demokrasi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
demokrasi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Mayıs 2025 Pazartesi

Erdoğan rejimi ile çözüm arayışına dair düşünceler...

Gökhan Bacık’ın gündeme getirdiği çözüm arayışına dair reaksiyoner bir şeyler yazmaktansa kıymet verdiğim bir arkadaşımın 2025 Ocak ayında bana yönelttiği bazı sorulara verdiğim cevapları paylaşmanın daha doğru olacağını düşünüyorum. Bu bağlamdaki yazışmalarımız kapsamındaki iki email içeriğini (bağlama oturması amacıyla yaptığım) çok küçük iki editle paylaşıyorum. 

 Birinci email (küçük editlerle) 

 (…) 

 Size biraz geç cevap vermeyi, sorularınız üzerine biraz düşüneyim diye tercih ettim. Kusuruma bakmayın. Düşüneyim dedimse bir şeyler de ortaya çıkmadı pek. Onun için de kusura bakmayın. 

Hocam, belki uzaktan da olsa hissediyorsunuzdur, ben Türkiye konusunda çok karamsarım. Erdoğan rejimi devam ettiği müddetçe uydurduğu “F…” maymuncuğunu iştihayla kullanmak isteyeceğini düşünüyorum. Çünkü, şekli şimali, ucu bucağı olmayan “F..” yaftası, toplumun muhalif herhangi bir kesimine karşı rahatlıkla kullanılma konforu sağlıyor. Öte yandan, ulusalcı, Avrasyacı, Ergenekoncu vesaire çevrelerin Erdoğan'la iş birliklerinin ana kolonunu da bu mesele oluşturuyor. 

Malumunuz, PKK ve Apoculuk yaftası sadece muhalif Kürtler ve bir kısım aşırı sol kesim için araçsallaştırılabilirken “F..”nün kullanım alanının sınırı yok. Bu yafta üzerinden otoriter bir rejim inşa etti ve bu rejimi daha da konsolide edebilmesi için istismara devam edecektir. Bu istismarın bir gereği ve neticesi olarak uyduruk gerekçelerle masum insanları grup grup gözaltına aldırtıp hapsetmeyi sürdürecektir. Böyle kullanışlı bir aracı elinden bırakmasını sağlayacak herhangi bir pazarlık gücünün mazlum kesimlerde olduğu kanaatinde değilim. “F..” propagandasıyla Hizmet mensuplarını kitlelerin gözünde PKK’dan bile daha fazla şeytanlaştırdığı için mazlumları herhangi bir genel af kapsamının dışında tutmakta da zorluk çekmeyecektir. Buna birinci zorluk diyelim. 

İkinci zorluğu ise, kanaatimce, Hizmet Hareketi’nin halen tüzel bir kimlik oluşturamaması teşkil ediyor. Tüzel kimlik eksikliği, devasa iddiaları ve sorunları cevapsız bıraktığı gibi, en kritik konularda bile muhatapları muhatapsız bırakma sorununu da beraberinde getiriyor. Diyelim ki, bahsettiğimiz ilk zorluk yok veya yok oldu, kim, hangi sıfatla anlaşma zemini oluşturmak için muhataplara muhatap olacak. Bu muhatapları kim, hangi yöntemle belirleyecek? Belirlenen kimseler kimleri temsil edecek? Meşruiyetlerini nereden alacaklar? Kapsayıcılıkları nasıl sağlanacak? Kitlelerin rızası nasıl alınacak veya oluşturulacak? Bu rıza hangi kanallarla irade oluşumuna katkı verecek? Raporda (2019) bu soruna enine boyuna dikkat çekmeye çalışmış, en kötü halin bu muhatapsızlık hali olduğunun altını çizmeye gayret etmiştim. Üstelik o zaman Hocaefendi hala hayattaydı. Bu sorun daha da derinleşerek varlığını sürdürüyor. 

Üçüncü ve bana göre en büyük zorluk ise, (varsayalım ki bir tüzel kişilik ve meşru bir temsil entitesi oluşturuldu) ilkesel/ahlaki duruşu terk etmeden, bugüne kadar savunulan her şeyi yutup yalamadan bir anlaşmanın olamayacağıdır. Binlerce insan tonlarca acı ve ızdırap çekti ama büyük ölçüde (temelli/temelsiz) ahlaki üstünlük duygusuna dört elle sarılarak bu acı ve ızdıraplara karşı dayanıklılık göstermeye çalıştı. Kanaatimce bu ahlaki duruşu bütün bütün terk etmeden böyle bir anlaşmanın zeminini oluşturabilmek zor. Peki, zulüm altında yaşamaya devam eden mazlumların kaçta kaçı ne pahasına olursa olsun böyle bir anlaşmaya razı olur? Bu konuda bir çalışma, bir kamuoyu/nabız yoklaması var mıdır? Erdoğan rejiminin, 2013’ten beri yaşattıklarını meşrulaştıracak böyle bir süreci nasıl tepe tepe kullanacağını düşünmek bile kâbus olur. Benim hissiyatım, Erdoğan gibi bir ahlaksızın önünde eğilmektense yok olmak evladır. Tabii, bu benim şahsi duruşum. 

Kıymetli Hocam, “Peki ne yapacağız öyleyse?” diye sorduğunuzu duyar gibiyim. Bir dizi düşüncemi sıralayayım: 

1) Türkiye’de kalanlar ve kalmaya devam edecek olanlar bugünkünden bile daha düşük profilde pozisyon almalılar. 

2) Çıkabilen/çıkarılabilen kim varsa (eğitim, yatırım, extraordinary yetenekler için özel yeşil kart, yeşil kart piyangosu, kaçak yollar) bir yolunu bulup ülkeden çıkarılmalı. 

3) Türkiye’dekiler homojen gruplaşmalardan uzaklaşmalı, mümkün mertebe hak/hukuk, özgürlük temelli heterojen oluşumlarda (parti, NGO, insan hakları örgütleri vs) roller üstlenmeli, grup aidiyetinden sıyrılıp meşreplerine uygun toplumsal aktörler haline gelmeye çaba harcanmalı. 

4) Hizmet mensuplarının mağduriyetlerini ve mazlumiyetlerini aşırı egosantrik ve propagandist yaklaşımlardan uzak kalarak kamunun genelinin sorunlarından bir sorun olarak zamana yayılı bir şekilde anlatmanın, mağduriyetleri gidermenin zeminini oluşturmaya gayret etmeliler. Sürekli mağduriyet anlatısı hem anlatanı hem muhatabı yorabiliyor ve “compassion fatigue” denilen bir nevi merhamet yorgunluğuna veya duyarsızlığına yol açabiliyor. Hizmet mecraları maalesef yıllardır aşırı (ve önemli ölçüde egosantrik) mağduriyet anlatımıyla ciddi bir doz aşımına yol açmış bulunuyor. Böylece muhataplar nezdinde bu mağduriyet anlatıları propaganda kategorisine indirgeniyor. Oysa çok farklı temalar ve anlatılar içerisinde doz aşımına gitmeden bin bir dil ve üslupla mağduriyetlerden bahsedilebilse inandırıcılık ve etkide daha başarılı olunabilir. 

5) Yurtdışında yapılan bazı alengirli yayınlar bir kısım insanlarda (yıkılmadık ayaktayız, hala iriyiz/diriyiz, elimiz en derinlere kadar ulaşıyor şeklinde bir duyguyla) heyecan uyandırsa da bunlar sürecin sona ermesine katkıdan ziyade Türkiye’deki zulüm makinasını diri tutmaya ve çarklarına yağ sürmeye yarıyor. Sadece Hizmet mensuplarının mağduriyetleri değil, geneli ilgilendiren insan hakları/özgürlükleri ve ilkesel demokrasi hak/hukuk savunusuna devam edilirken, kozmik habercilik peşindekileri yaptıklarını yeniden düşünmeye cesaretlendirmek gerekiyor. 

Sorduğunuz sorulara tatmin edici cevaplar veremediğimin farkındayım. Kusura bakmayın. 

