Kürtler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kürtler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Ocak 2016 Salı

Demografik mühendislik ve göç stratejileri


En çirkin siyaset insanların hayatları ve yaşam alanları üzerinden yürütülen siyasettir. İnsanların hayatlarını, onurlarını, yüzlerce yıllık geçmişlerinden kendilerine ulaşmış sosyo-kültürel çevrelerini ve alışkınlıklarını umursamadan yaşam alanlarından ayrılmaya zorlanması kadar büyük bir insanlık suçu yoktur. Ama ne yazık ki bu suç, bugün dünyada en sık işlenen bir kitlesel suç niteliğindedir.
Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği’nin (UNCHR) son verilerine göre evlerini, yurtlarını terk etmek zorunda kalan dünya genelinde 60 milyon insan bulunuyor. Bu aynı zamanda UNCHR’ın bugüne kadar tespit ettiği en yüksek rakamı da oluşturuyor. Bundan 10 yıl önce 37,5 milyon olan mültecilere 2014 yılı boyunca her gün ortalama 42 bin 500 kişi katılmış. Savaşlar, çatışmalar ve yoksulluk yüzünden dünyadaki her 122 kişiden biri ya mülteci ya da kendi ülkesi içinde yerinden edilmiş durumda. Yine UNCHR’a göre, sadece mültecilerden oluşan bir ülke olsaydı dünyadaki en büyük 24. ülke olurdu.
Maalesef, her bakımdan bir trajedi olan mülteciler sorunu zaman zaman trajik bir insani sorun olmanın ötesine geçebiliyor. Son olarak Avrupa kapılarını zorlayan Suriyeli mülteciler örneğinde görüldüğü gibi mülteciler bazı siyasi hedefler doğrultusunda kitlesel insan dalgalarına ve bir çeşit nüfus bombasına dönüştürülebiliyor. Uluslararası örgütlerin Türkiye’ye sığınan 2,5 milyon civarındaki Suriyeli mülteciye yardım tekliflerini yakın zamana kadar hep reddeden Erdoğan Rejimi’nin, uluslararası alandaki sıkışmışlığına sonuç veren bir çare olarak, mülteci dalgalarını AB ülkelerinin üzerine salması hiç şüphesiz ki bu çirkin stratejinin en son örneklerinden birini oluşturuyor.
İnsanları şu ya da bu yöntemle göçe teşvik etme, göçe zorlama stratejileri ve demografik mühendislik sadece uluslararası alanda silaha dönüşmüyor tabii ki. Fuat Dündar, Uğur Ümit Güngör, Ayhan Aktar ve daha pek çok akademisyenin eserlerinde anlatıldığı şekliyle, demografik mühendislik tarih boyunca olduğu gibi, bugün de ulusal sınırlar içerisindeki bir etnik ya da sosyo-politik sorunla uğraşmanın etkili bir yöntemi olarak da karşımıza çıkıyor. Bu yöntemin içeriği ise sosyo-ekonomik politikalarla belirli bölgelerdeki nüfusun planlı seyreltilmesinden çatışma ve savaş ortamında uygulanan etnik temizliğe kadar uzanıyor. Çatışma bölgelerinde farklı etnik grupları göçe zorlama politikaları veya etnik temizlik süreçleri başladığında ise o coğrafyaya dair tüm bilinenler ve demografik veriler anlamını yitiriyor.
