Alevi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Alevi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Aralık 2015 Salı

Başka bir ülke

Oysa bir başka ülke mümkündü... Herkesin dilinde, dininde, kültüründe, yaşam şeklinde özgür olduğu, demokrat, çoğulcu, farklılıkların zenginlik sayıldığı, herkes için hukuk ve adalet vaat eden rengarenk bir ülke, elimizi uzatsak yakalayacağımız uzaklıktaydı. 

Olmadı… İdeal bir ülke olmayı beceremeyince bambaşka bir hale geldik. Parçalandık… Öylesine parçalandık ki, ülkenin bir kısmı adı konulmamış savaş koşulları altında can çekişir gibi acı çekerken kılımızı bile kıpırdatmaz olduk. Bölge bölge, şehir şehir, kasaba kasaba, köy köy, mahalle mahalle, sokak sokak, hane hane ve nihayet her bir ferdimizle parçalandık. Hem de çok feci parçalandık… Duyarsızlık, umursamazlık, tepkisizlik, adam sendecilik, bana necilik belki insani değildi ama son derece konforluydu. Üstelik bunlardan hiçbiri başa bela da getirmezdi. İnsanlığımız yerine konforumuzu, “bela” yerine rahatı seçtik. Hepimizi toptan yakacak olan belaları katladık…

Geride hâlâ varsa rahatsız edici bir kırıntısı vicdanımızı susturacak çareyi de bulmuştuk. Din, dil, ideoloji, yaşam tarzı farklılıklarının üzerine büyük bir özenle kocaman yaftaların kalın gölgesini çektik. Ona Alevi, buna Kürt, şuna dindar, buna cemaatçi, şuradakine Kemalist, buradakine Ulusalcı, ötekine gayrimüslim, berikine ateist dedik. Çok rahat ettik… Her şeyden önce insan olduklarını unuttuk ve unutmak işimize geldi. Artık başlarına gelenlerle aramıza aşılmaz mesafeler koyabilirdik. Hiç düşünmeden koyduk... Alabildiğine güvendeydik(!) Her türlü acıyı yaşayanlar, en temel hakları ve özgürlükleri gasp edilenler ve hatta hayat hakları ellerinden alınanlar neticede bizler değildik.

Bir koza gibi kendi elimizle örerek kendimizi içine hapsettiğimiz bu konforun “şimdilik” şartına bağlı olduğunu bile görmek istemedik. Sandık ki olup biten felaketlere gözlerimizi sımsıkı kaparsak, kulaklarımızı yırtan çığlıklara karşı tıkarsak hayatlarımızı olduğu gibi devam ettirebiliriz. Yanıldık ve hâlâ yanılıyoruz… O başka şehirlerde, başka kasabalarda, başka köylerde, başka mahalle ve sokaklarda ve başka hanelerdeki başka insanların yaşadığı dramlar ve trajediler eninde sonunda gelip bizi bulmaz sanmıştık. Kendi karanlığımızla inşa ettiğimiz gölgelerimizin arkasına ödlekçe saklandık.

Gerçeklerle yüzleşmedikçe…
Halbuki her rengiyle bir millet olarak ya hep birlikte çıkacak, ya hep birlikte batacaktık. Bu bağıran gerçeği göremedik… Başkalarının mutsuzluğu, acıları ve ahlarına rağmen mutlu olamayacağımızı, huzuru bulamayacağımızı bir türlü anlayamadık. Anlamak istemedik… Belki de hep birlikte umutsuzca debelendiğimiz kendi bataklığımızdan hep birlikte çıkmayı sağlayacak ne şahsiyetimiz vardı ne de cesaretimiz. Bile bile, göre göre hep birlikte batmayı tercih ettik. Tercihimiz kaderimiz oldu. Şimdi elbirliğiyle batıyoruz işte…

