Suriye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Suriye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Şubat 2016 Pazartesi

Suriye açmazı ve Rus muhasarası

AKP/Erdoğan rejimi tarafından 2011 yılından beri izlenen yanlış Suriye politikasının Türkiye’ye bedeli çok ağır oldu. Geleneksel Türk dış politikasından sapılarak girişilen “komşu ülkede rejim değiştirme” macerasının sebep olduğu maliyet sadece ikili ilişkilerle ve bölge politikalarıyla sınırlı kalmadı. Tamamen boş hayallere ve şahsi ihtiraslara dayalı yanlış varsayımlarla yürütülen yanlış Suriye politikası Türkiye’nin uluslararası güçlerle ve örgütlerle olan ilişkilerinde zehirleyici vahim sonuçlar doğurdu. Bunların yanı sıra, ülkenin iç güvenliğini, toprak bütünlüğünü, milli beraberliğini, sosyal barışını ve ekonomisini tehdit eder hale geldi.
Suriye’de aldığı yanlış tavır sonucu AKP/Erdoğan rejiminin oluşturduğu krizler anaforuna kaptırılarak zedelenen Türkiye’nin kritik ikili ya da uluslararası ilişkilerini burada saymakla bitiremeyiz. Ama ilk akla gelenlerin İran, Irak, Rusya, ABD, AB ve hatta NATO ile olan ilişkiler olduğunu söyleyebiliriz. Şayet AKP/Erdoğan rejimi sorunlu Suriye politikasının tamamen çöktüğünü kabullenerek çok keskin bir manevra yapamazsa korkarım ki krizin Türkiye’ye ödeteceği bedeller daha da ağırlaşacaktır. Uğradığımız kayıplar geri döndürülemez noktalara varacaktır.
Sadece Türk-Rus ilişkilerindeki berbat gidişata baksak dahi Suriye’de izlenen yanlış politikaların Türkiye’nin milli çıkarları üzerindeki yıkıcı sonuçlarını kolayca görebiliriz. Rusya, bu yanlış politikalar yüzünden, daha şimdiden, yüzyıllar boyunca erişemediği büyük bir jeo-stratejik imkana kavuşmuş durumda. Uluslararası hukuk açısından kolayca izah edebileceği meşru gerekçelere dayanan, uluslararası toplumun IŞİD’e olan haklı nefretini başarıyla kullanan Rusya, Türkiye’nin 910 km ortak sınırının bulunduğu Suriye’ye askeri ve siyasi olarak yerleşmeyi başardı. Bu sayede Doğu Akdeniz’de de yüzyıllardır hayal ettiği bir nüfuz alanı oluşturdu.
Yakın zamana kadar ortak bakanlar toplantısı yapacak, vizeyi karşılıklı kaldıracak kadar iyi ilişkilerin bulunduğu Türkiye ile Rusya arasındaki siyasi, ticari ve ekonomik münasebetler bugün maalesef baş aşağı bir seyir izliyor. Yıllık 32 milyar dolar seviyesine ulaşmış Türk-Rus ekonomik ilişkileri artık bir hayal, tıpkı Rus yatırımlarının ve Rus turistlerin artık birer hayal olması gibi.
Türkiye’nin ödediği siyasi, ekonomik, askeri ve stratejik bedeller bunlarla kalsa yine iyi. 17 saniyelik sınır ihlali gerekçesiyle bir Rus savaş uçağının düşürülmesinden bu yana Türkiye dört bir tarafından fiilen bir Rus askeri muhasarası altına alınmış durumda. Üstelik Rusya, düşürülen uçağına karşı bir misillemede bulunarak intikam almak için Türkiye’yi çatışma zeminine çekmenin de arayışı içerisinde. Çevremizde oluşan vahim tabloya baktığımızda şu tür analizler yapmak mümkün:
Rusya, büyük ölçüde AKP/Erdoğan rejiminin yanlış politikalarının oluşturduğu fırsatları değerlendirerek ve her türlü muhtemel çatışmaya hazırlıklı olacak şekilde Suriye’ye yerleşmiştir. Rusya’nın büyük bir askeri varlıkla bu ülkeye yerleşmesinin sınırlı bir süre için olduğuna dair ise herhangi bir veri ya da gösterge bulunmamaktadır.
