twitter etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
twitter etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Şubat 2016 Cumartesi

Caydırıcılık, tutarsızlık ve inandırıcılık sorunu

Uluslararası ilişkilerde milli menfaatlerin korunması ve geliştirilmesi için hasım güçlere karşı caydırıcılık ne kadar önemliyse uluslararası kamuoyu nezdinde tutarlılık ve inandırıcılık da o kadar önemlidir.
            Caydırıcılık elbette ki milli menfaatler konusunda sürekli “kırmızı çizgiler” ilan etmekten ibaret değildir. Çok kısa süre içerisinde bu “kırmızı çizgiler”in flulaşması karşısında eli kolu bağlı kalmak hiç değildir. Çünkü caydırıcılık ile blöf arasında derin farklar ve uçurumlar vardır. Bununla birlikte somut hamlelerle desteklenen caydırıcı eylem veya söylemlerle uluslararası hasımlarını tavır değişikliğine zorlayabilen güçlerin, gerçeklik algısını zaafa uğratmamak kaydıyla, blöfler yapmasının da uluslararası ilişkilerde kısıtılı bir yeri vardır. Ancak sürekli “kırmızı çizgi”ler ilan eder, muhatap olduğunuz her kriz karşısında aklınıza gelen en cüretkar sözleri sarf eder, çok üst perdeden tehditleri birbiri ardına sıralar ama bunların hiçbirinin gereğini yapamazsanız sizi bir daha kimse ciddiye almaz.
            Mesela, tarihin gerilimli akışı içerisinde çok ama çok gerektiğinde, ve tabii çok nadir olarak, “kimse bizim kudretimizi/sabrımızı sınamasın” diyebilirsiniz. Birileri bu kararlılığınızı sınamaya cüret ettiğinde ise tehdidinizin gereği neyse yaparsınız. Şayet bu türden büyük laflar ettiğinizde sizi hamleye davet eden karşıt eylemlerin dayatan gereklerini yerine getiremezseniz sadece caydırıcılık etkisini tümden yitirmekle kalmaz, alay konusu da olursunuz.
            Hassas uluslararası sorunları kitleleri coşturmak için iç siyaset malzemesi olarak kullanmayı bir alışkanlık haline getirirseniz belki oy desteğinizi artırabilirsiniz ama burnunuzu da krizlerden çıkaramaz hale gelirsiniz. Üstelik uluslararası itibarınızdan, inandırıcılığınızdan ve caydırıcılığınızdan geriye hiçbir şey kalmaz. Sıklıkla ilan ettiği sözde kırmızı çizgilere, yüksek perdeden dillendirdiği tehditlere rağmen hasım aktörlerden gelen cüretkar hareketler karşısında tek hamle bile yapamayan Ankara’daki mevcut siyasi iradenin başına gelen de doğrusu bundan başkası değildir.
            Çünkü, caydırıcılık son yıllarda sıklıkla karşılaştığımız gibi bir kuru hamaset sanatı değildir. Caydırıcılığın silahı ve mühimmatı tumturaklı laf kalabalığından ve üst perdeden kof tehditlerden ziyade reel sosyo-ekonomik ve siyasi güçtür. Ülkeyi savunma kapasitesi ve muhtemel tehditlere karşı taarruz gücüdür. Güçlü silah stoğudur. Bu silah ve mühimmat stoğu ve envanterini en zor şartlarda yalnız başına kalsa bile kendi başına ikame etme kabiliyetidir. Bu türden imkan ve kabiliyetleriniz yeterli düzeyde değilse hasımlarınıza yönelteceğiniz caydırıcı söylemler alay konusu olan blöflerden öteye geçemez.
            Uluslararası ilişkilerde caydırıcılıktan daha önemli olan ise özellikle dost unsurlar nezdindeki tutarlılık ve güvenilirliktir. Bir ülke yönetimi uluslararası toplumda sürekli olarak yalanları, çarpıtmaları, tutarsızlıkları ve güvenilmezliği ile gündeme geliyorsa, o yönetimin zaman zaman dile getirdiği doğrulara da kimse itibar etmez. AKP hükümeti ve Erdoğan rejimi altında inandırıcılığını büyük ölçüde yitiren Türkiye’nin son yıllarda başına gelen budur. Bu ülke tarihinde mevcut yönetim kadar uluslararası muhatapları tarafından yalanlanan bir başka iktidar olmamıştır.