Büyük bir şehrinde yaşadığım bu ülkenin diğer şehirlerinde, ilçelerinde olup bitenlerden ne yazık ki sarsıcı ve ıstıraplı bir hicap duymaktan başka bir şey gelmiyor elimden. Bambaşka bir ülke olabilirdik ama hükümetinin memurlarına mesaj göndererek “güvenliğiniz için şehri terk edin” diyecek kadar alçalan utanç duyulası bir ülke olduk. Milli Eğitim Bakanlığı da Cizre ve Silopi'deki okullarda çalışan öğretmenlere aynı mesajı göndermiş. Nasıl bir bakanlık, nasıl bir insanlık ki bu? Haklı olarak öğretmenlerin güvenliğini önemseyen bu anlayışın geleceklerinden sorumlu olduğu çocuk yaştaki korumasız öğrencilerin hayatlarını neden hiç umursamadığını anlayabileniniz var mı? Sahi kuzum siz ne zaman vicdanınızı bu ölçüde yitirdiniz? İnsanlığınızdan bu ölçüde vazgeçtiniz? Ya mesajı alır almaz görev yaptıkları şehirleri terk eden öğretmenler, bir mesajla yüzüstü bıraktığınız öğrencilerinizin karşısına geçip hangi yüzle bir daha ders anlatacaksınız?

Herkesin gözleri önünde terör örgütünün meskun yerleri ileride savaş alanına çevirecek altyapıyı oluşturduğu sıralarda olup biteni sadece seyretmekle yetinen yetkililer, şimdi kalkmış kendi ihmal ve ihanetlerinin faturasını toptan halka ödetmekle meşgul. Nasıl olsa “Peki neden o beceriksizliklerinizin faturasını önce siz ödemeyi düşünmüyorsunuz?” diye soran yok.
Gerçeği kabul etmek gerekirse tahakkümcü despotik anlayışa boyun eğmeyenler için Türkiye'nin batısı da büyük risklerle dolu. Hâlâ doğru bildiğinizi söylemeye devam ediyorsanız şu ya da bu bahaneyle gözaltına alınmanız, tutuklanıp hapse atılmanız ve hatta ortadan kaldırılmanız sadece bir an meselesi. Ama henüz batıdaki şehirler Güneydoğu'daki şehirler gibi ahalisinin açık hava hapishanelerine dönüşmüş değil. Silopi, Cizre, Nusaybin, Sur, Silvan gibi şehirlerde ise halkın tamamı haftalar boyunca kendi evlerine hapsediliyor. Ailelerin kendi evleri, içlerinde aç susuz mahpusluk yaşadıkları kendi hapishanelerine dönüşüyor. Aynı sınırlar içerisindeyiz belki ama batıda sıkıntılarla bezeli bir başka ülke, doğuda ise korku, şiddet, terör, hukuksuzluk, keyfilik ve zulmün hakim olduğu bir ülke olduk…

‘Demokratik bir ülke' hayaline ne oldu?
Halkların Demokratik Partisi (HDP), bir toplu cezalandırma yöntemi olarak aylardır sürdürülen sokağa çıkma yasaklarını durdurması için Anayasa Mahkemesi'ne başvurmuş. Bu uygulamanın Anayasa'ya ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'ne aykırılığına dikkat çekmiş. HDP'ye göre, 16 Ağustos 2015 tarihinden bu yana 7 ilde toplam 1,3 milyon kişinin yaşadığı 17 ilçede toplam 52 kez süresiz ve gün boyu sokağa çıkma yasakları ilan edilmiş. Bir ilçede 14 gün boyunca kesintisiz uygulanan sokağa çıkma yasakları nedeniyle bugüne kadar toplam 63 sivil vatandaş hayatını kaybetmiş. Bakalım Anayasa Mahkemesi, yaşanan bu vahim ihlaller karşısında kılını kıpırdatacak mı? Yoksa üç maymunu mu oynayacak?

Hayat hakkı dahil en temel insan hak ve özgürlüklerini umursamadığını söylemleri ve eylemleriyle defaatle ispatlayan, başta Anayasa olmak üzere en temel hukuk kurallarını reddettiğini açıkça söylemekten çekinmeyen bir içişleri bakanının olduğu ülkede Anayasa Mahkemesi olumlu bir karar verse dahi bu kararın uygulanacağından emin olmak, bu şartlar altında maalesef pek mümkün görünmüyor.

Yakın zamana kadar bu ülkenin demokratları ve insan hakları savunucuları “aman ha Türkiye yanlış bir yola girip 1990'lara dönmesin!” diye endişe ederdi. Ne yazık ki bugün Türkiye, 1990'lardaki berbat şartların bile gerisine düşmüş durumda. Sadece 1994 yılında 3 binden fazla köyün haritadan silindiği, 300 binden fazla insanın evlerini terk etmek zorunda kaldığını biliyoruz. Şimdi hedefte olan yerler ise artık köy ya da mezralar değil. On binlerce, yüz binlerce insanın yaşadığı koca koca şehirler.