Bu hamlesiyle Rusya, Türkiye’nin her türlü muhtemel tepkisini göze almıştır. Hatta Ankara’yı tepki göstermeye kışkırtan bir tavır içerisindedir. Öte yandan, ABD, AB ve NATO’dan ciddi bir itiraz beklemeyen Rusya, büyük bir ihtimalle, bundan böyle hep Suriye’de kalacaktır. Dahası Suriye’de oluşacak siyasi ve askeri yapı ancak Rusya’nın arzu ettiği ve Rusya’nın çıkarlarına uygun bir istikrardan ibaret olacaktır.
Bir savaş uçağının düşürülmesini büyük bir stratejik hamle için fırsata çeviren Rusya, bu sayede Türk savaş uçaklarının Suriye hava sahasındaki etkinliğini tamamen yok etmiştir. Böylece Türk ordusuna Suriye’deki PYD/YPG/PKK unsurlarına top ateşinden başka bir alan bırakmamıştır. Üstelik Rusya’nın çok sınırlı etkiye sahip bu top ateşini de Suriye’nin “meşru” unsurlarına yönelik bir “saldırgan eylem” olarak görme riski bulunmaktadır. Çünkü Esed rejimi PYD/YPG güçlerini meşru görmektedir. Ve bu resmi görüşünü BM Güvenlik Konseyi kayıtlarına da geçirmiştir. Rusya da silahlı PYD/YPG güçlerini resmen Suriye’deki “vatansever muhalif unsur” olarak tanımlamıştır.
Kritik soru şu: Moskova-Şam arasındaki ikili savunma antlaşmaları çerçevesinde Suriye’de bulunan Rus askeri varlığı bu ülkedeki PYD/YPG/PKK unsurlarına yönelik Türk topçu ateşine karşı bir mukabelede bulunabilir mi? Böyle bir müdahalenin fiili sonuçları ne olur? Böyle muhtemel bir tepkime durumunda Türk ordusu cevap olarak Suriye’ye giremeyeceğine göre, Türkiye’nin sınır aşan ve hatta sınır üzerindeki askeri etkisi daha da yitirilebilir mi? Yapılan yoğun top ateşine rağmen YPG’nin ilerlemesi engellenemiyorsa bu uygulamanın mantığı gözden geçirilemez mi?
27 Şubat’ta başlayacak olan ateşkes öncesi sahadaki güçlerin hızla hareket ederek etki alanlarını genişletmeleri ve pozisyonlarını güçlendirmeleri beklenebilir. Böyle bir durumda, iddia edildiği gibi, Esed rejimi ve Rusya’nın “terörist” olarak tanımladığı muhalif savaşçıları geceleri sınırdan Suriye’ye sokmak Türkiye’nin çıkarlarına ne kadar uygundur? Bu pratiğin Rusya’ya yeni kozlar verdiğinden hiç mi kuşku duyulmamaktadır?
Türkiye-Suriye ortak sınırı büyük ölçüde PYD kontrolünde olsa da bunun Rusya sayesinde mümkün olduğu herkes tarafından bilinmektedir. Yani Türkiye, çok az bir kısmı dışında, 910 km’lik Suriye sınırının neredeyse tamamında Rusya ile fiilen sınırdaş hale gelmiştir. Üstelik Türkiye’nin Rusya tarafından muhasarası sadece Suriye toprakları üzerinden de değildir. Çünkü Rusya, tarih boyunca izlediği Ortodoksların hamiliği politikasını bugün de sürdürmektedir. Bu bağlamda Ermenistan, AB üyesi Kıbrıs Rum kesimi, AB ve NATO üyesi Yunanistan Rusya’nın doğal müttefikleridir. İran’ın yanı sıra bu komşularına da yerleştirilen Rus S-300’leri ve S-400’leri Türkiye’nin çevresini kuşatmış durumdadır.
Öte yandan, Ermenistan’da konuşlandırdığı savaş uçaklarının sayısını daha da artıran Rusya, Mart ayından itibaren bölgede devriye uçuşlarına başlayacaktır. 1500 Rus subayının görev yaptığı Ermenistan Sınır Kuvvetleri’ne ait 29 karakolun 14’ünün Türkiye sınırına çok yakın olması kaygı vericidir. Rusya’nın Türkiye muhasarası Karadeniz üzerinde de güçlenerek devam etmektedir. Rusya, Kuban hava üssüne 40 yeni savaş uçağı ve helikopteri göndererek Türk savaş uçaklarının keşif kabiliyetlerini Karadeniz üzerinde de ciddi şekilde kısıtlanmıştır.
Görüleceği gibi AKP/Erdoğan rejiminin Ankara’yı sapladığı Suriye açmazı Türkiye’ye her cephede kaybettiriyor. Bir örümcek ağı gibi ülkemizi kuşatan Rus muhasarasından çıkmanın yolu ise tescilli yanlışlardan dönülerek öncelikle Suriye açmazından çıkmaktan geçiyor.

