Davutoğlu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Davutoğlu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Mart 2016 Çarşamba

Günleri sayarken...

Bilirim günler saymak için değil, çevrenizdekilerle ve sevdiklerinizle insanca duyguları paylaşarak coşkuyla yaşamak içindir. Ama uzaktan, yakından görebildiğiniz herkes, özlem ve sabırla bekledikleri o günlerin gelmesi için gelip geçen günleri endişeli dualar eşliğinde tek tek sayarken öyle yaşanmıyor işte. Kahırla saydıkları günlerden kurtulacakları günleri bekleyenlerle birlikte ne getireceği tam olarak belli olmayan o muğlak bekleyişe mecburen siz de dahil oluveriyorsunuz. Üstelik bu bekleyiş sebebiyle ya yaşamayı erteliyor ya da yaşıyormuş gibi yapmakla yetiniyorsunuz.
            Beklemek veya gün saymak... Özünde illa da kötü çağrışımları olan şeyler değil. Mesela tabiat, coşku dolu cıvıltılarla yeniden uyanmak üzere baharın o hayat veren soluklarını duymak için aylar boyu günleri sayarak beklemez mi? Börtü böcekler, arılar, kelebekler binbir renkle fışkıran çiçeklerle gelecek olan baharın yollarını gözlemezler mi? Hatta insanlar, sırf ılık meltemlerin yüzlerini yaladığı güneşli serin günlerin coşkun neşesini bir kez daha yaşamak için, ömürlerinden günler düşme pahasına günleri saymazlar mı? Sevgililer sevdiklerine, gurbettekiler sıla özlemiyle tutuştukarı vatanlarına kavuşmak için günleri sabırsızlıkla saymazlar mı? İşçiler, memurlar ay sonu, öğrenciler haftasonu gelsin diye günleri saymaz mı?         
            Keşke gün saymaların tamamı bunlar gibi olsa. Bunların yanında bir de, belirli bir müphemlik içerisinde olmakla birlikte, sizin için neredeyse mukadder olan bir şerrin gelmesini beklerken gün saymak vardır. İşte bu türden gün saymalar dayanılır gibi değildir. Mutlaka olacaksa uzak olmayan bir zamanda olacağını bildiğiniz bir güne doğru eliniz kolunuz bağlı bir şekilde gün saymak, gün saymaların en fecisidir. Böylesi, günü ve anı belli olmayan bir ecele doğru gün saymaktan çok daha beterdir. Çünkü, ecel hiç beklemediğimiz bir anda apansız gelir. Aldığımız her nefesle ona bir adım daha yaklaştığımızı bildiğimiz halde onun bize ne kadar uzak ya da yakın olduğu bir sırdır. Ve büyük bir nimet olan bu ilahi sır sayesinde ecel, bizi her an rahatsız eden dayanılmaz bir kaygı olmaktan çıkıverir.
            İçinde debelendikleri suç deryasının ve siyasi ihtiraslarının yol açtığı eşsiz çuvallamaların hesabını vermek istemedikçe daha da despotlaşan, despotlaştıkça işledikleri suçları katlayan AKP/Erdoğan rejimi yüzünden milyonlarca insan bugünlerde gönlünce yaşamayı erteleyip gün sayıyor. Bazıları ülkenin üzerine çöken bu karabasandan kurtulacakları güzel günler için büyük bir istek ve umutla sayıyor günleri. Benim gibi bazıları ise abuk subuk gerekçelerle zaten biteviye devam eden soruşturmalar, yargılamalar, gözaltılar, tutuklamalar yaşarken keyfi bir kararla yeniden hapse atılma ihtimaline dair gün sayıyor.
            İhlal etmedik Anayasa maddesi bırakmayan, Anayasa Mahkemesi’nin verdiği kararlara bile uymayarak sürekli suç işleyen bir zihniyetin emrindeki bazı güdümlü yargı mercileri Türkiye’de tam bir cadı avı yürütüyor. Yaşanan yolsuzluklar, haksızlıklara, despotluklara, keyfiliklere ve hukuksuzluklara karşı eleştirel görüşleriyle ve cesur tavırlarıyla öne çıkan kim varsa bugün takibat altında bulunuyor. Üstelik bazılarına yönelik onlarca soruşturma ve dava birden yürütülüyor. Gün geçmiyor ki ajanslara 12-13 yaşındaki bir öğrencinin, umut dolu bir gencin ya da yazdıklarıyla topluma ışık olan bir yazarın, bir edebiyatçının veya bir gazetecinin adı bir soruşturmayla, gözaltıyla, yargılanmayla ya da tutuklanmayla anılmasın.
            Ülkenin üzerine çöken zulüm ve baskı karanlığı karardıkça kararıyor. AKP/Erdoğan rejimi tarafından eleştirel medya gruplarına el konuluyor, aylar içerisinde batırılarak yok ediliyor. Televizyonların ekranları bir bir karartılıyor. Twitter gibi sosyal medya mecralarına bile gem vurmak üzere plan üzerine planlar yapılıyor. Aç gözlü yandaş işadamlarının devlet koruması altında çevre talanına dur demek için harekete geçen sivil halk AKP/Erdoğan rejimi tarafından terörize ediliyor. Güneydoğu’da şehirler aylarca abluka altında ağır ateş altına alınıyor, yerle bir ediliyor, harabeye döndürülüyor, hala hayatta kalanlar için yaşanmaz hale getiriliyor. Hırsızlıklar, yolsuzluklar, rüşvetler, talanlar, yalanlar, iftiralar, hukuksuzluklar arttıkça artıyor, azdıkça azıyor.
            Bu yaşanan fecaatlere karşı yapacağınız tek bir eleştiri, devlet büyüklerine ya da doğrudan Cumhurbaşkanı’na hakaret ettiğiniz iddiasıyla anında gözaltına alınmanız ya da savcılıklarda ve mahkemelerde süründürülmeniz için yeterli oluyor. Susanız, sinesiniz, yılasınız diye hakkınızda açılan soruşturmalara, yapılan gözaltılara, hakkınızdaki davalara ya da verilen irili ufaklı hapis ve para cezalarına rağmen hala susmuyorsanız sizin için günleri yeniden saymanın vakti gelmiş demektir.
            Onca işleri arasında eleştirel medyayla, gazetecilerle, aydınlarla ve akademisyenlerle bizzat uğraşmaya zaman ayıran Cumhurbaşkanı Erdoğan, Başbakan Davutoğlu ve bakanlarının ne yapıp edip sizi mutlaka hapsettireceklerinden emin olabilirsiniz. Üstelik bu  durum zamanla bir “acaba” meselesi olmaktan çıkıyor ve hızla “ne zaman” meselesine dönüşüyor. Ve o noktada artık derin düşünceler içinde beklemeye başlıyorsunuz, “abuk subuk gerekçelere açılan falanca davanın bu duruşmasında mı tutuklanıp hapsedileceğim, yoksa yine abuk subuk gerekçelerle açılan filanca davanın şu duruşmasında mı?” diye.
            Hukukun kalan son kırıntılarını da adalet çöplüğüne süpürmekten başka bir hayrı olmayan Adalet Bakanı Bekir Bozdağ’ın verdiği son rakamlara göre sadece Cumhurbaşkanı Erdoğan’a yönelik olduğu iddiasına dayanarak “hakaret” suçlaması ile 1845 soruşturma açılmış. Bir de bu sözde suçun “Başbakana hakaret”, “bakana hakaret”, “valiye hakaret”, “bürokrata hakaret” gibi versiyonlarını düşünecek olursanız, yürürlükteki despotik ve keyfi uygulamalara yönelik eleştirel fikirlerinden dolayı haklarında soruşturmalar, davalar açılan insanların sayısının binlerce olduğunu kolaylıkla tahmin edebilirsiniz.
            Tabii bunlar yetmiyormuş gibi keyfi yorumlamalar ve uygulamalarla 1990’lı ve 2000’li yıllar boyunca bu ülkede düşünen, konuşan, yazan herkesin kabusu haline gelen “Türk milletini aşağılamak” suçunu düzenleyen TCK 301 var. Despotik AKP/Erdoğan rejimi kaydeğer eleştirelerin hepsini “hakaret” kapsamında ele almanın tuhaflığından sıkılmış olmalı ki, son zamanlarda TCK 301’i yeniden hortlattı. Geçmiş yıllarda yakasını bu ceza yasası maddesine kaptırmamış bir gazeteci olarak ben de hortlatılan TCK 301’den ilk nasibimi geçtiğimiz günlerde aldım. Başbakan Davutoğlu’nun 2014 yılında hakkımda peşinen verdiği bir şikayet dilekçesine dayanarak savcılık Twitter’da  2015 yılında yaptığım paylaşımları gerekçe göstererek hakkımda hapis istemli ceza davası açtı. Ama bu sefer “Türk milletini aşağıladığım” gerekçesine sığındı. Böylece, o davadan mı, yoksa bu davadan mı hapse atacaklarına dair soruşturmalar ve davalar koleksiyonuma eşsiz bir halka daha eklemiş oldum. Şimdilerde sürekli feyk infazlar tehditi altında yaşayan bir tutsak gibi, bu soruşturmalardan ya da davlardan hangisinden içeri alınacağıma dair papatya falları açıp gün sayıyorum.
            Türk medyasının ve yazı dünyasının yüzakı olan Hasan Cemal, Cengiz Çandar, Ahmet Altan, Can Dündar ve daha birçok duayen isim de maalesef benzer bir durum yaşıyor. Onlar da, belki farklı duygularla da olsa, hayatları boyu biriktirdikleri tecrüblerini imbiklerden süzdükleri şu en verimli dönemlerinde günlerini savcılıklarda, mahkemelerde geçiriyor ve ne zaman tutuklanacaklarına dair gün sayıyorlar. Tıpkı Hidayet Karaca, Gültekin Avcı, Mehmet Baransu’nun başlarına gelenler gibi, bu ülkenin cesur kalemleri başlarına ne zaman ne geleceğine dair gün sayarken Cumhurbaşkanı, Başbakan ya da ilgili bakanlar, görülmedik zulüm ve baskılarlar yönettikleri ülkenin “dünyanın en özgür ülkesi” olduğunu, “Türkiye’deki basın özgürlüğünün dünyanın hiçbir ülkesinde olmadığı”, “basın ve ifade özgürlüğünün kendilerinin kırmız çizgileri olduğunu” hiç yüzleri kızarmadan söyleyebiliyorlar.
            Ne yapalım bizler somut gerçeklere dayalı olarak onların baskılarını, zulumlerini, hukuksuzluklarını, işledikleri suçları, despotluklarını yazıp eleştiriyoruz, onlar da dönüyor bizimle birlikte tüm dünyayla alay edip, dalga geçiyorlar. Sonra bize yine günleri saymak düşüyor. 