Davutoğlu siyasetinin 2011 yılında Suriye’nin kuzeyinde kesintisiz bir Kürt bölgesinin mümkün olamayacağına dair öngörüsündeki fiyasko, savaş ortamlarında yürütülen acımasız demografik mühendisliğin ve etnik temizliğin vahim neticelerinden sadece birisidir. Her ne kadar PYD’nin Cenevre’deki Suriye müzakerelerine katılıp katılmayacağı tartışılsa da, 2011’de Arapların ve Türkmenlerin yoğun olduğu kuzey Suriye bugün PYD kontrolünde bambaşka bir etnik fotoğraf sunuyor.
Esed rejimine karşı ve birbirleriyle savaşan IŞİD, PYD, el-Nusra ve benzeri örgütler Suriye’nin demografik yapısını kökten dönüştürürken, doğal olarak bölge ülkelerinin demografisinde de radikal değişimlere yol açıyorlar. Başta Türkiye olmak üzere çevre ülkelere Suriye’den milyonlarca mülteci ihraç edilmiş durumda. Yerinden edilmiş bu nüfus yıllardır sığındıkları yeni ülkelerinin demografisi, ekonomisi, sosyal yaşamı ve kültürü üzerinde derin izler bırakıyor. Ayrıca Suriye’de çatışan gruplar sınır aşan etnik, kültürel ve ideolojik sürekliliklerinden dolayı çevre ülkelerin güvenlik duyarlılıklarını da kökten değiştirebiliyor. Öyle ki 19. yüzyıl boyunca ve 20. yüzyılın ilk dönemlerinde yaygın şekilde uygulanan tehcir, seyreltme, yeniden iskan gibi demografik mühendislik siyasetlerini yeniden gündeme getirebiliyor.
Bir taraftan, Suriye kaynaklı güvenlik tehditlerine karşı bir önlem olarak sınıra yakın şehirlerde yoğunlaşan aşırı nüfusun azaltılmasına dair stratejiler devlet katmanlarında derinden derine tartışılıyor. Diğer taraftan ise şehir savaşlarını benimseyen terör örgütü PKK’ya karşı güvenlik güçlerinin toptancı mücadele yöntemi yüzünden Güneydoğu şehirleri hızla boşalıyor. Çokça sivil kaybın verildiği, şehirlerin harabeye döndüğü, Hakkari ve Şırnak gibi şehirlerin merkezlerinin taşınmasının bile ciddi ciddi tartışıldığı bir ortamda terör örgütü PKK’ya göç eden nüfus üzerinden büyük bir koz verilmiş oluyor.  
Pazartesi günü Taraf gazetesinin manşetinde yer alan bir habere göre, demografik mühendislik artık sadece devletin değil, terör örgütü PKK’nın da bir yöntemi haline gelmiş durumda. Kürt sorununu daha da uluslararası hale getirmek için terör örgütü PKK’nın Avrupa ülkelerine kitlesel iltica stratejisini gündemine aldığı kaydediliyor. Buna göre, şehir çatışmalarında bölge halkından beklediği desteği bulamayan terör örgütü PKK, Kürt sorununu Avrupa’ya taşımak için “büyük göç planı” hazırlamış durumda. Avrupa’nın, Suriyeli mültecilerle ilgili izlediği politikanın PKK’ya örnek olduğunu savunan gazete, Mart ayından itibaren Güneydoğulu binlerce Kürdün Avrupa’ya göçe zorlanacağını yazıyor.
Kafkas göçleri, Balkan göçleri, Ermeni tehciri, nüfus mübadelesi, Kürt ve Alevi sürgünleri gibi zoraki kitlesel göçlerden çok çekmiş olan bu coğrafya umarım aynı acıları bir daha yaşamaz. 