            Ülkeler için en büyük itibar kredisi olan inandırıcılıklarını yitirmesinin faturası elbette ki çok ağırdır. Bunun en son ve belki de en vahim örneklerinden birini, çoğu asker 28 vatandaşımızın şehit olduğu, 61 vatandaşımızın yaralandığı Ankara’nın kalpgahındaki alçakça terör saldırısı sonrası yaşanan gelişmelerle gördük. Bu terör saldırısı maalesef AKP iktidarının ve Erdoğan rejiminin uluslararası toplum nezdindeki güven ve inandırıcılık sorununun ne kadar ileri boyutlara ulaştığını görmek isteyen herkese gösterdi.
            Erdoğan rejimi, terör örgütleri listesine hala almadığı, mahkemelere gönderdiği resmi yazılarda “terör örgütü” olarak görmediğini deklare ettiği, lideri Salih Müslim’i defaatle Ankara’ya resmen davet ederek en üst düzeyde ağırladığı, 2014 yılında IŞİD saldırıları karşısında kendilerine her türlü yardımı açıktan yapmaktan gururla bahsettiği PYD’yi şimdi birden bire uluslararası topluma terör örgütü olarak lanse etmeye çalışıyor. Tabii bu çabası, doğal olarak hiç kimseden itibar görmüyor.
            Erdoğan rejiminin özellikle PYD’yi hedef almak üzere kuzey Suriye’de bir kara operasyonuna mazeret aradığı ve uluslararası toplumu PYD’nin bir terörist örgüt olduğuna ikna etmeye çabaladığı günlerde gerçekleşen Ankara’daki saldırıyı saatler içerisinde PYD ile ilişkilendirmesi hiç kimseye inandırıcı gelmedi. Tıpkı Suriye’deki kırmızı çizgisini sivillere karşı kitle imha silahlarının kullanılması olarak açıklayan Obama yönetimini kırmızı çizgisinin aşıldığına ikna etmek üzere, tam da Suriye’deki krizin de ele alınacağı bir G-20 zirvesi öncesinde, 21 Ağustos 2013 günü 1500 sivilin ölümüyle sonuçlanan Guta’da kimyasal silah kullanımından Esed rejimini sorumlu tutan argümanların hiç inandırıcı bulunmaması gibi.
            Bloomberg haber ajansının Türkiye eski büro şefi Mark Bentley’in Twitter’da yaptığı bir anket bu konuda yabancı kamuoyundaki vahim algıyı bütün çıplaklığıyla gösterir nitelikteydi. Her ne kadar bilimsel bir veri olarak kabul edemesek de bu anlık anketin sonuçları Türkiye’yi yönetenlerin tutarlılığı, uluslararası kamuoyundaki inandırıcılıkları ve itibarları hakkında çok şeyler söylüyor. Bentley’in “Ankara bombalamasını kim yaptı? En isabetli tahmininiz...” şeklindeki sorusuna cevap veren 8276 kişiden yüzde 15’i PYD, yüzde 16’sı IŞİD, yüzde 6’sı diğer cevabı verirken maalesef yüzde 63’ünün “Türk istihbaratı” demesi Ankara’yı yönetenlerin itibarındaki sıfırlanmayı açıkça gözler önüne sermiştir.
            Erdoğan rejimi altındaki Ankara inandırıcılığını ve itibarını nasıl yitirmesin ki? Kısa süre öncesine kadar meşru bir örgüt gibi resmen muhatap alınan, her türlü askeri ve siyasi destek sağlanan, üstelik ülkenin terör örgütleri listesine hala alınmamış olan PYD’nin şimdi çıkıp terör örgütü olduğunu savunursanız sadece bir şeyi ispatlamış olursunuz: Ne kadar basiretsiz, öngörüsüz, tutarsız ve güvenilmez bir rejim ve yönetim olduğunuzu.
