Hizmet Hareketi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Hizmet Hareketi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Şubat 2016 Cumartesi

Caydırıcılık, tutarsızlık ve inandırıcılık sorunu

Uluslararası ilişkilerde milli menfaatlerin korunması ve geliştirilmesi için hasım güçlere karşı caydırıcılık ne kadar önemliyse uluslararası kamuoyu nezdinde tutarlılık ve inandırıcılık da o kadar önemlidir.
            Caydırıcılık elbette ki milli menfaatler konusunda sürekli “kırmızı çizgiler” ilan etmekten ibaret değildir. Çok kısa süre içerisinde bu “kırmızı çizgiler”in flulaşması karşısında eli kolu bağlı kalmak hiç değildir. Çünkü caydırıcılık ile blöf arasında derin farklar ve uçurumlar vardır. Bununla birlikte somut hamlelerle desteklenen caydırıcı eylem veya söylemlerle uluslararası hasımlarını tavır değişikliğine zorlayabilen güçlerin, gerçeklik algısını zaafa uğratmamak kaydıyla, blöfler yapmasının da uluslararası ilişkilerde kısıtılı bir yeri vardır. Ancak sürekli “kırmızı çizgi”ler ilan eder, muhatap olduğunuz her kriz karşısında aklınıza gelen en cüretkar sözleri sarf eder, çok üst perdeden tehditleri birbiri ardına sıralar ama bunların hiçbirinin gereğini yapamazsanız sizi bir daha kimse ciddiye almaz.
            Mesela, tarihin gerilimli akışı içerisinde çok ama çok gerektiğinde, ve tabii çok nadir olarak, “kimse bizim kudretimizi/sabrımızı sınamasın” diyebilirsiniz. Birileri bu kararlılığınızı sınamaya cüret ettiğinde ise tehdidinizin gereği neyse yaparsınız. Şayet bu türden büyük laflar ettiğinizde sizi hamleye davet eden karşıt eylemlerin dayatan gereklerini yerine getiremezseniz sadece caydırıcılık etkisini tümden yitirmekle kalmaz, alay konusu da olursunuz.
            Hassas uluslararası sorunları kitleleri coşturmak için iç siyaset malzemesi olarak kullanmayı bir alışkanlık haline getirirseniz belki oy desteğinizi artırabilirsiniz ama burnunuzu da krizlerden çıkaramaz hale gelirsiniz. Üstelik uluslararası itibarınızdan, inandırıcılığınızdan ve caydırıcılığınızdan geriye hiçbir şey kalmaz. Sıklıkla ilan ettiği sözde kırmızı çizgilere, yüksek perdeden dillendirdiği tehditlere rağmen hasım aktörlerden gelen cüretkar hareketler karşısında tek hamle bile yapamayan Ankara’daki mevcut siyasi iradenin başına gelen de doğrusu bundan başkası değildir.
            Çünkü, caydırıcılık son yıllarda sıklıkla karşılaştığımız gibi bir kuru hamaset sanatı değildir. Caydırıcılığın silahı ve mühimmatı tumturaklı laf kalabalığından ve üst perdeden kof tehditlerden ziyade reel sosyo-ekonomik ve siyasi güçtür. Ülkeyi savunma kapasitesi ve muhtemel tehditlere karşı taarruz gücüdür. Güçlü silah stoğudur. Bu silah ve mühimmat stoğu ve envanterini en zor şartlarda yalnız başına kalsa bile kendi başına ikame etme kabiliyetidir. Bu türden imkan ve kabiliyetleriniz yeterli düzeyde değilse hasımlarınıza yönelteceğiniz caydırıcı söylemler alay konusu olan blöflerden öteye geçemez.
            Uluslararası ilişkilerde caydırıcılıktan daha önemli olan ise özellikle dost unsurlar nezdindeki tutarlılık ve güvenilirliktir. Bir ülke yönetimi uluslararası toplumda sürekli olarak yalanları, çarpıtmaları, tutarsızlıkları ve güvenilmezliği ile gündeme geliyorsa, o yönetimin zaman zaman dile getirdiği doğrulara da kimse itibar etmez. AKP hükümeti ve Erdoğan rejimi altında inandırıcılığını büyük ölçüde yitiren Türkiye’nin son yıllarda başına gelen budur. Bu ülke tarihinde mevcut yönetim kadar uluslararası muhatapları tarafından yalanlanan bir başka iktidar olmamıştır.
            Ülkeler için en büyük itibar kredisi olan inandırıcılıklarını yitirmesinin faturası elbette ki çok ağırdır. Bunun en son ve belki de en vahim örneklerinden birini, çoğu asker 28 vatandaşımızın şehit olduğu, 61 vatandaşımızın yaralandığı Ankara’nın kalpgahındaki alçakça terör saldırısı sonrası yaşanan gelişmelerle gördük. Bu terör saldırısı maalesef AKP iktidarının ve Erdoğan rejiminin uluslararası toplum nezdindeki güven ve inandırıcılık sorununun ne kadar ileri boyutlara ulaştığını görmek isteyen herkese gösterdi.
            Erdoğan rejimi, terör örgütleri listesine hala almadığı, mahkemelere gönderdiği resmi yazılarda “terör örgütü” olarak görmediğini deklare ettiği, lideri Salih Müslim’i defaatle Ankara’ya resmen davet ederek en üst düzeyde ağırladığı, 2014 yılında IŞİD saldırıları karşısında kendilerine her türlü yardımı açıktan yapmaktan gururla bahsettiği PYD’yi şimdi birden bire uluslararası topluma terör örgütü olarak lanse etmeye çalışıyor. Tabii bu çabası, doğal olarak hiç kimseden itibar görmüyor.