6 Ocak 2016 Çarşamba

Peki, ama değer miydi?


Beş yıl önce müthiş bir özgüven patlaması ve azgın bir ihtirasla “Birkaç haftaya Şam’da oluruz… Cuma namazını Emeviye Camii’nde kılacağız” diyerek yola çıktınız. Tüm iyi niyetli uyarılara kulak tıkadınız ve uyaranları ihanetle suçladınız. 22 milyonluk Suriye’nin harabeye dönmesine yol açtınız. 400 bin insanın ölümüne, yüzbinlerce insanın sakatlanmasına sebep olan trajedide rol aldınız. Sayenizde Suriye ve Irak en radikal, en vahşi radikal terör örgütlerinin münbit bir yatağı haline geldi. Peki, ama değer miydi?
 7 milyon insan ülkelerinden kaçmak zorunda kaldı. 3 milyona yakını bugün Türkiye’de. İç parçalayan sefaletlerine bu ülkede yaşayan herkes her gün tanıklık ediyor. Sokakta karşılaşılan perişan Suriyeli çocuklara her defasında 3-5 lira verip kanayan vicdanlarımızı güya rahatlatıyoruz. Çaresizlikten sığındığımız bu beyhude vicdan rahatlatma çabamızdan dolayı sonra kendimizden bile utanıyoruz. Bu zavallı çocukları, bu perişan insanları evsiz, yurtsuz bırakan azgın ihtiraslarınız belli ki hala dipdiri. Peki, ama değer miydi?
İhtiraslarınızı kah “stratejik zorunluluk”, kah sahte bir “insani duyarlılık”, kah yapmacık “demokrasi ve özgürlük havariliği” kamuflajlarına sarmaladınız. El çabukluğuyla kendi ülkenizde hukuksuz, keyfi ve yoz bir dikta rejimini büyük bir maharetle inşa ederken görülmedik bir ikiyüzlülükle Suriye’deki despotik rejimin yerine demokrasi, hukuk ve özgürlük getireceğinizi söylediniz. Hırslarınız, sahtekarlığınız ve merhametsiz ikiyüzlülüğünüzle bir ülkeyi mavf ve bir milleti perişan ettiniz. Peki, ama değer miydi?
“Ortadoğu’da düzen kurucuyuz”, “Ortadoğu bizden sorulur” dediniz. Boyunuzun ölçüsüne bakmadan sırasıyla “bölge liderliği”, “İslam liderliği” ve “dünya liderliği” fantezileri kurdunuz. Çevrenize topladığınız itibarsız sergerdelerin pohpohlamasıyla kendinize hayran kalıp fantezilerinizin peşinde şehvetle koştunuz. Aruzlarınıza koşarken ahlakla, hukukla, temel insani değerlerle ve gerçeklikle tüm bağlarınızı kopardınız. Doğrusunu söylemek gerekirse insanlıktan çıktınız. Peki, ama değer miydi?
İhtiraslı fantezileriniz üstelik son derece masraflı ve çok maliyetliydi. Çoğu uluslararası suç niteliğindeki karanlık işlerinizin masraflarını elbette ki yasal yöntemlerle ve helal paralarla karşılayamazdınız. Bu yüzden çaldınız, soydunuz, talan ettiniz, yolsuzluğa battınız, kaçakçılık yaptınız… Böylelikle her türlü suça karışmış kirli bir organize suç örgütüne dönüştünüz. Peki, ama değer miydi?
Dahası da var. Bu kadar suça ve ahlaksızlığa gömüldükçe doğal olarak korktunuz. O korkuyla ülkede ne yargı bıraktınız geriye, ne de demokratik denetim. Kurduğunuz despotik düzende hırsızlığı, yolsuzluğu, ahlaksızlığı suç olmaktan çıkardınız. Haramiler gibi yönettiğiniz ülkede hukuk çerçevesinde işlerini yapan savcıları, hakimleri, polisleri hapislere attınız. Suçlarınıza aşina olduklarından şüphelendiğiniz işinin ehli on binlerce onurlu bürokratı tasfiye ettiniz. Tarihe geçmiş en muktedir hırsızlar olarak uyduruk mahkemeler kurdunuz. Hırsızlıklarınızı suçüstü yakalayan polisleri, savcıları hiç utanmadan yargılamaya bile koyuldunuz. Anayasa’daki ifadesiyle “demokratik hukuk devleti”nden geriye kokuşmuş bir enkaz yığını bıraktınız. Ülkeyi tamiri zor bir felaketin, dibi görünmeyen bir uçurumun kıyısına getirdiniz. Peki, ama değer miydi?
İşlediğiniz sayısız feci suçlardan dolayı bir gün hesap verme ihtimali kabusunuz oldu. Korkularınıza ve hezeyanlarınıza teslim oldunuz. Paranoyada zirve yaptınız. Bu korkularla en temel insan hak ve özgürlüklerinin baş düşmanı kesildiniz. En ufak muhalefeti “hain” ilan etiniz. “Hain” ilan ettiklerinizle birlikte gördüğünüz kim ve ne varsa korkunun verdiği içgüdüsel bir vandallıkla yok etmeye koyuldunuz. Zalimleştikçe zalimleştiniz. Adileştikçe adileştiniz. Peki, ama değer miydi?