            Hele hele ülkede terör ve şiddet kol geziyorken, çevreniz ateş çemberine dönmüşken ülkenin istihbarat gücünü, kamu güvenliğine dair imkanlarını bugüne kadar tek bir şiddet ve terör eylemine karışmadıkları halde keyfi bir şekilde “terör örgütü” ilan ettiğiniz Hizmet Hareketi’ne karşı kullanırsanız, gün gelir gerçek terör örgütlerine dair sözlerinize ve sözde kanıtlarınıza inanacak hiç kimseyi bulamazsınız.
            Şahsi siyasi hırsları için düne kadar terör örgütü PKK’yı “meşru muhatap” kabul eden Erdoğan rejimi tutarsızlıklarla, yalanlarla dolu inandırıcılıktan yoksun bu gidişatla korkarım ki PYD’yi uluslararası aktörlere bir terör örgütü olarak kabul ettirmeyi değil belki ama PKK’yı terör listelerinden çıkarmayı başaracak. Tıpkı masum insanlara haksız, hukuksuz ve keyfi bir şekilde terörist muamelesi yapmalarında olduğu gibi bu kifayetsizliklerinin ve beceriksizliklerinin ceremesini de yine bu ülke ve bu millet çekecek.

17 Şubat 2015 Salı

Hidayet Karaca, haydutluk ve Türkiye’nin eriyen itibarı


Siyasi nedenlerden veya kendi vahim suçlarını örtmek için herhangi bir suçu olmayan masum insanları hedef alan yozlaşmış bir siyasi irade, illa ki hukuk dışına çıkmak, daha fazla suç işlemek ve haydutluk kabilinden ahlaksız eylemlere imza atmak zorundadır. Özellikle yolsuzlukları, hırsızlıkları, rüşvetçilikleri ve gayri ahlaki, gayri hukuki suçları ve işlemleri ayyuka çıkmış bir iktidarsanız, suçlarınıza ortak olmayan ve bu suçları sorun eden kitlelere dair hukuksuz bir zeminde yapıp edecekleriniz zulümden başka bir şey olamaz. Tıpkı savcıların direktifi ve ilgili mahkemelerin kararları eşliğinde hukuk çerçevesinde yolsuzluk, rüşvet ve casusluk faaliyetlerine karşı görevini yapmaktan başka suçları olmayan polisler ve polis amirlerine yapılanlar gibi. 22 Temmuz 2014 tarihinde abuk-subuk ithamlarla gözaltına alınan ve o tarihten bu yana haksız yere hapishanede tutulan polis amir ve memurları ile ilgili hala bir iddianame ortaya konulamazken, karşı karşıya kaldıkları hukuksuz ve haksız muamele elbette ki zulümden başka kelimeyle ifade edilemez.
            17-25 Aralık 2013 tarihinde patlak veren tarihi yolsuzluk ve rüşvet skandalından dolayı gerçek hukuk ve yargının kırıntısına bile tahammül edemeyen despotik Erdoğan rejimi, maalesef o tarihten itibaren muhalif gördüğü kesimlere karşı polisi ve yargıyı aşama aşama en adi bir silaha dönüştürmekten çekinmemiştir. Bu despotik ve hukuksuz süreçte normal hukuk kurallarına göre asla suç olmayacak söylem ve eylemlerden suçlar üretilmiş, suç olarak lanse edilecek herhangi bir fiili olmayanlar hakkında ise sahte belgeler ve uydurma deliller üretme yoluna gidilmiştir. Sıradan bir demokratik hukuk devletinde büyük cürüm sayılan suçlara gırtlaklarına kadar batmış durumdaki muktedir suç mafyası masum insanlara yönelik zulüm ve gadirleriyle suç galerilerini genişlettikçe genişletmişlerdir.