Baskıdan, keyfilikten, hukuksuzluktan, tahakküm ve despotluktan bıkan bu ülkedeki her özgürlükçü demokrat daha düne kadar “bu topraklarda Batılı standartlarda demokrasi ve hukukuyla başka bir ülke mümkün” rüyasının peşindeydi. Ama hayal ettikleri o başka ülke, her parçası birbirinden ayrışan ve birbirlerinin kan donduran trajedilerini hiç umursamayan bu ülke değildi.

http://www.zaman.com.tr/yorum_baska-bir-ulke_2332895.html

1 Mayıs 2015 Cuma

Türkiye ve sado-faşist ruh iklimi

Erdoğan’ın tek adam yönetiminin ve AKP iktidarının yapıp ettiklerini değerlendirmenin sadece siyaset bilimi, sosyoloji, psikoloji ve ekonomi gibi sosyal bilimlerin çerçevesinde yapılmasının artık yeterli ve mümkün olmadığını, pek çok hal ve eyleminin doğrudan psikiyatrinin alanına girdiğini uzun zamandır pek çok insan söylüyor. Özellikle Erdoğan ve onu taklit etmekten başka bir meziyet ortaya koyamayan Davutoğlu’nun Türk siyasetinde hakim kıldığı psikolojiye ve bu psikolojinin sebep olduğu nefret söylemi ve nefret suçu niteliğindeki dehşet verici üsluba şöyle kısaca bir bakmak bile tepeden aşağı doğru toplumun her tarafına sirayet eden o hastalığı görmeye yetebiliyor. Madem ortada salgına dönüşmüş, hızla yayılan bir hastalık var, öyleyse son derece görünür olduğu için teşhisinde herhangi bir sıkıntı yaşanmayan bu hastalığa bir ad koymanın vakti geldi. Hızla yayılan ve toplumu esir alan bu hastalığa ben “sado-faşizm” diyorum.
Toplumların genel ruh haleti ve psikolojisiyle siyaseti ve sosyolojisi arasındaki bağ malum. Sanırım siyaset ve psiko-sosyal atmosfer arasındaki karşılıklı etkileşim ve nedensellik ilişkisini de uzun uzadıya tartışmaya gerek yok. Bununla birlikte göz göre göre faşizme kayan bir iktidarın bu siyasal sapkınlıktan elde ettiği maddi ve siyasi faydanın yanı sıra manen aldığı sapkın hazları analiz etmenin gereği ise ortada. Zaten pek tartışılmayan bu boyutunu analiz etmeden artarak devam eden faşizm sürecini anlamak da pek mümkün olmayacak gibi.
Bilindiği gibi faşizm toplumsal yaşamın tüm alanlarını kapsayan bir tek ideolojinin hükümranlığını savunur. Baskıcı bir siyasal sistem olarak bir partinin veya bir liderin dünya görüşüne göre örgütlenir. Toplumda farklılıkları hızla boğacak bir tahakküm kurmaya başlar. Tüm medya liderin dayattığı ideoloji, tercihler ve görüşlere göre yayınlar yapmaya, aydınlar onun görüşlerini meşrulaştırmaya zorlanır. "Organik aydın"ların da desteğiyle artık iyice bir nevi kutsallık atfedilen liderin ve partinin görüşüne ve tercihlerine uymayan düşünceler veya muhalif seslerin çeşitli baskı unsurlarıyla sindirilmesinin vakti gelmiştir. Muhalif yayın yapanlar, farklı görüşler dile getirenler sansürlenir, kapatılır veya pek de hoş olmayan başka türlü yollarla engellenmeye çalışılır. Böylece faşizan tek tip düşünce toplumda baskın hale getirilir. Faşizmin derinliği ve kıvamı bu şartların ne kadarının somut olarak hayata geçirildiğiyle doğru orantılıdır.