En küçük bir eleştiri yapan gazetecileri tehditlerle, linçlerle, karakter suikastleriyle, baskınlarla, gözaltılarla, davalarla hayatlarından bezdirdiniz. Pek çoğunu işlerini fiilen yapamaz hale getirdiniz. Hala pes etmeyenlerin onlarca gazeteciyi hapse tıktınız. Gerçekleri yazan gazeteleri, televizyonları adi haydutlar gibi gasp ettiniz. Her birini farklı bir yöntemle susturdunuz, yok ettiniz. İşte böyle böyle tüm dünyada adınız hırsıza, yolsuza, despota, ahlaksıza çıktı. Peki, ama değer miydi?
Demokrasi, hukuk ve Avrupa Birliği rotasından çıkardığınız ülkeyi liderliğine heveslendiğiniz Ortadoğu’nun en berbat dikta rejimlerinden biri haline getirdiniz. Hoyratlaştıkça, yozlaştıkça, despotlaştıkça dünyadan iyice koptunuz. Yalnızlaştıkça yalnızlaştınız. Daha birkaç yıl öncesine kadar tüm dünyanın gıpta ile baktığı ülkeyi tüm dünyaya rezil ettiniz. Dünyanın imrendiği Türkiye’yi dünyadan tecrit ettiniz. Üstelik arsız bir pişkinlikle “değerli yalnızlık” hamaseti bile yaptınız. Peki, ama değer miydi?
AB norm ve standartları çerçevesinde bu ülkede yaşayan herkesin ve her kesimin demokratik hak ve özgürlüklerini anında teslim etmek yerine, en tabii hakları bile kirli pazarlıklarınıza malzeme yaptınız. Karşılığını alamadığınız hiçbir demokratik hakkın teslimine yanaşmadınız. Kürt, Alevi, gayr-i Müslim vatandaşlarımızın hak ve özgürlükleri bugün dünden gerideyken “ileri demokrasi” lafları edecek kadar küstahlaştınız. Peki, ama değer miydi?
Kürtlerin haklarını hemen iade etmek yerine bu hakları Kürtler arasındaki desteği en fazla yüzde 30 olan terör örgütü PKK ile kirli pazarlıklara konu ettiniz. PKK’yı “Kürt tarafı” diye yüceltip rüyasında görse bile inanamayacağı bir temsil meşruiyetine kavuşturdunuz. PKK’nın şehirleri cephaneliğe çevirmesine yıllarca göz yumdunuz. Bütün bu ihmal ve ihanetlerinizin hiç birinin hesabını vermeden, kendi basiretsizliğinizin ve kötü niyetlerinizin bedelini şimdi sivil halka ödetiyorsunuz. Peki, ama değer miydi?
Kadınları, bebekleri, çocukları, yaşlıları öldürür hale bile geldiniz. Vurulmuş üç aylık bebekler, cesedi günlerce sokak ortasında bırakılan ya da çocuklarıyla kahvaltı sofrasındayken top mermisiyle parçalanan analar günlerce, haftalarca defnedilemiyor. Bu kepazeliğin siyasi ve idari sorumluluğunu ise nedense hiç kimse üstlenmiyor. Bunca beceriksizliğe, ihanet derecesindeki ferasetsizliğe rağmen ne bir siyasetçi, ne bir bürokrat istifa ediyor. Kana, kire bulaşmış o koltuklara yapışmış onursuzluk her yerde kol geziyor. Peki, ama değer miydi?
Yetmedi, “bölge lideri”, “dünya lideri” olma ihtirasıyla yurdundan ettiğiniz milyonlarca Suriyeliyi itildiğiniz aşağılayıcı yalnızlıktan kurtulmak için ahlaksız bir şantaj aracına dönüştürdünüz. Çaresizlik içerisinde kıvranan yüzbinlerce mülteciyi Avrupa’nın üzerine salıverdiniz. Aynen hesap ettiğiniz gibi işe de yaradı doğrusu. Ahlaksızlık derecesinde pragmatik Avrupa liderlerinden derhal karşılık buldunuz. Varsın her gün onlarca insanın, onlarca bebeğin cansız bedeni Ege kıyılarına vursun… İnsan dalgalarıyla oluşturduğunuz ince hesaplı ahlaksız şantajınızda başarılı oldunuz. Peki, ama değer miydi?
Aylarca meydan meydan dolaşıp, her gün ekranlara çıkıp hiç arlanmadan muhalif gördüğünüz herkesi “İsrail ajanı”, “ABD uşağı”, “dış güçlerin maşası” diye yaftaladınız. Tek sesli bir propaganda makinası haline getirdiğiniz güçlü ve ahlaksız medyanızla linç kampanyaları düzenlediniz. Muhaliflerinize “ulusal güvenlik tehdidi” diyecek kadar zıvanadan çıktınız. Yok etmek için yapmadığınızı bırakmadınız. Şimdi ise sıkışmışlığınızı aşmak için daha dün “Türkiye düşmanı”, “dış güçler” dediğiniz kim varsa hepsine taviz üzerine tavizler veriyorsunuz. Siz de bal gibi farkındasınız ki, zaaflarından ve açıklarından feci yakalanmış yoz güruhlar olarak, asıl siz bu ülke için gerçek birer “ulusal güvenlik tehdidi” haline geldiniz. Peki, ama değer miydi?