            Hiç şüphesiz ki 17-25 Aralık 2013 yolsuzluk, rüşvet ve casusluk skandalının ana aktörlerinin suç galerilerine ilave ettikleri en feci cürümlerden biri de Samanyolu Medya Grubu Genel Müdürü Hidayet Karaca’yı görülmedik bir haydutlukla özgürlüğünden mahrum bırakmaktır. Türkiye’nin açık ara en çok satan gazetesi Zaman’ın Genel Yayın Yönetmeni Ekrem Dumanlı ve bir grup TV dizisi çalışanı ile birlikte 14 Aralık 2014 sabahı gözaltına alınan Karaca, o günden bu yana haksız yere cezaevinde tutuluyor. Karaca, pazartesi günü cezaevinden gönderdiği mektupta, “65 gündür hiç bir delil ortaya konulmadan Silivri Cezaevi’nde tutuklu bulunuyorum. Tutukluluk gerekçesi ise; 2009 yılında yayınlanmış “Tek Türkiye” dizisinde geçen iki diyalogdan ibaret. Böylece birden terör örgütü yöneticisi oluverdim. Özgürlüğüm “Özgür Medyaya” yapılan darbeyle gasp edildi” diyerek karşı karşıya kaldığı haydutluğa adeta isyan ediyor.
            Tıpkı Hidayet Karaca gibi bugüne kadar hukukla hiçbir şekilde başı derde girmemiş pek çok sıradan vatandaş da her geçen gün daha da despotlaşan Erdoğan rejiminin hedefinde bulunuyor. 12-13 yaşlarındaki çocukların Erdoğan’a hakaret ettikleri gerekçesiyle yıllarca hapse çarptırıldığı bir baskı ortamında, daha birkaç gün önce, Şanlıurfa’da 14 Aralık 2014 günü özgür medyayı hedef alan sindirme saldırısını protesto eden 30’a yakın kişi gözaltına alınıverdi. Aralarında Şanlıurfalıların yakından tanıdığı bir işadamı da vardı. O saygın işadamı 24 saat kaldığı gözaltından çıkarken televizyonlara aynen şunları söylüyordu: “55 yaşındayım. Bugüne kadar herhangi bir şekilde hukuk ihlalinde bulunmadığım için ne karakol, ne de mahkeme yüzü gördüm. Nasip bugüneymiş! 14 Aralık günü özgür medyaya yapılan saldırıyı protesto ettiğim için dün gözaltına alındım. Bu gözaltı benim için büyük bir şereftir.”
            Bu ülkenin en şerefli insanlarını elindeki iktidar gücünü hayasızca istismar ederek, her biri ayrı bir suç teşkil eden hukuksuz eylemlerle yıldırmaya çalışmak Erdoğan rejiminin karakteri oldu maalesef. Erdoğan rejimi, Türkiye ve dünyadaki iyilik ve yardımlaşma kampanyalarıyla bilinen Hizmet hareketi başta olmak üzere, muhalif gördüğü her kesime yönelik keyfi, hukuksuz ve arsızca saldırdıkça dünyada yalnızlaşan ve tecrit edilen yine Erdoğan’ın kendisi oluyor. Yandaş gazetecilerine bizzat itiraf ettiği bu yalnızlaşmayı her ne kadar kendisi “umursamıyorum” diyerek geçiştirmeye çalışıyorsa da Türkiye’nin bu haklı tecritten büyük zararlar gördüğü muhakkak. Ama eminim ki, Erdoğan’ın kara propaganda makinası gibi kullandığı kamu medyasının ve yaygın yandaş medyanın tesirinde kalmayan dünya kamuoyu Türkiye’de neler olup bittiğini bu ülkede yaşayanlardan çok daha sağlıklı analiz edebiliyor. Bu sayede kimlerin masum olduğunu, kimlerin suç batağı içerisinde debelendiğini de rahatlıkla görebiliyor.