20 Şubat 2016 Cumartesi

Caydırıcılık, tutarsızlık ve inandırıcılık sorunu

Uluslararası ilişkilerde milli menfaatlerin korunması ve geliştirilmesi için hasım güçlere karşı caydırıcılık ne kadar önemliyse uluslararası kamuoyu nezdinde tutarlılık ve inandırıcılık da o kadar önemlidir.
            Caydırıcılık elbette ki milli menfaatler konusunda sürekli “kırmızı çizgiler” ilan etmekten ibaret değildir. Çok kısa süre içerisinde bu “kırmızı çizgiler”in flulaşması karşısında eli kolu bağlı kalmak hiç değildir. Çünkü caydırıcılık ile blöf arasında derin farklar ve uçurumlar vardır. Bununla birlikte somut hamlelerle desteklenen caydırıcı eylem veya söylemlerle uluslararası hasımlarını tavır değişikliğine zorlayabilen güçlerin, gerçeklik algısını zaafa uğratmamak kaydıyla, blöfler yapmasının da uluslararası ilişkilerde kısıtılı bir yeri vardır. Ancak sürekli “kırmızı çizgi”ler ilan eder, muhatap olduğunuz her kriz karşısında aklınıza gelen en cüretkar sözleri sarf eder, çok üst perdeden tehditleri birbiri ardına sıralar ama bunların hiçbirinin gereğini yapamazsanız sizi bir daha kimse ciddiye almaz.
            Mesela, tarihin gerilimli akışı içerisinde çok ama çok gerektiğinde, ve tabii çok nadir olarak, “kimse bizim kudretimizi/sabrımızı sınamasın” diyebilirsiniz. Birileri bu kararlılığınızı sınamaya cüret ettiğinde ise tehdidinizin gereği neyse yaparsınız. Şayet bu türden büyük laflar ettiğinizde sizi hamleye davet eden karşıt eylemlerin dayatan gereklerini yerine getiremezseniz sadece caydırıcılık etkisini tümden yitirmekle kalmaz, alay konusu da olursunuz.
            Hassas uluslararası sorunları kitleleri coşturmak için iç siyaset malzemesi olarak kullanmayı bir alışkanlık haline getirirseniz belki oy desteğinizi artırabilirsiniz ama burnunuzu da krizlerden çıkaramaz hale gelirsiniz. Üstelik uluslararası itibarınızdan, inandırıcılığınızdan ve caydırıcılığınızdan geriye hiçbir şey kalmaz. Sıklıkla ilan ettiği sözde kırmızı çizgilere, yüksek perdeden dillendirdiği tehditlere rağmen hasım aktörlerden gelen cüretkar hareketler karşısında tek hamle bile yapamayan Ankara’daki mevcut siyasi iradenin başına gelen de doğrusu bundan başkası değildir.
            Çünkü, caydırıcılık son yıllarda sıklıkla karşılaştığımız gibi bir kuru hamaset sanatı değildir. Caydırıcılığın silahı ve mühimmatı tumturaklı laf kalabalığından ve üst perdeden kof tehditlerden ziyade reel sosyo-ekonomik ve siyasi güçtür. Ülkeyi savunma kapasitesi ve muhtemel tehditlere karşı taarruz gücüdür. Güçlü silah stoğudur. Bu silah ve mühimmat stoğu ve envanterini en zor şartlarda yalnız başına kalsa bile kendi başına ikame etme kabiliyetidir. Bu türden imkan ve kabiliyetleriniz yeterli düzeyde değilse hasımlarınıza yönelteceğiniz caydırıcı söylemler alay konusu olan blöflerden öteye geçemez.
            Uluslararası ilişkilerde caydırıcılıktan daha önemli olan ise özellikle dost unsurlar nezdindeki tutarlılık ve güvenilirliktir. Bir ülke yönetimi uluslararası toplumda sürekli olarak yalanları, çarpıtmaları, tutarsızlıkları ve güvenilmezliği ile gündeme geliyorsa, o yönetimin zaman zaman dile getirdiği doğrulara da kimse itibar etmez. AKP hükümeti ve Erdoğan rejimi altında inandırıcılığını büyük ölçüde yitiren Türkiye’nin son yıllarda başına gelen budur. Bu ülke tarihinde mevcut yönetim kadar uluslararası muhatapları tarafından yalanlanan bir başka iktidar olmamıştır.
