Hidayet Karaca etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Hidayet Karaca etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Mart 2016 Salı

Nomokrasi ve hukuk önünde eşitlik

Anayasa Mahkemesi’nin (AYM), Suriye’ye yasadışı silah taşıdığı iddia edilen MİT tırlarına dair bir haber yaptıkları için “casusluk”la yargılanan gazeteci Can Dündar ve Erdem Gül hakkında verdiği karar tartışılmaya devam ediliyor. AYM’ye bireysel başvuruları üzerine, tutuklanmak suretiyle “kişi hürriyetine ve güvenliğine dair haklarının ihlal edildiğine” hükmeden bu karar, 90 gün boyunca cezaevinde tutulan iki değerli meslektaşımızın tahliye edilmesini sağladı.
Her ne kadar ülkede hala hukuk kırıntıları olduğuna dair umutları yeşertse de bu karar, başta Hidayet Karaca, Gültekin Avcı ve Mehmet Baransu olmak üzere, sayıları 30’u aşan diğer tutuklu gazetecilere derhal uygulanmadığı için “hukuk önünde eşitlik” tartışmalarını da beraberinde getirdi. Temel hak ve özgürlüklere duyarlı oldukları kadar hukuka da bağlı olan tüm çevrelerde sevinçle karşılanan bu karara yönelik Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın tuhaf tepkisi ise kamuoyunda tam bir soğuk duş etkisi yaptı. Erdoğan’ın herhangi bir hukuk devletinde örneğine rastlanmayacak “Anayasa Mahkemesi’nin verdiği karara uymuyorum, saygı da duymuyorum” şeklindeki demokrasiye ve hukuk devletine yakışmayan tepki tartışmanın kapsamını bir anda genişletti.
Bu kararın eşitsiz uygulanması ve Erdoğan’ın tepkisi birçok hayati sorunun yeniden gözden geçirilerek cevaplandırılmasını bir ihtiyaç haline getirdi. Türkiye Cumhuriyeti hakikaten bir hukuk devleti midir? “Hukukun üstünlüğü” ilkesi devleti yönetenler tarafından ne kadar içselleştirilmiştir? Hukuk önünde hakikaten herkes eşit midir? Anayasa ve Türkiye’nin taraf olduğu üst hukuk normu niteliğindeki uluslararası sözleşmeler tarafından garanti altına alınan hukuki haklar herkesi kapsar mı? Cumhurbaşkanı ya da herhangi bir başka devlet görevlisi hukuka tabi midir, yoksa hukukun üzerinde midir? Kendisini hukukun üzerinde görenler, yaptıkları anayasa ihlalleri ve işledikleri anayasal suçlar karşısında hukukun yaptırımlarından layüsel midir?
1860’lı yıllardan itibaren hukuk ve siyaset bilimi literatürüne girmiş olan “hukuk devleti” kavramı, en genel anlamıyla, sınırları içerisinde hükümran olan kamu erkinin bir hukuk düzenine bağlı olduğu devlet şeklini tanımlar. Mutlakiyetçi devletlerden farklı olarak, vatandaşlarını keyfi uygulamalardan korumak amacıyla “hukuk devleti”nde devlet gücü yasalar yardımıyla tanımlanır. “Hukuk devleti”nin olmazsa olmazları vardır ve bu temel ilkeler şöyle sıralanır: Devletin faaliyetlerinde hukuk kurallarıyla bağlı olması; hukuk önünde eşitlik ve devletin tarafsızlığı; temel hakların güvence altına alınması; devletin yargısal denetimi, hakim ve yargı bağımsızlığı.
Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 10. Maddesi “kanun önünde eşitlik” ilkesine güçlü bir vurgu yapar ve aynen şöyle der: “Herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir… Devlet, bu eşitliğin yaşama geçmesini sağlamakla yükümlüdür. Hiçbir kişiye, aileye, zümreye veya sınıfa imtiyaz tanınamaz. Devlet organları ve idare makamları bütün işlemlerinde kanun önünde eşitlik ilkesine uygun olarak hareket etmek zorundadırlar.”
AYM’nin söz konusu kararını sadece Anayasa’nın bu açık maddesi ışığında analiz etsek bile, bu kararın Karaca, Avcı ve Baransu gibi diğer tutuklu gazetecilere hala tatbik edilmemiş olmasının Anayasa’nın hukuk önünde eşitlik ilkesine ters düştüğünü net bir şekilde ifade edebiliriz. Anayasa’nın 10. Maddesi herkesi bağladığı gibi en fazla da vatandaşların hukuk önünde eşitliğini teminle sorumlu olan kamu yetkililerini ve özellikle yargı mercilerini bağlar. Bu görevlerini yerine getirmeyen yargı mercileri ya da Erdoğan’ın yaptığı gibi ilgili yargı mercileri üzerinde alenen baskı kurmaya çalışanlar anayasal suç işlemiş olur.
Kaldı ki, pek beğenmediğimiz 1982 Anayasası, 1961 Anayasası’nın aksine “hukuk önünde eşitlik” ilkesini “temel haklar ve ödevler” kısmına değil, “genel esaslar” kısmına koymuştur. Anayasanın bu sistematiğinden, “hukuk önünde eşitlik” ilkesini devlet yönetimine egemen olan bir “temel ilke”, bir “genel esas” olarak düşündüğü sonucu çıkmaktadır. Yani “hukuk önünde eşitlik” ilkesi tıpkı cumhuriyetçilik ilkesi, laiklik ilkesi, hukuk devleti ilkesi gibi anayasal sistemin temel yapısını belirleyen ilkelerdendir. Bu sayede “hukuk önünde eşitlik” ilkesi, devlet organlarını, idare ve yargı makamlarını vatandaşlar arasında ayrım yapmaktan net bir şekilde men eder.