Erdoğan’ın dikta rejimi belki kendi destekçi kitlelerini yalanlar, iftiralar ve kara propagandalarla aldatabiliyor, ama bu yalan ve iftiralarla dünya kamuoyunu aldatması pek mümkün olmuyor. Bu yüzden de despotik Erdoğan rejimi, Erdoğan’ın şahsında, tüm dünyada kendisinden uzak durulması gereken bir cüzzamlı muamelesi görüyor. Doğrusu Erdoğan bu tavrı fazlasıyla hak ediyor, ama olan şerefli Cumhurbaşkanlığı koltuğunu doldurduğu Türkiye’ye oluyor. Suç batağına gömüldüğü halde ütopik hayaller aleminde yaşayan, herkesten, her kesimden şüphelendiği korkunç bir paranoya hissi ile temelsiz bir özgüven patlaması arasında gidip gelen ruh haletiyle Erdoğan, Türkiye’nin artık taşımakta zorlandığı bedeli ağır bir yük haline dönüşmüş bulunuyor. Aktörü olduğu suçlardan, şaiyası ayyuka çıkmış şüpheli ilişkilerinden ve herkesin az çok bildiği ulusal ve uluslararası zafiyetlerinden dolayı Erdoğan’ın bizzat kendisi tam teşekküllü bir milli güvenlik sorunu haline gelmiş durumda.
Şimdilerde tartışmalı iç güvenlik paketiyle en adisinden bir sıkıyönetim rejimini sürekli kılmaya çaba harcayan despotik Erdoğan rejimi, sıradan masum insanları hedefe koydukça dünyanın demokratik kurum ve çevrelerinin tepkilerinin de hedefi haline geliyor. Gün geçmiyor ki uluslararası saygın medya organlarında veya Foreign Policy, The American Interest, Foreign Affairs vb gibi prestijli mecralarda Erdoğan’ın despotluğunu, keyfiliğini ve hukuksuzluklarını hedef alan bir haber ya da yazı yayınlanmasın. İnsan hakları örgütlerinin, sivil haklar savunucusu kuruluşların, gazetecilik meslek örgütlerinin de hedefinde her geçen gün daha da despotlaşan Erdoğan rejiminin keyfilikleri bulunuyor.
Yani Erdoğan’ın başında bulunduğu Türkiye’nin itibarı Erdoğan’ın eriyen itibarıyla birlikte maalesef hızla eriyor. ABD ve Avrupa ülkeleri vb gibi demokratik hukuk devletlerinin yetkililerinin bir arada görünmekten, liderlerinin aynı fotoğraf karesine girmekten utanır oldukları bir despotik lidere dönüşen Erdoğan, yine maalesef Türkiye’yi de hızla hak etmediği “haydut devletler” kategorisine doğru itiyor. Erdoğan ve çevresindeki bir grup kendini kaybetmiş zümrenin kışkırtıcı, bölücü, had hudud tanımayan keyfilikleriyle milletin birliği ve ülkenin bütünlüğünden gelen çatırtı sesleri güçlendikçe Türkiye uluslararası entelektüel çevrelerde giderek daha fazla “iflas etmiş devlet – failed state” çerçevesinde değerlendiriliyor.
Özgürlük Evi (Freedom House), Sınır Tanımayan Gazeteciler Örgütü, Uluslararası Af Örgütü, İnsan Hakları İzleme Örgütü (HRW), Gazetecileri Koruma Komitesi (CPJ), Article 19 ve benzeri referans alınan pek çok kuruluşun hazırladığı objektif rapor ve indekslerde Erdoğan diktası altındaki Türkiye hızla irtifa kaybediyor. Keyfilikler ve hukuksuzluklar arttıkça Türkiye’nin oldukça berbat ve giderek daha da kötüleşen bu yeni konumu geri döndürülemez bir soruna dönüşüyor. Mesela basın özgürlüğü açısından Sınır Tanımayan Gazetecilerin son indeksinde 180 ülke arasında 149. sıraya yerleşen Türkiye, Freedom House tarafından “medyası özgür olan” ülkeler arasında görülmüyor.