25 Şubat 2016 Perşembe

‘Cadı avı’ genelgesi, fişleme yasası ve İslamo-Faşizm

Faşizm işte böye bir şey. En temel hak ve özgürlükleri kemirdikçe, demokratik normları, teamülleri ve kurumları aşındırdıkça, hukukun yerine keyfiliği koydukça kendi alanını genişletikçe genişletir. Her anı karabasanlarla dolu ölümcül bir hastalık gibi sardığı ülkede yaşayan insanların yaşam alanlarını, hak ve özgürlüklerini daralttıkça daraltır. Bir kere devlet hüviyetine bürünmeye görsün, faşizm insanların ne canına kıymet verir ne malına, ne özeline/mahremiyetine saygı gösterir ne yaşam tarzına, ne inancına ne de siyasi düşüncesine.    
     Türkiye bir-kaç yıldır siyasal İslamcı bir muktedir kliğin ihtirasları ve emelleri doğrultusunda hızla İslamo-Faşist bir rejime doğru yol alıyor. Üstelik son aylarda bu gidişat daha da hızlanmış durumda. İnsanlar etnik kökenlerinden, dini inançlarından, siyasi görüşlerinden veya yaşam tarzlarından dolayı ötekileştiriliyor, düşmanlaştırılıyor, şeytanlaştırılıyor ve en aşağılık cadı avlarının hedefi haline getirilebiliyorlar.
            İnsanlar haksız, hukuksuz ve keyfi şekilde gözaltına alınıp günlerce nezarethanelerde bekletilebiliyor. Bazıları Sulh Ceza Hakimliği diye sonradan uydurulan güdümlü merciler tarafından keyfi bir şekilde tutuklanıp ceza evine atılabiliyor. Erdoğan’ın bir proje olarak kurdurduğunu açıkça itiraf ettiği yine aynı hakimliklerin hukuksuz ve keyfi kararlarıyla Türkiye’nin en başarılı şirketleri ile eğitim kurumlarının yönetimine el konulabiliyor ya da şirketlerin kendileri doğrudan gasp edilebiliyor. Muhalif gazetelere el konularak susturuluyor, bağımsız televizyonların ekranları karartılıp kapılarına kilit vuruluyor. Fikirlerinden, eleştirilerinden dolayı gazetecilere dava üstüne dava açılıyor, sudan bahanelerle gözaltına alıyor ve hatta hapse atabiliyorlar. Akademisyenler ve aydınlar sırf fikirlerinden dolayı hedef haline getiriliyor, en üst düzeyden tehdit ediliyor, üniversitelerden atılıyor, mahkemelerde süründürülüyor.
            Tüm bunlar Uluslararası Af Örgütü’nün son raporunda Türkiye’de insan hakları durumunun “ciddi biçimde kötüye gittiğini” söyleyerek özetlediği baskıların, zulümlerin, sansürün, hukuksuzlukların ve keyfiliklerin ne kadar yaygınlaştığını gösteriyor. Farklı düşünce ve inançlardaki insanlara yaşam alanı bırakmayan AKP/Erdoğan rejiminin İslamo-Faşist anlayışı tüm bunları yeterli görmemiş olmalı ki yeni bazı vahim hamlelere girişmiş durumda. Son haftalarda uygulamaya giren bir başbakanlık genelgesi ve Meclis gündemine gelen bir yasa tasarısı İslamo-Faşizminin iyice vites büyüttüğünün açık delillerini oluşturuyor.  
            Geçtiğimiz günlerde Başbakan Davutoğlu tarafından imzalanarak Resmi Gazete’de yayınlanan “Milli Güvenliği Tehdit Eden Örgüt ve Yapılarla İrtibatlı Kamu Çalışanları Hakkında” başlıklı genelge “cadı avcılığı”nda yeni bir aşamaya gelindiğini gösteriyor. Anayasa ve Türk Ceza Kanunu’na aykırı olan bu genelge keyfi bir şekilde fişlenerek hedefe konulacak kamu çalışanlarının özetle “önce infazını, sonra yargılanmasını...” emrediyor. Açıkça söyleyelim, Başbakan Davutoğlu, kamuda görev yapan amirlere yapacakları hukuksuz fişlemelere dayalı olarak kamu çalışanlarını önce işlerinden atmalarını ve ancak ondan sonra hukuki süreci başlatmalarını emretmek suretiyle bu genelgeyle açıkça suç işliyor.
             “Terör örgütleri veya legal görünüm altında illegal faaliyet yürüten yapılarla ilişki kuran ya da eylem birliği içerisinde olduğu tespit edilen kamu çalışanları” hakkında derhal idari işlem yapılmasını isteyen Başbakan, “suç teşkil eden fiiller yönünden ise durumun adli mercilere ivedilikle bildirilmesini” istiyor. Büşra Erdal’ın Zaman gazetesindeki bir yazısında belirttiği gibi, kamu görevlisi, bir suç gördüğünde adli mercilere bunu zaten bildirmek zorunda. Bu genelgede kamuyu ve vatandaşı ilgilendiren asıl kısım ‘yapılması istenen idari işlemler’. Yani aslında ‘suç olmayan’ eylemler idarenin keyfi uygulamalarına tabii olacak ve kamu çalışanları haksız ve hukuksuz işten çıkarmalarla karşı karşıya kalacak.
            Aslında bu genelge ile idareye açıkça deniliyor ki, ortada adli bir suç olmadığı halde bile bütün muhaliflere ‘terör’ iddiasıyla keyfi işlem yapın. Siyaset ve hukuk literatüründe tam da buna fişleme ve “cadı avı” deniliyor. Başbakan Davutoğlu, bu genelgeyle, kamudaki idari mercilere kendilerini yargı yerine koymalarını, kimin terör örgütü üyesi olup olmadığına, bir örgüt ya da yapının emir ve talimatlarıyla hareket edip etmediğine keyfi şekilde karar vermelerini ve bu keyfi kararı anında infaz etmeleri talimatı veriyor. Yani zaten alev alev yanan “cadı avı” kazanının altına büyük bir pervasızlıkla yeni odunlar atıyor.
            Erdoğan/AKP rejiminin İslamo-Faşizmi ülkeyi hızla yaşanmaz hale getirirken Meclis’e sunulan yeni bir yasa tasarısı ise vatandaşların cinsel hayatına varıncaya kadar özel hayatlarının bile fişlenmesini yasal hale getiriyor. Yani tüm demokrasilerde olduğu gibi, bütün dinlerde ve kültürlerde kutsal sayılarak dokunulmazlık atfedilen özel hayatın gizliliği AKP hükümetinin İslamo-Faşist anlayışının son kurbanı olmaya aday gibi görünüyor. “Konut dokunulmazlığı’ ve ‘haberleşme hürriyeti’ni de kapsayan özel hayatın gizliliğinin korunması Anayasa’nın 20, 21 ve 22. maddelerinde güvence altına alınmış olmasına rağmen bu haklar bugün büyük bir risk altında bulunuyor.
            Türkiye’de yargıyı yürütmenin despotik bir uzvu haline getirmekte büyük rol oynayan Adalet Bakanı Bekir Bozdağ, her ne kadar aksini söylese de, gerek yasanın içeriği, gerekse bu yasanın gereklerini yerine getirecek kurulun oluşum şekli insanların dinlerine, dillerine, siyasi görüşlerine, yaşam tarzlarına ve hatta cinsel hayatlarına varıncaya kadar fişlenmelerinin önünü açtığını gösteriyor. Oldukça sorunlu “Kişisel Veriler Kanunu Tasarısı’ kapsamında kurulacak olan “Kişisel Veriler Koruma Kurulu”nun üyelerinin tamamının yürütme tarafından seçilecek olması bile başlı başına bir fecaat oluşturuyor. Özerk olmaları gerekirken AKP’nin despotik birer sopasına dönüşen 9 denetleyici üst kuruluşun mevcut durumu ortadayken böyle bir yapının, toplayacağı kişisel verileri siyasi veya başka amaçlı istismar etmeyeceğine kimse inanmıyor.
            Aslında kişisel verilerin korunmasına dair ihtiyaç tam 33 yıldır Türkiye’nin gündeminde. Türkiye, bu alandaki ilk uluslararası belge olan Avrupa Konseyi’nin 1981’de imzaya açtığı San Marino Sözleşmesi olarak bilinen 108 sayılı “Kişisel Verilerin Otomatik İşleme Tabi Tutulması Karşısında Bireylerin Korunmasına Dair Sözleşme”yi ilk imza atan ülkelerden biri. Ancak, Meclis’teki onay sürecini işletmemiş olan tek ülke konumundadır da. Uluslararası Antalya Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Savaş Bozbel’e göre, 1980’li yıllardan beri bu konuda kanun ya da çerçeve bir düzenlemenin çıkartılmaması devletteki fişleme zihniyeti ve geleneğinden kaynaklanıyor.
            Belki bir paradoks gibi görülse de, Prof. Dr. Bozbel’e göre, bugün çıkarılması düşünülen sorunlu yasa da yine bu fişleme zihniyeti ve geleneğinin bir eseri. Çünkü, tartışılan yasa tasarısı kişisel veri sahibininin hakları ve faydalanacağı korumalardan ziyade verileri işleyenlerin hangi haklara ne surette haiz olduklarına ağırlık veriyor. Tasarının hazırlanmasında esas alınması gereken 108 sayılı sözleşmeden ve üyelik müzakerelerindeki 4 faslı doğrudan ilgilendirdiği için mutlaka önem verilmesi gereken AB direktiflerinden uzaklaşıldığı görülüyor.
            Prof. Bozbel çok daha ciddi bir kuşkusunu daha dile getiriyor ve şöyle diyor: “Açıkçası, Son zamanlarda çıkartılan kanunların mantığına bakıldığında demokratik müktesebatı geliştirme yönünde bir adım atılacağını zannetmiyorum. Daha ziyade, mevcut durumdaki fişlemelere hukuki zemin hazırlanacağını düşünüyorum. Bu haliyle, tasarının AB kriterlerine uymak gibi bir kaygısının olduğunu düşünmüyorum... Tasarıda, ayrıca kişisel verilerin işlenmesi konusunda geniş istisnalar getiriliyor. Düzenlemeyle, polis, jandarma ve MİT’e fişleme için yasal kılıf sağlanıyor. Bu çerçevede polis, jandarma ve MİT yasası kapsamına giren suçlar “veri koruması” dışında tutulacak. Bu hallerde kişilerin hak arama kapsamında yapacakları başvuruları da doğrudan reddedilecek.”
            Türkiye’de maalesef hayatın bütün alanları kesif bir İslamo-Faşizmin açık veya sinsi tahakkümü altına giriyor. Bundan daha beteri ise çoğunluğun bu fecaatin hala farkında bile olmaması.