Aynı şekilde, hukuk devletini esas alan bu Anayasa maddesi, makamı ve görevi ne olursa olsun hiç kimseye “Anayasa Mahkemesi’nin verdiği karara uymuyorum, saygı da duymuyorum” deme hakkı ve imtiyazı tanımaz. Demokrasiye ve hukuk devletine yakışmayan bu tür keyfi ve nobran çıkışlar doğrudan Anayasa’nın ihlali ve dolayısıyla anayasal suç işlemek anlamına gelir. Kaldı ki Anayasa’nın 153. Maddesi de açıkça “Anayasa Mahkemesi’nin kararları kesindir” der. Sonra da “Anayasa Mahkemesi kararları Resmi Gazete’de hemen yayımlanır ve yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını, gerçek ve tüzel kişileri bağlar,” diyerek hiçbir kişiye ve makama bu kararlara keyfi şekilde uymama hakkı vermediğini açıkça ortaya koyar
Cumhurbaşkanı Erdoğan başta olmak üzere pek çok yetkilinin, içselleştirmek şöyle dursun şeklen bile benimsemediği artık net bir şekilde anlaşılan “hukukun üstünlüğü”, “hukuk yönetmelidir” diyen Aristo’dan beri yaygın kabul gören bir ilkedir. Devlet olarak Türkiye Cumhuriyeti de “hukukun üstünlüğü” ilkesini benimsemiş bir hukuk devletidir. Devletin bütün eylemlerinde hukuka bağlı olmasını ve hukuki sınırlara riayet etmesini talep eden “hukukun üstünlüğü” ilkesinin hayat bulması ancak bağımsız bir yargı mekanizması ile mümkündür. Hukukun özellikle de devlet ve hükümet yetkisini elinde tutanlara karşı üstünlüğünün altı çizen bu ilkenin, bağımsızlığı ve tarafsızlığı ortadan kaldırılarak büyük ölçüde partizan bir yargıya mahkum edilmiş Türkiye gibi ülkelerde ise hayat alanı maalesef ya yoktur ya da alabildiğine kısıtlıdır.
Öte yandan, “hukukun üstünlüğü” her vatandaşın hukukun muhatabı olabileceği anlamına da gelir. Yani “hukukun üstünlüğü” ilkesini benimsemiş bir ülkede kimse imtiyazlı olamaz. Bu ilke, başbakan ve cumhurbaşkanı dahil olmak üzere, hiç kimsenin ve hiçbir kurumun hukukun üstünde olmadığı anlamına gelmektedir. Üzerinde anlaşılmış temel prensipleri bulunan “hukukun üstünlüğü” bir ülkenin iyi yönetilip yönetilmediğini gösteren ana kriterlerdendir. “Hukukun üstünlüğü”nü benimsemiş yönetimlere Latince’de “hukukun yönetimi” anlamında “nomocracy” de denilmektedir. 
“Hukukun üstünlüğü”nü ilkesel olarak benimsemiş Türkiye’de konumu her ne olursa olsun tüm kamu görevlileri Anayasayı benimsemek ve her şeyin üzerinde tutmak zorundadır. Çünkü göreve başlarken ettikleri yeminler hukukun herkesten daha üstün olduğunu sembolize eder. Hal böyle olmakla birlikte ortalık maalesef namusları ve şereflerini ortaya koyarak üzerine ettikleri yemine uymayan ilkesiz ve değer tanımaz kamu yetkililerinden ve sözde hukuk adamlarından geçilmiyor.

27 Aralık 2015 Pazar

“Terörist”

Uluslararası çevrelerde tanımı konusunda tam bir mutabakat olmasa da “terör” denildiğinde neyin kastedildiği, “terör örgütü” ve “terörist”in ise kimler olduğu konusunda genel geçer bir anlayış birlikteliği vardır. Hukukun olmadığı, uluslararası hukukun ve evrensel teamüllerin umursanmadığı keyfi ve despotik rejimlerde ise “terör”, terör örgütü” ve “terörist” tanımlamaları ve yaftalamaları hedef alınan kişiden kişiye, gruptan gruba ve farklı dönemlerde farklılıklar gösterir. Bu tanımlama ve etiketlemelerde ne bir ilkeli olma şartı aranır, ne de tutarlı olma. Hukukla birlikte insanların hak ve özgürlüklerini, izzetini, onurunu ve şahsiyetini hiçe sayan o ülkenin hukuksuz muktedirleri neye “terör”, kimlere “terör örgütü” ve “terörist” diyorsa o ülkede artık terör, terör örgütü ve terörist onlarmış gibi bir algı oluşturulur. Sonra da oluşturulan o mesnetsiz algıya dayalı olarak onlarca, yüzlerce, binlerce, on binlerce masum insan o ülkedeki gerçek teröristlere uygulamaktan sakınılan tüm takibatların, operasyonların ve keyfi cezalandırmaların hedefi olur.
            Mesela, insanlık dışı terör ve vahşet eylemleri uluslararası toplum tarafından korku ve dehşet içerisinde izlenen IŞİD, el-Kaide gibi radikal terör örgütleri o ülkede artık terör örgütü olarak görülmez. Epey bir ayak sürüdükten sonra uluslararası toplum ve güçlerin baskılarına direnemeyerek ve gözlerine hoş görünmek için retorik düzeyde “terör örgütü” ve “terörist” olarak gönülsüzce bahsedilen eli kanlı bu örgütlere ve militanlarına karşı göstermelik bazı operasyonlar da yapılıyormuş gibi yapılır. Bu göstermelik operasyonlar ve gözaltılar üzerinden sözkonusu terör örgütleri ile mücadelenin bir parçası olunduğu gibi üzerinde iyi çalışılmış mühendislik harikası bir izlenim uluslararası topluma başarıyla verilir. Ancak günün sonunda bu operasyonlarda kimlerin yakalandığı ve yargı önüne çıkarıldığına bakıldığında bu operasyonların tamamen bir algıdan ibaret olduğu gibi bir sonuçla karşılaşılır.