            Erdoğan rejiminin özellikle PYD’yi hedef almak üzere kuzey Suriye’de bir kara operasyonuna mazeret aradığı ve uluslararası toplumu PYD’nin bir terörist örgüt olduğuna ikna etmeye çabaladığı günlerde gerçekleşen Ankara’daki saldırıyı saatler içerisinde PYD ile ilişkilendirmesi hiç kimseye inandırıcı gelmedi. Tıpkı Suriye’deki kırmızı çizgisini sivillere karşı kitle imha silahlarının kullanılması olarak açıklayan Obama yönetimini kırmızı çizgisinin aşıldığına ikna etmek üzere, tam da Suriye’deki krizin de ele alınacağı bir G-20 zirvesi öncesinde, 21 Ağustos 2013 günü 1500 sivilin ölümüyle sonuçlanan Guta’da kimyasal silah kullanımından Esed rejimini sorumlu tutan argümanların hiç inandırıcı bulunmaması gibi.
            Bloomberg haber ajansının Türkiye eski büro şefi Mark Bentley’in Twitter’da yaptığı bir anket bu konuda yabancı kamuoyundaki vahim algıyı bütün çıplaklığıyla gösterir nitelikteydi. Her ne kadar bilimsel bir veri olarak kabul edemesek de bu anlık anketin sonuçları Türkiye’yi yönetenlerin tutarlılığı, uluslararası kamuoyundaki inandırıcılıkları ve itibarları hakkında çok şeyler söylüyor. Bentley’in “Ankara bombalamasını kim yaptı? En isabetli tahmininiz...” şeklindeki sorusuna cevap veren 8276 kişiden yüzde 15’i PYD, yüzde 16’sı IŞİD, yüzde 6’sı diğer cevabı verirken maalesef yüzde 63’ünün “Türk istihbaratı” demesi Ankara’yı yönetenlerin itibarındaki sıfırlanmayı açıkça gözler önüne sermiştir.
            Erdoğan rejimi altındaki Ankara inandırıcılığını ve itibarını nasıl yitirmesin ki? Kısa süre öncesine kadar meşru bir örgüt gibi resmen muhatap alınan, her türlü askeri ve siyasi destek sağlanan, üstelik ülkenin terör örgütleri listesine hala alınmamış olan PYD’nin şimdi çıkıp terör örgütü olduğunu savunursanız sadece bir şeyi ispatlamış olursunuz: Ne kadar basiretsiz, öngörüsüz, tutarsız ve güvenilmez bir rejim ve yönetim olduğunuzu.
            Hele hele ülkede terör ve şiddet kol geziyorken, çevreniz ateş çemberine dönmüşken ülkenin istihbarat gücünü, kamu güvenliğine dair imkanlarını bugüne kadar tek bir şiddet ve terör eylemine karışmadıkları halde keyfi bir şekilde “terör örgütü” ilan ettiğiniz Hizmet Hareketi’ne karşı kullanırsanız, gün gelir gerçek terör örgütlerine dair sözlerinize ve sözde kanıtlarınıza inanacak hiç kimseyi bulamazsınız.
            Şahsi siyasi hırsları için düne kadar terör örgütü PKK’yı “meşru muhatap” kabul eden Erdoğan rejimi tutarsızlıklarla, yalanlarla dolu inandırıcılıktan yoksun bu gidişatla korkarım ki PYD’yi uluslararası aktörlere bir terör örgütü olarak kabul ettirmeyi değil belki ama PKK’yı terör listelerinden çıkarmayı başaracak. Tıpkı masum insanlara haksız, hukuksuz ve keyfi bir şekilde terörist muamelesi yapmalarında olduğu gibi bu kifayetsizliklerinin ve beceriksizliklerinin ceremesini de yine bu ülke ve bu millet çekecek.

27 Aralık 2015 Pazar

“Terörist”

Uluslararası çevrelerde tanımı konusunda tam bir mutabakat olmasa da “terör” denildiğinde neyin kastedildiği, “terör örgütü” ve “terörist”in ise kimler olduğu konusunda genel geçer bir anlayış birlikteliği vardır. Hukukun olmadığı, uluslararası hukukun ve evrensel teamüllerin umursanmadığı keyfi ve despotik rejimlerde ise “terör”, terör örgütü” ve “terörist” tanımlamaları ve yaftalamaları hedef alınan kişiden kişiye, gruptan gruba ve farklı dönemlerde farklılıklar gösterir. Bu tanımlama ve etiketlemelerde ne bir ilkeli olma şartı aranır, ne de tutarlı olma. Hukukla birlikte insanların hak ve özgürlüklerini, izzetini, onurunu ve şahsiyetini hiçe sayan o ülkenin hukuksuz muktedirleri neye “terör”, kimlere “terör örgütü” ve “terörist” diyorsa o ülkede artık terör, terör örgütü ve terörist onlarmış gibi bir algı oluşturulur. Sonra da oluşturulan o mesnetsiz algıya dayalı olarak onlarca, yüzlerce, binlerce, on binlerce masum insan o ülkedeki gerçek teröristlere uygulamaktan sakınılan tüm takibatların, operasyonların ve keyfi cezalandırmaların hedefi olur.
            Mesela, insanlık dışı terör ve vahşet eylemleri uluslararası toplum tarafından korku ve dehşet içerisinde izlenen IŞİD, el-Kaide gibi radikal terör örgütleri o ülkede artık terör örgütü olarak görülmez. Epey bir ayak sürüdükten sonra uluslararası toplum ve güçlerin baskılarına direnemeyerek ve gözlerine hoş görünmek için retorik düzeyde “terör örgütü” ve “terörist” olarak gönülsüzce bahsedilen eli kanlı bu örgütlere ve militanlarına karşı göstermelik bazı operasyonlar da yapılıyormuş gibi yapılır. Bu göstermelik operasyonlar ve gözaltılar üzerinden sözkonusu terör örgütleri ile mücadelenin bir parçası olunduğu gibi üzerinde iyi çalışılmış mühendislik harikası bir izlenim uluslararası topluma başarıyla verilir. Ancak günün sonunda bu operasyonlarda kimlerin yakalandığı ve yargı önüne çıkarıldığına bakıldığında bu operasyonların tamamen bir algıdan ibaret olduğu gibi bir sonuçla karşılaşılır.