 ** 
 
İkinci Mail (küçük editlerle) 

(…) 

Hizmet ile Erdoğan rejimi arasında asimetriyi bile aşan çok ciddi bir güç dengesizliği mevcut. Bu güç dengesizliğinden dolayı herhangi bir teşekkül oluşturarak pazarlık masasına oturmak ve ciddiye alınmayı beklemek bana çok muhal ve bir o kadar da naif geliyor. “Erdoğan ve rejimi, Türkiye’de ve etki edebildiği diğer coğrafyalarda, 85 milyonluk bir ülkenin imkanlarını seferber/istismar ederek, istediği gibi at oynatabiliyorken hangi motivasyonla pazarlığın tarafı niye olsun?” sorusunun cevabını bulmadan ifade etmiş olduğunuz herhangi bir maddeyi konuşmak bana yersiz geliyor. “Hizmet’in, Hizmet adına konulacak şartların takibi ve bu şartların gerçekleştirilmesi adına ne gibi bir müeyyide gücü var?” konusu da aynı ölçüde cevabının bulunması gereken bir diğer soruyu teşkil ediyor. 

Mevcut şartlar altında, mağduriyetlerin giderilmesine matuf Hizmet’e özel onurlu diyebileceğimiz herhangi bir pazarlık ve anlaşmanın mümkün olabileceğine ihtimal vermiyorum. Bunun yerine, ulusal ve uluslararası dinamikleri de harekete geçirerek, Türkiye’nin yeniden hukuk ve demokrasiye, özgürlükçü değerler eksenine dönmesini sağlamak yönünde çabalar harcanması, belki daha uzun vadeli olacak ama, bana daha anlamlı geliyor. Ancak böyle bir şey gerçekleşirse hukuksuzlukların durabileceğini, bazı hak gasplarının giderilebileceğini düşünüyorum. “Şunu yaparsanız, biz de bunu yaparız” kategorisinde sayılanların ancak (PKK-Rejim, Hamas-Netanyahu hükümeti örneklerinde olduğu gibi) asimetrik dahi olsa aralarında belirli bir güç dengesi ve iyi-kötü/meşru/gayri meşru yaptırım potansiyeli olan unsurlar arasında olabileceğini düşünüyorum. Hizmet ile Erdoğan rejimi arasında böyle bir güç dengesinden bahsetmemiz ne kadar mümkün? 

Önceki mailde de kısaca değindiğim gibi, yapılması gereken, Erdoğan rejiminin zaten ülkede neredeyse tamamen talan ettiği, yurtdışında ise pek çoğunu kontrol altına aldığı assetleri masaya sürerek yürütülecek bir pazarlıkla anlaşmaya varmak değil. Türkiye’nin top yekûn demokrasi ve hukuk devletine dönmesini temin edecek çabaların içerisinde olmak. Bu çabalardan orta ya da uzun vadede sonuç alınır alınmaz mevzuu ayrı bir konu. Bendeki kanaat Erdoğan rejimi gitmeden veya demokrasi ve hukuka dönülmeden bu zulmün bitmeyeceği, bahsettiğiniz tavizlerle sorunların çözülemeyeceği yönünde. 

(…)

1 Mart 2016 Salı

Nomokrasi ve hukuk önünde eşitlik

Anayasa Mahkemesi’nin (AYM), Suriye’ye yasadışı silah taşıdığı iddia edilen MİT tırlarına dair bir haber yaptıkları için “casusluk”la yargılanan gazeteci Can Dündar ve Erdem Gül hakkında verdiği karar tartışılmaya devam ediliyor. AYM’ye bireysel başvuruları üzerine, tutuklanmak suretiyle “kişi hürriyetine ve güvenliğine dair haklarının ihlal edildiğine” hükmeden bu karar, 90 gün boyunca cezaevinde tutulan iki değerli meslektaşımızın tahliye edilmesini sağladı.
Her ne kadar ülkede hala hukuk kırıntıları olduğuna dair umutları yeşertse de bu karar, başta Hidayet Karaca, Gültekin Avcı ve Mehmet Baransu olmak üzere, sayıları 30’u aşan diğer tutuklu gazetecilere derhal uygulanmadığı için “hukuk önünde eşitlik” tartışmalarını da beraberinde getirdi. Temel hak ve özgürlüklere duyarlı oldukları kadar hukuka da bağlı olan tüm çevrelerde sevinçle karşılanan bu karara yönelik Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın tuhaf tepkisi ise kamuoyunda tam bir soğuk duş etkisi yaptı. Erdoğan’ın herhangi bir hukuk devletinde örneğine rastlanmayacak “Anayasa Mahkemesi’nin verdiği karara uymuyorum, saygı da duymuyorum” şeklindeki demokrasiye ve hukuk devletine yakışmayan tepki tartışmanın kapsamını bir anda genişletti.
Bu kararın eşitsiz uygulanması ve Erdoğan’ın tepkisi birçok hayati sorunun yeniden gözden geçirilerek cevaplandırılmasını bir ihtiyaç haline getirdi. Türkiye Cumhuriyeti hakikaten bir hukuk devleti midir? “Hukukun üstünlüğü” ilkesi devleti yönetenler tarafından ne kadar içselleştirilmiştir? Hukuk önünde hakikaten herkes eşit midir? Anayasa ve Türkiye’nin taraf olduğu üst hukuk normu niteliğindeki uluslararası sözleşmeler tarafından garanti altına alınan hukuki haklar herkesi kapsar mı? Cumhurbaşkanı ya da herhangi bir başka devlet görevlisi hukuka tabi midir, yoksa hukukun üzerinde midir? Kendisini hukukun üzerinde görenler, yaptıkları anayasa ihlalleri ve işledikleri anayasal suçlar karşısında hukukun yaptırımlarından layüsel midir?