3 Şubat 2016 Çarşamba

Davutoğlu, Erdoğan’a Anayasa kitapçığı fırlatır mı?

Alışılmadık bir başbakanlık tarzı sergileyen Ahmet Davutoğlu hakkında eleştirel bir şeyler yazmak benim için artık daha da zorlaştı. Çünkü yapılan eleştirilerin hangisini hakaret kapsamına sokacağını, hangisine derhal dava açacağını ve bağımsızlığını yitirmiş hangi mahkemeden ne ceza verdireceğini kestirmek imkansız.
1 Ocak 2015 tarihinde Today’s Zaman için kaleme aldığım, Türkçesini ise şahsi bloğumda yayınladığım yıllık değerlendirme yazısında 2014 yılının temel sorunlarını analize gayret etmiştim. Yazının ana tezi olarak tek-adam rejimi peşinde koşan Erdoğan’ın Türkiye’nin en büyük sorunu haline geldiğini, bu hale gelmesinde ise en büyük sorumluluğun Anayasa’da tanımlanmış başbakanlık yetkilerine sahip çıkma iradesini gösteremeyen Davutoğlu’na ait olduğunu işlemiştim. Eleştirel ifadelerim belki sert ve köşeli olabilir ama söz konusu yazıda o güne kadar ne gördümse onu yazmaya çalışmıştım.
Maalesef, 2015 yılı boyunca ikili arasında yaşananlar ve ülkeye yaşattıkları o yazıdaki görüşlerimi sadece doğrulamakla kalmadı, daha da güçlendirdi. Ama bu ülkede haklı olmak, doğrulanmak hiçbir şeyi değiştirmiyor. Tam tersine başınızı beladan belaya sokuyor. Benim de öyle oldu.
Tıpkı gölgesinden bir türlü çıkamadığı Erdoğan’ın muhaliflerine karşı bir sansür, yıldırma, sindirme ve susturma yöntemi olarak kullandığı gibi farklı mecralardaki eleştirilerimden dolayı hakkımda birçok dava açan Davutoğlu, bu yazım hakkında da hapse atılarak cezalandırılmam talebiyle derhal bir hakaret davası açmıştı.
İfade ve basın özgürlüğünü evrensel demokratik kriterlere uygun olarak düzenleyen ilgili AİHS maddeleri ve bu konudaki AİHM kararları çerçevesinde asla suç olmayacak yazımdaki eleştirel düşüncelerden dolayı yargılandım. Bağımsızlık ve tarafsızlık açısından nasıl bir durumda olduklarını özel olarak anlatmaya gerek duymadığım bir mahkeme tarafından 1 Şubat 2016 günü 354 gün hapis cezasına çarptırıldım. Nispeten insaflı olmalı ki mahkeme bu cezayı günde 20 TL üzerinden 7080 TL’lik para cezasına çevirdi. Yeniden hapse atılma opsiyonunu açık bırakmak ve “aynı suçu” işlememem şartıyla hükmün açıklanmasını 5 yıl erteledi.
Yani o yazıdaki basit eleştirilerimden dolayı şimdilik hapse girmedim. Mahkeme masrafları dışında kalan 7080 TL’lik para cezasını da şimdilik ödemem gerekmiyor. Ama kim bilir belki şu an bile bu satırları yazmak suretiyle “aynı suçu” işleyerek tekrarlamış olabilirim. Neyin suç olup olmadığını hukukun belirlemediği, kimin keyfi şekilde cezalandırılacağına muktedirlerin bir işaretinin yeterli olduğu bir iklimde ceza almak açıkçası çok da önemli değil. Hem mademki asıl amaçları en basit eleştiriye bile bu türden saçma sapan davalar açarak gazetecileri, aydınları ve halkı sindirmek, o zaman bizlerin üzerine düşen görev de her türlü riski göze alarak yanlışlara yanlış, zulümlere zulüm demeye ve hukuksuzlukları, hırsızlıkları, yolsuzlukları, keyfilikleri eleştirmeye devam etmektir.
            Bu haksız ve hukuksuz cezanın tek iyi tarafı varsa o da hiçbir anayasal sınırı tanımayan, hiçbir demokratik teamüle uymayan ve güçler ayrılığı sistemini kasti bir şekilde tarumar eden Erdoğan karşısında Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun muhteşem iradesizliğini yeniden düşünmeme vesile olmasıdır. Hala geçerli olan parlamenter demokratik sistem çerçevesinde konumları, yetkileri ve sorumlulukları Anayasa tarafından çok net bir şekilde tanımlanmış olduğu halde Erdoğan’ın adeta bir diktatör gibi davranmasına olanak veren zeminin Davutoğlu’nun iradesizliğinden kaynaklandığına dair görüşüm geçerliliğini bugün de ve üstelik güçlenerek koruyor. Ama yine de insan bir siyasal fantezi kabilinden Davutoğlu gibi bir şahsiyetten “bir sürpriz gelir mi acaba?” diye beklemeden de edemiyor.
            Hem hazır AKP’nin kurucu babalarından Bülent Arınç geç de olsa, az da olsa, ürkek de olsa Erdoğan diktasına karşı sesini şöyle bir hafiften yükseltmişken bir benzerini neden Davutoğlu yapmasın ki? Mesela, arkasında pek de hoş olmayan izler bırakarak kaçak göçek davranmak yerine Türk siyasi tarihinde öncülü olan bir davranışı neden tekrarlamasın? Fantezi bu ya, mesela, Erdoğan’ın anayasa gereği başkanlık ettiği bir MKG toplantısı ya da keyfi bir şekilde başköşeye oturduğu bir bakanlar kurulu toplantısı sırasında Davutoğlu, anayasal sınırlarını etkili bir şekilde hatırlatmak için anayasa kitapçığını Erdoğan’a neden fırlatmasın?
Sınır tanımayan ihtiraslarına ulaşmak için sergilediği pervasız tavırlarıyla Erdoğan’ın sadece Anayasayı veya demokratik parlamenter hukuk devletini değil kendisinin iradesini ve hatta şahsiyetini de paçavraya çevirdiğini engin birikimiyle Davutoğlu hiç görmüyor olabilir mi? Farkında olduğu halde bu acıklı durumuna nasıl tahammül edebiliyor, doğrusu ben hiç anlayamıyorum.  
Biliyorum 19 Şubat 2001 tarihli MGK toplantısında DDK konusunda ve büyük ölçüde haksız bir zeminde dönemin Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in dönemin Başbakanı Bülent Ecevit’e karşı yaptığı şeyin bir benzerini, çok haklı bir zeminde dahi olsa, Davutoğlu’ndan beklemek neredeyse imkansız. Güneydoğu’da iç savaşa, Ankara’da kaosa, tıpkı 2001’deki gibi ekonomide büyük bir yıkıma ve toplumda güçlü bir sosyal patlamaya doğru koşar adım gidildiği şu şartlarda böyle bir çıkışa oysa ne kadar da ihtiyaç var.
Hep söylendiği gibi olağandışı şartlardan ancak olağandışı yöntemlerle çıkılabilir. Mevcut olağandışı şartlar mademki çok büyük ölçüde Erdoğan’ın sınır tanımayan ihtiraslarından ve demokratik nezakete uymayan tavırlarından kaynaklanıyor, öyleyse Erdoğan’ın şu ya da bu yöntemle zinhar kendi Anayasal sınırlarına çekilmesini sağlayacak meşru olmakla birlikte olağandışı bir hamle şart. Şüphesiz ki, zaten her açıdan perişan durumda olan ülkeye daha fazla bedel ödetmeyecek olağan ya da olağandışı bir yöntem bulmak gerekiyor.
Anayasa’da ve parlamenter sistem içerisinde kendisine tanınan müthiş yetkilere rağmen sergilediği acıklı iradesizliğine dair yazdıklarımdan dolayı Davutoğlu, bana ister yeni davalar açar, isterse açmaz. Bu tamamen kendisinin bileceği ve karar vereceği bir durum. Ama unutmasın ki böyle devam ederse, bütün sosyal bilimciler gibi çok sevdiğini bildiğim tarih bir gün bu dönemde yaşananları yargılamaya başladığında Türkiye Cumhuriyeti başbakanları arasında Davutoğlu’nu ne kendisinin, ne çocuklarının, ne de torunlarının hiç de memnun kalmayacakları ve asla gurur duyamayacakları ayrı bir kategoride ele alacaktır.