            Neticede, IŞİD ve el-Kaide’nin kolayca militan devşirdiği belli başlı ülkelerden biri olunduğu halde cezaevlerinde yargılanmayı bekleyen doğru dürüst IŞİD ve el-Kaide militanlarına rastlanmaz. Hele hele haklarında terörden yargılama yapılmakta olan ya da bu konuda haklarında hüküm verilmiş bu örgüt mensubu olan gerçek teröristlerin örneğine pek rastlanmaz. Tam tersine “terör örgütü”, “terörist” ve “vatan haini” damgası yeme, kendilerine karşı yapılacak hukuksuz ve keyfi operasyonları ve yargılamaları göze almak pahasına hala sesini yükseltme cesaretini gösterebilen bir avuç medya, bağımsız gazeteci ve bazı muhalifler dışında bu tuhaf durumu sorun eden de bulunmaz. Ama ne yazık ki, uluslararası medya ve toplum artık o ülkenin adını gerçek terör örgütleriyle birlikte anmaya çoktan başlamış ve  teröre destek veren bir ülke olarak görür hale gelmiştir.
            Bir de tabii o ülkenin muktedirlerinin dönemsel ihtiyaçlarına ve konjonktürel siyasi çıkarlarına göre “terör örgütü”, “terörist” olarak tanımladıkları gruplar vardır. Hukuk kuralları ve ahlaki tutarlık umurlarında olmayan muktedirler ve gazeteci, bilim adamı görünümlü t şahsiyetsiz yardakçıları, tıpkı terör örgütü PKK örneğinde olduğu gibi, ihtiyaca göre bir terör örgütünü dünyanın en barışçıl sivil toplum örgütü gibi de lanse edebilir. Çıkarlarına uymadığı andan itibaren ise sadece PKK’yı değil, PKK ile doğrudan alakalı olmayan barış insanlarına bile kolayca “terörist” damgasını basıp, önce linç kampanyalarına hedef haline getirebilir ve sonra da büyük bir maharet ve ustalıkla ortadan kaldırabilirler.
            İçeriği kamuoyunca bilinmeyen gizli hedefler için yıllarca birlikte yol aldıkları, her türlü faaliyetlerine ve güç devşirme çabalarına göz yumdukları sadece terör örgütü hedeflerinde değildir artık. Akıl almaz bir akıl tutulması ve intikam güdüsüyle topyekün bir etnik varlığı düşman olarak görür ve günlerce, haftalarca yüzbinlerce nüfuslu şehirlerde terör estirip sivillerin can güvenliğini hiçe sayarlar. Üç aylık bebeklerden, 80 yaşındaki yaşlılara kadar onlarcasının öldürülmesine büyük bir soğukkanlılıkla devam edilmesini görmezden gelirler.
            Bu muktedirlerin, tüm dünyanın en büyük terör örgütleri olarak gördüğü IŞİD ve el-Kaide gibi radikal terör örgütleriyle sahici anlamda mücadele etmek şöyle dursun fırsat buldukça bu örgütlere destek olduklarından bile şüphelenilir. Öte yandan İBDA-C gibi radikal İslamcı terör örgütleriyle açıktan sarmaş dolaş olmaktan bile çekinmezler. Sonra da dönüp ele geçirdikleri devletin tüm imkanlarını kullanarak hayatları boyunca ellerine silah almamış, gönüllülerinin tek bir şiddet eylemine rastlanmamış Hizmet Hareketi gibi dünya çapında eğitim, diyalog, barış ve hayır çalışmalarıyla bilinen bir sivil toplum örgütünü “terör örgütü” diye yaftalayıp, IŞID, el-Kaide, İBDA-C ve dönemsel olarak PKK’dan esirgedikleri her türlü keyfi ve hukuksuz operasyonun hedefi haline getirirler.
            Hatta, MİT ve Genelkurmay Başkanlığı’nın 2000’lerin başından itibaren takip ederek raporladığı, oluşturdukları şiddet ve terör tehdidi konusunda emniyet güçlerini defaatle uyardığı, açık kaynaklarda bile el-Kaide bağlantılı olduklarının ispatlandığı Tahşiye gibi bir radikal gruba, muktedirlerin o dönemki siyasi ihtiyaçlarına uygun gördükleri için büyük şehvet ve heyecanla destek verdikleri operasyonları yapan polisler ve savcılar bugün “terör örgütü” ve “terörist” olarak yargılanabiliyor.
            Geçtiğimiz hafta salı ve cuma günleri İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi’nde izlediğim adına yargılama değil ancak bir “budalalık komedyası” diyebileceğim duruşmalarda polis şeflerinin ve Samanyolu Yayın Grubu Başkanı Hidayet Karaca’nın avukatları tarafından masumiyetlerine dair somut delillere rağmen ve son dakikada MİT ve Genelkurmay’dan gelen belgelerle resmen ve fillen çöktüğü halde devam ettirilen davada tek bir tutuklunun bile tahliye edilmemesinin şokunu ve utancını hala atlatabilmiş değilim. İddialarını ispatlayabilecek hiçbir somut delil ve gerekçe ortaya koyamayan deli saçması bir iddianame ile “terör örgütü” kurmak, yönetmek ya da üye olmakla suçlanan masum insanların talimatla hareket ettiğinden şüphe duyulan bir mahkeme tarafından tutsak edilmesi vicdanları kanatıyor. 