22 Aralık 2015 Salı

Başka bir ülke

Oysa bir başka ülke mümkündü... Herkesin dilinde, dininde, kültüründe, yaşam şeklinde özgür olduğu, demokrat, çoğulcu, farklılıkların zenginlik sayıldığı, herkes için hukuk ve adalet vaat eden rengarenk bir ülke, elimizi uzatsak yakalayacağımız uzaklıktaydı. 

Olmadı… İdeal bir ülke olmayı beceremeyince bambaşka bir hale geldik. Parçalandık… Öylesine parçalandık ki, ülkenin bir kısmı adı konulmamış savaş koşulları altında can çekişir gibi acı çekerken kılımızı bile kıpırdatmaz olduk. Bölge bölge, şehir şehir, kasaba kasaba, köy köy, mahalle mahalle, sokak sokak, hane hane ve nihayet her bir ferdimizle parçalandık. Hem de çok feci parçalandık… Duyarsızlık, umursamazlık, tepkisizlik, adam sendecilik, bana necilik belki insani değildi ama son derece konforluydu. Üstelik bunlardan hiçbiri başa bela da getirmezdi. İnsanlığımız yerine konforumuzu, “bela” yerine rahatı seçtik. Hepimizi toptan yakacak olan belaları katladık…

Geride hâlâ varsa rahatsız edici bir kırıntısı vicdanımızı susturacak çareyi de bulmuştuk. Din, dil, ideoloji, yaşam tarzı farklılıklarının üzerine büyük bir özenle kocaman yaftaların kalın gölgesini çektik. Ona Alevi, buna Kürt, şuna dindar, buna cemaatçi, şuradakine Kemalist, buradakine Ulusalcı, ötekine gayrimüslim, berikine ateist dedik. Çok rahat ettik… Her şeyden önce insan olduklarını unuttuk ve unutmak işimize geldi. Artık başlarına gelenlerle aramıza aşılmaz mesafeler koyabilirdik. Hiç düşünmeden koyduk... Alabildiğine güvendeydik(!) Her türlü acıyı yaşayanlar, en temel hakları ve özgürlükleri gasp edilenler ve hatta hayat hakları ellerinden alınanlar neticede bizler değildik.