1860’lı yıllardan itibaren hukuk ve siyaset bilimi literatürüne girmiş olan “hukuk devleti” kavramı, en genel anlamıyla, sınırları içerisinde hükümran olan kamu erkinin bir hukuk düzenine bağlı olduğu devlet şeklini tanımlar. Mutlakiyetçi devletlerden farklı olarak, vatandaşlarını keyfi uygulamalardan korumak amacıyla “hukuk devleti”nde devlet gücü yasalar yardımıyla tanımlanır. “Hukuk devleti”nin olmazsa olmazları vardır ve bu temel ilkeler şöyle sıralanır: Devletin faaliyetlerinde hukuk kurallarıyla bağlı olması; hukuk önünde eşitlik ve devletin tarafsızlığı; temel hakların güvence altına alınması; devletin yargısal denetimi, hakim ve yargı bağımsızlığı.
Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 10. Maddesi “kanun önünde eşitlik” ilkesine güçlü bir vurgu yapar ve aynen şöyle der: “Herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir… Devlet, bu eşitliğin yaşama geçmesini sağlamakla yükümlüdür. Hiçbir kişiye, aileye, zümreye veya sınıfa imtiyaz tanınamaz. Devlet organları ve idare makamları bütün işlemlerinde kanun önünde eşitlik ilkesine uygun olarak hareket etmek zorundadırlar.”
AYM’nin söz konusu kararını sadece Anayasa’nın bu açık maddesi ışığında analiz etsek bile, bu kararın Karaca, Avcı ve Baransu gibi diğer tutuklu gazetecilere hala tatbik edilmemiş olmasının Anayasa’nın hukuk önünde eşitlik ilkesine ters düştüğünü net bir şekilde ifade edebiliriz. Anayasa’nın 10. Maddesi herkesi bağladığı gibi en fazla da vatandaşların hukuk önünde eşitliğini teminle sorumlu olan kamu yetkililerini ve özellikle yargı mercilerini bağlar. Bu görevlerini yerine getirmeyen yargı mercileri ya da Erdoğan’ın yaptığı gibi ilgili yargı mercileri üzerinde alenen baskı kurmaya çalışanlar anayasal suç işlemiş olur.
Kaldı ki, pek beğenmediğimiz 1982 Anayasası, 1961 Anayasası’nın aksine “hukuk önünde eşitlik” ilkesini “temel haklar ve ödevler” kısmına değil, “genel esaslar” kısmına koymuştur. Anayasanın bu sistematiğinden, “hukuk önünde eşitlik” ilkesini devlet yönetimine egemen olan bir “temel ilke”, bir “genel esas” olarak düşündüğü sonucu çıkmaktadır. Yani “hukuk önünde eşitlik” ilkesi tıpkı cumhuriyetçilik ilkesi, laiklik ilkesi, hukuk devleti ilkesi gibi anayasal sistemin temel yapısını belirleyen ilkelerdendir. Bu sayede “hukuk önünde eşitlik” ilkesi, devlet organlarını, idare ve yargı makamlarını vatandaşlar arasında ayrım yapmaktan net bir şekilde men eder.
Aynı şekilde, hukuk devletini esas alan bu Anayasa maddesi, makamı ve görevi ne olursa olsun hiç kimseye “Anayasa Mahkemesi’nin verdiği karara uymuyorum, saygı da duymuyorum” deme hakkı ve imtiyazı tanımaz. Demokrasiye ve hukuk devletine yakışmayan bu tür keyfi ve nobran çıkışlar doğrudan Anayasa’nın ihlali ve dolayısıyla anayasal suç işlemek anlamına gelir. Kaldı ki Anayasa’nın 153. Maddesi de açıkça “Anayasa Mahkemesi’nin kararları kesindir” der. Sonra da “Anayasa Mahkemesi kararları Resmi Gazete’de hemen yayımlanır ve yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını, gerçek ve tüzel kişileri bağlar,” diyerek hiçbir kişiye ve makama bu kararlara keyfi şekilde uymama hakkı vermediğini açıkça ortaya koyar
Cumhurbaşkanı Erdoğan başta olmak üzere pek çok yetkilinin, içselleştirmek şöyle dursun şeklen bile benimsemediği artık net bir şekilde anlaşılan “hukukun üstünlüğü”, “hukuk yönetmelidir” diyen Aristo’dan beri yaygın kabul gören bir ilkedir. Devlet olarak Türkiye Cumhuriyeti de “hukukun üstünlüğü” ilkesini benimsemiş bir hukuk devletidir. Devletin bütün eylemlerinde hukuka bağlı olmasını ve hukuki sınırlara riayet etmesini talep eden “hukukun üstünlüğü” ilkesinin hayat bulması ancak bağımsız bir yargı mekanizması ile mümkündür. Hukukun özellikle de devlet ve hükümet yetkisini elinde tutanlara karşı üstünlüğünün altı çizen bu ilkenin, bağımsızlığı ve tarafsızlığı ortadan kaldırılarak büyük ölçüde partizan bir yargıya mahkum edilmiş Türkiye gibi ülkelerde ise hayat alanı maalesef ya yoktur ya da alabildiğine kısıtlıdır.
Öte yandan, “hukukun üstünlüğü” her vatandaşın hukukun muhatabı olabileceği anlamına da gelir. Yani “hukukun üstünlüğü” ilkesini benimsemiş bir ülkede kimse imtiyazlı olamaz. Bu ilke, başbakan ve cumhurbaşkanı dahil olmak üzere, hiç kimsenin ve hiçbir kurumun hukukun üstünde olmadığı anlamına gelmektedir. Üzerinde anlaşılmış temel prensipleri bulunan “hukukun üstünlüğü” bir ülkenin iyi yönetilip yönetilmediğini gösteren ana kriterlerdendir. “Hukukun üstünlüğü”nü benimsemiş yönetimlere Latince’de “hukukun yönetimi” anlamında “nomocracy” de denilmektedir. 
“Hukukun üstünlüğü”nü ilkesel olarak benimsemiş Türkiye’de konumu her ne olursa olsun tüm kamu görevlileri Anayasayı benimsemek ve her şeyin üzerinde tutmak zorundadır. Çünkü göreve başlarken ettikleri yeminler hukukun herkesten daha üstün olduğunu sembolize eder. Hal böyle olmakla birlikte ortalık maalesef namusları ve şereflerini ortaya koyarak üzerine ettikleri yemine uymayan ilkesiz ve değer tanımaz kamu yetkililerinden ve sözde hukuk adamlarından geçilmiyor.