            Son bölümleri 2009’da yayınlanan bir TV dizisinin senaryosundaki, dahli olmayan tek cümlelik kurgusal bir replikten dolayı bir medya grubunun başkanı 1 yılı aşkın bir süredir, üstelik hakkında 25 Nisan 2015’te bir mahkeme tarafından tahliye kararı verildiği halde, halen tutuklu ve tutsak bulunuyor. Operasyonun yapıldığı 2010 yılında terörist olarak görülen ama ihtiyaçları değiştiği için artık muktedirlerin el çabukluğuyla masum olduklarına hükmettikleri el-Kaide terör örgütü bağlantılı Tahşiye grubuna operasyon yapıp gözaltına alan, bu başarılarından dolayı aynı iktidar tarafından kamuoyu önünde açıkça övülüp, ödüllerle taltif edilen polis müdürleri ve memurları ise bugün aynı davada terör örgütü kurmak ve yönetmekle yargılanıyorlar. 1,5 yıldır tutsak tutuluyorlar.
            Görevleri gereği devletin kendilerine verdiği yasal silahlar “terör” unsuru gibi sunulup, suç delili sayılıyor. Çoğunun emekliliğine çok az zaman kaldığı halde polislik meslek hayatları boyunca bugüne kadar tek bir disiplin suçuna bile rastlanmadığı söylenen bu polisler sadece ve sadece hukuk çerçevesinde görevlerini yaptıkları için “terörist” olmakla suçlanıp, tutuklu yargılanıyorlar. Herkesin gözlerinin önünde hukuk yok sayılıyor ve bağımsız yargı olma vasfını yitirmiş yargıçlar marifetiyle mahkeme salonlarında akılalmaz zulümler yapılıyor.
            Tıpkı uzun zulümler listesine her gün bir yenisi eklenen“cadı avı” ve nefret operasyonları”nda olduğu gibi. Fakir öğrencilere burs vermek, yardım kuruluşlarına bağışta bulunmaktan başka suçu(!) olmayan onlarca insana yönelik her gün yeni bir operasyon ve zulüm gerçekleştiriliyor. Cumartesi günü ise masum insanlara “terörist” muamelesi yapılan adres bu sefer Çanakkale idi. Aralarında Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi’nin başarılı eski Rektörü Prof. Dr. Sedat Laçiner'in de bulunduğu 28 kişi gözaltına alındı. Tıpkı Hitler’in toplama kamplarında olduğu gibi soğuk kış şartlarında ısıtılmayan bir spor salonunda tutulan hayırseverler neyle suçlanıyorlar dersiniz? Fakir üniversite öğrencilerine burs vermekle...
            Prof. Laçiner’in suçlanarak gözaltına alınmasına gerekçe yapılan meblağın ise 150 TL’lik (50 dolar) bir bağış olduğu söyleniyor. Aklını, vicdanını ve ruhunu yitirmiş bir zulüm makinasına dönen Erdoğan rejimi ve AKP iktidarının IŞİD ve el-Kaide gibi örgütleri alabildiğine hoşgörürken, kimlere “terör örgütü”, “terörist” dediklerini anlayabilmek için, genç yaşına rağmen bugüne kadar yüzlerce makalesi, Türkçe’de 18 kitabı, İngilizce’de 5 kitabı yayınlanmış Laçiner’in Wikipedia’daki uzun ve çarpıcı CV’sine bakmak bile yeterli. Ben burada sadece, Davos Ekonomik Forumu tarafından, ilk ve tek Türk olarak 2006 yılında “Genç Küresel Lider” seçildiğini hatırlatmakla yetineceğim.

           



22 Aralık 2015 Salı

El-Kaide’den Amsterdam’a, İstanbul’dan Pennsylvania’ya


Bugün İstanbul’da başlayan ve benim de ilk celsesini izleme şansını bulduğum çok önemli bir davanın sadece Türkiye’de değil, Avrupa ve ABD’den de büyük bir ilgiyle takip edilmekte olduğunu düşünüyorum. Çünkü İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülmeye başlanan “Tahşiyecilere kumpas” davasının sınır aşan etkileri olacak gibi. Tuhaf ama bu muhtemel etki için uygun zemini bizzat AKP hükümeti oluşturdu. Malumunuz Türk vergi mükelleflerinden toplan kamu parasıyla AKP hükümeti tarafından tutulan İngiliz hukuk firması “Amsterdam & Partners LLP”nin kurucusu Robert Amsterdam, 10 Aralık 2015 günü “Tahşiye” davası üzerinden Fethullah Gülen aleyhinde ABD’nin Pennsylvania eyaletinde mesnetsiz iddialarla bir dava açtı.
Tartışmalı da olsa meşhur bir avukat olarak Amsterdam’ın “Tahşiyeciler” diye bilinen radikal İslamcı yapı ile ilgili elbette ki yeterince bilgisi olduğu kanaatindeyim. AKP hükümetinden aldığı para ve talimat karşılığı bu davayı Amerikan yargı sistemine taşımakla nasıl bir süreci başlattığının bilincinde olduğuna da şüphe yok. Ancak Amerikalı yargı mercilerinin ve kamuoyunun bu konuda yeterli bilgiye sahip olmadığını tahmin edebiliyorum. Türk yargısının içinde bulunduğu zavallı durumu bildiğimden İstanbul’da Salı sabahı başlayan davadan adil bir sonuç beklemesem de bilgi ihtiyacını önemli ölçüde gidereceğini umuyorum. Bu yüzden söz konusu davayı radikal İslamcı şiddete duyarlı Amerikan kamuoyunun yanı sıra ABD’li yetkililerin de yakından takip etmesinde büyük fayda görüyorum.