Faşizmlerde en önemli unsur liderlik ve onun dünya görüşü ile tercihleridir. Lider ve parti formunda örgütlediği teşkilatı özgürlükleri kısıtlarken, hakları ortadan kaldırırken, bireyi tüm demokratik hakları ile birlikte totaliter rejimin amaçlar doğrultusunda yok ederken eline geçirdiği her değeri istismar etmekte de sınır tanımaz. Genelikle milliyetçilik ve vatanseverlik gibi her insanda bir nebze olsun bulunan duygular faşistlerin hoyratça at oynattıkları en geniş ve münbit istismar alanını oluşturur. Son dönemde Türkiye’de olduğu gibi vatanperverlik ve milliyetçiliğin yanı sıra dini değerler ve geride kalmış "şanlı bir geçmişi ihya" söylemleri eşliğinde tarihi değerler de, tabii aslını yok etmek ve içini tamamen boşaltmak pahasına, bu istismardan fazlasıyla nasibini alır.
Hiç şüphesiz faşizan süreçlerin önemli göstergelerinden biri de hukukun ve yargının araçsallaştırılmasıdır. Lidere ve kurmak istediği despotik totaliter sisteme şöyle ya da böyle itirazı olanlar ve sistemin muktedirleri nazarında şu ya da bu sebepten dolayı aşağı veya sakıncalı görülen halk gruplarına ilk etapta baskılar uygulanması, süreç içerisinde tutuklanmaları, yargılanarak idam edilmeleri ve/veya yargısız infazlarla ve linç kampanyalarıyla öldürülmelerinin toplum tarafından haklı görülmesi için yoğun bir propaganda yapılır. Faşizan eğilimdeki lider ve örgütünün başlangıçtaki mütereddit baskı ve kıyımları halkı ikna edip desteğini aldığı oranda süreç içerisinde artırılır ve nihayet iradi ve sistematik bir yok ediş hedefiyle bir devlet politikası haline dönüştürülmeye çalışılır.
Son 15 ay boyunca Hizmet Hareketi’ni hiç durmaksızın hedefe koyarak ötekileştiren, şeytanlaştıran, düşmanlaştıran Erdoğan’ın, ortaya hiçbir somut delil koyma ihtiyacı duymaksızın, bu cihan sumül sivil toplum hareketini yok edilmesi gereken bir “terör örgütü” olarak tanımlamasının Türkiye’deki faşizan gidişatla çok yakından alakası bulunmaktadır. Erdoğan’ın aylar süren ısrarları sonucu Hizmet Hareketi’ni “paralel devlet” yaftasıyla “Kırmızı Kitap” olarak bilinen milli tehditlerin sıralandığı anti-demokratik “Milli Güvenlik Siyaset Belgesi”ne sokmaya çalışması da Erdoğan liderliğindeki faşizm sürecinde Türkiye’nin hangi aşamada olduğunu açıkça gösterir niteliktedir.
Tıpkı şu an Türkiye’de yaşanmakta olduğu gibi faşizmlerde bir kişinin, yani liderin aldığı kararlar ve verdiği hükümler diğer herkesten ve halkın tamamından daha isabetli görülmeye başlar. Toplumun geri kalanı ise medyatik efsunlamalarla “liderin hata yapmayacağı” konusunda güdülenir. Erdoğan’ın her gün vesileler oluşturarak defalarca konuşması, yer yer temelsiz ve mesnetsiz yalanlar ve iddialarla bezeli coşkun ve iddialı hamasetle dolu bu konuşmaların 10-15 TV kanalında birden canlı verilmesi ve ertesi gün 10’u aşkın ulusal gazetenin manşetlerini süslemesindeki amaç da zaten bu kesintisiz güdüleme ihtiyacını gidermekten başkası değildir. Faşizme dümen kırmış bir lider, toplumun tamamının dünyaya ve olaylara sadece kendisinin baktığı gibi bakmasından başka bir amaç gütmez artık. Bu aşamada azıcık farklı olana bile tahammül edemez.
Sürecin başlangıcında belki ideolojisiyle birlikte hayatta kalabilmek için ihtiyaç duyduğu faşizan uygulamalar zamanla, yaşanan duygusal bir sapmayla, uygulanmasından zevk ve haz alınan bir olağan uğraşa dönüşür. Zaten sürecin psikiyatrinin müdahil olmasını gerektiren aşaması da burasıdır. Lider ve örgütü adeta kan kokusu almış köpek balıkları misali artık kendilerinden farklı düşünen, farklı inanan, farklı yaşayan değişik toplumsal kesimlere çektirdikleri acılardan zevk alır hale gelmiştir.