            Neticede, IŞİD ve el-Kaide’nin kolayca militan devşirdiği belli başlı ülkelerden biri olunduğu halde cezaevlerinde yargılanmayı bekleyen doğru dürüst IŞİD ve el-Kaide militanlarına rastlanmaz. Hele hele haklarında terörden yargılama yapılmakta olan ya da bu konuda haklarında hüküm verilmiş bu örgüt mensubu olan gerçek teröristlerin örneğine pek rastlanmaz. Tam tersine “terör örgütü”, “terörist” ve “vatan haini” damgası yeme, kendilerine karşı yapılacak hukuksuz ve keyfi operasyonları ve yargılamaları göze almak pahasına hala sesini yükseltme cesaretini gösterebilen bir avuç medya, bağımsız gazeteci ve bazı muhalifler dışında bu tuhaf durumu sorun eden de bulunmaz. Ama ne yazık ki, uluslararası medya ve toplum artık o ülkenin adını gerçek terör örgütleriyle birlikte anmaya çoktan başlamış ve  teröre destek veren bir ülke olarak görür hale gelmiştir.
            Bir de tabii o ülkenin muktedirlerinin dönemsel ihtiyaçlarına ve konjonktürel siyasi çıkarlarına göre “terör örgütü”, “terörist” olarak tanımladıkları gruplar vardır. Hukuk kuralları ve ahlaki tutarlık umurlarında olmayan muktedirler ve gazeteci, bilim adamı görünümlü t şahsiyetsiz yardakçıları, tıpkı terör örgütü PKK örneğinde olduğu gibi, ihtiyaca göre bir terör örgütünü dünyanın en barışçıl sivil toplum örgütü gibi de lanse edebilir. Çıkarlarına uymadığı andan itibaren ise sadece PKK’yı değil, PKK ile doğrudan alakalı olmayan barış insanlarına bile kolayca “terörist” damgasını basıp, önce linç kampanyalarına hedef haline getirebilir ve sonra da büyük bir maharet ve ustalıkla ortadan kaldırabilirler.
            İçeriği kamuoyunca bilinmeyen gizli hedefler için yıllarca birlikte yol aldıkları, her türlü faaliyetlerine ve güç devşirme çabalarına göz yumdukları sadece terör örgütü hedeflerinde değildir artık. Akıl almaz bir akıl tutulması ve intikam güdüsüyle topyekün bir etnik varlığı düşman olarak görür ve günlerce, haftalarca yüzbinlerce nüfuslu şehirlerde terör estirip sivillerin can güvenliğini hiçe sayarlar. Üç aylık bebeklerden, 80 yaşındaki yaşlılara kadar onlarcasının öldürülmesine büyük bir soğukkanlılıkla devam edilmesini görmezden gelirler.
            Bu muktedirlerin, tüm dünyanın en büyük terör örgütleri olarak gördüğü IŞİD ve el-Kaide gibi radikal terör örgütleriyle sahici anlamda mücadele etmek şöyle dursun fırsat buldukça bu örgütlere destek olduklarından bile şüphelenilir. Öte yandan İBDA-C gibi radikal İslamcı terör örgütleriyle açıktan sarmaş dolaş olmaktan bile çekinmezler. Sonra da dönüp ele geçirdikleri devletin tüm imkanlarını kullanarak hayatları boyunca ellerine silah almamış, gönüllülerinin tek bir şiddet eylemine rastlanmamış Hizmet Hareketi gibi dünya çapında eğitim, diyalog, barış ve hayır çalışmalarıyla bilinen bir sivil toplum örgütünü “terör örgütü” diye yaftalayıp, IŞID, el-Kaide, İBDA-C ve dönemsel olarak PKK’dan esirgedikleri her türlü keyfi ve hukuksuz operasyonun hedefi haline getirirler.
            Hatta, MİT ve Genelkurmay Başkanlığı’nın 2000’lerin başından itibaren takip ederek raporladığı, oluşturdukları şiddet ve terör tehdidi konusunda emniyet güçlerini defaatle uyardığı, açık kaynaklarda bile el-Kaide bağlantılı olduklarının ispatlandığı Tahşiye gibi bir radikal gruba, muktedirlerin o dönemki siyasi ihtiyaçlarına uygun gördükleri için büyük şehvet ve heyecanla destek verdikleri operasyonları yapan polisler ve savcılar bugün “terör örgütü” ve “terörist” olarak yargılanabiliyor.
            Geçtiğimiz hafta salı ve cuma günleri İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi’nde izlediğim adına yargılama değil ancak bir “budalalık komedyası” diyebileceğim duruşmalarda polis şeflerinin ve Samanyolu Yayın Grubu Başkanı Hidayet Karaca’nın avukatları tarafından masumiyetlerine dair somut delillere rağmen ve son dakikada MİT ve Genelkurmay’dan gelen belgelerle resmen ve fillen çöktüğü halde devam ettirilen davada tek bir tutuklunun bile tahliye edilmemesinin şokunu ve utancını hala atlatabilmiş değilim. İddialarını ispatlayabilecek hiçbir somut delil ve gerekçe ortaya koyamayan deli saçması bir iddianame ile “terör örgütü” kurmak, yönetmek ya da üye olmakla suçlanan masum insanların talimatla hareket ettiğinden şüphe duyulan bir mahkeme tarafından tutsak edilmesi vicdanları kanatıyor. 
            Son bölümleri 2009’da yayınlanan bir TV dizisinin senaryosundaki, dahli olmayan tek cümlelik kurgusal bir replikten dolayı bir medya grubunun başkanı 1 yılı aşkın bir süredir, üstelik hakkında 25 Nisan 2015’te bir mahkeme tarafından tahliye kararı verildiği halde, halen tutuklu ve tutsak bulunuyor. Operasyonun yapıldığı 2010 yılında terörist olarak görülen ama ihtiyaçları değiştiği için artık muktedirlerin el çabukluğuyla masum olduklarına hükmettikleri el-Kaide terör örgütü bağlantılı Tahşiye grubuna operasyon yapıp gözaltına alan, bu başarılarından dolayı aynı iktidar tarafından kamuoyu önünde açıkça övülüp, ödüllerle taltif edilen polis müdürleri ve memurları ise bugün aynı davada terör örgütü kurmak ve yönetmekle yargılanıyorlar. 1,5 yıldır tutsak tutuluyorlar.