Dünyada Twitter’da en fazla sansür uygulanan ülke payesini hak eden Türkiye, Facebook’daki sansür talebiyle Hindistan’dan sonra ikinci sırada yer alıyor. Hindistan ile Türkiye arasındaki nüfus uçurumu göz önüne alındığında Türkiye nüfusa oranla bu alanda da açık ara birinci duruma yükseliyor. Bütün insan hakları ve demokratik hassasiyeti yüksek uluslararası gazetecilik örgütlerinin sert tepkisine muhatap olan Erdoğan diktası, Avrupa Parlamentosu'ndaki bütün siyasi grupların rekor imzayla destek verdikleri kınama kararlarının hedefine oturuyor. Aynı şekilde Demokrat ya da Cumhuriyetçi oldukları fark etmeksizin Amerikan Kongresi’ndeki 88 temsilci Ekrem Dumanlı ve Hidayet Karaca’nın isimlerini güçlü ifadelerle geçirdikleri bir mektubun altına imza koyuyor.
Gazeteci dostumuz Hidayet Karaca gibi masum insanları görülmedik pervasızlıkta bir haydutlukla ve hiçbir hukuki gerekçe gösterme zahmetinde bulunmadan yaklaşık 70 gündür cezaevinde tutan despotik Erdoğan rejimi, zaten berbat durumda olan kendi itibarını yok ettiği gibi Türkiye’ye de onarılması oldukça güç ve telafisi uzun zaman alacak büyük zararlar veriyor. Karaca ve benzerleri başta olmak üzere, Türkiye halkı bu ahlaksız zulmü hak etmediği gibi, Türkiye Cumhuriyeti de ahlaki ve hukuki hiçbir değeri tanımayan zalimlerin yol açtığı kahredici bu itibarsızlığı asla hak etmiyor!

17 Nisan 2014 Perşembe

Gül’ün çıkmazı


Cumhurbaşkanı Sayın Abdullah Gül’ün demokrasi, hukuk devleti, temel hak ve özgürlüklerin tarumar edildiği en fırtınalı dönemlerde bile kürsüye çıkıp sanki her şey çok normal, her yer güllük gülistanlıkmış gibi bir tablo çizme kabiliyetine gerçekten hayranım. Aynen beklendiği gibi Cumhurbaşkanı Gül’ün TÜSİAD Yüksek İstişare Kurulu toplantısında yaptığı konuşma da bu minval üzerineydi.
Kabul etmek gerekir ki kendisiyle aynı fikirde olmayan hemen herkesi “vatan hainliği” veya “ihanetle” suçlayan Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın gazabından payını almış TÜSİAD’ın toplantısına katılması bile başlı başına bir mesaj içeriyor, büyük bir alkış ve takdiri hak ediyor. Ama bu durum, herkesin gözleri önünde demokrasinin ırzına geçilirken ve hukuk devletinin canına okunurken, bu menfur girişimlere ya destek olarak ya da sessiz kalarak, ama her halükarda konumunun verdiği imkanları bu anti-demokratik ve keyfi girişimlere karşı kullanmayarak yaşananlara suç ortaklığı yaptığı gerçeğini ortadan kaldırmıyor.
İsterseniz gelin kendisinin de aralarından çıktığı bir siyasal parti olarak AKP’nin, daha doğrusu Erdoğan’ın, yönetimindeki Türkiye’de son dönemde yaşananlar konusunda Cumhurbaşkanı Gül’ün varlığını ve etkisini konumlandırmaya hep birlikte çalışalım.
Türkiye’de rüşvet, hırsızlıklar, yolsuzluklar, usulsüzlükler ve kamu imkanları kullanılarak haksız çıkar elde etmeler ayyuka çıkmışken, bu kadar yolsuzluğa bulaştıkları halde hukuk önünde hesap vermekten kaçan kadrolar tarafından yönetilmeye devam edilerek ülke tüm dünyaya rezil edilmişken, Cumhurbaşkanı Gül’ün bu rezilane durum hakkında iki çift laf edip şeffaflık ve hukuktan yana tavır alır gibi yaptığına bile şahit olanınız var mı?