Hitler’in gaz odalarında ve fırınlarda boğarak ve yakarak katlettiği milyonlarca insanın kıyımını sosyo-ekonomik ve demografik ihtiyaçlarla rasyonelleştirmesinin ikna ediciliği tartışmalıdır. Yahudilerle birlikte farklı açılardan kendilerinden aşağı veya kendilerine tehdit olarak gördükleri komünistlerin, çingenelerin, eşcinsellerin, başka ideolojik ve etnik grupların çektiği acılardan sadistçe bir haz almadan bu kıyımı sürdürmelerinin ben pek mümkün olamayacağı kanaatindeyim. Bugün Türkiye’de yaşanan süreç henüz Hitler Almanyasının kıyım boyutlarına ulaşmamış olsa da, Erdoğan ve peşine takmayı başardığı güruhun kendilerinden farklı gördükleri tüm toplumsal kesimlere liderlerinin orkestrasyonuyla çektirdikleri acıdan ve yaşattıkları mağduriyetlerden haz ve zevk almadıklarını kimse savunamaz!
Diğer türlü, Erdoğan’ın farklı toplumsal kesimlere yönelik giriştiği linç ayinlerini izleyerek hazzın doruklarına çıkan on milyonlarca insanın varlığını başka türlü nasıl açıklayabiliriz ki? Erdoğan’ın bu linç ayinlerini, nefret söylemlerini taklitle bu hazzın bir parçası olmak için çırpınanların çokluğu Türkiye’de yaşanmakta olan toplumsal cinnet halini “sado-faşizm” kavramıyla tanımlamayı hak etmiyor mu?
Bilindiği gibi fikir ve isim babası Fransız yazar Marquis de Sade olan “sadizm” başkalarına acı çektirerek zihnen doyum sağlamak ve bundan haz almak anlamına geliyor. Bu türden sapıtmış insanlara da “sadist” deniyor. Sadizmin bireysel alandaki hali bile feciyken, toplumun geniş kesimlerinin faşizmle bütünleşerek kitleselleşmesinin nasıl bir fecaat olacağını düşünmek bile dehşet verici. Dehşet verici ama maalesef bu sado-faşizm şiddetini her geçen gün artıran bir ivme ile şu an bu ülkede yaşanıyor.
Mesela kadınlı erkekli binlerce insan, ailesine ekmek almaya giderken sokak ortasında polis tarafından öldürülen 14 yaşında bir çocuğun annesini ve üstelik acısı daha taptazeyken, sırf Alevi olduğu için Erdoğan’ın insafsız kışkırtmalarıyla dakikalarca yuhalayabiliyor. Korkarım ki sürü psikolojisiyle insanlık duygusunu toplu halde yitirmiş o kitle, bu yaptıklarından adeta bir meziyet sergilemişler gibi, sapkın bir zevk de alabiliyor. Ya da Uludere’de bombardımanla öldürülen Kürt çocuklarının hesabını sormak yerine, bu katliamın sorumluları yine bu ülkede arsızca ödüllendirilerek baş tacı edilebiliyor.
Haklarında hiçbir somut suç delili ortaya konulamayan milyonlarca Hizmet gönüllüsü, yine on milyonlardan oluşan yalanlarla dolu medyatik efsunlarla güdülenmiş kitlelerin destek, alkış ve haz çığlıkları eşliğinde tam bir toplumsal lince tabi tutulabiliyor. Masum insanlar hiçbir delil ortaya konulmaksızın 1,5 yıl boyunca milyonların alkışları eşliğinde her gün akıl almaz yargısız infazlarla “teörist, haşhaşi, hain, sülük” ilan edilebiliyor. Tıpkı Gezi Parkı protestosuna katılanlarda olduğu gibi Hizmet’e yakın isimlerin adları da sıklıkla tutuklanacaklar listesinde yer alıyor ve bu listeler sado-faşist bir toplumsal lincin haz araçlarına dönüştürülebiliyor. 
Erdoğan’ın tepeden aşağı toplumun tüm katmanlarına yaydığı bir cinnet halini yaşayan Türkiye korkarım ki ilk sado-faşist totaliter diktatörlük olarak literatüre geçmeyi fazlasıyla hak ediyor.