            Görevleri gereği devletin kendilerine verdiği yasal silahlar “terör” unsuru gibi sunulup, suç delili sayılıyor. Çoğunun emekliliğine çok az zaman kaldığı halde polislik meslek hayatları boyunca bugüne kadar tek bir disiplin suçuna bile rastlanmadığı söylenen bu polisler sadece ve sadece hukuk çerçevesinde görevlerini yaptıkları için “terörist” olmakla suçlanıp, tutuklu yargılanıyorlar. Herkesin gözlerinin önünde hukuk yok sayılıyor ve bağımsız yargı olma vasfını yitirmiş yargıçlar marifetiyle mahkeme salonlarında akılalmaz zulümler yapılıyor.
            Tıpkı uzun zulümler listesine her gün bir yenisi eklenen“cadı avı” ve nefret operasyonları”nda olduğu gibi. Fakir öğrencilere burs vermek, yardım kuruluşlarına bağışta bulunmaktan başka suçu(!) olmayan onlarca insana yönelik her gün yeni bir operasyon ve zulüm gerçekleştiriliyor. Cumartesi günü ise masum insanlara “terörist” muamelesi yapılan adres bu sefer Çanakkale idi. Aralarında Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi’nin başarılı eski Rektörü Prof. Dr. Sedat Laçiner'in de bulunduğu 28 kişi gözaltına alındı. Tıpkı Hitler’in toplama kamplarında olduğu gibi soğuk kış şartlarında ısıtılmayan bir spor salonunda tutulan hayırseverler neyle suçlanıyorlar dersiniz? Fakir üniversite öğrencilerine burs vermekle...
            Prof. Laçiner’in suçlanarak gözaltına alınmasına gerekçe yapılan meblağın ise 150 TL’lik (50 dolar) bir bağış olduğu söyleniyor. Aklını, vicdanını ve ruhunu yitirmiş bir zulüm makinasına dönen Erdoğan rejimi ve AKP iktidarının IŞİD ve el-Kaide gibi örgütleri alabildiğine hoşgörürken, kimlere “terör örgütü”, “terörist” dediklerini anlayabilmek için, genç yaşına rağmen bugüne kadar yüzlerce makalesi, Türkçe’de 18 kitabı, İngilizce’de 5 kitabı yayınlanmış Laçiner’in Wikipedia’daki uzun ve çarpıcı CV’sine bakmak bile yeterli. Ben burada sadece, Davos Ekonomik Forumu tarafından, ilk ve tek Türk olarak 2006 yılında “Genç Küresel Lider” seçildiğini hatırlatmakla yetineceğim.

           



22 Aralık 2015 Salı

El-Kaide’den Amsterdam’a, İstanbul’dan Pennsylvania’ya


Bugün İstanbul’da başlayan ve benim de ilk celsesini izleme şansını bulduğum çok önemli bir davanın sadece Türkiye’de değil, Avrupa ve ABD’den de büyük bir ilgiyle takip edilmekte olduğunu düşünüyorum. Çünkü İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülmeye başlanan “Tahşiyecilere kumpas” davasının sınır aşan etkileri olacak gibi. Tuhaf ama bu muhtemel etki için uygun zemini bizzat AKP hükümeti oluşturdu. Malumunuz Türk vergi mükelleflerinden toplan kamu parasıyla AKP hükümeti tarafından tutulan İngiliz hukuk firması “Amsterdam & Partners LLP”nin kurucusu Robert Amsterdam, 10 Aralık 2015 günü “Tahşiye” davası üzerinden Fethullah Gülen aleyhinde ABD’nin Pennsylvania eyaletinde mesnetsiz iddialarla bir dava açtı.
Tartışmalı da olsa meşhur bir avukat olarak Amsterdam’ın “Tahşiyeciler” diye bilinen radikal İslamcı yapı ile ilgili elbette ki yeterince bilgisi olduğu kanaatindeyim. AKP hükümetinden aldığı para ve talimat karşılığı bu davayı Amerikan yargı sistemine taşımakla nasıl bir süreci başlattığının bilincinde olduğuna da şüphe yok. Ancak Amerikalı yargı mercilerinin ve kamuoyunun bu konuda yeterli bilgiye sahip olmadığını tahmin edebiliyorum. Türk yargısının içinde bulunduğu zavallı durumu bildiğimden İstanbul’da Salı sabahı başlayan davadan adil bir sonuç beklemesem de bilgi ihtiyacını önemli ölçüde gidereceğini umuyorum. Bu yüzden söz konusu davayı radikal İslamcı şiddete duyarlı Amerikan kamuoyunun yanı sıra ABD’li yetkililerin de yakından takip etmesinde büyük fayda görüyorum.
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ve kontrolündeki AKP hükümetinin devleti ve yargıyı kişisel kinlerine ve intikam duygularına nasıl alet ettiğine dair önemli bir deneyim sunacak olan bu dava, uluslararası kamuoyuna da radikal İslamcı terör ve şiddet konusunda Erdoğan ve AKP hükümetinin nerede durduğuna dair ciddi bir fikir verecektir. Çünkü geçen hafta Fransız Le Monde gazetesinde yayınlanan makalesinde olduğu gibi tüm dünyada el-Kaide ve IŞİD benzeri radikal İslamcı şiddet ve terör örgütlerine karşı sesini yükseltebilen, enerjisinin çok önemli bir kısmını dünya barışı ile dinler ve kültürlerarası diyalog için harcayan İslam bazlı ender küresel sivil toplum hareketlerinden biri ve belki de en etkilisi olan Hizmet Hareketi’ne ilham veren Fethullah Gülen Hocaefendi'ye ABD’de açılan davanın kaynağını da bu mesnetsiz dava oluşturuyor.