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ve kontrolündeki AKP hükümetinin devleti ve yargıyı kişisel kinlerine ve intikam duygularına nasıl alet ettiğine dair önemli bir deneyim sunacak olan bu dava, uluslararası kamuoyuna da radikal İslamcı terör ve şiddet konusunda Erdoğan ve AKP hükümetinin nerede durduğuna dair ciddi bir fikir verecektir. Çünkü geçen hafta Fransız Le Monde gazetesinde yayınlanan makalesinde olduğu gibi tüm dünyada el-Kaide ve IŞİD benzeri radikal İslamcı şiddet ve terör örgütlerine karşı sesini yükseltebilen, enerjisinin çok önemli bir kısmını dünya barışı ile dinler ve kültürlerarası diyalog için harcayan İslam bazlı ender küresel sivil toplum hareketlerinden biri ve belki de en etkilisi olan Hizmet Hareketi’ne ilham veren Fethullah Gülen Hocaefendi'ye ABD’de açılan davanın kaynağını da bu mesnetsiz dava oluşturuyor.
Avukat Amsterdam’ın AKP hükümetinden aldığı para karşılığı ABD yargı mercilerinde savunmasını üstlendiği “Tahşiyeciler grubu”nu tanımak başta Amerikan yargı mercileri olmak üzere tüm uluslararası toplumun hakkı. Öyleyse Tahşiyecileri hep birlikte biraz tanıyalım: Her şeyden önce, Türkiye’de devletin kurumları henüz yerli yerinde ve bağımsız yargı organı hala işlevselken istihbarat ve emniyet güçleri tarafından takip edilen ve haklarında raporlar hazırlanan Tahşiyeciler, o raporlarda şiddete ve radikal dinci teröre eğilimli bir İslamcı grup olarak tanıtılıyor. Daha önemlisi Tahşiyecilerin bu raporlarda adı uluslararası radikal İslamcı terör örgütü el-Kaide ile birlikte anılıyor. Öyle bir grup ki bu, İslam’daki “cihad” kavramından nefsin terbiyesinden ziyade, el-Kaide tarzı terörist yapılara katılarak Usame Bin Ladin gibi teröristlerin emrinde “kafir”lere karşı savaşmayı anlıyor. Kendi marjinal anlayışı dışındaki her İslami anlayışı ise savaşılması gereken “kafir” kategorisine kolayca sokabiliyor. “Cihat” dedikleri söz konusu mücadelede terör yöntemlerinin her türünü kullanmayı tasvip eden Tahşiyeciler, dinler arası diyaloğu ise baş düşmanları görüyor.
Bir tarafta eğitim, yardımlaşma ve kültürlerarası diyalog faaliyetleriyle İslam’ın barışçıl yüzünü temsil eden Hizmet Hareketi’ne ilham veren bir İslam alimi, diğer tarafta ise Usame Bin Ladin’e sempatisiyle, radikal terör örgütü el-Kaide’ye destek çağrısıyla anılan  marjinal bir radikal İslamcı grup. Amsterdam’ın ABD’de olduğu gibi normal işleyen ve adaleti tesis için çabalayan bağımsız bir yargı mekanizmasında işi gerçekten zor gibi. Dünyanın en barışçıl İslami (Islamic) sivil toplum hareketine karşı terör örgütü el-Kaide ile ilişkilendirilen bir radikal İslamcı grubu savunmak için ABD mahkemelerinde açılan bir davanın seyrini izlemek bizim için de enteresan olacak.
Gelelim Türkiye’de başlayan dava sürecine. Haksız ve hukuksuz bir şekilde 1 yılı aşkın bir süredir Silivri Cezaevi’nde tutsak bulunan Samanyolu Yayın Grubu Başkanı Hidayet Karaca’nın da aralarında olduğu 10 kişinin (diğerleri polis) davası neredeyse tamamen AKP yandaşı medyanın mesnetsiz yayınlarından derlenen 332 sayfalık iddianameye dayalı. Bakırköy 3. Ağır Ceza Mahkemesi’nin asıl sanıkların yargılandığı Tahşiye ana davasında yargılanan tüm sanıkları bu tartışmalı davanın ilk duruşmasından sadece 1 hafta önce beraat ettirerek aklaması bu davayı daha da tartışmalı hale getiriyor. Bu planlı tesadüf(!), doğal olarak, “uyduruk yargılama için acaba delil mi oluşturuluyor?” şüphesine yol açıyor.  
Erdoğan’ın bir ABD seyahatinden hemen önce “El-Kaide’ye karşı AKP hükümeti yeterince mücadele etmiyor” eleştirilerine bir cevap niteliğinde 22 Ocak 2010’da İstanbul ağırlıklı olmak üzere gerçekleştirilen “El-Kaide’ye Yönelik Büyük Operasyon”a ilişkin basın açıklamasını, daha sonra Erdoğan kabinesinde İçişleri Bakanlığı görevi yapacak olan, dönemin İstanbul Valisi Muammer Güler yapmıştı. Güler aynen söyle diyordu: “İstanbul İl Emniyet Müdürlüğü ve Jandarma Komutanlığı, Ankara, Erzurum, Kayseri, Kırıkkale Niğde ve Samsun il emniyet müdürlükleri ile 22 Ocak 2010 günü, radikal dini motifli bir terör örgütüne, yani el-Kaide terör örgütüne yönelik olarak eş zamanlı ve müşterek bir operasyon gerçekleştirdi. Operasyon sonucunda 57 kişi yakalanarak gözlem altına alındı. Ev ve işyerlerinde yapılan aramalarda 3 el bombası, 1 sis bombası, 7 tabanca, fişekler, hançer, kılıç ve çok sayıda örgütsel doküman, ses kayıt cihazları ele geçirildi.”