            Ülkeler için en büyük itibar kredisi olan inandırıcılıklarını yitirmesinin faturası elbette ki çok ağırdır. Bunun en son ve belki de en vahim örneklerinden birini, çoğu asker 28 vatandaşımızın şehit olduğu, 61 vatandaşımızın yaralandığı Ankara’nın kalpgahındaki alçakça terör saldırısı sonrası yaşanan gelişmelerle gördük. Bu terör saldırısı maalesef AKP iktidarının ve Erdoğan rejiminin uluslararası toplum nezdindeki güven ve inandırıcılık sorununun ne kadar ileri boyutlara ulaştığını görmek isteyen herkese gösterdi.
            Erdoğan rejimi, terör örgütleri listesine hala almadığı, mahkemelere gönderdiği resmi yazılarda “terör örgütü” olarak görmediğini deklare ettiği, lideri Salih Müslim’i defaatle Ankara’ya resmen davet ederek en üst düzeyde ağırladığı, 2014 yılında IŞİD saldırıları karşısında kendilerine her türlü yardımı açıktan yapmaktan gururla bahsettiği PYD’yi şimdi birden bire uluslararası topluma terör örgütü olarak lanse etmeye çalışıyor. Tabii bu çabası, doğal olarak hiç kimseden itibar görmüyor.
            Erdoğan rejiminin özellikle PYD’yi hedef almak üzere kuzey Suriye’de bir kara operasyonuna mazeret aradığı ve uluslararası toplumu PYD’nin bir terörist örgüt olduğuna ikna etmeye çabaladığı günlerde gerçekleşen Ankara’daki saldırıyı saatler içerisinde PYD ile ilişkilendirmesi hiç kimseye inandırıcı gelmedi. Tıpkı Suriye’deki kırmızı çizgisini sivillere karşı kitle imha silahlarının kullanılması olarak açıklayan Obama yönetimini kırmızı çizgisinin aşıldığına ikna etmek üzere, tam da Suriye’deki krizin de ele alınacağı bir G-20 zirvesi öncesinde, 21 Ağustos 2013 günü 1500 sivilin ölümüyle sonuçlanan Guta’da kimyasal silah kullanımından Esed rejimini sorumlu tutan argümanların hiç inandırıcı bulunmaması gibi.
            Bloomberg haber ajansının Türkiye eski büro şefi Mark Bentley’in Twitter’da yaptığı bir anket bu konuda yabancı kamuoyundaki vahim algıyı bütün çıplaklığıyla gösterir nitelikteydi. Her ne kadar bilimsel bir veri olarak kabul edemesek de bu anlık anketin sonuçları Türkiye’yi yönetenlerin tutarlılığı, uluslararası kamuoyundaki inandırıcılıkları ve itibarları hakkında çok şeyler söylüyor. Bentley’in “Ankara bombalamasını kim yaptı? En isabetli tahmininiz...” şeklindeki sorusuna cevap veren 8276 kişiden yüzde 15’i PYD, yüzde 16’sı IŞİD, yüzde 6’sı diğer cevabı verirken maalesef yüzde 63’ünün “Türk istihbaratı” demesi Ankara’yı yönetenlerin itibarındaki sıfırlanmayı açıkça gözler önüne sermiştir.
            Erdoğan rejimi altındaki Ankara inandırıcılığını ve itibarını nasıl yitirmesin ki? Kısa süre öncesine kadar meşru bir örgüt gibi resmen muhatap alınan, her türlü askeri ve siyasi destek sağlanan, üstelik ülkenin terör örgütleri listesine hala alınmamış olan PYD’nin şimdi çıkıp terör örgütü olduğunu savunursanız sadece bir şeyi ispatlamış olursunuz: Ne kadar basiretsiz, öngörüsüz, tutarsız ve güvenilmez bir rejim ve yönetim olduğunuzu.
            Hele hele ülkede terör ve şiddet kol geziyorken, çevreniz ateş çemberine dönmüşken ülkenin istihbarat gücünü, kamu güvenliğine dair imkanlarını bugüne kadar tek bir şiddet ve terör eylemine karışmadıkları halde keyfi bir şekilde “terör örgütü” ilan ettiğiniz Hizmet Hareketi’ne karşı kullanırsanız, gün gelir gerçek terör örgütlerine dair sözlerinize ve sözde kanıtlarınıza inanacak hiç kimseyi bulamazsınız.
            Şahsi siyasi hırsları için düne kadar terör örgütü PKK’yı “meşru muhatap” kabul eden Erdoğan rejimi tutarsızlıklarla, yalanlarla dolu inandırıcılıktan yoksun bu gidişatla korkarım ki PYD’yi uluslararası aktörlere bir terör örgütü olarak kabul ettirmeyi değil belki ama PKK’yı terör listelerinden çıkarmayı başaracak. Tıpkı masum insanlara haksız, hukuksuz ve keyfi bir şekilde terörist muamelesi yapmalarında olduğu gibi bu kifayetsizliklerinin ve beceriksizliklerinin ceremesini de yine bu ülke ve bu millet çekecek.