Avukat Amsterdam’ın AKP hükümetinden aldığı para karşılığı ABD yargı mercilerinde savunmasını üstlendiği “Tahşiyeciler grubu”nu tanımak başta Amerikan yargı mercileri olmak üzere tüm uluslararası toplumun hakkı. Öyleyse Tahşiyecileri hep birlikte biraz tanıyalım: Her şeyden önce, Türkiye’de devletin kurumları henüz yerli yerinde ve bağımsız yargı organı hala işlevselken istihbarat ve emniyet güçleri tarafından takip edilen ve haklarında raporlar hazırlanan Tahşiyeciler, o raporlarda şiddete ve radikal dinci teröre eğilimli bir İslamcı grup olarak tanıtılıyor. Daha önemlisi Tahşiyecilerin bu raporlarda adı uluslararası radikal İslamcı terör örgütü el-Kaide ile birlikte anılıyor. Öyle bir grup ki bu, İslam’daki “cihad” kavramından nefsin terbiyesinden ziyade, el-Kaide tarzı terörist yapılara katılarak Usame Bin Ladin gibi teröristlerin emrinde “kafir”lere karşı savaşmayı anlıyor. Kendi marjinal anlayışı dışındaki her İslami anlayışı ise savaşılması gereken “kafir” kategorisine kolayca sokabiliyor. “Cihat” dedikleri söz konusu mücadelede terör yöntemlerinin her türünü kullanmayı tasvip eden Tahşiyeciler, dinler arası diyaloğu ise baş düşmanları görüyor.
Bir tarafta eğitim, yardımlaşma ve kültürlerarası diyalog faaliyetleriyle İslam’ın barışçıl yüzünü temsil eden Hizmet Hareketi’ne ilham veren bir İslam alimi, diğer tarafta ise Usame Bin Ladin’e sempatisiyle, radikal terör örgütü el-Kaide’ye destek çağrısıyla anılan  marjinal bir radikal İslamcı grup. Amsterdam’ın ABD’de olduğu gibi normal işleyen ve adaleti tesis için çabalayan bağımsız bir yargı mekanizmasında işi gerçekten zor gibi. Dünyanın en barışçıl İslami (Islamic) sivil toplum hareketine karşı terör örgütü el-Kaide ile ilişkilendirilen bir radikal İslamcı grubu savunmak için ABD mahkemelerinde açılan bir davanın seyrini izlemek bizim için de enteresan olacak.
Gelelim Türkiye’de başlayan dava sürecine. Haksız ve hukuksuz bir şekilde 1 yılı aşkın bir süredir Silivri Cezaevi’nde tutsak bulunan Samanyolu Yayın Grubu Başkanı Hidayet Karaca’nın da aralarında olduğu 10 kişinin (diğerleri polis) davası neredeyse tamamen AKP yandaşı medyanın mesnetsiz yayınlarından derlenen 332 sayfalık iddianameye dayalı. Bakırköy 3. Ağır Ceza Mahkemesi’nin asıl sanıkların yargılandığı Tahşiye ana davasında yargılanan tüm sanıkları bu tartışmalı davanın ilk duruşmasından sadece 1 hafta önce beraat ettirerek aklaması bu davayı daha da tartışmalı hale getiriyor. Bu planlı tesadüf(!), doğal olarak, “uyduruk yargılama için acaba delil mi oluşturuluyor?” şüphesine yol açıyor.  
Erdoğan’ın bir ABD seyahatinden hemen önce “El-Kaide’ye karşı AKP hükümeti yeterince mücadele etmiyor” eleştirilerine bir cevap niteliğinde 22 Ocak 2010’da İstanbul ağırlıklı olmak üzere gerçekleştirilen “El-Kaide’ye Yönelik Büyük Operasyon”a ilişkin basın açıklamasını, daha sonra Erdoğan kabinesinde İçişleri Bakanlığı görevi yapacak olan, dönemin İstanbul Valisi Muammer Güler yapmıştı. Güler aynen söyle diyordu: “İstanbul İl Emniyet Müdürlüğü ve Jandarma Komutanlığı, Ankara, Erzurum, Kayseri, Kırıkkale Niğde ve Samsun il emniyet müdürlükleri ile 22 Ocak 2010 günü, radikal dini motifli bir terör örgütüne, yani el-Kaide terör örgütüne yönelik olarak eş zamanlı ve müşterek bir operasyon gerçekleştirdi. Operasyon sonucunda 57 kişi yakalanarak gözlem altına alındı. Ev ve işyerlerinde yapılan aramalarda 3 el bombası, 1 sis bombası, 7 tabanca, fişekler, hançer, kılıç ve çok sayıda örgütsel doküman, ses kayıt cihazları ele geçirildi.”
Erdoğan’ın kritik ABD seyahati öncesine denk getirilen operasyonun önemini ise Vali Güler şöyle anlatıyordu: “Yakalanan örgüt mensuplarının bir kısmının legal ve illegal yollarla yurt dışına çıkarak cihat bölgeleri olarak bilinen yerlerde kaldıkları, cihat bölgelerine gönderilecek örgüt mensuplarına eğitim amacıyla ormanlık alanlarda spor ve kamp faaliyetleri icra ettikleri, bu faaliyetlerde askeri eğitim de yaptırdıkları, ayrıca operasyonda yakalanan bir kısım örgüt üyelerinin de El Kaide’nin Avrupa, Türkiye ve Suriye sorumlusu olarak bilinen Louai Sakka isimli şahısla ve daha önce de 15-20 Kasım 2003’teki bombalama olaylarına karışarak sonradan Irak’ta öldüğü anlaşılan Habib Aktaş ile de ilgili oldukları tespit edilmiştir.”  