Erdoğan’ın kritik ABD seyahati öncesine denk getirilen operasyonun önemini ise Vali Güler şöyle anlatıyordu: “Yakalanan örgüt mensuplarının bir kısmının legal ve illegal yollarla yurt dışına çıkarak cihat bölgeleri olarak bilinen yerlerde kaldıkları, cihat bölgelerine gönderilecek örgüt mensuplarına eğitim amacıyla ormanlık alanlarda spor ve kamp faaliyetleri icra ettikleri, bu faaliyetlerde askeri eğitim de yaptırdıkları, ayrıca operasyonda yakalanan bir kısım örgüt üyelerinin de El Kaide’nin Avrupa, Türkiye ve Suriye sorumlusu olarak bilinen Louai Sakka isimli şahısla ve daha önce de 15-20 Kasım 2003’teki bombalama olaylarına karışarak sonradan Irak’ta öldüğü anlaşılan Habib Aktaş ile de ilgili oldukları tespit edilmiştir.”  
İlk duruşması bugün yapılan dava, 2003’ten beri farklı çevreler tarafından gündeme getirilerek şiddet ve terör eğilimine vurgu yapıldığı ve MİT’in ilki 17 Şubat 2009’da olmak üzere, 17 Nisan 2009 ve 30 Nisan 2009 tarihlerinde ilgili mercilere grupla ilgili üç kere bilgi notu geçerek uyarıda bulunduğu halde, Fethullah Gülen Hocaefendi’nin polislere talimat vererek bu “güya barışçıl” İslami gruba karşı komplo kurduğu iddiasına dayanıyor. Delil olarak ise 2009’da Samanyolu Televizyonu’nda yayınlanan kurgusal bir dizinin senaryosu ve Gülen’in 6 Nisan 2009 tarihli bir sohbeti gösteriliyor. Güya Gülen polislere yaptığı sohbet ve bu dizinin 2009’da yayınlanan bir bölümü üzerinden operasyon talimatı vermiş. Dizinin komploya delil olarak sunulmasına kanıt olarak ise Gülen ile Hidayet Karaca arasında 2013 yılına ait bir telefon görüşmesinin yasadışı dinleme kaydı gösteriliyor.
Peki görüşmede Tahşiye’den ya da Tahşiye’ye karşı herhangi bir operasyondan mı bahsediliyor? Elbette ki hayır… Zaten daha eski tarihli MİT raporlarının gösterdiği gibi Emniyet’in, Gülen’in sohbetinden çok daha önce Tahşiyeciler adlı grubun varlığından haberdar olduğu görülüyor.  Genelkurmay İstihbarat eski Başkanı emekli Korgeneral İsmail Hakkı Pekin de Bugün Gazetesi’ne yaptığı bir açıklamada “Tahşiyeciler raporu Fethullah Gülen Hoca’nın konuşmasından daha önceki bir tarihte MİT tarafından gönderildi” demişti.  
Vali Güler’in haklı bir övünçle anlattığı operasyonda sadece polisler değil, jandarma da yer alıyor. Operasyon öncesi soruşturma aşamasında ise savcılar, hakimler ve ilgili güvenlik bürokatları arasında neredeyse yok yok. Her ideoloji ve çevreden savcılar, hakimler ve emniyet amirleri soruşturma sürecine dahil olmuş. Hal böyleyken Tahşiyeciler’e yönelik bir “Gülen komplosu” iddia ve soruşturmasının kendisi buram buram komplo kokuyor.
2009 yılında “Tahşiye grubuna” yönelik yapılan soruşturmanın arkasındaki isim olan dönemin Emniyet Genel Müdürü daha sonradan AKP milletvekili seçilen Oğuz Kağan Köksal’dan başkası değildi. Dönemin Polis İstihbarat Başkanı Hüseyin Namal’ın operasyon için izin talep belgesinde özellikle Tahşiyecilerin lideri Mehmet Doğan’ın şiddet talimatı verdiğine dikkat çekiliyor. Köksal’ın onayının ardından belirlenen adreslere eş zamanlı baskın düzenleniyor. Dönemin İçişleri Bakanı ise Beşir Atalay’dan başkası değil. Soruşturma ve operasyonlarda AKP hükümetine yakınlığıyla bilinen Savcı İsmail Uçar ve Emniyet Genel Müdürü Halis Böğürcü de yer almış.
Tahşiye grubunun şiddet eğilimi açık kaynaklardan da teyit edilebiliyor. Mesela Tahşiyecilerin lideri Mehmet Doğan, CNN Türk canlı yayınında Usame bin Ladin ile ilgili düşüncelerinin sorulması üzerine, “Ben, Usame bin Ladin’i Müslüman olduğu için severim.” ifadelerini kullanmıştı. Doğan, medyada yer alan diğer ses kayıtlarında ise taraftarlarına Afganistan’da savaşa gitmelerini tavsiye etmiş, ayrıca Türkiye gibi ülkelerdeki yönetimlere başkaldırmanın caiz olduğunu savunmuştu. HaberTürk gazetesinden Ahmet Çelik’e 17 Aralık 2014 tarihinde verdiği bir söyleşide ise Doğan, muhabirin el-Kaide ve IŞİD’le ilgili ısrarlı sorularına karşın ise “Bunlar siyasi konular. Bizim görevimiz değil” diyerek cevap vermemişti.