Bir koza gibi kendi elimizle örerek kendimizi içine hapsettiğimiz bu konforun “şimdilik” şartına bağlı olduğunu bile görmek istemedik. Sandık ki olup biten felaketlere gözlerimizi sımsıkı kaparsak, kulaklarımızı yırtan çığlıklara karşı tıkarsak hayatlarımızı olduğu gibi devam ettirebiliriz. Yanıldık ve hâlâ yanılıyoruz… O başka şehirlerde, başka kasabalarda, başka köylerde, başka mahalle ve sokaklarda ve başka hanelerdeki başka insanların yaşadığı dramlar ve trajediler eninde sonunda gelip bizi bulmaz sanmıştık. Kendi karanlığımızla inşa ettiğimiz gölgelerimizin arkasına ödlekçe saklandık.

Gerçeklerle yüzleşmedikçe…
Halbuki her rengiyle bir millet olarak ya hep birlikte çıkacak, ya hep birlikte batacaktık. Bu bağıran gerçeği göremedik… Başkalarının mutsuzluğu, acıları ve ahlarına rağmen mutlu olamayacağımızı, huzuru bulamayacağımızı bir türlü anlayamadık. Anlamak istemedik… Belki de hep birlikte umutsuzca debelendiğimiz kendi bataklığımızdan hep birlikte çıkmayı sağlayacak ne şahsiyetimiz vardı ne de cesaretimiz. Bile bile, göre göre hep birlikte batmayı tercih ettik. Tercihimiz kaderimiz oldu. Şimdi elbirliğiyle batıyoruz işte…

Büyük bir şehrinde yaşadığım bu ülkenin diğer şehirlerinde, ilçelerinde olup bitenlerden ne yazık ki sarsıcı ve ıstıraplı bir hicap duymaktan başka bir şey gelmiyor elimden. Bambaşka bir ülke olabilirdik ama hükümetinin memurlarına mesaj göndererek “güvenliğiniz için şehri terk edin” diyecek kadar alçalan utanç duyulası bir ülke olduk. Milli Eğitim Bakanlığı da Cizre ve Silopi'deki okullarda çalışan öğretmenlere aynı mesajı göndermiş. Nasıl bir bakanlık, nasıl bir insanlık ki bu? Haklı olarak öğretmenlerin güvenliğini önemseyen bu anlayışın geleceklerinden sorumlu olduğu çocuk yaştaki korumasız öğrencilerin hayatlarını neden hiç umursamadığını anlayabileniniz var mı? Sahi kuzum siz ne zaman vicdanınızı bu ölçüde yitirdiniz? İnsanlığınızdan bu ölçüde vazgeçtiniz? Ya mesajı alır almaz görev yaptıkları şehirleri terk eden öğretmenler, bir mesajla yüzüstü bıraktığınız öğrencilerinizin karşısına geçip hangi yüzle bir daha ders anlatacaksınız?