İlk duruşması bugün yapılan dava, 2003’ten beri farklı çevreler tarafından gündeme getirilerek şiddet ve terör eğilimine vurgu yapıldığı ve MİT’in ilki 17 Şubat 2009’da olmak üzere, 17 Nisan 2009 ve 30 Nisan 2009 tarihlerinde ilgili mercilere grupla ilgili üç kere bilgi notu geçerek uyarıda bulunduğu halde, Fethullah Gülen Hocaefendi’nin polislere talimat vererek bu “güya barışçıl” İslami gruba karşı komplo kurduğu iddiasına dayanıyor. Delil olarak ise 2009’da Samanyolu Televizyonu’nda yayınlanan kurgusal bir dizinin senaryosu ve Gülen’in 6 Nisan 2009 tarihli bir sohbeti gösteriliyor. Güya Gülen polislere yaptığı sohbet ve bu dizinin 2009’da yayınlanan bir bölümü üzerinden operasyon talimatı vermiş. Dizinin komploya delil olarak sunulmasına kanıt olarak ise Gülen ile Hidayet Karaca arasında 2013 yılına ait bir telefon görüşmesinin yasadışı dinleme kaydı gösteriliyor.
Peki görüşmede Tahşiye’den ya da Tahşiye’ye karşı herhangi bir operasyondan mı bahsediliyor? Elbette ki hayır… Zaten daha eski tarihli MİT raporlarının gösterdiği gibi Emniyet’in, Gülen’in sohbetinden çok daha önce Tahşiyeciler adlı grubun varlığından haberdar olduğu görülüyor.  Genelkurmay İstihbarat eski Başkanı emekli Korgeneral İsmail Hakkı Pekin de Bugün Gazetesi’ne yaptığı bir açıklamada “Tahşiyeciler raporu Fethullah Gülen Hoca’nın konuşmasından daha önceki bir tarihte MİT tarafından gönderildi” demişti.  
Vali Güler’in haklı bir övünçle anlattığı operasyonda sadece polisler değil, jandarma da yer alıyor. Operasyon öncesi soruşturma aşamasında ise savcılar, hakimler ve ilgili güvenlik bürokatları arasında neredeyse yok yok. Her ideoloji ve çevreden savcılar, hakimler ve emniyet amirleri soruşturma sürecine dahil olmuş. Hal böyleyken Tahşiyeciler’e yönelik bir “Gülen komplosu” iddia ve soruşturmasının kendisi buram buram komplo kokuyor.
2009 yılında “Tahşiye grubuna” yönelik yapılan soruşturmanın arkasındaki isim olan dönemin Emniyet Genel Müdürü daha sonradan AKP milletvekili seçilen Oğuz Kağan Köksal’dan başkası değildi. Dönemin Polis İstihbarat Başkanı Hüseyin Namal’ın operasyon için izin talep belgesinde özellikle Tahşiyecilerin lideri Mehmet Doğan’ın şiddet talimatı verdiğine dikkat çekiliyor. Köksal’ın onayının ardından belirlenen adreslere eş zamanlı baskın düzenleniyor. Dönemin İçişleri Bakanı ise Beşir Atalay’dan başkası değil. Soruşturma ve operasyonlarda AKP hükümetine yakınlığıyla bilinen Savcı İsmail Uçar ve Emniyet Genel Müdürü Halis Böğürcü de yer almış.
Tahşiye grubunun şiddet eğilimi açık kaynaklardan da teyit edilebiliyor. Mesela Tahşiyecilerin lideri Mehmet Doğan, CNN Türk canlı yayınında Usame bin Ladin ile ilgili düşüncelerinin sorulması üzerine, “Ben, Usame bin Ladin’i Müslüman olduğu için severim.” ifadelerini kullanmıştı. Doğan, medyada yer alan diğer ses kayıtlarında ise taraftarlarına Afganistan’da savaşa gitmelerini tavsiye etmiş, ayrıca Türkiye gibi ülkelerdeki yönetimlere başkaldırmanın caiz olduğunu savunmuştu. HaberTürk gazetesinden Ahmet Çelik’e 17 Aralık 2014 tarihinde verdiği bir söyleşide ise Doğan, muhabirin el-Kaide ve IŞİD’le ilgili ısrarlı sorularına karşın ise “Bunlar siyasi konular. Bizim görevimiz değil” diyerek cevap vermemişti.
Ayrıca 2009’da takibe alınan grubun lideri Mehmet Doğan’ın, bir sohbet toplantısına ait ses kaydında şu ifadeleri kullandığı medyada yer almıştı: “Senin hükümetin başındaki adam senin değil, onların adamıdır. Senin başındaki hoca da onlarındır... Diyecek ki nasıl edelim hocam? Ben de diyorum ki git silah yap, vur. Ferşat’ın babası, hocası evin içerisinde çalışıyor çalışıyor bir füze yapıyor. Yeter ki yap. Serbesttir, ne yaparsan yap. Kılıç oynamazsa İslamiyet olmaz. Şu an şeriatla amel etmeyen Mısır, Suriye, Türkiye, Pakistan, Hindistan, İran bütün alemi İslam’daki zahiren Müslüman görülen devletlerin hepsi kırılıp gidecektir. Yakında, uzakta değil.”
Bu da, Robert Amsterdam’ın Amerikan yargı mercilerini “barışçıl bir masum Müslüman” diye ikna etmeye çalışacağı Mehmet Doğan’ın Usame bin Ladin ve el-Kaide’den bahsettiği bir başka konuşmasındaki ifadeleri: “Afganistan’da bir ordu çıkacak. O orduyu duyduğun zaman, karnın üzerinde sürünerek de olsan, o orduya katıl!”
Kolay gelsin Bay Amsterdam… İşin hiç kolay değil.

26 Nisan 2015 Pazar

AKP ülkeyi kaosa sürüklüyor


Anlaşılan o ki hak, hukuk, özgürlük tanımayan AKP iktidarı yeni yönetim tarzı olarak sistematik haydutluğu iyice benimsemiş durumda. 17-25 Aralık 2013 tarihli yolsuzluk operasyonlarıyla rüşvet, hırsızlık ve yolsuzlukları suç üştü yapılan AKP hükümeti, o tarihten başlayarak Türkiye’deki yerleşik hukuk sistemini tarumar etti. Dönemin başbakanının talimatları ve militan başbakanlık müsteşarının aracılığıyla kolluk güçleri yargının vermiş olduğu talimat ve kararları uygulamadı. Yetmedi 17/25 Aralık’ta ortalığa saçılan mide bulandırıcı pislikleri örtme gayretiyle tüm bakanlıklar birer organize çete militanına dönüştürüldü. Her bakanlık, kendilerince istihdam edilmiş binlerce bürokratın hukuksuz ve keyfi bir şekilde tasfiyesi için kolları sıvadı.
