziyaret” çelişkisini de kronolojik olarak gündeme getiriyordu. Erdoğan, 23 Mart 2013’te “Nisan’da Gazze’ye gideceğim” demişti. 14 Nisan 2013’te ufak bir değişiklik yapıp “Tarih kesinleşti. Mayıs sonu gibi Gazze’ye gideceğim” demişti. 21 Nisan 2013’e gelindiğinde ABD Dışişleri Bakanı Kerry “Erdoğan’a Gazze’ye gitme” dediğini duyurmuş, Erdoğan’ın buna cevabı ta 14 Mayıs 2013’te gelmişti: “Kerry'nin demeci hiç şık değil, Haziran’da Gazze’ye gideceğim.” 18 Mayıs 2013’te de bu vaadini tekrarlamış ve “Haziran’da Gazze’deyim” demişti. 2016’ya sadece günlerin kaldığı şu dönemde Gazze hala Erdoğan’ı bekliyor(!)
“İsrail ile asla dost olmayacağız” sözlerine de “Gazze’ye gideceğim” sözü kadar sadık kalan Erdoğan, seçimler öncesinde İsrail karşıtı söylemleriyle kitlesinden oy toplayan AKP hükümetinin “İsrail devleti Türkiye’nin dostudur” noktasına gelmesi sayesinde 2013’ten bu yana bir türlü gerçekleştiremediği Gazze ziyaretini gerçekleştirme imkanı da belki bulur. Tabii Gazzelilerin bu kadar radikal dönüşlerden başları dönmez, o baş dönmesiyle mideleri bulanmaz, hissiyatları utançla acımak arasında gidip gelip tiksinti duymazlarsa.