26 Ocak 2016 Salı

Demografik mühendislik ve göç stratejileri


En çirkin siyaset insanların hayatları ve yaşam alanları üzerinden yürütülen siyasettir. İnsanların hayatlarını, onurlarını, yüzlerce yıllık geçmişlerinden kendilerine ulaşmış sosyo-kültürel çevrelerini ve alışkınlıklarını umursamadan yaşam alanlarından ayrılmaya zorlanması kadar büyük bir insanlık suçu yoktur. Ama ne yazık ki bu suç, bugün dünyada en sık işlenen bir kitlesel suç niteliğindedir.
Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği’nin (UNCHR) son verilerine göre evlerini, yurtlarını terk etmek zorunda kalan dünya genelinde 60 milyon insan bulunuyor. Bu aynı zamanda UNCHR’ın bugüne kadar tespit ettiği en yüksek rakamı da oluşturuyor. Bundan 10 yıl önce 37,5 milyon olan mültecilere 2014 yılı boyunca her gün ortalama 42 bin 500 kişi katılmış. Savaşlar, çatışmalar ve yoksulluk yüzünden dünyadaki her 122 kişiden biri ya mülteci ya da kendi ülkesi içinde yerinden edilmiş durumda. Yine UNCHR’a göre, sadece mültecilerden oluşan bir ülke olsaydı dünyadaki en büyük 24. ülke olurdu.
Maalesef, her bakımdan bir trajedi olan mülteciler sorunu zaman zaman trajik bir insani sorun olmanın ötesine geçebiliyor. Son olarak Avrupa kapılarını zorlayan Suriyeli mülteciler örneğinde görüldüğü gibi mülteciler bazı siyasi hedefler doğrultusunda kitlesel insan dalgalarına ve bir çeşit nüfus bombasına dönüştürülebiliyor. Uluslararası örgütlerin Türkiye’ye sığınan 2,5 milyon civarındaki Suriyeli mülteciye yardım tekliflerini yakın zamana kadar hep reddeden Erdoğan Rejimi’nin, uluslararası alandaki sıkışmışlığına sonuç veren bir çare olarak, mülteci dalgalarını AB ülkelerinin üzerine salması hiç şüphesiz ki bu çirkin stratejinin en son örneklerinden birini oluşturuyor.
İnsanları şu ya da bu yöntemle göçe teşvik etme, göçe zorlama stratejileri ve demografik mühendislik sadece uluslararası alanda silaha dönüşmüyor tabii ki. Fuat Dündar, Uğur Ümit Güngör, Ayhan Aktar ve daha pek çok akademisyenin eserlerinde anlatıldığı şekliyle, demografik mühendislik tarih boyunca olduğu gibi, bugün de ulusal sınırlar içerisindeki bir etnik ya da sosyo-politik sorunla uğraşmanın etkili bir yöntemi olarak da karşımıza çıkıyor. Bu yöntemin içeriği ise sosyo-ekonomik politikalarla belirli bölgelerdeki nüfusun planlı seyreltilmesinden çatışma ve savaş ortamında uygulanan etnik temizliğe kadar uzanıyor. Çatışma bölgelerinde farklı etnik grupları göçe zorlama politikaları veya etnik temizlik süreçleri başladığında ise o coğrafyaya dair tüm bilinenler ve demografik veriler anlamını yitiriyor.
Davutoğlu siyasetinin 2011 yılında Suriye’nin kuzeyinde kesintisiz bir Kürt bölgesinin mümkün olamayacağına dair öngörüsündeki fiyasko, savaş ortamlarında yürütülen acımasız demografik mühendisliğin ve etnik temizliğin vahim neticelerinden sadece birisidir. Her ne kadar PYD’nin Cenevre’deki Suriye müzakerelerine katılıp katılmayacağı tartışılsa da, 2011’de Arapların ve Türkmenlerin yoğun olduğu kuzey Suriye bugün PYD kontrolünde bambaşka bir etnik fotoğraf sunuyor.
Esed rejimine karşı ve birbirleriyle savaşan IŞİD, PYD, el-Nusra ve benzeri örgütler Suriye’nin demografik yapısını kökten dönüştürürken, doğal olarak bölge ülkelerinin demografisinde de radikal değişimlere yol açıyorlar. Başta Türkiye olmak üzere çevre ülkelere Suriye’den milyonlarca mülteci ihraç edilmiş durumda. Yerinden edilmiş bu nüfus yıllardır sığındıkları yeni ülkelerinin demografisi, ekonomisi, sosyal yaşamı ve kültürü üzerinde derin izler bırakıyor. Ayrıca Suriye’de çatışan gruplar sınır aşan etnik, kültürel ve ideolojik sürekliliklerinden dolayı çevre ülkelerin güvenlik duyarlılıklarını da kökten değiştirebiliyor. Öyle ki 19. yüzyıl boyunca ve 20. yüzyılın ilk dönemlerinde yaygın şekilde uygulanan tehcir, seyreltme, yeniden iskan gibi demografik mühendislik siyasetlerini yeniden gündeme getirebiliyor.
Bir taraftan, Suriye kaynaklı güvenlik tehditlerine karşı bir önlem olarak sınıra yakın şehirlerde yoğunlaşan aşırı nüfusun azaltılmasına dair stratejiler devlet katmanlarında derinden derine tartışılıyor. Diğer taraftan ise şehir savaşlarını benimseyen terör örgütü PKK’ya karşı güvenlik güçlerinin toptancı mücadele yöntemi yüzünden Güneydoğu şehirleri hızla boşalıyor. Çokça sivil kaybın verildiği, şehirlerin harabeye döndüğü, Hakkari ve Şırnak gibi şehirlerin merkezlerinin taşınmasının bile ciddi ciddi tartışıldığı bir ortamda terör örgütü PKK’ya göç eden nüfus üzerinden büyük bir koz verilmiş oluyor.  
Pazartesi günü Taraf gazetesinin manşetinde yer alan bir habere göre, demografik mühendislik artık sadece devletin değil, terör örgütü PKK’nın da bir yöntemi haline gelmiş durumda. Kürt sorununu daha da uluslararası hale getirmek için terör örgütü PKK’nın Avrupa ülkelerine kitlesel iltica stratejisini gündemine aldığı kaydediliyor. Buna göre, şehir çatışmalarında bölge halkından beklediği desteği bulamayan terör örgütü PKK, Kürt sorununu Avrupa’ya taşımak için “büyük göç planı” hazırlamış durumda. Avrupa’nın, Suriyeli mültecilerle ilgili izlediği politikanın PKK’ya örnek olduğunu savunan gazete, Mart ayından itibaren Güneydoğulu binlerce Kürdün Avrupa’ya göçe zorlanacağını yazıyor.
Kafkas göçleri, Balkan göçleri, Ermeni tehciri, nüfus mübadelesi, Kürt ve Alevi sürgünleri gibi zoraki kitlesel göçlerden çok çekmiş olan bu coğrafya umarım aynı acıları bir daha yaşamaz. 

16 Ocak 2016 Cumartesi

Yabancılar Türkiye'ye neden yatırım yapsın?