27 Şubat 2016 Cumartesi

"Bin yıl sürecek" 28 Şubat’ın 20. yılında yükselen despotizm

Demokrasi hayat boyu süren bir mücadeledir. Hukuk tarafından şeklen güvenceye alınmış, kontrol ve denge misyonuyla yüklü güçler ayrılığı sistemi ile kurumsallaşmış ve geniş kitlelerce içselleştirilmiş ilkeleriyle görünürde muntazam işleyen bir nizam haline gelmiş olsa dahi hukuktan, temel hak ve özgürlüklerden ayrı düşünemeyeceğimiz demokrasiyi hedef alan tehlikelere ve tehditlere karşı hep uyanık olmak, hep teyakkuz halinde bulunmak lazım. Tesisi için büyük mücadelelerin ve eşsiz fedakarlıkların gerektiği demokrasiyi koruyarak sürdürülebilir hale getirmek için de üzerine fasılasız titremek gerekir.
            Genellikle büyük acılar ve bedeller pahasına elde edilen demokrasi, özgürlük ve hukuk sevdalısı demokratların bir anlık rehavetiyle veya gafletiyle dahi zedelenebilecek ve hatta yok olabilecek kadar kırılgan bir rejimdir. Çünkü faşizmin, despotizmin, diktatorya ve keyfi sultanın ne zaman, kimin ya da neyin kılığına girerek karşınıza çıkacağından, temel hak ve özgürlükleri yok ederek demokrasiyi ve hukuk devletini tehdit edeceğinden asla emin olamazsınız. Tarih tanklarıyla, toplarıyla demokrasiyi yıkan askeri darbelerle dolu olduğu gibi bizatihi demokrasinin korunmasız naifliğinden ve imkanlarından yararlanarak, ikiyüzlü riyakarlıklarla yol alıp, demokrasiyi yok eden yoz despotların ahlaksız zorbalıklarının örnekleriyle de doludur.
            20. yılına giren 28 Şubat 1997 post-modern askeri darbe süreci ve açık tehditleriyle dönemin hükümetini erken seçime zorlayan 27 Nisan 2007 e-muhtırası gibi örnekler demokrasiye kasteden askeri darbelerin nasıl şekilden şekle girebildiğine iyi bir örnektir. İnişli çıkışlı demokratikleşme serüveni defalarca askeri darbeler ve müdahalelerle kesintiye uğramış olan Türkiye, maalesef bugün sözde sivil kıyafetlerle kamufle edilmiş en ağır darbe süreçlerinden birini daha yaşıyor.
            28 Şubat post-modern askeri darbe sürecinin Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hüseyin Kıvrıkoğlu, “28 Şubat bin yıl sürecek” derken hiç şüphesiz ki darbeci subaylarla birlikte askeri vesayetten nemalanan ya da askeri darbelerden meden uman anti-demokratik kesimlere güven vermek istemişti. Bugün dönüp baktığımızda Gen. Kıvrıkoğlu’nun kibir kokan bu cüretkar sözünü demokratlara yapılmış yerinde bir uyarı olarak da değerlendirmek mümkün. Kıvrıkoğlu’nun niyeti ve kastı şüphesiz ki o olmasa dahi, bu sözü “Ey demokratlar hep uyanık olun. Temel hak ve özgürlükleri, demokrasiyi ve hukuk devletini tehdit edebilecek her türlü tehdite karşı teyakkuz halinde bulunun. Yoksa 28 Şubat süreci şu ya da bu kılık içerisine girerek bin yıl sürer” şeklinde de anlaşılabilir.
            Nitekim öyle de oldu. Sivil bir yönetim görüntüsü altında Türkiye, 28 Şubat post-modern askeri darbe sürecinin adı konularak açıktan icra edildiği o anti-demokratik yıllardan çok daha feci bir noktaya geldi. 2001 yılında 28 Şubat sürecinin oluşturduğu anti-demokratik ve hukuksuz şartlara bir tepki olarak alabildiğine demokrat, alabildiğine özgürlükçü ve liberal bir programla yola çıkan AKP, bugün despotlukta, hukuksuzlukta, keyfilikte, yolsuzlukta, baskı ve zulümde 28 Şubat sürecinin darbeci generallerini bile aratır noktaya geldi.
            Hukuksuz ve keyfi uygulamalarıyla dünyanın en büyük despotlarına dönüştükleri halde kendilerini 28 Şubat sürecinin hala mağduru olarak pazarlamaktan hiç utanmayanlar, 28 Şubat sürecinde halka reva görülen zulümlerin çok ama çok ötesine geçtiler. 28 Şubat sürecinde sözde irticai faaliyetlerde bulundukları iddiasıyla yargısız infaz yapılarak ordudan atılanların sayıları onlarla veya en fazla yüzlerle ifade ediliyordu. Bugün ise sadece polis teşkilatında delilsiz yargısız suçlamalarla binlerce, on binlerce kamu görevlisi tasfiye edildi. Binlerce tecrübeli emniyet müdürü meslekten uzaklaştırıldı. Yüzlerce polis ve polis müdürü hiçbir somut kanıt ortaya konulmaksızın ve yargılanmaksızın hapse atıldı.
            28 Şubat sürecinde yasadışı bir şekilde askerler tarafından oluşturulan Batı Çalışma Grubu’nun fişlediği devlet memurları ya da bürokratlardan bazıları takibata uğradı ve bir kısmı haksız yere mağdur edildiler. O bürokratlar bile ne bugünkü düzeyde bir cadı avına maruz kaldılar, ne yıllara dayalı emeklerinden mahrum bırakıldılar. Ne de işlerinden atılarak ekmeğe muhtaç hale getirildiler. AKP/Erdoğan rejimi altındaki bu depotik dönemde 28 Şubat süreci ile asla mukayese edilemeyecek sayıda gerçekleşen kamu personeli ve bürokrat kıyımına küçük bir örnek olarak sadece TÜBİTAK’ta 1300 civarında çalışanın işine son verildiğinden bahsetmekle yetinelim. Ama şunu da bilelim ki şirazeden çıkmış, gözü dönmüş bir paranoyaklık derecesindeki cadı avcılığının dokunmadığı ne öğretmen kaldı, ne bürokrat, ne savcı, ne hakim, ne gazeteci, ne de aydın...