17 Şubat 2016 Çarşamba

Savaş üzerine

İçinde bulunduğumuz coğrafyada uzunca bir zamandır savaşlar, çatışmalar, kıtallar eksik olmuyor. Nihayet kendi ülkemizde de savaş tamtamları çalmaya başladı. Hatta tamtam aşamasını geçip çoktan savaşa girdiğimizi iddia eden hükümet yanlısı savaşçı kalemşörler bile var.
            Demokrasi ve hukuktan uzaklaştıkça denetlenemez bir güç haline gelerek akılalmaz hukuksuzluklara ve suçlara bulaşan bir iktidar kliğinin tüm bunların üstünü örtmek ve bir daha günyüzüne çıkmalarını engellemek için belli ki despotlukta birkaç kademe daha yukarı çıkmaya ihtiyaçları var. Despotlukta arzu ettikleri seviyeye çıkmanın en kestirme yolu ise muhtemel bir savaşın sağlayacağı uygun koşulları kullanmak. “Bütün savaşları, dövüşemeyecek kadar korkak olan, bu yüzden de kendileri adına dövüşmek için gençleri cepheye süren hırsızlar çıkarır,” diyen yazar Emma Goldman meğer ne kadar da haklıymış. 
            Şurası açık ki gırtlaklarına kadar hukuksuzluklara, yolsuzluklara ve suçlara batan bu iktidar kliğinin ihtiyacı dışında Türkiye’yi başka bir ülkenin topraklarında sonu belirsiz bir kanlı maceraya mecbur eden herhangi bir milli menfaat ya da sebep bulunmuyor. Kaldı ki Türkiye bitişiğinde bulunduğu coğrafyalarda kanlı savaşların ilk kez yaşandığı bir ülke de değil. Öyleyse Suriye konusunda çevresinde cereyan eden geçmiş savaşlardaki tavrından başka türlü bir tavır neden alsın ki? Emin olun bu sorunun milli menfaatlar çerçevesinde makul bir açıklaması yok.
            Madem ki konu milli menfaatlerle ilgili değil, öyleyse bir komşu ülkede kanlı bir iç savaşın çıkmasında baskın rol oynayan bir iktidar kliğinin siyasi ihtirasları adına izledikleri tutarsız politikaların bir devamı olarak tüm ülkeyi savaşa sokmaları çok feci bir cinayet, bir felaket olur. Hele hele de bu kifayetsiz klik doyumsuz ihtiraslarını dahiyane birer strateji, dünya gerçekleriyle hiç ilgisi olmayan hayallerini ise gerçek sanan lunatiklerden oluşuyorsa. 
            Tabiatı gereği her savaş büyük insani trajedileri beraberinde getirir. İnsancıl yaklaşım elbette ki yanıbaşımızda yaşanan bu trajedilerin mağduru olmuş sivillere el uzatmayı gerektirir. Bunun yolu da uluslararası toplumla birlikte ve uluslararası hukuk çerçevesinde savaşın mağduru olmuş sivillere yardım elini uzatmaktır. Bunu yapmak yerine bu tür krizlere, uluslararası hukuk tarafından herhangi bir yetkilendirme olmaksızın, tek taraflı askeri müdahaleler sadece krizin daha da genişlemesine, yaşanan insani trajedinin yayılarak daha da derinleşmesine yol açar.
            Geçtiğimiz yüzyılın başında birbiri ardına patlak veren kanlı savaşlar yüzünden yıkılan bir imparatorluğun yerine, yine verilen kanlı bir kurtuluş savaşı sonucunda kurulmuş olan Türkiye Cumhuriyeti, hiç şüphesiz ki, savaşın yıkıcılığını en iyi bilen devletlerden biridir. Mustafa Kemal Atatürk’ün “milletin hayatı tehlikeye düşmedikçe savaş bir cinayettir” sözünü hayata aktaran bu devlet, yıkıcı savaşlardan uzak kalma konusunda ciddi tecrübelere de sahiptir.
            Ömrünün önemli bir kısmını savaş meydanlarında geçirmiş olan Atatürk’ün, arzuladığı şekilde çözüme ulaştığını hayattayken göremediği “Hatay Sorunu” konusunda, savaş seçeneğinden hep uzak durması, tercihini hep siyasi çözümden ve diplomasiden yana kullanması boşuna değildir. Benzer şekilde ömrü cephelerde geçmiş İsmet İnönü’nün de Türkiye’yi 50 milyon insanın hayatını kaybettiği 2. Dünya Savaşı’nın yakıcılığından uzak tutmak için sergilediği çaba herkesin malumudur.
            Hemen yanıbaşında 1980-1988 yılları arasında yaşanan İran-Irak Savaşı, 1990 Körfez Savaşı, 2003’te Irak’ın işgali gibi savaşlarda da Türkiye’nin, insani trajedilere her türlü duyarlılığı göstermekle birlikte, savaşın alevleri içerisine çekilmekten kendisini başarılı bir şekilde koruduğunu görüyoruz. Bugün dönüp baktığımızda “bu savaşlara keşke müdahil olsaydık” diyen, ne dediğinin farkında bile olmayan birkaç ruh hastası dışında, kimseye rastlayamazsınız.
Benzer bir yaklaşımla “Savaş Üzerine” isimli strateji kitabında “savaş, siyasetin ve diplomasinin bir devamıdır” diyen Carl von Clausewitz de, üstelik çok az bir kelime sarfiyatıyla kriz durumlarında önceliğin siyaset ve diplomaside olduğunun altını başarıyla çizer.
            Prusyalı Von Clausewitz, şüphesiz ki strateji ilmi açısından 2500 yıl önce yaşamış büyük dedesi Çinli komutan Sun Tzu’nun izindedir. Sun Tzu, “Savaş Sanatı” isimli efsanevi kitabında şöyle der: “Gerçek zafer, savaşmadan kazanılan zaferdir. Gerçek önder savaşmadan kazanan önderdir.” Hırsızlık ve yolsuzlukta suç üstü yakalanıp, suçlarını örtmek için savaş dahil her şeyi göze alanları istisna tutacak olursak, Adolf Hitler gibi gücü kutsayan bazı sosyal Darvinistler dışında, aklı başında olup da savaşı yücelten kimseye rastlayamazsınız. Çünkü, Benjamin Franklin’in dediği gibi “iyi bir savaş, kötü bir barış hiç olmamıştır.”