Başbakan Ahmet Davutoğlu ve ekonomiden sorumlu Başbakan Yardımcısı Mehmet Şimşek, siyasete girmeden önce Şimşek’in en son çalıştığı yatırım kurumu Merill Lynch’in davetlisi olarak pazar gününden başlayarak Londra gezisindeler. İki günlük gezi boyunca yatırımcılarla buluşacak olan ikili, ekonomik reform paketleri ile Avrupa Birliği (AB) müzakere ve reform süreci konularında yatırımcıları bilgilendirecek. Türkiye’nin “riskleri minimize edilmiş” ekonomik iklimiyle yatırım yapılabilir bir ülke olduğu mesajını vermeye çalışacak. Şüphesiz ki, bu doğru olmasına doğru bir adım ama ülkenin içinde bulunduğu berbat şartlar ışığında ikilinin işi hiç de kolay görünmüyor.
   Yine de temelsiz bir özgüven patlamasıyla uzunca bir süre İslam dünyasına ve Ortadoğu’ya liderlik, Şangay İşbirliği Teşkilatı’na üyelik, Çin ile stratejik yakınlaşma vb gibi farklı arayışlara giren Erdoğan Rejimi ve AKP iktidarı, mecbur kalarak da olsa, nihayet Türk dış politikasının geleneksel rotasına dönme çabaları sergiliyor. Üyelik için AB ile müzakere yürüten bir ülke ve NATO’nun öndegelen üyelerinden biri olduğu halde tutarsız stratejik ve dış politik tercihleriyle kafa karıştırıcı mesajlar veren Ankara’nın, zoraki de olsa, yeniden asli dış politik yörüngesine ve stratejik rotasına oturmuş olması hem umut verici hem de gerçekci.
   Üstelik, dış politikada yörüngeyi yeniden asli rotaya oturtma çabası halkın beklentileriyle de uyumlu. MetroPOLL araştırma kuruluşunun verilerine göre, 2005 Mart ayında halk desteği yüzde 76 civarında olan AB’ye üyelik süreci, özellikle eurozone finans krizi sırasında Erdoğan ve AKP’nin AB karşıtı yoğun propagandaları yüzünden 2012 Aralık ayında yüzde 43’e kadar gerilemişti. Son yapılan araştırmada bu oranın yüzde 60,7 ile yeniden tırmanışa geçtiğini görmek sevindirici.
   Bu tırmanış her ne kadar Erdoğan Rejimi’nin ve AKP iktidarlarının berbat yönetimi, ekonomik kötüye gidiş, otoriterleşme ve despotlaşma süreci, demokrasiden ve hukuktan sapma, temel insan hak ve özgürlükleri alanında korkunç geriye gidiş, PKK-Kürt sorunu ve berbat dış politika tercihleri yüzünden artan güvenlik riskleri ile doğrudan ilgili olsa da yine de olumlu bir trend. AKP’nin ilk iki iktidar döneminin aksine bir tabloyla, AB üyeliğine destek CHP’li seçmenler arasında yüzde 70 iken, bu desteğin AKP’li seçmen arasında yüzde 57 civarında kalması Erdoğan ve AKP hükümetinin yanlış mesajların yandaşlarındaki olumsuz etkilerinin henüz tam olarak giderilemediğine işaret ediyor.
   Nasıl ki kötü yönetim, pek çok alandaki krizler ve kötüye gidiş halkın yeniden AB’ye yönelmesine yol açtıysa, hayallere dayalı yanlış varsayımları, tatmini imkansız ihtirasları ve temelsiz özgüven patlamasıyla Erdoğan Rejimi ve AKP hükümetlerinin giriştikleri yanlış dış politik hamlelerinin yol açtığı ciddi güvenlik riskleri de Türk halkının yeniden NATO’ya verdiği değeri yükseltti. Bu durum halkın ülkeyi yönetenlerdeki hormonlu özgüvenin farkında olduğunu ve Türkiye’nin üstesinden tek başına gelemeyeceği riskler karşısındaki pragmatik ve sağduyulu tavrını gösterir niteliktedir.
   Bu bağlamda, Erdoğan Rejimi’nin Rus uçağını düşürmesinden sonra yükselen Rusya kaynaklı güvenlik riskleri ve tehditleri halk arasında NATO üyeliğine verilen desteği de artırdı. MetroPOLL araştırmalarına göre 2013 Aralık ayında halk arasında Türkiye’nin NATO üyeliğine karşı olanların oranı yüzde 27,2 iken, bu oran 2015 Aralık ayında yüzde 12,4’e geriledi. Türkiye’nin NATO üyeliğini sürdürmesine verilen destek ise aynı dönemde yüzde 49,2’den yüzde 69,6’ya yükseldi. Rusya ile arzu edilmeyen ciddi gerilimlere sebep olmasına rağmen Rus uçağının düşürülmesinin Türk dış politikasının stratejik yörüngesinde doğrultucu bir etki yaptığını rahatlıkla söyleyebiliriz.
   Ekonomik kötüye gidiş, enflasyon canavarının yeniden canlanması, Türk Lirası’ndaki önlenemeyen değer kaybı, büyümedeki istikrarlı yavaşlama, işsizliğin sürekli artması, ihracatın gerilemesi, turizm gelirlerinin düşmesi ve benzeri sıkıntıların yol açtığı ekonomik endişeler de Türkiye’nin yeniden Batı’ya yönelmesi için zorlayıcı bir zemin oluşturdu. Son yıllarda Erdoğan Rejimi ve AKP hükümetlerinin ekonomi ve siyaset odaklı bütün çabalarını yoğunlaştırdıkları Arap ülkelerinden Türkiye’ye doğru dürüst yatırım gelmediğinin ortaya çıkması da Türkiye’nin yeniden Batı’ya yönelmesini kaçınılmaz kılmıştır.
   Nüfusları ile mukayese edildiğinde hiç de hafife alınamayacak büyüklükte yatırım güçleri olan petro-dolar zengini Arap ülkelerinin Türkiye’ye yatırımda esamilerinin okunmaması hakikaten aklı olanın aklını başına getirecek ciddiyetteki bir veri. Mesela Suudi Arabistan’ın 635 milyar dolar, BAE’nin 78,4 milyar dolar, Katar’ın 38,4 milyar dolar, Kuveyt’in 32,2 milyar dolar döviz rezervi olmasına rağmen Türkiye’ye yatırımları neredeyse Türklerin bu ülkelere yatırımlarının bile gerisinde. 2015’in ilk 11 ayında Suudi Arabistan’ın Türkiye’ye doğrudan yatırım miktarının 22 milyon dolardan ibaret olması ibret vericidir. Oysa aynı dönemde Avrupa ülkelerinin Türkiye’ye yaptıkları doğrudan yatırımın hacmi 6,5 milyar dolar, ABD’ninki ise 1,4 milyar dolardır. Erdoğan Rejimi’nin güya dostu ve destekçisi petro-dolar zengini Körfez ülkelerinin Türkiye’ye toplam doğrudan yatırım tutarının 483 milyon dolarda kalması hakikaten düşündürücü.
   Başbakan Davutoğlu ve Başbakan Yardımcısı Şimşek’in kendilerinin ve özellikle de özdeşleştikleri Erdoğan Rejimi’nin sürekli olarak aşağıladıkları Avrupalı ve Batılı ülkelerin, kurumların ve yatırımcıların kapılarını yeniden çalmak zorunda kalmaları da kaderin garip bir cilvesi. Batı’nın ve Batılı yatırımcıların kapılarını çalmakla onları kolayca ikna edecekleri ise şüpheli. Çünkü, Erdoğan’ın ne olduğu tam anlaşılamayan icracı ve partili başkanlık hevesleri Türkiye’deki çok geniş bir kitlede olduğu kadar demokratik dünyada da endişe ile takip ediliyor. Anyasal haddini bilmez bugünkü konumu ile bile Merkez Bankası’nın yanısıra diğer düzenleyici kurumlar üzerindeki müdahaleci vesayeti ortadayken gücünü daha da artırmış bir Erdoğan’ın yabancı yatırımcılar için herhangi bir cazibe oluşturmayacağı aşikar.
   En başarılı ve en düzgün özel şirketlere keyfi şekilde el koyan, haksız ve hukuksuz bir şekilde özel bankaları gasp eden, medya kuruluşlarını ele geçiren bir iktidarın talihsiz Başbakanı olarak Davutoğlu’nun özelleştirme ve emek piyasasının liberalizasyonu başta olmak üzere vaat edeceği reformların ne kadar inandırıcı olabileceği hakikaten şüpheli. Neredeyse tekelleşen medya gücüyle aldatmayı sürdürebildiği kendi destekçi kitlesi dışındaki halkın bütün kesimleriyle kavgalı bir partinin lideri olarak Davutoğlu’nun yeni ve demokratik bir anayasa vaadinin inandırıcılığını da şüphesiz aynı akıbet bekliyor. Başkanlık merkezli yeni bir anayasa yapmayı başarabilmek için yeni bir seçim veya referandum ihtimali ise Davutoğlu ve Şimşek’in ikna çabalarını zorlaştıracak unsurlar arasında yer alıyor.
   Davutoğlu ve Şimşek’in yabancı yatırımcılara neler anlatarak onları Türkiye’ye yatırım yapmaya ikna edeceklerini ben sahide merak ediyorum. Yapıp ettikleriyle uluslararası çevrelerde adlarının radikal gruplarla anılır hale gelmesine yol açan Suriye’de gırtlaklarına kadar batağa battıklarını anlatarak mı acaba Türkiye’ye yabancı yatırım çekecekler? Yoksa Bağdat’la olan sorunlarımızı mı anlatacaklar? Acaba Rusya ile bozulan ilişkilerimiz mi Türkiye’ye yatırım ikliminin uygunluğunu ispatlamak için bir dayanak olacak? Yoksa bütün komşu ülkelerle bozulan ilişkilerimiz mi? Belki de siyasi ihtiyaçlarına göre ateşini körükledikleri terör örgütü PKK ile çatışma adına şehirleri nasıl yaşanmaz hale getirdiklerini anlatarak yabancı yatırımcıları ikna etmeye çalışırlar...
   Ne bileyim belki de muhalif gazetecileri nasıl tutukladıklarını, yüzlercesinin hakkında nasıl soruşturmalar ve davalar açtıklarını, binlercesini nasıl işlerinden ettiklerini, bir gecede nasıl 14 TV kanalını birden yayın yapamaz hale getirdiklerini, bir medya gurubuna hiçbir gerekçe göstermeden nasıl el koyduklarını, holdingleri ve şirketleri gerekçesiz nasıl gasp ettiklerini, alanında en başarılı olan özel bir bankaya nasıl çöktüklerini, sırf barış çağrısı yaptıkları için  akademisyenleri nasıl tehdit edip gözaltına aldıklarını veya "paralel devlet" safsatasıyla muhalif gördükleri herkese hayatı nasıl yaşanmaz hale getirdiklerini, sırf burs verip hayır yaptıkları için insanlara nasıl ağır silahlı polislerle geceyarısı baskınları yaptıklarını, onbinlerce insanı nasıl işlerinden edip, yüzlercesini nasıl hapse tıktıklarını anlatarak da yabancı yatırımcıları ikna etmeye çalışabilirler. Kimbilir belki de bir parlamenter sistem olduğumuz halde bir adamın çıkıp nasıl anayasayı takmayarak fillen nev-i şahsına mahsus bir başkan ve hatta bir sultan gibi hareket ettiğini anlatarak da ikna edebilirler.
   Bağımsız yargının nasıl yok edildiğini, işlerine gelmeyen mahkeme kararlarını nasıl yok saydıklarını anlatmayı da deneyebilirler. Ya da hukuki soruşturmalar açarak yolsuzluklarını, usulsüzlüklerini, rüşvetlerini ortaya çıkaran, siyasi çıkarlarına aykırı hukuki kararlar veren ya da kanundışı eylemlerine hukuki operasyonlar yapan savcıları, hakimleri, polisleri, askerleri nasıl tutuklayıp içeri attıklarını, mesleklerinden nasıl ihraç ettiklerini de anlatarak demokrasimizin, hukukumuzun kalitesini gözler önüne serebilirler. Böylece bu eşsiz maharetleriyle muhataplarını başarıyla ikna edebilirler.
   Hiçkimsenin hukuk güvencesinin, mülkiyet dokunulmazlığının ve hatta can güvenliğinin kalmadığı bir ülkenin muktedir başbakanı ve bakanı olarak, bu talihsiz ikili, belki de ikna etmek istedikleri yatırımcılara bazı özel hukuki güvenceler ve güvenlik imtiyazları sağlayacak sihirli formüller sunarlar.  Kimbilir?