            Muhafazakar ve dindar kesimlere ait şirketler ya da markalar 28 Şubat sürecinde “yeşil sermaye” diye yaftalanarak fişlendi, uzun uzadıya listeleri yapıldı. Ama darbeci generaller bu şirketler hakkında ordunun alışveriş yapmasını yasaklamaktan öte bir adım da atmadılar. O dönemde fişlenerek isimleri listeler halinde kamuoyuna açıklanan bu şirketlerden ne herhangi birine el konuldu, ne de bu şirketlerin sahiplerine veya çalışanlarına karşı ahlaksız bir cadı avına girişildi. Bugün ise, 2 yıl önce bir anda uydurdukları “paralel devlet yapılanması” diye bir safsatayla mücadele etme adına muhalif gördükleri her kesime karşı “cadı avı” başlatanlar, hiçbir kanıt ortaya koyma ihtiyacı duymadan keyfi bir şekilde “paralel” diye yaftaladıkları özel şirketlere haksız ve hukuksuz bir şekilde el koymakta, el koydukları şirketlerin mallarını gasp etmekte ve sermayesini ahlaksızca yağmalamakta, talan etmektedirler.
            Anti-demokratik 28 Şubat süreci elbette ki bir çeşit askeri darbeydi ama dayanak noktası ordunun silahlı güçlerinden, tanklarından, toplarından, tüfeklerinden ziyade büyük bir kısmını doğrudan kontrol ettikleri medya ve propaganda araçlarıydı. O dönemde darbeci generaller de kendilerinin sözünden çıkmayan, sürekli brife ve endoktirne edilerek hizada tutulan, genelkurmayda belirlenen uyduruk haberleri talimatla manşetlerine taşıyan, uyduruk mizansenler ve yalan haber dosyaları üzerinden günlerce TV yayınları yapan bir medyaya sahipti. Özellikle bankacılık ve madencilik sektörlerinde dönemin medya patronlarına sağladıkları haksız imtiyazlar karşılığında kendilerini darbeci generallerin siyasi ihtiraslarına peşkeş çeken bir kısım medyanın yanısıra, o dönemin şartları altında yine de hak ve özgürlükler, demokrasi ve hukuk için mücadele veren irili ufaklı bir bağımsız medya da vardı. Buna rağmen darbeci generallerin hiçbirinin aklına, bugün yapıldığı gibi bu gazetelere ve televizyonlara el koymak, muhalif ekranları hukuksuz bir şekilde karartmak, muhalif gazetecilere binlerce dava açarak sindirmeye çalışmak, susmayanları uyduruk mahkemelerde yargılayarak hapse atmak gelmemişti.
            Tıpkı anti-demokratik AKP/Erdoğan rejimi gibi toplumsal ve siyasal mühendisliğe soyunan 28 Şubat post-modern darbe sürecinin de en temel ilgi alanlarından birini hiç şüphesiz eğitim sektörü oluşturuyordu. Darbeci generaller de ilk iş olarak eğitim sistemine el atmış ve dini eğitim veren imam-hatip liselerinin yanı sıra meslek liselerinde okuyan onbinlerce öğrencinin üniversite hayallerine darbe vurmuşlardı. Birer devlet okulları olan bu okulları hedef alan despotik dayatma elbette ki kabul edilemezdi. Ama yine de hiçbirinin aklına bu okulların kapısına doğrudan kilit vurmak gelmemişti.
            Eğitim üzerinden toplum mühendisliğine soyunan AKP/Erdoğan rejimi ise generallerin tersine bu okulların önünü açtı. O kadarına ihtiyaç olmadığı halde ve akademik başarıları yerlerde sürünmesine rağmen yine tepeden inmeci bir dayatmayla yüzlerce yeni imam-hatip lisesi açtı. Ama, çarpık eğitim sisteminin yaralarını sarmakta, eşit eğitim fırsatından mahrum bırakılan yoksul kesimlerin rekabet eder hale gelmesinde önemli bir rol oynayan dershaneleri, üstelik ihtiyaçları ortadan kadırmaksızın, keyfi bir şekilde ortadan kaldırmaya kalktı. Özel okullara ve dershanelere tek tek el koyarak, fiillen gasp etti. Gönüllü öğretmenler tarafından işletilen okuma ve etüd salonlarını kapattı. Türkiye’nin dünyadaki en önemli, belki de tek, markası durumundaki Türk okullarına savaş açtı. Bütçesi birkaç kat artırıldığı halde devlet okulları akademik ve pedagojik bir yıkım yaşarken, AKP/Erdoğan rejimi kalitesini ispatlamış özel eğitim kurumlarını yok etmek için elinden geleni yaptı.
            Anti-demokratik ve hukuksuz işlemleriyle bilinen 28 Şubat süreci yolsuzluklar, kayırmacılıklar, bankacılık sistemindeki hortumlamalar, emekli generallerin önde gelen kamu ve özel şirketlerin yönetim kurullarında haksız kazançlar elde etmesi ve bunlar yüzünden ekonominin dibe vurmasıyla özdeşleşmişti. Ama gönül rahatlığıyla söyleyebilirim ki, o dönemdekiler AKP/Erdoğan rejimi döneminde yaşanan yolsuzluklar, kayırmacılıklar ve haksız kazançların yanında devede kulak bile kalmaz. Ne demek istediğimi merak edenler, bu tür pisliklerin çok azını oluşturduğundan emin olduğum 17/25 Aralık 2013 tarihinde ortalığa saçılan rüşvet, yolsuzluk, hırsızlık, talan ve kara para kanıtlarına şöyle baksın. 
            28 Şubat sürecinin anti-demokratik koşullarına tepki olarak iktidara gelip, bir süreliğine demokratik reformlar gerçekleştirerek iktidarını pekiştiren AKP/Erdoğan rejimi, bugün hukuksuzlukta, keyfilikte, despotlukta 28 Şubat sürecini bile mumla aratır hale gelmiştir. Böylece sadece ilk iki dönemlerinde gerçekleştirdikleri reformları yok etmekle kalmamış, Türkiye’yi askeri darbe dönemlerinin bile çok ama çok gerisine sürüklemişlerdir.
            Öyle ki, bu ülkenin demokratlarını “Mümkün olsa da Türkiye’yi yönetimi AKP’nin devraldığı 2002 Kasım ayı şartlarına yeniden döndürebilsek” der hale getirmişlerdir.
            Ah keşke!
             