            Bununla birlikte Antik Yunan devrinde yaşamış bir oyun yazarı olan Aeschylus’un “savaşta verilen ilk kayıp, gerçektir,” sözünü aradan geçen 2500 yıldan sonra sanırım biraz güncellemek gerekiyor. Çünkü modern zamanlarda gerçekler savaş başlamadan çok önce öldürülür. Mesela, Irak Savaşı öncesinde Amerikan işgalini gerekçelendirmek için uydurulan yalanlar hala hafızalarda. Bugün Suriye’ye girmek için gerekçe arayan Türkiye’deki iktidar kliğinin yüzde 85’ini kontrol ettiği medya üzerinden yapmaya çalıştıkları da George W. Bush’un Irak’ı işgal öncesi yaptıklarından açıkçası pek farklı değil.
            İngiliz düşünür Bertrand Russel der ki, “savaş kimin haklı olduğuna değil, kimin güçsüz olduğuna karar verir.” Tamamen silah kapasitesine ve kaba güce dayalı savaşlar için Russel elbette ki haklı, ama bu durum savaş öncesi durumlar için de geçerli. Hitler, Stalin gibi ya da zaman zaman ABD’nin yaptığı gibi uygun koşullar oluştuğunda sahip olunan kaba güce dayanılarak bölgesel ya da küresel bir düzen kurmaya yeltenilebiliyor. Bu tür hareketler elbette ki ahlaken ve uluslararası hukuk açısından meşru değildir. Ama bu tür eylemlerin meşru olmadığını kendilerine söyleyebilecek ve geri adıma zorlayabilecek bir güç yoksa şayet reel politiğin ahlaksız ilkeleri gereği dilediklerini yapabiliyorlar. Şayet bu çapta bir gücünüz yoksa uluslararası alana tekabül eden her adımınızda meşruiyeti ve uluslararası hukuk kurallarını gözetmek zorundasınız. Belli ki Türkiye’deki muhteris iktidar kliğinin Suriye’deki gelişmelere dair anlayamadığı nokta da bu.
            Söz konusu iktidar kliğinin Suriye konusundaki ihtirasları ile ülkenin sahip olduğu güç; bu kliğin Suriye’ye dair hayalleriyle Türkiye’nin uluslararası hukuktan kaynaklanan meşru hakları arasında bir uçurum bulunuyor. Eğri oturup doğru konuşalım, meşruiyet ve uluslararası hukuk açısından Türkiye, Suriye’de etkin bir askeri varlık gösteren Rusya’nın sahip olduğu haklar kadar bir hakka ve meşruiyete sahip bulunmuyor. Şöyle ki, uluslararası hukuk ve uluslararası sistem meşru Suriye devleti olarak hala Esed Rejimi’ni görüyor. Resmen Esed rejiminin egemenliği altındaki Suriye topraklarının bazı kısımlarının farklı silahlı grupların kontrolü altında olması uluslararası hukuk açısından hiçbir anlam ifade etmiyor.
            Uluslararası hukuk açısından egemen Esed rejiminin resmi daveti üzerine bu ülkeye asker ve silah gönderen Rusya’nın uluslararası hukuk tarafından tanınan Suriye sınırları içerisindeki eylemleri, Esed rejiminin rızası olduğu müddetçe, uluslararası hukuk açısından maalesef hiçbir sorun taşımıyor. Esed’in talebi olduğu müddetçe Rusya, Suriye topraklarındaki Esed muhalifi güçleri yok etme hakkına sahip olduğu gibi Esed rejiminin rızası dışında Suriye topraklarına yönelik herhangi bir dış müdahaleye karşı koyma hakkına da sahip bulunuyor.
            Suriye ile 910 km’lik ortak sınırı bulunan Türkiye’nin ise, uluslararası hukuk açısından maalesef böyle bir hakkı bulunmuyor. Türkiye’nin hukuk çerçevesinde Suriye topraklarına yönelik tek meşru hakkı Türk topraklarına yönelik herhangi bir saldırı sonrasında bu saldırıyı gerçekleştiren unsurları hedef alan, süresi ve kapsamı kısıtlı sıcak takipten (hot pursuit) ibaret. Elbette ki angajman kuralları gereği sınır ihlallerine yönelik önlemleri de uluslararası hukuk açısından meşru. Daha ötesi ise hayal.
            Sahi Türkiye hangi meşru davete veya ihtiyaca dayanarak Suriye topraklarına girecek? Türkiye’yi Esed rejimi mi davet ededec, yoksa terörist dediği PYD mi? Uluslararası dostlarına birlikte mücadele ediyorlarmış görüntüsü vermeye çalıştığı IŞİD mi? Yoksa Esed rejimine karşı desteklediği diğer radikal gruplar mı? İyi de meşru muhataplık açısından bunların hiçbirinin uluslararası hukukta hiçbir karşılığı yok ki.
            Dolayısıyla Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin (BMGK) daimi ve daimi olmayan toplam 15 üyesinin ortak tavrını yansıtan ve Suriye’deki PYD mevzilerini top ateşine tutan Türkiye’yi hem uyaran, hem de kınayan BMGK başkanlık açıklamasına hiç şaşırmamak gerekir. Kendi sınırlarımızın korunması, topraklarımızın savunulması ve halkımızın güvenliğinin sağlanması dışında, BMGK kararlarına dayanmayan, her türlü maceracı eylemden de uzak durmak gerekir.
            “Rusya’nın Suriye’de ne işi var?” tarzı boş efelenmeler kalabalıkların kulağına hoş gelse de, bilin ki bunlar hukuken hiçbir anlamı olmayan boş sözler. Başbakan Yardımcısı Yalçın Akdoğan’ın yaptığı gibi, bu tür boş hamasetin peşine takılıp Suriye’de 10 km’lik güvenlik koridoru açmaktan bahsetmek de hayalci bir safsatadan ibaret. Bir BMGK kararına dayanmadan ve uluslararası meşruiyeti sağlanmadan bunu yapabilmenin hiçbir imkanı yoktur. Yeni bir fikir olmayan Suriye içerisinde bir güvenlik koridoru oluşturmak mümkün olsaydı geçtiğimiz 5 yıl içerisinde zaten çoktan yapılmış olurdu.
            Özetin özeti: Türkiye’nin çıkarları Türkiye’nin sınırlarında başlar. Türkiye’nin ve Türk halkının güvenliği Türkiye’nin sınırlarında korunur. Bunun ötesine geçecek her adım talihsiz bir maceracılık olarak ülkenin felaketine dönüşür. Uyarmadı demeyin!