26 Kasım 2015 Perşembe

Erdoğan’ın savaşı

Salı sabahı kritik Türkiye-Suriye sınırında koruma uçuşu yapan Türk Silahlı Kuvvetleri’ne bağlı savaş uçaklarının defaatle uyarmasına rağmen 17 saniyelik de olsa sınır ihlali yaparak ülkenin güvenliğine tehdit oluşturan Rus savaş uçaklarının düşürülmesi Türkiye’nin 2012’de Doğu Akdeniz’de bir askeri uçağının düşürülmesinden sonra deklare ettiği angajman kuralları çerçevesinde hukukidir ve hukukiliği nispetinde de meşrudur. Ancak, böyle bir hamlenin taa en başından tahmini zor olmayacak yıkıcı askeri, diplomatik, siyasi ve ekonomik sonuçları göz önüne alındığında kısa süreliğine sınır ihlali yapan Rus savaş uçağının düşürülmesi yapılması gereken ilk şey midir, tartışılır.  
Şayet büyük bir uluslararası krize yol açan olayı kısa süreli sınır ihlalinden ibaret bir angajman kuralları ihlalinin sonucu ortaya konan bir tasarrufmuş gibi ele alırsak, Rus uçağının düşürülmesinin hukuken ve teknik açıdan değil belki ama askeri, siyasi ve diplomatik perspektiften izahını yapmakta zorlanırız. Neticede ülkelerin hava sahaları ve hava sınırları çoğunlukla komşularının savaş uçakları tarafından sıklıkla ihlal edilebilmektedir. Şayet her hava sahası ihlalinde uçak düşürülecek olunsa bugün birbiriyle sıcak savaş içerisinde olmayan tek bir dünya ülkesi ya da barış içerisinde yaşamaya devam eden komşu ülkeler diye bir şey kalmazdı.
Bu konuda somut örnek için ise uzaklara gitmeye gerek yok. Mesela, Türkiye ile Yunanistan arasında kıta sahanlığı, FIR hattı, ada ve adacıkların statüsü gibi birçok tartışma ve husumet konusu olan Ege Denizi’nde her hava ihlali uçak düşürmekle sonuçlansaydı sanırım bugün Yunanistan ve Türkiye’nin hava savunma envanterindeki yüzlerce savaş uçağı Ege Denizi’nin dibinde olurdu. Yunanistan’la en gerilimli dönemlerde bile Ege’de sıklıkla vuku bulan hava sahası ihlalleri iki ülke pilotlarının, eminim ki ileriki yıllarda çocuklarına ve torunlarına birer tatlı macera olarak anlatacakları, it dalaşlarından öteye geçmemiştir. Salı günü yaşanılan kriz on yıllar boyunca net düşmanlık ilişkisi içerisindeki bu iki gergin komşu ülke arasında bile benzeri yaşanmamış büyük bir fecaattir.
Kaldı ki Rusya, ne o gerilim yıllarındaki Yunanistan gibi Türkiye’nin düşman olarak gördüğü bir ülke, ne de Türkiye en azından Salı gününe kadar ki Rusya tarafından toprakları ve halkının güvenliğini tehdit eden bir ülke durumundaydı. Burada ekonomik, ticari, siyasi ve diplomatik ilişkileri son derece ileri düzeyde olan iki dost ülkeden bahsediyoruz. Dünya politikasındaki tercihleri ve iç siyasi rejimleri açısından ciddi farklılıkları bulunsa da ikili ticaret hacmi 40 milyar dolarları zorlayan, turizmde birbirlerinin tercihi olan, enerjiden gıdaya karşılıklı bağımlılık (interdependency) içerisinde bulunan, Suriye, Gürcistan, Ukrayna gibi iki tarafı da ilgilendiren tüm uluslararası krizlerin yıpratıcılığına rağmen ikili münasebetlerine iyi komşuluk ilişkilerinin hakim olduğu iki ülke ve iki halktan bahsediyoruz.
Her ne kadar küresel meselelere yönelik siyasi, diplomatik, ekonomik ve stratejik bakımlardan farklı perspektiflere sahip olsalar da, iki ülke arasında uzunca bir zamandır birbirlerinin hassasiyetlerini önemseyen, o hassasiyetleri kaşımaktan imtina eden iki taraflı (bilateral) bir siyaset çerçevesinde halklarının vizesiz seyahat edebileceği karşılıklı bir güven ve barış ortamı bulunmaktaydı. Erdoğan rejiminin Suriye’de izlediği “Esedsiz rejim” politikalarıyla Rusya’nın Esed’i korumacı ve destekleyici politikaları en başından beri karşıt olsa da, bu soruna rağmen başarıyla kompartmantalize edilen konular sayesinde ikili iyi ilişkiler geliştirilerek sürdürülebilmişti. Yani Rusya Türkiye için, velev ki uyarılara rağmen olsun, 17 saniyelik bir hava sahası ihlalinden dolayı savaş uçağı düşürülecek bir hasım ülke değildi.
Mevcut şartlarda gerek siyasi, gerekse askeri karar alma süreçlerinde bulunan yetkililerin bunun böyle olduğunu bizim gibi gazetecilerden çok daha iyi bildiklerinden şüphe duyamayız. Öyleyse sonuçlarının, kısa ya da orta vadede onarılamayacak, ikili ilişkilere ve bölge güvenliğine mutlaka kalıcı hasarlar verecek kadar vahim olacağından şüphe duyulmayan böyle bir hamleye kim, neden gerek duydu? Sadece Türkiye ile Rusya arasında değil, Türkiye’nin NATO üyeliğinden dolayı küresel çapta da büyük risklere ve tehditlere yol açarak dünyayı daha belirsiz ve istikrarsız bir noktaya taşıyan bu siyasi kararı kim, hangi saiklerle verdi?
Çarşamba günü grup toplantısında yaptığı kendi açıklamalarından anlıyoruz ki tamiri hayli zaman ve enerji gerektirecek feci sonuçlar doğurması beklenen bu karar Başbakan Ahmet Davutoğlu tarafından verilmiş. Oysa Salı sabahı konuyla ilgili yapılan ilk resmi açıklamanın Erdoğan’ın Sarayı’ndan gelmesi bu konuda karar merciinin tam da denildiği gibi olmayabileceğine işaret ediyor. İlk dakikalarda düşürülen uçağın Rus uçağı olduğunu açıklamak suretiyle stratejik açıdan Türkiye’yi çok zor durumda bırakan bu açıklamanın Saray’dan yapılması bu fecaatin sorumluluğu konusunda ana aktörün de kim olduğunu gösterdiği gibi bu aktörün motivasyonunu da tartışmaya açmıştır.
Sınırlı bir çerçevede tutulmak kastıyla başlatıldığı tahmin edilen bu gerilim, bu kriz, bu savaş tahmin edildiği gibi Erdoğan’ın bir savaşı ise bu savaşını motivasyonunu, amaçlarını ve kapsamını anlamak ve anlamlandırmak daha kolay olacaktır. Bu durumda elbette ki krizin hem iç siyasete, hem de uluslararası siyasete bakan yönlerinin tafsilatlı bir şekilde analiz edilmesi gerekecektir.
Öncelikle kontrollü bir kriz ya da sınırlı tutulabileceği varsayılan bir savaş Erdoğan’ın Türkiye’de bir oldu-bittiyle ihdas edip, hukuksuz fiili adımlarla konsolide etmeye çalıştığı tek adam rejimini kurma çabalarını kolaylaştıracaktır. Savaş ve hatta ciddi bir gerilim ortamında Erdoğan’ın diktatoryal adımlarını sorgulamak, eleştirmek ve bunlara karşı çıkmak daha da zorlaşacaktır. Savaş-kriz şartları bahane edilerek muhalif görüşteki her kesim daha kolay terörist ya da hain ilan edilebilecek ve sesleri kısılabilecektir. Şayet Hitler Almanyası, 1979 İran Devrimi sonrası ve benzeri süreçlere bakılacak olursa hepsinde yeni rejimlerin ancak savaş koşullarının sağladığı imkanlarla konsolide edilebildiğini rahatlıkla görebiliriz. Sınırlı ve kontrollü olacağı varsayılan kriz ve savaşların çabucak kontrolden çıkabileceğini de.
Diyeceğim o ki, Erdoğan rejimi Türkiye’nin NATO üyeliğinin verdiği güvenceyle uluslararası güç dengelerinin kontrolden çıkmasına müsaade etmeyeceği Rusya ile girişilecek bir gerilimin içerideki tek adam rejimini kurma sürecini kolaylaştırdığını hesap etmiş olabilir. Şayet öyleyse, yani üretilen bir dış gerilimle iç siyasi dizayn amaçlanıyorsa, bu Erdoğan’ın kamuflajlı ters köşe hamlelerinin ilkini oluşturmayacaktır.
Malumunuz uluslararası toplumda oluşan hassasiyetler ve baskılar neticesinde Erdoğan rejimi gönülsüzce de olsa IŞİD karşıtı cephede yer almıştır. Ancak, Erdoğan rejimi IŞİD mevzilerini vurmak üzere elde ettiği sınır aşan operasyon meşruiyetini çok nadiren IŞİD’e karşı kullanmış ve bu imkanı daha ziyade terör örgütü PKK ve Suriye’nin kuzeyindeki uzantılarına yönelik değerlendirmiştir. Tek bir şiddet eylemine bulaşmamış Hizmet Hareketi’ni “terör örgütü” diye yaftalayıp, sıradan masum sivillere karşı cadı avı yürütmekten geri durmayan Erdoğan rejiminin, sınır ötesindeki IŞİD ve el-Kaide unsurları şöyle dursun Türkiye içindeki IŞİD ve el-Kaide unsurlarına karşı bile ciddi bir hamlesi gerçekleşmemiştir.
Öte yandan, IŞİD’in ve el-Kaide uzantısı radikal grupların Suriye’de güçlenmesinde Erdoğan rejiminin doğrudan ya da dolaylı kolaylaştırıcı rolü tüm dünyanın dilindeyken, Antalya’daki G-20 Liderler Zirvesi’nde Rusya lideri Putin isim vermeden G-20 üyesi ülkeler arasında IŞİD destekçileri olduğunu açıktan ifade etmiştir. Rus uçakları ve füzeleri tarafından vurulan IŞİD petrolü taşıyan tırlar üzerinden ise açıkça Türkiye’yi ima etmiştir. Dünyanın belli başlı güçleri arasında terör örgütü IŞİD’e karşı ortak hareket imkanlarının ele alındığı bu zirvede Putin’in bu ters köşe salvosu Erdoğan açısından kolay sindirilebilecek bir hamle olmamıştır. Şayet sınırımızda düşürülen Rus uçağına dair herhangi bir Saray etkisi varsa hiç şüpheniz olmasın ki bu etkinin tohumları G-20 Zirvesi’nde yaşananlarla atılmıştır.
Geriye ise sadece kitleleri ikna ederek iç kamuoyunu hazırlayacak bir mazeret bulmak kalmıştır. Bu bakımdan da Bayır-Bucak Türkmenlerinin yaşadığı trajedi kullanılmıştır. Suriye’de Türkiye sınırına yakın bir bölgede iki ateş arasında kalan Bayır-Bucak Türkmenlerinin içler acısı durumu elbette ki her türlü dayanışmayı gerektirecek niteliktedir. Ancak daha önce IŞİD’in katlettiği Türkmenler konusunda kılını kıpırdatmayan, hatta Türkmen sığınmacılara bile kapısını açmayan Erdoğan rejiminin birden bire zirve yapan Türkmen hassasiyeti her türlü şüpheyi celbetmektedir.  
Rus uçağının düşürülmesi Erdoğan rejiminin ta başından beri yanlış bir rotada ve ulusal çıkarlardan ziyade kişisel ihtiraslarla şekillendirdiği Suriye politikasının Türkiye ve uluslararası topluma oluşturduğu riskler ve tehditler ne ilktir, ne de son olacaktır. Ancak, Rusya ile yaşanan gerilimin çok farklı bir boyutu var ki üzerinde mutlaka durulmayı hak etmektedir. BM Güvenlik Konseyi daimi üyesi 5 ülkeden biri olan Rusya, savaş uçağı düşürülür düşürülmez Erdoğan rejiminin IŞİD ve benzeri radikal terör örgütleriyle muhtemel siyasi, askeri ve finansal ilişkilerini hedef alacak şekilde BM’den bir soruşturma başlatmasını talep edeceğini açıkladı.
Rusya, BM aracılığıyla böyle bir uluslararası soruşturmayı başlatmayı başarabilirse bu sürecin nasıl sonuçlanacağını tahmin etmek zor değil. 2005 yılında Lübnan eski Başbakanı Refik Hariri’ye düzenlenen bombalı suikasti araştıran BM araştırma komisyonunun bulguları sonrası somut delillerle suçlanan Suriye ve Esed rejiminin başına gelenler bu konuda ciddi bir fikir verebilir. Kaldı ki kimyasal gaz gibi kitle imha silahlarının bile kullanıldığı Suriye’de 4 yıl boyunca yaşananlar Hariri suikasti ile mukayese edilemeyecek kadar vahim.
Uluslararası hukukun zembereğini tetiklemesi durumunda Rusya’nın ve başta Esed rejimi olmak üzere bölgesel ve uluslararası müttefiklerinin bu soruşturmanın ihtiyaç duyacağı belge ve delilleri sağlamakta tereddüt etmeyeceği şimdiden tahmin edilebilir. Türkiye’ye masum Türk halkına şimdiden büyük zararlar veren Erdoğan’ın savaşı bakalım Erdoğan için zaferle mi, yoksa hezimetle mi sonuçlanacak? Allah, Türkiye’yi ve bölge halklarını kişisel ihtiraslarla verilen şahsi savaşların gazabından ve yıkımından korusun.  