             

           
           
           

12 Ocak 2016 Salı

Ne izan kaldı, ne de mizan

Çinliler rahat ve huzur yüzü görmesini istemedikleri hasımları için “ilginç zamanlarda yaşayasın” diye beddua edermiş. Tarihin derinliklerine inildiğinde Türklerle ilgili hoş sayılabilecek pek bir hatıraları olmayan Çinliler, acaba Türkiye için de böyle bir beddua etmiş olabilirler mi? Doğrusu bilemiyorum. Ama şundan eminim ki, Çinliler bu bedduayla hasım gördüklerine dair ne murat ediyorlarsa Türkiye son yıllarda tam da onu yaşıyor.
Yaşananlara şöyle bir baktığımızda bu ülkede artık ne aklın, ne de üzerinde mutabık olunan herhangi bir değer ölçüsünün kalmadığını içimiz yanarak görebiliyoruz. Şayet birileri dış politikadan ekonomiye, iç politikadan yargıya kadar her nereye baksalar kesif bir akıl tutulmasından kaba izleri hala göremiyorsa, bu kişilerin ilk önce kendilerinin ciddi bir akıl tutulmasına maruz kalmış olduklarından şüphe duyabilirsiniz. 
Gerilim, kutuplaştırma, parçalama, çatıştırma gibi yöntemlerle bütün iktidar gücünü ve araçlarını tek bir kişinin elinde toplamak amacıyla girişilen şeytani siyaset, arzulanan sonuçları üretmekte ne yazık ki hep işe yaradı. Bu açıdan bakılırsa ortada inkar edilmesi güç bir başarı söz konusu. Doğruya doğru, kişiliğinde ve söylemlerinde müşahhaslaşan bu yıkıcı ve parçalayıcı siyaset paradoksal bir şekilde Erdoğan’ın arzu ettiği siyasi güç temerküzünü fazlasıyla temin etti. Ama pirus zaferi niteliğindeki bu başarının hem ülkeye, hem de bölgeye bedeli çok ağır oldu. Geride bir arada tutulması neredeyse imkansız olan ve tamiri nesiller gerektirecek bir sosyo-politik enkaz bıraktı. İçinde bulunduğu bölgede yaşanan krizlerin ve çatışmaların çözümünde Türkiye’nin hep gurur duyduğu yapıcı rol ise sadece geçmişten tatlı bir hatıra olarak kaldı.
Öyle ki, çok boyutlu eleştirel düşüncenin ve çok ince hesaplara dayalı stratejik aklın en etkin olması gereken dış politikamız son birkaç yıldır tam bir tutarsızlıklar manzumesi haline geldi. Kişisel ihtiraslarla gündelik şekillendiğinden bir hayali dünyadaymış gibi gerçeklikten kopuk bir izlenim veren dış siyasetimiz yüzünden ülkemiz, birbirine karşı değerler ve çıkarlar ekseninde şekillenen rakip eksenler arasında kimliğini ve aidiyet duygusunu yitirmiş cehennemi bir uçurumun kenarına gelip dayandı.
Özellikle son 5 yılda izlenen dış politikaya baktığımızda Türkiye’yi yöneten bir aklın sahiden var olup olmadığından şüphe etmemek için tüm akli melekelerimizi zayi etmiş olmamız şart sanırım. Hakikaten de Erdoğan-Davutoğlu ikilisinin yönetiminde izlenen dış politikamız esas alındığında ne olduğu, kim olduğu, nereye ait olduğu anlaşılamayan, kimliği belirsiz bir Türkiye ile karşı karşıya kalırız. Şayet ikilinin ta en başından itibaren amaçladığı böyle bir Türkiye’ye varmak idiyse, hakikaten kendilerini tebrik etmek gerekiyor. Bugün Türkiye’yi nerede durduğu ve ne yaptığı tam belli olmayan, daha kötüsü yarın nerede duracağı ve ne yapacağı kestirilemeyen kimliksiz, ilkesiz, kaidesiz, aidiyetsiz ve öngörülemez bir ülke haline getirmeyi başardılar.
Şimdi iç geçirerek hatırlanacağı gibi Türkiye 2010 sonrası döneme Avrupa Birliği (AB) norm ve standartları ile yoluna devam eden bir ülke olarak girmişti. Bu rotada ilerlemek üzere kaleme aldığı binlerce sayfalık Ulusal Programı ile gerçek bir özgürlükçü, çoğulcu, şeffaf, hesap verebilir bir demokratik hukuk devletine ulaşmak için yapması gereken ev ödevlerinin de son derece farkındaydı. Bölgedeki bütün halklara ilham veren başarılarını ve bu başarıları taçlandıracak demokratik hedeflerini Arap isyanlarının oluşturduğu şartlarda diğer bölge ülkelerine taşıma imkanlarına da erişmişti. Bunları gerçekleştirmek için sadece dış politik şartlar değil, iç politik şartlar da son derece elverişliydi. 
Ne yazık ki, bu uygun şartları hem Türkiye’nin daha demokratik bir ülke olması yönünde, hem de bölgenin hayrına kullanmak yerine Erdoğan-Davutoğlu ikilisi bambaşka bir rotaya saptı. Daha kamil bir demokrasi yönünde ilerlemektense siyasal İslamcı köklerine keskin bir dönüş yaptılar ve dünya realitesinden kopuk “Yeni Osmanlıcı” rüyaların peşine düştüler. Bu tercihin hemen akabinde Ortadoğu halklarına demokrasi, barış, refah ve özgürlük ilhamları veren o mucizevi Türkiye hızla kayboluverdi. Yerini ise çocuksu emperyal heveslerle “büyük güç” havasına bürünerek Ortadoğu’da hakimiyet peşinde koşan amorf bir siyasetin ihtiraslarıyla kör ettiği bir Türkiye aldı. Artık demokrasi, özgürlük, hukuk ve insanca yönetim ve katılımcı yönetişim ideallerinin tamamı rafa kalkmış, geriye ise ne pahasına olursa olsun ulaşılmak istenen tek bir ideal kalmıştı: Daha fazla güç.
Azgın bir iştihayla hedefe konan “daha fazla gücü” sağlayacak hiçbir şeyden çekinilmedi. AB’ye üyelik hedefinin gerekleri ile “daha fazla güç” ideali doğal olarak çeliştiğinde AB reform sürecinden anında vazgeçildi. Demokrasilerin ve liberal piyasa ekonomilerinin bir savunma örgütü olarak kurulan ve kuruluşundan itibaren Türkiye’nin üye olduğu NATO’nun sistemi, değerleri ve ilkeleriyle çelişen arayışlara girilmekten de geri durulmadı. Bir dönem hezeyan o kadar ileri boyutlara vardı ki NATO’dan ayrılma tehditleri dahi havalarda uçuştu. Çin’den füze savunma sistemleri alma blöfüne bile tenezzül edildi. İş daha da ileri götürüldü ve Şangay İşbirliği Örgütü’ne üyelik için Rusya lideri Vladimir Putin’e yalvarmalara kadar vardırıldı. 
Erdoğan-Davutoğlu ikilisi için AB ve NATO artık iç siyasette enine boyuna istismar edebilecekleri bir siyaset objesine dönüşmüştü. Kendilerini aşırı güç ilüzyonuna kaptıran ikili tabanlarını coşturacak temelsiz böbürlenmelerle AB ve NATO’yu sürekli tahkir eder, aşağılar hale gelmişlerdi. Öte yandan, temel insani hassasiyetlerin yanı sıra uluslararası hukuk, normlar ve teamüller hiçe sayılarak Ortadoğu’daki radikal terör örgütleriyle netameli ilişkilere ve tehlikeli maceralera girildi.
İzlenen tutarsız politikalara rağmen gerçekleri çarpıtmaya dayalı aşırı özgüvenli hamasetle ve iktidara iliştirilmiş güçlü olduğu kadar ilkesiz medya üzerinden yürütülen başarılı algı yönetimiyle aldatılan kitlelerin Türkiye’yi dünya siyasetinin merkezi, Erdoğan-Davutoğlu ikilisini ise bu ülkeyi yeniden Osmanlı’nın şaşaalı dönemlerindeki gücüne döndürecek kahramanlar sanmaları kaçınılmazdı. Öyle de oldu. Zaten süreç içerisinde ordunun rolü sınırlamış, sivil toplum sivil olmaktan çıkarılıp iktidara bağlı hale getirilmiş, medya üzerinde tam bir hakimiyet kurulmuş, bağımsız ve tarafsız yargı tamamen yok edilmiş, hiçbir ahlak kuralı ve ilke tanımayan algı yönetiminde tarihte eşine az rastlanır bir performansa erişilmiş ve tüm muhalif kesimler susturulmuştu.
Halk desteğinin zirvede olduğu, eleştirinin ve denetimin sıfırlandığı bir ortamda yüz yılların tecrübelerine dayalı kurumsal akla, gücünü çoğulculuğundan alan entelektüel birikime veya ülkenin yaşayan ortak aklına da artık ihtiyaçları kalmamıştı. Dış politikada olduğu kadar iç politikada da akıldan ziyade keyiflerine ve ihtiraslarına göre yol almaya başladılar. Bu şekilde yol aldıkça hem kendilerini, hem de ülkeyi batırdılar. Batırdıkça telaşa kapıldılar. Bu telaşla doğru ile yanlışı ayrıt etmeye yarayacak tüm değer ölçülerini ve ölçütlerini tarumar ettiler. Mesela yargıya şöyle bir bakanlar, artık ince eleyip sık dokuyarak kimin haklı kimin haksız, kimin suçlu kimin suçsuz olduğunu ayırt edecek hassas tartan bir adalet terazisi yerine sırf muhalif görüldükleri için hedefe konulanların başını ezen bir balyoz görür oldu. Millete hizmet etmesi gereken polisin nasıl partizan milislere dönüştürüldüğüne ise herkes şahitlik etti. 
Demokratik ilkeler ve adalet çerçevesinde hemen çözmek yerine asırlık Kürt sorunu terör örgütü PKK’ya indirgendi. Daha fazla güce erişmek için taraf haline getirilerek meşrulaştırılan PKK ile içeriği kamuoyundan saklanan kirli pazarlıklara girişildi. Kirli pazarlıkların tıkandığı noktada ise yeniden bütün ülkeyi içine çekebilecek kirli ve kanlı bir  savaşa start verildi. Ve istendi ki, dün yanlış amaçlarla yola çıkılan ve kirli pazarlıklara dayalı yanlış yöntemlerle sürdürülen “Çözüm Süreci” gibi bu kirli savaşa da herkes destek olsun. En makul eleştirileri, en insani kaygıları olanlar bile hemen iktidarın hizasına gelsin, sussun, sinsin, yılsın.
Ve böylece, maalesef, Türkiye bir kere vardığında hiçbir ülkenin varlığını devam ettiremeyeceği o berbat noktaya varmış oldu. Bir toplumu millet ve medeni dünyanın bir parçası yapan tüm milli, manevi, demokratik ve hukuki değerlerin içi boşaltıldı, değersizleştirildi. Ülke izanını kaybettikçe insanların referans alabileceği hakiki mizanlardan de eser kalmadı. Bugün üzerine samimiyetsiz hamasetin ve siyaseten istismarın bolca yapıldığı yaşam hakkından, gerçek demokrasiden, hak ve özgürlüklerden, denetimden, şeffaflıktan ve adaletten samimi olarak bahsetmek bile ihanetle eş tutulur hale geldi.
Türkiye izanını da, mizanını da öylesine bir kaybetti ki bebekleri, çocukları, yaşlı kadınları öldürenler kahraman ilan edilir, “çocuklar ölmesin” diyenler ise ihanetle suçlanıp ve yargılanır hale geldi. Çinlilerin bedduası Türkiye için sanırım gerçek oldu. Hakikaten çok ilginç zamanlarda yaşıyoruz.