Herkesin gözleri önünde terör örgütünün meskun yerleri ileride savaş alanına çevirecek altyapıyı oluşturduğu sıralarda olup biteni sadece seyretmekle yetinen yetkililer, şimdi kalkmış kendi ihmal ve ihanetlerinin faturasını toptan halka ödetmekle meşgul. Nasıl olsa “Peki neden o beceriksizliklerinizin faturasını önce siz ödemeyi düşünmüyorsunuz?” diye soran yok.
Gerçeği kabul etmek gerekirse tahakkümcü despotik anlayışa boyun eğmeyenler için Türkiye'nin batısı da büyük risklerle dolu. Hâlâ doğru bildiğinizi söylemeye devam ediyorsanız şu ya da bu bahaneyle gözaltına alınmanız, tutuklanıp hapse atılmanız ve hatta ortadan kaldırılmanız sadece bir an meselesi. Ama henüz batıdaki şehirler Güneydoğu'daki şehirler gibi ahalisinin açık hava hapishanelerine dönüşmüş değil. Silopi, Cizre, Nusaybin, Sur, Silvan gibi şehirlerde ise halkın tamamı haftalar boyunca kendi evlerine hapsediliyor. Ailelerin kendi evleri, içlerinde aç susuz mahpusluk yaşadıkları kendi hapishanelerine dönüşüyor. Aynı sınırlar içerisindeyiz belki ama batıda sıkıntılarla bezeli bir başka ülke, doğuda ise korku, şiddet, terör, hukuksuzluk, keyfilik ve zulmün hakim olduğu bir ülke olduk…

‘Demokratik bir ülke' hayaline ne oldu?
Halkların Demokratik Partisi (HDP), bir toplu cezalandırma yöntemi olarak aylardır sürdürülen sokağa çıkma yasaklarını durdurması için Anayasa Mahkemesi'ne başvurmuş. Bu uygulamanın Anayasa'ya ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'ne aykırılığına dikkat çekmiş. HDP'ye göre, 16 Ağustos 2015 tarihinden bu yana 7 ilde toplam 1,3 milyon kişinin yaşadığı 17 ilçede toplam 52 kez süresiz ve gün boyu sokağa çıkma yasakları ilan edilmiş. Bir ilçede 14 gün boyunca kesintisiz uygulanan sokağa çıkma yasakları nedeniyle bugüne kadar toplam 63 sivil vatandaş hayatını kaybetmiş. Bakalım Anayasa Mahkemesi, yaşanan bu vahim ihlaller karşısında kılını kıpırdatacak mı? Yoksa üç maymunu mu oynayacak?

Hayat hakkı dahil en temel insan hak ve özgürlüklerini umursamadığını söylemleri ve eylemleriyle defaatle ispatlayan, başta Anayasa olmak üzere en temel hukuk kurallarını reddettiğini açıkça söylemekten çekinmeyen bir içişleri bakanının olduğu ülkede Anayasa Mahkemesi olumlu bir karar verse dahi bu kararın uygulanacağından emin olmak, bu şartlar altında maalesef pek mümkün görünmüyor.

Yakın zamana kadar bu ülkenin demokratları ve insan hakları savunucuları “aman ha Türkiye yanlış bir yola girip 1990'lara dönmesin!” diye endişe ederdi. Ne yazık ki bugün Türkiye, 1990'lardaki berbat şartların bile gerisine düşmüş durumda. Sadece 1994 yılında 3 binden fazla köyün haritadan silindiği, 300 binden fazla insanın evlerini terk etmek zorunda kaldığını biliyoruz. Şimdi hedefte olan yerler ise artık köy ya da mezralar değil. On binlerce, yüz binlerce insanın yaşadığı koca koca şehirler.

Baskıdan, keyfilikten, hukuksuzluktan, tahakküm ve despotluktan bıkan bu ülkedeki her özgürlükçü demokrat daha düne kadar “bu topraklarda Batılı standartlarda demokrasi ve hukukuyla başka bir ülke mümkün” rüyasının peşindeydi. Ama hayal ettikleri o başka ülke, her parçası birbirinden ayrışan ve birbirlerinin kan donduran trajedilerini hiç umursamayan bu ülke değildi.

http://www.zaman.com.tr/yorum_baska-bir-ulke_2332895.html