5 Ekim 2015 Pazartesi

Türkiye'nin Ortadoğu'daki aşırı acıklı hikayesi

600 yıl boyunca Osmanlı İmparatorluğu yönetiminde kalan Türkiye, imparatorluklar ve sultanlar devrinin kapandığı, Osmanlı Devleti’nin parçalanarak yıkıldığı 1. Dünya Savaşı sonrası kendi küllerinden ama oldukça küçülerek yeniden doğmuştur. Osmanlı’nın yaşadığı çok acı tecrübelerden ders çıkaran genç Türkiye Cumhuriyeti yüzünü tamamen Batı’ya dönerken, sekülerizmi yeni rejimin ideolojik temeli olarak görmüştür. Son döneminde daha baskın şekilde Pan-İslamist ve hilafetçi siyasetler izleyen Osmanlı Devleti’nin aksine, Türkiye Cumhuriyeti Ortadoğu’daki eski Osmanlı toprakları ve bölgenin Müslüman halkları ile arasına da ciddi bir mesafe koymuştur.
Ancak bu bölge ile olan ilişkilerini uluslararası ilişkilerin ve ulusal çıkarların gerektirdiği seviyede tutmayı soğukkanlılıkla sürdürmüştür. Daha yakın zamana kadar Osmanlı’nın bir parçası olan Arap coğrafyası ile mesafeli bir ilişki geliştirirken, o coğrafyada İngiltere ve Fransa gibi kolonyalist ülkeler tarafından suni sınırlar üzerinde kurulan devletlerle uluslararası şartların gerektirdiği formal ittifaklar geliştirmekten ise imtina etmemiştir. 1937 yılında, yani Cumhuriyet’in kurucusu Mustafa Kemal Atatürk henüz hayattayken, Türkiye, İran, Irak ve Afganistan arasında İran’la olan sınır sorunlarının çözümü ve saldırmazlık temini için Sadabad Paktı kurulmuştur.
Soğuk Savaş yıllarında ise Batı Blok’unun pozisyonunu tahkim etmek için Türkiye, İran, Irak, Pakistan ve İngiltere arasında 1955 yılında Bağdat Paktı olarak da bilinen CENTO (Central Treaty Organization; Merkezi Antlaşma Teşkilatı (1955-1959)) kurulmuştur.  Bağdat Paktı, bölgesel arayışlardan ziyade, Doğu Bloku ile Batı Bloku arasındaki çekişmenin bir neticesidir ve NATO’nun bir bölgesel uzantısı olarak Sovyetler Birliği’nin Ortadoğu’da nüfuz kurmasını önlemeye yönelik kurulmuş bir güvenlik ve savunma örgütüdür.
Askeri ve güvenlik alanları dışında ekonomi ve ticaret odaklı olarak ise 1985 yılında Türkiye, İran ve Pakistan tarafından Kalkınma İçin Bölgesel İşbirliği örgütü kurulmuş, bu örgüt daha sonra Sovyetlerin çökmesi üzerine, Türki Cumhuriyetlerin de katılımıyla, Ekonomik İşbirliği Örgütü adını almıştır.
Bunlara ilaveten Türkiye, 1969 yılında Kudüs’te Mescid’i Aksa’ya yönelik yapılan bir saldırıya karşı harekete geçen İslam ülkelerinin Rabat’ta kurduğu İslam Konferansı Örgütü’nün de bir parçası olmuştur. 2000’li yıllarda Türkiye’den Ekmeleddin İhsanoğlu’nun Genel Sekreterliği Döneminde bu teşkilatın ismi İslam İşbirliği Teşkilatı olarak değiştirilmiştir.
 Gerek ulusal çıkarları, gerek bölgesel gereklilikler, gerekse içinde yer aldığı Batı Bloğunun ihtiyaçları çerçevesinde hareket eden Türkiye, geliştirdiği bütün bu çok taraflı, kurumsal ve ikili ilişkilerine rağmen genel olarak Ortadoğu bölgesiyle hep mesafeli bir ilişki içerisinde kalmış ve kendisini daha ziyade Güneydoğu Avrupa’nın bir parçası olarak görmüştür. Bu konumlandırma Türklerin bilinen tarihleri boyunca sürekli olarak Batı yönelimli olmalarıyla da uyumludur. Kavimler göçünden başlayarak, istisnai durumlar hariç, tüm Türk soylu devletler ve imparatorlukların atlarını hep Batı’ya doğru sürdükleri bir tarihi gerçekliktir. Bu bir nevi genetik eğilimi Osmanlı’nın son yüzyıllarında da gerek ekonomik, gerek siyasi ve diplomatik, gerekse kültürel açıdan görmek mümkün.
Türkiye Cumhuriyeti de aynı yolu takip etmiş ve kendisini daha ziyade Avrupai değerlerle tanımlamayı tercih etmiştir. Cumhuriyet sonrası yapılan kıyafet değişikliği gibi şekli, harf ve hukuk değişikliği gibi devrimsel değişiklikler bu tarihi yönelimin radikal bir teyidi niteliğinde olmuştur. Yüzünü Batı’ya dönen Türkiye’nin, bölgesel ilişkilerin gerektirdiği asgari ilişki düzeyi dışında, Ortadoğu’ya sırtını döndüğünü söylemek abartı olmayacaktır. Bu durumlu sürekli bir türbülans ve kaos içerisinde bulunan Ortadoğu’yu Türkiye’nin yapıcı katkılarından kısmen mahrum bırakmış olsa da Türkiye’yi sürekli kaos içerisinde bulunan bu bölgenin ateşinden büyük ölçüde muhafaza etmiştir.
1979 İran Devrimi sonrası İran’ın bölgesel ve uluslararası ilişkilerinde de devrimci bir siyaset izleyerek bölge ülkelerini kendi amaçları doğrultusunda istikrarsızlaştırma çabalarından elbette Türkiye de payını almıştır. Suriye ile birlikte Kürt sorununu istismar eden terör örgütü PKK’ya destek olan İran, Türkiye’de faaliyet gösteren radikal terör örgütü Hizbullah’ın terörist faaliyetlerine de her türlü desteği sağlamıştır. Aynı şekilde Irak’ta bir dikta rejimi kuran Saddam Hüseyin’in izlediği politikalar, en azından Irak Kürtlerine yönelik katliamlarından kaçan yüzbinlerce Kürtün oluşturduğu sığınmacı göçleri de Türkiye’yi olumsuz etkilemiştir.
Ortadoğu’daki sınır komşuları dahil olmak üzere, bölge ile olan ilişkilerini hep karşılıklı güvensizlik ve şüphe içeren bir mesafede tutan Türkiye’nin bu politikası, uzun yıllar boyunca özellikle siyasal İslamcı çevrelerin hep sert eleştirilerine hedef olmuştur. Osmanlı Devleti’nin son döneminde bölgede yaşanan trajedilerden çıkarılan haklı derslere dayalı bu travmatik tavrın güçlü gerekçeleri ise nesiller değiştikçe etkisini büyük ölçüde yitirmiştir. Özellikle 1980’lerde güçlenen ticari ilişkiler, Türkiye’nin Ortadoğu ülkeleri ile mesafeli ilişkilerini düzeyli bir yakınlaşma sürecine sokmakla sonuçlanmıştır.    
2001 yılında çok ciddi bir ekonomik krizin yol açtığı siyasi çöküş sonrası, 2002 Kasım ayında iktidara gelen Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP), her ne kadar nüvesini eski siyasal İslamcılar oluştursa da, ana yönelim olarak Türk dış politikasının önüne hedef olarak yine Batı’yı koymuştur. İlk dönemlerinde Kemalist-Militarist vesayetçi yapılara karşı kendisini güvende hissetmeyen AKP özellikle Avrupa Birliği üyelik sürecinin gerektirdiği siyasi, ekonomik ve sosyal reformlara hız vermiştir. Öyle ki 2004-2005 yıllarına kadar olan süreçte Türkiye’nin izlediği dış politikaya bakanlar sanki iktidarda siyasal İslamcı kökenden gelen bir parti değil de Avrupai anlamda liberal demokrat bir parti varmış gibi düşünebilirlerdi.
Avrupa Birliği’nden müzakere tarihi almaya koşut olarak Türkiye, dış politikasını çeşitlendirme hedefi çerçevesinde, çok boyutluluk siyasetine yönelmiştir. Bu kapsamda Orta Asya, Kafkaslar, Afrika, Balkanlar’ın yanı sıra Ortadoğu ile olan ilişkilerin güçlendirilmesinin de arayışına girilmiştir. 2006 yılında AKP hükümetinin Gazze’de seçimleri kazanan HAMAS ile doğrudan temasa geçip bir oyuncu olarak kendisine alan açma çabası yeni bir sürecin başlangıcı olmuştur. Cumhuriyet dönemi boyunca Ortadoğu ile sürdürülen mesafeli ilişkilere o güne kadar sadık kalan AKP hükümeti, 2006 Mayıs ayındaki bu hamlesi ile Ortadoğu’da sahada aktif oyuncu olan aktörler arasında yer alma isteğini açıkça göstermiştir.