15 Kasım 2015 Pazar

Fransa’da katliam, Türkiye’de karartma


Dünyayı çepeçevre saran karanlığın neferleri bir an olsun boş durmuyor. Aydınlığa, medeniyete, demokrasiye, özgürlüklere, insan onuruna, hukuka, kardeşliğe, barış içinde bir arada yaşama iradesine, estetiğe, sanata, düşünceye ve iyi olan her şeye saldırı üzerine saldırı gerçekleştiriyorlar. Hiçbir ahlaki sınır tanımadıkları despotluk, zulüm ve katliamlarıyla iblislere parmak ısırtacak derecede ileri gidiyorlar üstelik.
En kutsal değerlerin arkasına sığınacak kadar alçaklaşan, şeytani planlarını ve ahlaksız eylemlerini insanlığın en kutsallarını istismar ederek gerçekleştiren İblis’in bu karanlık tohumları Paris’te kendi halinde yaşayıp giden sıradan masum insanları alçakça hedef alabiliyor. Hiçbir hedef gözetmeden, şeytani bir soğukkanlılıkla 130 kişinin canına kastedebiliyor. Sırf öldürmüş olmak için öldürmek üzere hedef aldıkları 350’den fazla insanın kanını hunharca dökebiliyor, ağır şekilde yaralayabiliyor.
Türkiye’de ise mafyatik bir suç şebekesine dönüşen muktedir güruh, zulüm ve despotik baskıların her gün bir yenisini icat ediyor. Sırf hırsızlıklarına ve ahlaksızlıklarına ortak olmadıkları, zulümlerine ve keyfiliklerine göz yummadıkları için ya da sırf kendileri gibi düşünmedikleri için toplumun en temiz ve en duyarlı kesimlerine karşı Şeytani bir hazla, ahlaksız bir zevkle ve arsız bir şehvetle  baskı üzerine baskı, saldırı üzerine saldırı gerçekleştiriyorlar. Mesela, bir gün dünyanın tüm mağdur ve yoksullarının yakından tanıdığı bir yardım kuruluşunu hedefe koyuyorlar, ertesi gün toplumun en hayırsever insanlarını. Bir gün dürüstlükleriyle tanınan işadamlarını şeytanlaştırıyorlar, ertesi gün Türkiye’de evrensel basın ahlak ilkelerine en sadık yayın gruplarını, yayın organlarını.
Tıpkı Paris’te masum insanları gözünü kırpmadan katleden ahlaksız teröristler gibi dinin ve dini değerlerin arkasına saklanan Türkiye’deki iki yüzlü muktedir güruh da topluma ışık olmuş kim ya da ne varsa ayrım gözetmeksizin yok etmeye çabalıyor. İster liberal ister solcu olsun, ister muhafazakar kesimden isterse çevreci olsun hak ve hakikat adına sesini çıkaran, iş işten geçmeden sürüklendiği karanlığa karşı halkı uyarma cesaretini gösteren kim varsa hedef alınıp yok edilmeye çalışılıyor.
Gazeteler, o kağıt parçalarına ruh katan en donanımlı aydınlardan hoyratça arındırılıp çölleştiriliyor. Onurlu duruşları, birikimleri ve tecrübeleriyle topluma ışık olan aydınlar, yüzde 90-95’i iktidar tarafından kontrol altına alınarak adi birer propaganda makinasına dönüştürülen televizyonlardan ve radyolardan uzak tutuluyor. Tüm demokratik değerler ve demokratik kurumlar tek tek yok edilirken ahlaki bir duruşla hala demokrasi, özgürlük, adalet ve hukuk diyen entelektüellerin seslerinin halka ulaşmasını sağlayan kanallar tek tek ortadan kaldırılıyor ya da  karartılıyor.  
 Ortadoğu’yu Cehenneme çevirdikleri gibi stratejik ahmaklıklar sonucu Ortadoğulaştıkça Cehenneme dönen Türkiye’yi de kan gölüne dönüştüren karanlığın neferleriyle zihniyet akrabalığı içerisindeki bu muktedir güruhun sorun etmediği tek kesimi ise kendileri gibi karanlığın neferleri oluşturuyor. Her türlü eleştirel düşünceden esirgedikleri hoşgörüyü eli kanlı IŞİD teröristlerine, el-Kaide hücrelerine gösteriyorlar. Türkiye’nin medeni dünyanın özgür ve demokratik bir parçası olması ve öyle kalması için çabalayan kim ve ne varsa hedef alıp büyük bir gaddarlıkla yok ederken, IŞİD, el-Kaide ve bu caniler güruhunun yerli versiyonlarından hiçbir desteği esirgemiyorlar.
Hasan Cemal, Ekrem Dumanlı, Ahmet Altan, Can Dündar ve daha pek çok farklı görüşten demokrat aydın sistematik kampanyalarla yok edilmeye çalışılırken, IŞİD, el-Kaide, İBDA-C ve benzeri cihadist terör grupları ülkenin her yerinde rahatça hareket edebiliyor. IŞİD ve benzeri radikal terör örgütlerinin yayın faaliyetlerine dokunmayan Erdoğan rejimi ve AKP hükümeti evrensel basın-ahlak ilkeleri çerçevesinde demokrasi, insan hak ve özgürlükleri, hukuk, şeffaflık, barış, kardeşlik için yayın yapan tüm medya organlarını tek tek ya da toplu halde karartıyor. Üstelik bunlar arsız bir cesaret ve pervasızlıkla tüm dünyanın gözleri önünde kanırta kanırta yapılıyor.
Her gün gazeteciler gözaltına alınıyor. Her gün dergiler, televizyonlar, gazeteler saçma sapan gerekçelerle polis tarafından basılıyor. Tüm baskılara ve tehditlere rağmen gerçekleri halka duyurmaktan vazgeçmeyen gazeteciler, bir adım daha ileri gidilerek, yani ya hapse atılarak ya da yayın organlarına el konularak susturulmaya çalışılıyor. Daha 3 hafta önce televizyonları, radyoları ve gazeteleriyle Türkiye’nin en önemli yayın kuruluşu olan İpek Medya Grubu’na haydutvari bir tarzda, hukuksuz ve keyfi bir şekilde el koydular. Pervasızlık ve cüretkarlığın şahikasına çıkan AKP iktidarı ve Erdoğan rejimi, G-20 liderler zirvesinden sadece bir gün önce ise bünyesinde tam 16 radyo ve televizyon bulunan, toplumun farklı kesimlerinin seslerine mecra olan Samanyolu Yayın Grubu’nu tekel durumundaki TÜRKSAT uydusundan atarak fiilen kararttılar.
Daha önce birçok TV platformundan keyfi bir şekilde çıkarılan Samanyolu Grubu’na ait TV kanalları bu sefer hiçbir somut gerekçe gösterilmeksizin, üstelik tüm ticari ve hukuki hakları yapılan bir sözleşmeyle 2024’e kadar garanti altına alınmış olduğu halde, milletin vergileriyle uzaya fırlatılmış bir milli uydu olan TÜRKSAT’tan keyfi bir şekilde çıkarıldı. Amaç belli ki muhalif ve eleştirel gördükleri tüm yayın organlarını ve gazeteleri susturmak ve yok etmek. Belki amaç tek ama her bir medya organının susturulması için ayrı bir bahane üretmeyi, farklı bir yöntem ve taktik uygulamayı da ihmal etmiyorlar.
İpek Medya Grubu’na, bağlı olduğu holdingle ilgili tek bir delilini sunamadıkları mali suç iddialarıyla el koyan karanlığın neferleri, Samanyolu televizyon ve radyolarını ise böyle bir yalandan gerekçe üretme ihtiyacı bile duymadan karartma yoluna gittiler. Sol-Kemalist gelenekten gelen Cumhuriyet gazetesine yönelik ayyuka çıkan baskı ve el koyma çabaları için “teröre destek” bahanesini üreten karanlığın IŞİD kafalı neferleri, Ulusalcı (neo-nationalist) çizgideki Sözcü gazetesine ise farklı bir bahaneyle baskı uyguluyor. Doğan Medya Grubu’nu yine alakasız bir terör örgütüne destek olmak bahanesiyle hedefe koyan ve bu medya grubunu büyük ölçüde sindirerek sonuç alan Erdoğan rejimi ve AKP iktidarı, Zaman Medya Grubu’na ise yine benzer temelsiz iddialarla el koymanın hazırlığı içerisinde bulunuyor.
Paris’te katliam yapan IŞİD’in karanlığı Avrupa üzerinden tüm dünyaya çökerken, IŞID kafalı muktedir bir militan azınlık Türkiye’yi farklı ses ve fikirlerin bir daha hayat hakkı bulamayacağı çölleşmiş bir karanlığa doğru sürüklüyor. Üstelik de bunu tüm dünyanın gözleri önünde ve belli başlı dünya liderleri tam da G-20 liderler zirvesi için Türkiye’de bulunuyorken yapıyor. Belli ki hukuksuz ve despotik muktedirler tüm dünyanın dikkatlerinin Türkiye’ye odaklandığı bir esnada gerçekleştirdikleri baskı ve karartma hamleleriyle Yeni Türkiye’nin road showunu yapıyorlar. Yeni Türkiye’nin böyle despotik bir ülke olduğunu ve bu çerçevede hareket etmeleri gerektiğini liderlere anlatmaya çalışıyorlar.
Obama, Cameron, Merkel, Trudaeu başta olmak üzere G-20’nin demokratik ülke liderleri tam da kendileri Türkiye’deyken gerçekleştirilen bu despotlukları ya olup biteni “ulusal çıkarlar” deyip sineye çekme bedbahtlığına düşme ya da baskıların müsebbibi Türk muhataplarının yüzüne doğrudan söyleme ahlaki sorumluluğuyla karşı karşıyalar.