Erdoğan hükümeti, sırf yolsuzluk, hırsızlık ve rüşvetçilikleri ortaya çıkmasın diye rejimin güçler ayrılığı ilkesini ve demokratik sistemin kontrol-denge mekanizmasını tamamen ortadan kaldırırken, Sayıştay denetimini devre dışı bırakıp, medyayı otokratik bir düzen inşasına uygun bir mühendisliğe tabii tutarken, hukukun üstünlüğünün yerine ilkel bir keyfilik ve vahşi bir cebriliği koyarken, katılımcı demokrasinin yerine kabile devletlerini aratmayacak sakillikte ben-yaptım-oldu tarzı bir oldu-bitticiliği dayatırken Cumhurbaşkanı Gül’ün varlığını hissedeniniz oldu mu?
Yine iç ve dış politikada yanlışları ortaya çıkmasın, gırtlaklarına kadar gömüldükleri rüşvet ve yolsuzlukları ortaya saçılmasın diye ifade ve basın özgürlüğü gibi en temel hak ve özgürlüklerin alanı her geçen gün daraltılırken, Türkiye demokrasi ve hukuk rayından çıkarılarak daha fazla demokrasi, hak ve özgürlükler eksenli geleneksel yönelimlerinden radikal şekilde saparken, Cumhurbaşkanı Gül’den “ne yapıyorsunuz böyle!” diyen bir ses duyanınız oldu mu?
Dershanelerin kapatılması veya Twitter ve Youtube’un yasaklanması gibi özgürlükçü liberal demokrasinin olmazsa olmazı niteliğindeki teşebbüs hürriyeti Erdoğan hükümeti tarafından hunharca iğfal edilirken, Cumhurbaşkanı Gül’ün esamisini göreniniz oldu mu?
Hırslarının esiri olmuş kifayetsiz muhterislerin temelsiz ve hayalci yanlış varsayımları yüzünden dış politikanın hemen hemen her cephesinde hezimet üstüne hezimet yaşanırken, Türkiye büyük bir hızla medeni, demokratik, özgürlükçü dünya ile tarihinde olmadık ölçüde bir değerler ayrışmasına sürüklenirken, trans-Atlantik ilişkiler, AB ile bağların berbat hale geldiği bir ortamda komşularla da sorun üzerine sorunlar yaşadığımız bir süreçte yıllarca başarılı dışişleri bakanlığı yapmış bir isim olan Cumhurbaşkanı Gül’ün kayda değer bir çıkışını duydunuz mu?
 Her nedense, ki o nedeni birazdan irdeleyeceğim, özgürlük ve demokrasiden yana kamu yararını gözeten cesur bir tavır içerisinde göremediğimiz Cumhurbaşkanı Gül’ü, eğitim sektörüne büyük darbe vuran dershane yasasını çabucak imzalarken, “Anayasa’ya aykırı 15 unsur tespit ettim” diye şikayet ettiği yargının bağımsızlığını ve tarafsızlığını tamamen felç edip tümden yürütmenin kontrolüne verecek HSYK yasasını onaylarken ve devletin sansür prangalarına henüz vurulamadığı için halkın güvenilir tek medya mecrası olarak gördüğü İnternet ve sosyal medyaya kelepçe vuracak sansür yasalarını hızla kabul ederken gördük.
Cumhurbaşkanı Gül’ün kendi imzasıyla çıkan yasakçı yasayla yasaklanan Twitter’dan mesaj atmak, yasaklı Youtube’dan paylaşımda bulunmak gibi iyi niyetli ama fazlasıyla yapmacık şirinlikleri de en fazla Çankaya Köşkü’nün bahçesinde bisiklet sürmek veya konuklarını atlı süvarilerle karşılama töreni yapmak kadar sevimli ve fakat yararsız çabalar olarak tarihe geçti.  