Ayrıca 2009’da takibe alınan grubun lideri Mehmet Doğan’ın, bir sohbet toplantısına ait ses kaydında şu ifadeleri kullandığı medyada yer almıştı: “Senin hükümetin başındaki adam senin değil, onların adamıdır. Senin başındaki hoca da onlarındır... Diyecek ki nasıl edelim hocam? Ben de diyorum ki git silah yap, vur. Ferşat’ın babası, hocası evin içerisinde çalışıyor çalışıyor bir füze yapıyor. Yeter ki yap. Serbesttir, ne yaparsan yap. Kılıç oynamazsa İslamiyet olmaz. Şu an şeriatla amel etmeyen Mısır, Suriye, Türkiye, Pakistan, Hindistan, İran bütün alemi İslam’daki zahiren Müslüman görülen devletlerin hepsi kırılıp gidecektir. Yakında, uzakta değil.”
Bu da, Robert Amsterdam’ın Amerikan yargı mercilerini “barışçıl bir masum Müslüman” diye ikna etmeye çalışacağı Mehmet Doğan’ın Usame bin Ladin ve el-Kaide’den bahsettiği bir başka konuşmasındaki ifadeleri: Afganistan’da bir ordu çıkacak. O orduyu duyduğun zaman, karnın üzerinde sürünerek de olsan, o orduya katıl!”
Kolay gelsin Bay Amsterdam… İşin hiç kolay değil.

19 Kasım 2015 Perşembe

Hukuk devleti ve intikam


Rejim farklılıklarına rağmen hukuk devletlerini ilkel kabile devletlerinden ve despotik diktatörlüklerden ayıran bazı temel özellikler vardır. Hiç şüphesiz bu özelliklerin başında  bağımsız ve tarafsız yargı ile hukuk önünde herkesin eşitliği ilkeleri gelir. Şu ya da bu şekilde iktidar gücünü eline geçirmiş birileri halka hizmet için kullanması gereken bu gücü şahsi kin ve intikamının aracı haline getirmişse orada hukuk devletinden bahsedilemez. Hele hele o birileri yargıyı emir-komuta düzeni içine sokmuşsa, tek tük de olsa evrensel hukuk ilkelerine ve vicdani kanaatlerine göre karar veren hakimleri görevden aldırtıp hapse attırmışsa, daha da ileri gidip önceden müjdesini verdiği proje hakimlikler ve savcılıklar ihdas ederek özel motivasyonlarla donattığı savcı ve hakimleri buralarda istihdam etmişse o ülkeye her şey denilebilir ama bir hukuk devleti denilemez.
Demokratik hukuk devletlerinde halka hizmet etmeleri maksadıyla görev verilen herkesin ve her pozisyonun hakları, yetkileri, sorumlulukları ve sınırları bellidir. Bu net çizgilere rağmen hiç kimse anayasal sınırlarını mütemadiyen aşarak hukuksuz ve gayr-i meşru fiili durumlar oluşturamaz. Sırf canı öyle istiyor diye anayasal olarak hala parlamenter sistem olan bir düzende adeta bir “icracı başkanlık” sistemine geçilmiş gibi hiç kimse davranamaz. Demokrasilerin olmazsa olmazı olan güçler ayrılığı sitemini, kontrol ve denge mekanizmalarını yok sayarak attığı her yeni adımla apaçık anayasal suçlar işleyemez.
Hiç kimse demokratik hukuk devletine adeta sivil bir darbe yaparak demokratik yasalara, evrensel temel hak ve özgürlük ilkelerine, hukuk kurallarına ve demokratik teamüllere uymamazlık edemez. Eline geçirdiği devlet gücünü hukuksuzluğuna, keyfiliğine, şahsi kin ve intikam duygularına alet ederek toplumun değişik kesimlerine karşı düşmanca davranamaz. Ürettiği hukuksuz araçlarla kendisi gibi düşünmeyenleri yok etmeye yeltenemez. Çünkü demokratik hukuk devletlerinde böyle davranmak anayasal suçtur ve bu suçları işleyenlerin konumları suçların ağırlığını hafifletmez. Kaldı ki bu suçların sürekli işlenerek devamlılık kazandığı yerlere de artık demokratik hukuk devleti denemez.
Çarşamba akşamı emrindeki yandaş bir TV kanalına verdiği söyleşide Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın kesif bir şekilde kin ve intikam kokan sözleri bu kapsamda değerlendirilmelidir. Bugüne kadar somut hiçbir suça adları karışmamış oldukları halde mesnetsiz iddialar ve tutarsız iftiralarla haklarında “cadı avı” başlatılan Hizmet hareketine yönelik, tüm mesnetsiz ithamlar zorlamayla da olsa yargının alanına girmiş olmasına rağmen, bir cumhurbaşkanı çıkıp “attığımız bazı özel adımlar var ki, bu adımlar da onlara çok daha farklı bir gelecek yaşatacak,” şeklinde bir dil ve üslup kullanamaz. Şayet kullanırsa, kendisine “pardon ama siz kimsiniz? Savcı mısınız, hakim misiniz?” sorularını sormak kaçınılmaz olur. “Savcı ve hakim değilseniz kurduğunuz proje savcılıklar ve hakimliklerin patronu musunuz? Yargının üzerinde patronluk yapma hak ve yetkisini nereden alıyorsunuz?” soruları da meşru olur.  
Şöyle böyle bir anayasası olan, kendisine şöyle böyle bir demokratik hukuk devleti diyen hiçbir ülkede bir cumhurbaşkanı televizyonlara çıkıp, 2 yıldır sürdürülen keyfi cadı avına rağmen tek bir suçuna dair tek bir somut delil ortaya konamamış bir sivil toplum hareketine yönelik “Şahıs olarak onlar beni çok iyi tanıyor, ben de onları çok iyi tanıyorum. Onlar Tayyip Erdoğan’a ihanet ettiler, ben onlara ihanet etmiyorum. Ben sadece milletin hakkını onlardan geri alma mücadelesini veriyorum. Yalnız dahi kalsam sonuna kadar bunu sürdüreceğimi söyledim” diyemez. Şayet derse ne o ülkenin demokratik bir hukuk devleti olduğundan, ne de bunu söyleyenin demokratik ve medeni bir cumhurbaşkanı olduğundan kimse bahsedemez.