Bu süreçte demokratik hukuk devletlerinin olmazsa olmazı durumundaki güçler ayrılığı sistemi ortadan tamamen kaldırıldı. Demokrat geçindiği dönemlerde bile “yargının devlet içinde ayrı bir güç gibi hareket ettiği”nden şikayetlenen Erdoğan liderliğindeki bir yıkım ekibi hak ve özgürlükler, demokrasi ve hukuk adına önlerine ne çıktıysa yerle bir ettiler. Yıktıklarının yerine koydukları ucubelerde ise hukukilik ve meşruluk şartına riayet etme ihtiyacı asla duymadılar. Kendi reform çabalarının demokrasi ve hukuk adına ne kadar kurumsallaşmış sonucu varsa zıvanadan çıkmış bir Frekenştayn gibi yok edip geçtiler. Yürütme olarak hiçbir kural, hukuk kaidesi ve ahlaki ilkeyle kendilerini bağlı hissetmeyen iktidar güruhu, bu süreçte sadece yargıyı iğfal etmekle kalmadı, yasamayı da kendi suç galerilerinin failleri arasında baş köşeye oturttular.
Halkı demokrasi, evrensel hukuk, temel insan hak ve özgürlükleri çerçevesinde yönetmekten tamamen vazgeçip iyiden iyiye ülkeye topyekun tahakküm etmeye yönelen niyeti bozuk bu dar kadro, yasamanın yerine talimatı ve fermanı, hukukun yerine ise talimatla karar alan kurgu mahkemeleri koydu. Devletin ağır aksak da olsa işleyen mekanizmasına görülmedik bir kin ve nefretle saldırmak ve işleyen sisteme hınçla çomak sokmakla kalmadılar, devleti topyekun ortadan kaldıracak hamlelere soyundular. Türkiye’deki rejim tereddütsüz tam bir parlamenter sistem olmasına rağmen, tüm kanunları ve kanunların anası anayasayı yok sayarak fiili ve cebri olarak adeta bir başkanlık sistemi varmış gibi hoyratça hareket eder hale geldiler. Siz sakın “başkanlık sistemi” dememe aldanmayın. Ortada sistem falan yok. Sadece kendisini “başkan” zanneden bir zat var. O zat da hukuktan ve anayasadan almadığı fiili yetkilerle suç üzerine suç işliyor. Bu sayede mevcut kurulu düzeni bilinçli ve sistematik bir şekilde paralize ederek ortadan kaldırmayı hedefliyor. Elbette o boşluğu da “başkanlık sistemi” kamuflajı altında nevi şahsına münhasır bir diktatörlük rejimiyle doldurmayı amaçlıyor.
Tartışmakta olduğumuz mesele yüksek siyasetin alanı olan ve soğukkanlılıkla ele alınması icap eden sadece rejimin karakteri konusu olsa yine bir nebze olsun tahammül edilebilir. Ancak, tüm erken belirtilerinden anlaşılabildiği kadarıyla ortaya çıkacak bir ucubenin tesisi için, her gün yüzlerce insanın hunharca katledildiği kaotik bir bölgenin ortasındaki bu ülke, doymak bilmez güç ve iktidar hırsından başka bir özelliği olmayan kriminal ve son derece tehlikeli bir kadro tarafından göz göre göre kaosa sürükleniyor. Belli ki bu iktidar güruhu “yapıcı kaos – constructive chaos” yaklaşımını tamamen yanlış anlıyor. Anladıkları çerçevesinde var olan düzeni yok edip, bu sayede yeni bir düzene ihtiyaç oluşturup onun üzerinden arzuladıkları rejim tasarımını gerçekleştirebilme amacı güdüyor. Bu amaçla da masum insanlara akla hayale gelmedik iftiralar ve delilsiz suçlamalarla gözaltı ve tutuklama kararları verebiliyorlar. Muhalif kim varsa haksız ve hukuksuz şekilde üzerine gidiliyor, insanlar korkutuluyor, sindiriliyor, mafyatik yöntemlerle doğrudan mal varlıklarına el koyacak kadar haydutluk denemeleri yapılıyor.
Tüm halkın gözleri önünde Türkiye’nin en büyük holdinglerinden Çukurova Grubu’nun nasıl talan edildiğini hep birlikte gördük. Ülkedeki en büyük mobil telefon operatörü olan Turkcell; birçok TV ve gazeteden oluşan medya organları da dahil Holding şirketlerinin hükümet beslemesi yandaş işadamlarına nasıl peşkeş çekildiğine de şahit olduk. Türk ekonomisini ve özellikle bankacılık sistemine olan güveni temelinden sarsmak pahasına sergiledikleri görülmedik bir gözüdönmüşlükle Bank Asya’ya yönelik haydutluk da herkesin gözleri önünde gerçekleşmedi mi?
Bu haydutluklar devam ederken aylar boyunca onlarca soruşturma ve denetimden geçmiş olan hayır ve yardım derneği Kimse Yok Mu? hakkında kural ve hukuk dışı tek bir delil bulamayan iktidarın gene bir bakanlar kurulu kararıyla KYM’nin yardım faaliyetlerine nasıl darbe vurmaya çabaladığına da şahitlik etmedik mi? Somut bir ihmal veya usulsüzlük bulamayan iktidar 113 ülkede yardım faaliyetlerinde bulunan KYM’yi bugünlerde temelsiz ve mesnetsiz iftira ve suçlamalarla “terör örgütü” olarak suçlama hazırlığı içerisinde. IŞİD, el-Kaide, İBDA-C, PKK ve benzeri eli kanlı terör örgütlerine “terör örgütü” bile diyemeyen ve bu terör örgütlerine vazifeleri gereği operasyon yapan tüm polislerle birlikte savcı ve hakimlere de operasyon üzerine operasyon düzenleyerek hapse atan bir iktidarın hayır ve yardım faaliyetleri dışında bir suçu olmayan KYM’yi “terör örgütü” olarak suçlaması belki tuhaf ama itiraf etmeliyim ki kendi içerisinde bir tutarlılık arz ediyor. IŞİD, el-Kaide, PKK ve Erdoğan’ın lideriyle sarmaş dolaş olduğu radikal İBDA-C terör örgütü değilse mantık gereği doğal olarak yardım kuruluşu KYM bir terör örgütüdür.