Peki, dünyayı yakından tanıyan; hukuk, demokrasi ve özgürlüklerin ülke çıkarları ve ekonomi için değerini bilen Cumhurbaşkanı Gül, neden böyle bu kadar sinik ve silik bir tavır sergilemek zorunda hissetti kendisini? TÜSİAD’da yaptığı konuşmada söylem olarak kullandığı hukukun üstünlüğü, demokrasi, özgürlük ve şeffaflık ilkeleri tek tek tarumar edilirken neden onaylayıcı bir sessizlik içerisine girip, yeri ve zamanı geldiğinde bu fecaatlerin destekçisi oldu? Sahi, “ne şiş yansın, ne kebap” pragmatizmi sergileyerek, demokratik ilkelerin, hukukun ve özgürlüklerin arkasında durmayarak neler elde etmeyi umdu? Umduklarını buldu mu, bulabilecek mi?
Bana göre, Cumhurbaşkanı Gül’ün cesaretten ve ilkelerden uzak pragmatik ve hesapçı tavrı maalesef hem ülkeye, demokrasiye, hukuka, hem de siyaseten kendisine çok şeyler kaybettirdi. Her şeyden önce “ilkeli demokratik lider” imajı hem yurt içinde, hem de yurt dışında çok güçlü bir yara aldı. İlk kez halk tarafından seçilecek olan cumhurbaşkanlığına ikinci defa gelebilmek ya da Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı olmak istemesi durumunda siyasete etkin bir şekilde, yani Başbakan ve parti başkanı olarak, geri dönmek hesaplarının gereği olarak AKP’yle ters düşmemek adına milletin çoğunluktaki geri kalanıyla ters düşmeyi göze aldı. Yüzde 57’yi yok sayarak yüzde 43’lük bir AKP’nin onayının devamı için ne ilke tanıdı, ne hukuk, ne hak, ne de özgürlük. Peki, bu tavır beklediği gibi kendisine kazandırdı mı?
Hemen ifade etmeliyim ki, konjonktürel siyasal çıkarlar gereği takındığı sinik tavrın Cumhurbaşkanı Gül’e umduklarını kazandırmasının herhangi bir garantisi yok. Ama elindeki mevcutları bile kaybettirdiğine dair pek çok karine var. Tüm siyasal hesaplarını AKP sepetine koyan Cumhurbaşkanı Gül, çoktan Erdoğan’ın tartışmasız mülkü haline gelen bu parti ve tabanına ancak Erdoğan’ın müsaade ettiği kadar nüfuz edebileceği gerçeğini ıskaladı. Nafile çabaları yüzünden de halkın geri kalanı üzerinde oluşturduğu saygın imajı büyük ölçüde yerle bir etti.
Halbuki, yapılan kamuoyu araştırmalarına göre, uzun yıllar boyunca görevini yapış tarzına olan güven ve onay yüzde 76-yüzde 78 bandında yer alan Cumhurbaşkanı Gül, bu desteği ve sempatiyi 2012 Aralık ayında yüzde 81’e kadar yükseltebilmişti. Ancak aynı araştırmaların 2 ay önceki verilerine göre bu oran çoktan yüzde 45’ler civarına inmiş durumda. Bir yıl öncesine kadar, Cumhurbaşkanlığı yarışına Erdoğan’a karşı bile girse, diğer siyasal eğilimlerin taktik oylarının da desteğiyle ipi açık ara göğüsleyebileceği tahmin edilen Cumhurbaşkanı Gül, bugün bu imkanların çok uzağında.
Büyük bir potansiyeli olduğu halde Cumhurbaşkanı Gül’ün kendi başına özgül ağırlığa sahip bir siyasal varlık ve değer olmayı tercih etmek yerine, Erdoğan’ın verdiğine razı olacak bir liderlik sergilemesi hem ülkeye ve demokrasiye, hem de kendisine çok şey kaybettirdi. Bakalım Cumhurbaşkanı Gül, Türkiye’de demokrasiyi ve hukuku tamamen ortadan kaldırarak yerine örneklerine ancak bazı Ortadoğu diktatörlüklerinde rastladığımız muhaberat devletini tesis edecek olan MİT yasasında da bu sinik ve silik tavrı tekrarlayarak tarihe demokrasi şampiyonu olarak değil de tam tersi olan bir lider olarak mı geçecek?

English: http://www.todayszaman.com/columnist/bulent-kenes_344990_guls-impasse.html