 “Cadı avıysa cadı avı. Biz bu cadı avını yapacağız” diyebilecek kadar işi şirazesinden çıkarmış, özellikle son 2 yıldır hak ve hukuk nosyonunu tamamen yitirmiş bir anlayışın ele geçirdiği devlet gücünü şahsi kin ve intikam duygularını tatmin etmek için kullanmasına hiçbir medeni ülkede göz yumulamaz. Bunlara göz yumulan rejimlere ise ne demokrasi, ne de hukuk devleti denilebilir. Bu tür rejimlere denilse denilse tek adam diktatörlüğü denir ki, Türkiye’de uzun süredir yaşananlar maalesef bu tanıma daha fazla uyuyor.
Erdoğan’ın sırf şahsi kin ve intikam duygularını tatmin etmek için tarafsız ve bağımsız olması, ayrım gözetmeksizin herkese adalet dağıtması gereken yargı, gerçek bir yargı olmaktan çıkarılıyor. Polis partizan bir milis gücüne dönüştürülüyor. Muktedirlerin suç işlemesi “sen denileni yap gerekirse yeni bir kanun yapar ve yaptığını suç olmaktan çıkarırız” pervasızlığıyla yaygınlaşıyor. Hür teşebbüs ürünü şirketlere keyfi şekilde el konuluyor ya da hukuksuz bir şekilde kapılarına kilit vuruluyor. Mülkiyet dokunulmazlığı tarih öncesi ilkel zamanlardakine benzer bir talan furyasına kurban ediliyor. Hukuk güvenliğinin ve güvencesinin kalmadığı bir ortamda insanların can güvenliği bile bulunmuyor.
Sırf eleştirel fikirlerinden dolayı aydınlar, gazeteciler Erdoğan yanlısı vandallar tarafından sokak ortasında dövülüyor. Gözü dönmüş kalabalıklar gazete binalarına giriyor ve hiçbiri hiçbir adli soruşturmaya tabii olmuyor. Korumacı bir cezasızlıkla yapanın yaptığı yanına kar kalıyor. Farklı düşünen gazeteciler işlerinden atılıyor. Yetmiyor haklarında onlarca dava açılıyor. O da yetmiyor tutuklanıp hapse atılıyorlar. Bir şekilde hala çalışan gazetecilerin çalıştıkları televizyonlara ve gazetelere hukuksuz ve keyfi bir şekilde el konuluyor. Eleştirel yayın yapan TV kanalları milletin vergileri ile alınan ve kamu hizmeti vermek zorunda olan tekel durumundaki uydudan keyfi bir şekilde atılıyor. Bir günde 14 TV kanalı birden karartılıyor.
Hakkında 1,5 yıldır sürdürülen tüm soruşturmalara rağmen tek bir suç delili ortaya konulamadığı halde Türkiye’nin en büyük yayıncı şirketine keyfi şekilde el konuluyor. Atanan kayyım yönetimi ilk iş olarak bu şirketin kitap/dergi basımı ve kitap satışlarını engelliyor. Kasabalar, şehirler haftalarca kuşatılarak dünyaya kapatılıyor. Düne kadar tüm faaliyetlerine göz yumulan PKK terör örgütü ile mücadele adı altında on binlerce insanın yaşadığı kasabalar ve şehirler yoğun ateş altına alınarak sivil halka zulmediliyor.
Hayatı boyunca eline silah almamış, adları tek bir suça karışmamış olan, tek dertleri ayrım gözetmeksizin tüm insanlara kaliteli eğitim sağlayarak barış içerisinde mürrefeh bir dünyanın kurulmasına katkı vermek olan eğitimciler ve hayırseverler “terör örgütü”, “paralel devlet yapılanması” gibi ipe sapa gelmez iddia ve iftiralarla baskı üzerine baskı görüyor. Gece yarıları keyfi şekilde gözaltına alınıyorlar. İtilip kakılıyorlar. Bileklerine kelepçeler vuruluyor. Uyduruk mahkemeler tarafından tutuklanıyorlar. Yargılanmadan senelerce hapislerde tutuluyorlar.
Herkesin gözleri önünde koskoca bir devlet, sırf çevresindekiler yolsuzluk yaparken suçüstü yakalandığı için kin ve nefretle nevri dönmüş bir adamın intikam duygularını tatmin etmesinin aracına dönüşüyor. O adamın kin ve nefretiyle köpürttüğü intikam duygularına göre hizalanan partisinin, kitlesinin ve devlet aygıtlarının oluşturduğu devasa zulüm makinası sayesinde tüm ülkenin üzerinde kapkaranlık bir totaliter faşizm kol geziyor. Daha kötüsü ahlaksız ve ilkesiz bu faşizm yaygınlık kazandıkça insanlar aklını, izanını, vicdanını ve insafını daha fazla yitiriyor.
Hoyratlık, yobazlık ve bağnazlık kitlelere yayıldıkça yayılıyor. El-Kaide’den, IŞİD’den ve benzeri radikal terör örgütlerinden özenle esirgenen öfke ve nefret tüm dünyada eğitim merkezli insani faaliyetleriyle bilinen Hizmet hareketine ve radikal örgütlerin katlettiği masum kurbanlara yöneliyor. Sonra bütün dünya “nasıl oluyor da binlerce futbol taraftarı katil IŞİD’i kınamak yerine, Paris’te öldürülen masumları protesto ediyor?” diye büyük bir şaşkınlık içerisinde kara kara düşünüyor.