Bu kaotik süreçte masum insanlara casusluk ve vatan hainliği gibi akla hayale gelmeyecek suçlamalarla kumpas kuran iktidarın bu kumpasa alet olmayan TÜBİTAK Başkan Yardımcısı Hasan Palaz’a ve kurum olarak TÜBİTAK’ın kendisine neler yaptığına da şahit olduk. Sahte delil oluşturma girişiminin parçası olmayı reddettiği için Hasan Palaz, iki ayrı uyduruk tutuklama kararıyla haftalardır demir parmaklıklar arkasında. Türkiye’nin yetişmiş en iyi beyinlerinden oluşan TÜBİTAK’taki 1000’in üzerindeki araştırmacı ve bilim adamı ise derhal atılarak kurum fiilen yok edilmiş durumda. Boşalan yerleri ilahiyatçılar, veterinerler ve hayvanat bahçesi yöneticileri ile dolduran iktidar çetesi, bilim ve teknolojiden ne anladığını da bu vesileyle cümle aleme göstermiş oldu.
Öte yandan, 17/25 Aralık 2013 yolsuzluk operasyonlarını gerçekleştiren polis amirlerinin, savcıların ve hakimlerin gözaltına alınarak, tutuklanarak, sürgün edilerek, görevden alınarak ve memuriyetten ihraç edilerek gerçekleştirilen zulümleri de gördük. Evrensel demokratik hukuka ve tabii hakim ilkesine aykırı bir şekilde ihdas ettikleri kurgu Sulh Ceza Mahkemeleri üzerinden 22 Temmuz 2014 tarihinde gerçekleştirilen hukuk dışı operasyonlar sonrasında tutuklanan 17/25 Aralık yolsuzluk operasyonunda görev almış polis amirleri hakkında aradan geçen 9 aya rağmen ne somut bir suç delili, ne de bir iddianame ortaya koyan AKP’nin proje yargısı şimdilerde bu zulümlerine her gün bir yenisini eklemekle meşgul.
14 Aralık 2014’te bir dizi senaryosundan dolayı onlarca kişiyi gözaltına alacak kadar akıl ve mantıkla ilişkisini kesmiş bu zalimler güruhu, yine aynı gerekçeyle 140 güne yakın bir zamandır bazı polis amirleri ile birlikte Samanyolu Yayın Grubu Başkanı Hidayet Karaca’yı da açık bir haydutlukla özgürlüğünden alıkoyuyor. Zaman Gazetesi Yayın Yönetmeni Ekrem Dumanlı’nın mesleki gerekleri yerine getirmesine engel olacak şekilde seyahat özgürlüğünü keyfi bir şekilde kısıtlayabiliyor. Bunlar yetmezmiş gibi yakın tarihi askeri darbeler ve müdahalelerle dolu olan Türkiye’de yeni darbe teşebbüslerini ve ordu içerisindeki cunta yapılanmalarını belgeleriyle ortaya koyarak seçilmiş hükümeti ve demokrasiyi ipten alan gazeteci Mehmet Baransu da akla hayale gelmedik suçlamalarla hapsediliyor. Cezaevindeki Baransu, dünya çapındaki gazetecilik başarısıyla yüzyılın en önemli 100 araştırmacı gazetecileri listesine onurla girerken, darbe teşebbüslerini açığa çıkardığı cuntacı generallerin aynı süreçte serbest bırakılması da garabetin bir başka boyutunu teşkil ediyor.
İpin ucu bir kere kaçmaya görsün, her gün yeni bir skandalla karşılaşmak kaçınılmaz oluyor. Tıpkı Cumartesi gecesi bir mahkemenin verdiği tahliye kararının başına gelenler gibi. Gazeteci Hidayet Karaca ve suça gömülmüş hükümet tarafından 22 Temmuz 2014 ve sonrasında hapse atılmış polis amirlerinin maruz kaldığı hukuk ihlallerinden yola çıkan bir üst mahkeme bu mağdurların tutukluluk halini sona erdirecek bir tahliye kararı vermiş durumda. Ama maalesef tıpkı yarım yamalak demokrasimizi olduğu gibi anayasa, hukuk ve yargıyı da iğfal eden aynı iktidar çetesi kararın açıklandığı andan itibaren mahkemenin bu kesin kararını yok sayarak hukuksuz şekilde hapse attıkları insanların tutsaklığını devam ettirmek için olmadık işlere kalkışıyorlar.
Ne yazık ki, hukuka ve adalete hizmet yerine suçüstü yakalanmış iktidar çetesine hizmeti maharet sanan bazı yargı mensupları akla hayale gelmedik yöntemlere başvurarak bu haydutluğa alet oluyorlar. Böylece bugüne kadar yaptıkları hukuksuz işlemlere ve aldıkları hukuksuz kararlara yenilerini ekleyerek ileride hesabını yargı önünde vermekte güçlük çekecekleri yeni suçlar işlemekten imtina etmiyorlar.
Türkiye, maalesef, siyasi ve maddi iktidar ihtirasından başka değer tanımayan, hukuksuz ve despot bir güruhun elinde her geçen gün yeni bir haydutluk örneğiyle karşılaşıyor. Ülkeyi demokratik hukuk ilkeleri çerçevesinde yönetme sorumluluğu taşıması gerekenler görülmedik haydutluklara imza atıyor. Suç üstüne suç işliyor. Herkesin gözleri önünde adım adım ülkeyi sonu belirsiz bir kaosa sürüklüyor.