29 Ekim 2015 Perşembe

92. yaşında can çekişen Cumhuriyet


İhtişamlı dönemler geçirdikten, 600 yıl sürdükten sonra zamana ayak uydurmakta zorlanıp miadını doldurarak çöken Osmanlı İmparatorluğu’nun küllerinden doğan Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunun üzerinden tam 92 yıl geçti. Zor şartlar altında kurtarılan Anadolu’nun kalbinde Mustafa Kemal Atatürk’ün liderliğiyle kurulan Cumhuriyet o dönemin şartlarına göre demokratik hukuk devleti olabilme çabası sergilemekten de geri durmadı.
Ancak, Cumhuriyet bazı tarihsel sebeplerden, bazı kifayetsizliklerden ve uluslararası konjontürden dolayı maalesef gerçek bir demokratik hukuk devleti olma idealine bir türlü ulaşamadı. Bu yöndeki çabalar ya demokrasi ve hukuk vaatleriyle gelen samimiyetsiz ve muhteris siyasi liderlerin yeterince güç temerküzü sağladıktan sonra bir tek adam diktası kurma hayali peşinde despotlaşmaşıyla sonuçlandı. Ya da siyasi aktörlerin beceriksizlikleri yüzünden dönem dönem paralize olan acemi demokrasimiz askeri darbeler ve müdahalelerle kesintiye uğradı. Netice 92 yıl boyunca Cumhuriyet bir türlü özgürlükçü ve tam teşekküllü bir demokratik hukuk devleti olma vasfıyla taçlandırılamadı.
Yarım yamalak bu demokrasisine, bir türlü yerli yerine oturtulamayan hukuk devletinin her türden zafiyetine rağmen bütün renkleri ve görüşleriyle Türk milleti Cumhuriyet’i yine de çok sevdi. Zihniyet olarak tarih öncesinde kalmış çok marjinal bazı gruplar dışında halkın tamamı Cumhuriyet’i benimsedi ve sahiplendi.
Buna rağmen bugün Türkiye Cumhuriyeti, kemale ermemiş olsa da kimliğini bütünleyen bütün demokratik ve hukuki ilkeleriyle birlikte can çekişiyor. Çünkü o “çok marjinal bazı gruplar” diye tanımladığımız bir azınlığın arsız ve şımarık tahakkümü altında bulunuyor. Cumhuriyet dönemi değerleri ve tecrübeleri yerine kendilerine geçmiş zamanların sıkıntılı istibdat dönemlerini referans alarak “Büyük Devlet” hayalleri peşinde koşan bu küçük güruh, gün be gerçeklikle bağlarını tamamen yitirdikleri halde, Cumhuriyet’i neredeyse tamamen esir almış durumdalar. Gırtlağına kadar suça ve yolsuzluğa batmış bu muktedir azgın azınlığın elinde Cumhuriyet adeta maalesef son demlerini yaşıyor. Ya çok geç olmadan uygulanacak bir şok tedaviyle demokratik Cumhuriyet kendisine yeniden gelecek ya da tamamen Orta Doğu’nun ve Asya’nın hiç de yabancısı olmadığı kesif bir diktatörlüğün hakimiyetine girecek.
Ülkede son yıllarda ve özellikle de son günlerde yaşananlara şöyle bir kuş bakışı bakanlar, şu an bile sultası altında yaşamakta olduğumuz nev-i şahsına münhasır rejimin demokratik bir hukuk devleti olmadığına rahatlıkla kanaat getirebilirler. “Halk yönetimi” anlamına gelen Cumhuriyet’in bu mümeyyiz vasfını gün be gün nasıl da yitirmekte olduğuna kolayca ve doğru bir şekilde hükmedebilirler. Devletin en tepesinde bulunanların bile her türlü yolsuzluk ve rüşvet şaibeleriyle anıldığı, işlemedik ulusal ve uluslararası suç bırakmadıklarına dair şüphelerin ise zirve yaptığı bir ortamda güçler ayrılığı sistemi, kontrol ve denge mekanizmaları, temel hak ve özgürlükler, şeffaflık, hukuk ve hesap verebilirlik özelliklerinden gün be gün mahrum bırakılan mevcut rejimin sultanlıkla diktatörlük karışımı bir tek adam rejimine dönüşmekte olduğu aklını ve izanını tamamen yitirmemiş herkes tarafından açıkça görülebiliyor.
Hukuksuz proje hakimlikler, partizan savcılıklarla bağımsızlığını ve tarafsızlığını yitirmiş yargının bulunduğu, iktidarın ve iktidardan da muktedir bir tek adamın milis gücüne dönüştürülmüş polis teşkilatının olduğu, özgür basının tek tek susturulduğu, basının ve medyanın en az yüzde 80’inin o tek adam tarafından doğrudan ya da dolaylı kontrol edildiği, kamu yayıncılığı yapan medya organlarının gün be gün güçlenen bu despotluğun sıradan  propaganda makinasına dönüştürüldüğü bir rejime ne demokrasi, ne hukuk devleti, ne de Cumhuriyet diyebilmenin imkanı kalmamıştır.
Şirketlerin ve işadamlarının tek tek tehdit edildiği, mallarına keyfi şekilde el konulduğu, can çekişmekte olan bir avuç özgür ve bağımsız medya kuruluşunun gazetelerinin kapatıldığı, televizyonlarının karartıldığı bir rejimin bir adı varsa, o da herhalde diktatörlüktür. Gerçek sivil toplum örgütlerinin üzerinde tepinildiği, GONGO niteliğinde binlerce çakma sivil toplum görünümlü entitenin kurulduğu, en basit eleştiri getirenlerin bile derhal “terörist” diye yaftalanarak üzerlerine çullanıldığı bir rejimin adına demokratik bir hukuk devleti veya Cumhuriyet dışında her şey diyebilirsiniz.
Muhalefetin sesinin kısıldığı, kamu imkanlarının hiçbir denetime tabii olmaksızın tamamen iktidar ve tek adamın kullanımına verildiği, en ufak muhalif sese tahammülün dip yaptığı bir ortamda hakkında konuşulması gereken bir Cumhuriyet’in varlığı değil, hukuksuz ve keyfi bir diktatörlüğün kurulmakta olduğudur. Kimsenin can ve mal güvenliğinin kalmadığı, on binlerce partizan tetikçinin hedef aldığı demokrat aydınların ve muhalif toplumsal kesimlerin onur ve haysiyetlerinin sistematik bir şekilde linç edilerek inciltildiği  bir rejime halkın rejimi, yani Cumhuriyet diyemezsiniz.
Yargının muhalif görülen herkesi ezmekte kullanılan adi bir silaha dönüştürüldüğü, bu yüzden yargıya güvenin yerlerde süründüğü ve hukuk güvenliğinin tamamen ortada kalktığı bir tek adam despotluğuna demokratik hukuk devleti ya da Cumhuriyet diyemezsiniz. Bünyesinde en etkin demokratik medya araçlarını barındıran Türkiye’nin en büyük holdinglerinden İpek Koza Holding ve İpek Medya Grubu’na haksız, hukuksuz ve göz göre göre sergilenen küstahlıklar ile yüzlerce ağır silahlı polis eşliğinde el koyabiliyorsanız, orada bir erdem ve fazilet rejimi olan Cumhuriyet’ten bahsedemezsiniz.
Bir rejim düşünün ki, muktedirlerinin ve yandaşlarının kazanç kapısı olarak çalışmanın yerini halkı soymak, kamu mallarını talan etmek, hırsızlık ve rüşvet almış olsun, hukukun yerini despotluk, erdem ve faziletin yerini ahlaksızlık, şeffaflığın yerini denetimsizlik, hoşgörünün yerini küstahlık ve nobranlık almış olsun! Böyle bir rejime demokrasi ve cumhuriyet diyebilir misiniz? Örnekleri çoğaltmak, yazıyı uzatmak mümkün, ama sanırım gereksiz.
Özetle çağdaş vatandaşlık haklarının bilincinde bir toplumun temel hak ve özgürlüklerini garanti altına almış bir demokratik hukuk devleti vasfıyla taçlandırabilmek için uğruna nesiller boyu mücadele verilen Cumhuriyetimiz Erdoğan sultasının keyfilikleri ve hukuksuzlukları yüzünden savrulduğu berbat koşullardaki bir yoğun bakımda can çekişiyor. Ülke Cumhuriyet’in kurulmasına giden çileli yolun geçtiği yıllardakinden çok daha büyük bir tehlike altında bulunuyor.
İşte bu berbat şartlar ve büyük tehlikeler altında Türkiye, Pazar günü ya Cumhuriyet’ine yeniden sahip çıkacak ve ona ihtiyaç duyduğu nefesi ve ruhu üfleyecek, ya da demokrasiyi “uygun gördüğü istasyonda inilecek bir tramvay” gibi gören muhteris ve ilkesiz zihniyetin elinde heder olup gidecek. Pazar günü yapılacak seçimler Cumhuriyet’imizi kurtarmak için bütün muhtemel sıkıntılarıyla birlikte son demokratik şansımız. Hukukun büyük ölçüde yok edildiği ülkemizde, Cumhuriyet’in ve kazanımlarının korunmasının tek demokratik yolu olarak, belki de önümüze son kez konulacak olan, sandık görünüyor. Demokratik yöntemlerden vazgeçmeden Cumhuriyet’in kazanımlarını korumanın bu son şansı iyi kullanılamayıp, dikta heveslilerinin beklentisi doğrultusunda heder edilirse Türkiye’yi her açıdan derinliği bugünden tahmin edilemeyecek büyük sıkıntılar, krizler ve kaotik günler bekliyor.