Not: Çarşamba akşamı Ankara'nın en korunaklı yerinde doğrudan Türk Silahlı Kuvvetleri'ni hedef alan, 28 kişinin öldüğü, 61 kişinin yaralandığı terör saldırısını şiddetle kınıyor, yaralılara şifa, şehitlerimize rahmet, yakınlarına sabır ve metanet diliyorum. Milletimizin başı sağolsun, Allah beterinden korusun...

 
           

           
           
           



           

10 Şubat 2016 Çarşamba

Ayağa kalk ve tepki ver!

“...O mutluluğun kenarına kadar gelmiştik aslında. Güneşin keyfini, bütün fikir ayrılıklarına, inanç farklılıklarına rağmen birlikte çıkartabilecek bir toplum olmaya çok yaklaşmıştık. İstanbul sahillerinden Marmara’ya, Mardin sokaklarından Mezopotamya ovasına, Diyarbakır surlarından Hevsel Bahçeleri’ne, Trabzon kıyılarından Karadeniz’e, Edirne kahvelerinden Meriç’e bakarak milyonlarca insan mutluluğun ve refahın tadını çıkarabilirdi.
          Bunu hak etmiştik aslında. Uzun ve zor maceralardan geçmiştik. Yenilgiyi tatmayan hiç kimse, hiçbir kesim kalmamıştı. Çeşitli ölçülerde de olsa herkesin payına düşen bu yenilgi tufanından ortak bir zafer yaratacak bir olgunluğa yaklaştığımızı düşünüyorduk. Barışın, adaletin, özgürlüğün ortaklaşa yaşanacağı bir menzile erişmiştik. Gelişmiş dünyanın saygıdeğer bir üyesi olmak gibi ortak bir davamız olmuştu. O yolda güvenle ilerliyorduk. Yeryüzü saygı ve hayranlıkla selamlıyordu bizi. Bu efsunlu toprak parçası üstünde bütün insanlığa örnek olacak bir cennet yaratmak üzereydik ki… Bir cehenneme düştük.
            Öyle nefret volkanları patladı ki ümitle baktığımız denizler kıpkızıl magma yığınlarına döndü. Ayağımızın altındaki bereketli toprak öfke depremleriyle kuruyup parçalandı. Her yanımız uçurumlarla çevrelendi. İnsanlık tarihinde az rastlanır bir ahlaksızlık batağına battık. Hırsızlık övünülen bir erdem haline geldi. Ruhumuz şahrem şahrem yaralarla çatladı. Kan ve zorbalık gündelik hayatımız oldu. Adalet kayboldu. Güvenilir hiçbir değer kalmadı elimizde… Zift kokulu çorak bir karanlık kapladı ülkeyi. Ölüm karanlığı bütün hayatın üstüne çöktü.”
            Son zamanların en duyarlı, en cesur kalemlerinden Ahmet Altan böyle diyordu son yazısında. Elini uzatsan ulaşabileceğin ışıltılı bir düşten Türkiye’nin nasıl kapkaranlık bir kabusa yuvarlandığını Ahmet Altan’dan daha etkili ifade edebilecek çok az kişi vardır bu ülkede. Ahmet Altan’ın iç burkan serzenişleri hala kulaklarımızdayken çevremize göz ucuyla baktığımızda bile gördüklerimiz, Brezilyalı aktivist ve siyasetçi Prof. Dr. Cristovam Buarque’nin “Tepki Ver! (Reaja!)” adlı küçük risalesinde ifade ettiklerine benzer şekilde, bir ütopyadan çok distopyayı andırıyor artık. Öyle ki en iyimserlerimizde bile yakın zamana kadar Türkiye’de demokratik bir özgürlükler cenneti kurma hayali artık yerini üst üste sökün eden felaketlerin önünü alma endişesine bırakmış durumda.
            Bu yaşananlardan daha fecisi ise tüm bu felaketlere dair endişe duyanların ya da bu felaketleri Ahmet Altan gibi acılı bir feryatla ve imrenilesi bir cesaretle engellemeye çalışanların sayıca çok az olması. Toplumun geneline ise ya gönüllü bir yılgınlık ya da yoz bir vurdumduymazlık hakim. Oysaki yaşanan haksızlıklar, hukuksuzluklar, zulümler ve ölümler iyice geç olmadan hep birlikte ayağa kalkmayı, olabildiğince gür bir sedayla güçlü bir tepki vermeyi gerektiriyor.
            Aslında insani, İslami ve ideal olan “tepki vermek” gibi reaksiyoner bir tavır almak değil. Tam tersine “emri bil maruf, nehyi anil münker” ilkesinde olduğu gibi olumsuzluklara tepki vermeyi bile gereksiz kılacak şekilde yapıcı inisiyatifler alıp iyilik için çalışmak ve kötülükleri ortadan kaldırmaya çabalamaktır. Madem ki bunu gerçekleştirmede başarısız olduk, öyleyse her tarafı bir zulmet gibi saran zulüm ve haksızlıklara karşı sesimizi yükseltmemiz ve iş işten geçmeden ayağa kalkıp tepki vermemiz gerekmez mi?
            Buarque’nin daha ziyade küresel duyarlılıklarla kaleme aldığı “Tepki Ver!” çıkışını Türkiye’ye uyarladığımızda tepki vermemizi gerektiren ne kadar çok şey olduğunu şaşırarak görürüz. Mesela Buarque gibi biz de çağrımıza “Alışma” diye başlayıp şöyle devam edebiliriz: Ruhlarımızı ele geçirmeye çalışan sapkın ve yozlaşmış bir devirde yaşama alışkınlığına tepki ver. Unutma ki, bütün kötülüklerden daha beter olan şey, bu kötülüklere alışmaktır; buna tepki ver! Çünkü, alışmak ölmektir. Siyasetteki, profesyonel ya da kişisel ilişkilerdeki yozlaşmaya tepki ver! Sıraya kaynak yapmak, sınavda kopya çekmek, rüşvet almak ya da rüşvet vermek gibi dalavereleri kabul etme! Alışma... İşkenceci bile işine öylesine alışır ki artık eyleminin ahlaksızlığını fark etmez olur. Suçu kendi elleriyle işlemediği için işin içinden sıyrılanların mazeretini asla kabul etme. Tepki ver!
            Özellikle Suriyeli mültecilerin sokakları doldurduğu şu dönemde ne dilenmek için ellerini uzatan mülteci çocukları sıradan bir şehir manzarası olarak gör, ne de kucağındaki titreyen çocuğuyla karşında duran o yoksul annenin gözlerini kedere boğan acı gerçekliği. Bu sefaletin yanı başındaki binlerce odalı gösterişli sarayların, görgüsüz köşklerin şatafatına, zenginlerin ve muktedirlerin şımarık debdebesine alışma! Tıka basa dolu marketlerin önünde yırtık paçavralar sarılı boş midelerle duranlara da alışma, tepki ver! Hele hele bu yoksul ve yoksun mültecilerin kirli pazarlıklara malzeme edilmesine sessiz durma, tepki ver!
            Erdoğan rejimi altındaki Türkiye’de olduğu gibi sanığın kimliğine ya da muktedirlere yakınlığına veya uzaklığına göre yozlaşmış yargının farklı işleyişine boyun eğme. Yargının muktedirlerin elinde muhaliflerine azap çektirmekte kullandıkları bir çivili gürze dönüşmesine müsaade etme! Ayağa kalk, sesini yükselt ve tepki ver! Mağduriyetlerden bahsetmeyi ve hatta ağlamayı öğren, utanma! Ama dikkat et, ağladığın ve bahsettiğin sadece kendi mağduriyetlerinden ibaret olmasın. Başkalarının acılarına da ağlamayı, onların acılarından da içtenlikle bahsetmeyi öğren. Empati kur, tepki ver!
            Adalet sistemindeki kadar medyadaki, sendikalardaki, iş ve sivil toplum örgütlerindeki, dini cemaatlerdeki, spor kulüplerindeki ve siyasi partilerdeki yozlaşmaya da tepki ver! İşlenen suçlara, yapılan haksızlıklara, hukuksuzluklara, baskılara ve zulümlere karşı sesini çıkarmak şöyle dursun, bunlara destek olmak suretiyle gün be gün daha da yozlaşanlara da tepki ver! Başkalarının haklarını çiğnemek, mülklerini gasp etmek için haksız, hukuksuz, ahlaksız iş çevirenleri ise sakın ha görmezden gelme!
            Gelir dağılımındaki artan uçurumu, sağlık, eğitim ve adalete erişimdeki eşitsizliği pasifçe hoş görme! Halkın verdiği yetki ve otoriteyi şahsi menfaatleri için istismar edenlerin ahlaksızlığına ve yozlaşmışlığına razı olma, tepki ver! Hırsızlıklarla, yolsuzluklarla, rüşvetlerle, talanlarla, gasplarla pervasız ve utanmaz haramiler gibi göz göre göre senden çaldıklarının sadece senin hakkın değil, çocuklarının da hakkı olduğunu asla unutma, tepki ver! Yaptıkları hırsızlık, yolsuzluk, hukuksuzluklarıyla suça battıkça yalandan, iftiradan, tehditten, şantajdan, baskıdan ve zulümden medet uman yozlaşmış muktedirlere alışarak sakın ola ki sen de yozlaşma. Haksızlıklar karşısında susma. Bile bile bir dilsiz şeytan olma. Onurunla sesini yükselt, izzetinle tepki ver!
            Bugün Güneydoğu’daki birçok şehirde olduğu gibi caddelerde tanklar ve sivillere doğrultulmuş silahlar görmeye alışma! Hangi taraftan gelirse gelsin, hangi amaç uğruna olursa olsun terörizme, gayr-i meşru ve orantısız şiddete tepki ver! Örgütlerin ve grupların terörizmi kadar devletlerin ve hükümetlerin terörizmine de sessiz kalma! Özünde şiddetin her türlüsüne tepki ver, tescilli suçlulara uygulanan şiddete bile. Ama en çok da çocuklara, kadınlara ve savunmasız sivillere uygulanan şiddete ve teröre tepki ver!
            Yoz muktedirlerin tüm zulümlerine ve soğukkanlılıkla gerçekleştirilen katliamlara rağmen ortalığı kaplayan tiksindirici sessizliğe de, çekinme, tepki ver! Ülkenin tarihine ve bugününe ait yüz kızartıcı gerçeklerin saklanmasına seyirci kalma. Acıların paylaşımında bile yapılan ikiyüzlü ayrımcılıklara tepki ver! Bilim yerine yardakçılığı, düşünce ve ifade özgürlüğü, akademik özgürlük ve ilmin izzetini korumak yerine muktedire temennayı meziyet bilen yoz üniversitelere de tepki ver!
            Özgürlüklerin kısıtlanmasına dair her türden baskılara tepki ver! Sesini yükselt, haykır! Konformistlerin kendi kendilerini aldatan sessizliğine inat daha yüksek sesle haykır! Boyun eğenlerin zavallılığına, dalkavukların ahlaksızlığına, fırsat düşkünlerinin acınası zaaflarına ve haksız menfaat peşindeki utanılası suç ortaklarına dayanarak kurmaya çalıştıkları tek adam, tek parti despotluğuna geçit verme, tepki ver! Boyun eğen, korkan, sinen ya da menfaat karşılığı işbirliği içine giren sözde aydınların; korkutulan, satın alınan ya da düpedüz haysiyetsizleştiklerinden dolayı körleşen, böylece özgür ve bağımsız değerlendirme yapma yetisinden mahrum kalan bir kısım medyanın acınası suskunluğuna tepki ver! Ahlaksız işbirlikçileriyle birlikte topluma zorla giydirmeye çalıştıkları deli gömleğine benzer kimliğe ve tekil düşünceye karşı çık! “Hayır” de. Çevrendeki herkes “evet” dese bile, sen “hayır” demekten gurur duy ve duruşundan vazgeçme!
            Yaşanan bütün olumsuzluklara, zulümlere ve zulmete rağmen sakın ha içini karartıp, karamsarlığa düşme! En fazla umutsuzluğa ve kötümserliğe tepki ver! Kendilerini acizliğe vurup tercihlerini kayıtsızlıktan yana yapanların nihilizmine sen de teslim olma! Her ne kadar şartlar gereği iyimserlikten daha akla yatkın gibi görünse de kötümserliğin seni ele geçirmesine asla izin verme! Sakın zulme ve baskıya boyun eğme, insanca ayağa kalk, onurunla diren, cesaretle sesini yükselt ve medeni bir şekilde tepki ver! Ama susma!..