AB üyelik müzakereleri sürecinde gerçekleştirilen demokratikleşme ve hukuk reformlarının sağladığı cazibeyle Türkiye’nin yabancı yatırımcıların gözdesi haline gelmesi, diğer uluslararası çevrelerde olduğu kadar, Ortadoğu’da da prestijinin artmasını sağlamıştır. Bunun üzerine AKP hükümeti, elinde biriken bu diplomatik, siyasi ve ekonomik sermayeyi sadece bir “yumuşak güç” olarak kullanmakla yetinmemiş, oldukça abarttığı bu mahut gücü bölgesel bir başat aktör olma doğrultusunda kullanmaya yönelmiştir Bu amaçla sadece formal devlet yapılarıyla ilişkiler geliştirmekle kalmamış, ulus-altı ya da devlet dışı bölgesel aktörlerle de niteliği netameli ilişkiler kurmaktan çekinmemiştir.
İlk iktidar dönemleri boyunca ağırlıklı seyahatlerini Avrupa, Orta Asya, kuzey ülkeleri başkentlerine ya da ABD’ye yapan AKP’li yetkililerin, yeni gözde seyahat destinasyonlarını Ortadoğu ülkeleri ve şehirleri oluşturur hale gelmiştir. Türkiye bir anda Pakistan ile Afganistan, Hindistan ile Pakistan arasındaki sorunların çözümünde bir aktör gibi davranmaya, Suriye ile İsrail arasında arabulucu rolü üstlenmeye, hatta İran ile Batı arasındaki nükleer görüşmelerde kolaylaştırıcı rol oynamaya soyunan bir aktör olarak belirmiştir.
Bu yeni rollerinin hiçbirinden kayda değer bir sonuç alınamasa da bu çabalar başta dönemin başbakanı Erdoğan olmak üzere AKP’li siyasetçiler tarafından başarılı bir şekilde iç siyaset malzemesi olarak kullanılmıştır. 2009 yılında İsrail’in Gazze’yi kuşatarak bombalaması, Gazze’ye koyduğu ablukayı aylarca kaldırmaması üzerine yaşanan ve 9 Türk vatandaşının İsrail askerlerince öldürülmesiyle sonuçlanan Mavi Marmara katliamı ve yaşanan Davos skandalından sonra ise Türkiye, Batı yöneliminden hızla sapmaya başlamıştır. Bundan sonra Türkiye çok boyutlu dış politikadan aşamalı olarak vazgeçerek tamamen bir Ortadoğu aktörü olmaya doğru yönelmiştir.
Bu şartlar altında 2011 yılı başlarında patlak veren Arap isyanlarını kendisi için bir fırsat olarak gören Erdoğan ve AKP, bölgesel sorunların içine alabildiğine dalmıştır. İlk devresinde demokrasi, laiklik, insan hakları, hukukun üstünlüğü, temel özgürlükler gibi evrensel demokratik insani değerlerin taşıyıcısı rolünü üstlenen ve bu rolü oynarken hep AB ve Batı’dan takdir toplamayı da gözeten Türkiye, Ortadoğu’da müstakil bir aktör gibi hareket edebileceğine dair bir özgüven patlaması yaşamıştır. Ancak Arap isyanlarının Mısır’da ve Suriye’de duvara toslamasıyla tüm varsayımları çökmüş ve bambaşka bir sürece girmiştir.
Erdoğan ve AKP yönetiminde Türkiye dış ilişkilerinde akıldan çok hissiyatla, çıkardan çok ideolojik ön kabullerle hareket emiştir. Mesela, Mısır’da toplumun tamamını muhatap almak yerine sadece ideolojik olarak yakın hissettiği Müslüman Kardeşlerle yol almayı tercih etmiştir. Filistin’de el-Fetih ile HAMAS arasında bir denge gözetmek yerine HAMAS yanlısı bir tavır sergilemiştir. Libya’da ise Kaddafi sonrası uluslararası tanınırlığı olan Tobruk yönetiminin karşısındaki radikal unsurları desteklemiştir. Erdoğan ve AKP, o dönemde ağır aksak da olsa güçlenmekte olan Türkiye’nin askeri, ekonomik, siyasi, diplomatik ve insani kapasitesini abartarak bir özgüven patlaması sergilemiş ve bu abartılı ve temelsiz özgüvene dayanarak Ortadoğu’ya yön vermeye kalkışmıştır.
Bu basiretsiz ve jeo-stratejik ferasetten yoksun teşebbüs dönemin Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun “Ortadoğu’nun sahibi biziz”, “Ortadoğu bizden sorulur”, “Ortadoğu’da düzen kurucuyuz” sözleriyle karşılığını bulmuştur. Bu coşkunun verdiği hızla bir taraftan “Yeni Osmanlıcılık” söylemleri ve politikaları gündem oluşturmuş ve diğer taraftan da Hilafet dedikoduları fısıltı gazeteleri aracılığıyla yayılmaya çalışılmıştır. Güya AKP ve Erdoğan yönetiminde Türkiye şanlı mazisini yeniden canlandıracak ve tıpkı Osmanlı gibi bölgede düzene hakim olarak yeni bir Pax-Osmanlı olmasa bile Pax-Yeni Osmanlı kuracaktı. Erdoğan da doğal olarak bölgenin ve İslam coğrafyasının en büyük lideri olacaktı.
 Ne var ki, evdeki hesap çarşıya uymamış ve AKP yönetiminin içişlerine burnuna kadar gömüldüğü Mısır, Suriye ve Libya gibi ülkelerde beklenen olmamıştır. AKP ve Erdoğan kadrolarının yönlendirdiği Mısır’daki Müslüman Kardeşler ve seçtirdikleri Muhammet Mursi hata üzerine hata yapmış ve kanlı bir askeri darbeye davetiye çıkarmıştır. General Sisi’nin darbesi sonrası Türkiye-Mısır ilişkileri kökten bozulmuş, karşılıklı elçiler bile başkentlerden çekilmiştir. Bugün tıpkı uluslararası tanınırlığı olan Libya hükümetinin ve Bağdat yönetiminin yaptığı gibi, Mısır da sıklıkla Erdoğan yönetimini ülkenin içişlerine karışmakla suçlamaktadır.
Asıl trajedi ise Suriye’de yaşanmıştır. 2011 yılı ortalarına kadar Türkiye ile olan ilişkileri sıradan iki komşu ülkenin ilişkilerinin çok ötesinde olan Suriye’de başlayan isyanlar üzerine Türkiye 6 ay boyunca Şam üzerindeki uluslararası baskıları teskin edici bir rol üstlenmiştir. 2011 sonbaharında ise tam tersi bir role bürünerek, ne pahasına olursa olsun, Esed rejimini devirme arayışına girmiştir. Türkiye Cumhuriyeti tarihi boyunca ilk kez Ankara bir başka ülkenin rejimini açıktan değiştirme çabasına yeltenmiştir. Muhalefetin örgütlenerek silahlandırılması sonucu bu işin haftalar içerisinde başarılabileceğine inanan Erdoğan ve AKP hükümeti, tabii ki büyük bir hayal kırıklığına uğramıştır. Ancak Erdoğan ve AKP’nin bu emelleri 26 milyonluk bir ülkenin harabeye dönmesine, yüzbinlerce insanın ölmesine, yüz binlercesinin yaralanarak sakat kalmasına, milyonlarca insanın evlerini terk edip mülteci durumuna düşmesine yol açmıştır. Trajedinin boyutları bugün göçmen krizi olarak Avrupa içlerine kadar yayılmıştır.
Esed rejimi düşünüldüğü kadar çabuk devrilmeyince Erdoğan yönetimi pek de meşru ve konvansiyonel olmayan yöntemlere başvurmuştur. Kısa sürede “Esed rejimi devrilsin de nasıl devrilirse devrilsin” noktasına gelinmiş ve maalesef AKP hükümetinin kolaylaştırıcı rolüyle uluslararası radikal İslamcı ve cihadist militanlar Suriye’ye akın etmiştir. AKP hükümeti ise binlerce tırla bu radikal örgütlere silah ve lojistik destek taşımıştır. Süreç içerisinde en ılımlı muhalif gruplar bile radikalleşmiş, radikalleşen bu gruplar el Kaide uzantısı terör örgütleriyle birleşmiştir. Erdoğan rejiminin Suriye’ye taşıdığı silah ve mühimmat ise ileride IŞİD’i oluşturan koalisyonun parçaları eliyle IŞİD’ın kontrolüne geçmiştir.
Ortadoğu’da formal devletlerarası ilişkilerin yanı sıra hep bir başka ilişki biçimi de olmuştur. Diplomatik iletişimin yanı sıra farklı bir iletişim dili de kullanılmıştır. Devletler resmi diplomatik ilişkilerinin yanı sıra bölgenin değişik ülkelerinde kurarak destekledikleri proxy örgütler üzerinden de birbirleriyle bir çeşit iletişim kurmuşlardır. Şiddet, terör, siyasi suikastler, intihar saldırıları, canlı bombalar, ayrım yapmaksızın düzenlenen katliamlar ve adam kaçırmadan oluşan bu lanetli iletişim dilinin başta Suriye, Irak, Libya ve Mısır olmak üzere Ortadoğu’yu ne hale getirdiği bugün ortadadır.
Ortadoğu’ya mesafeli olduğu onlarca yıl boyunca bu lanetli dile ve kanlı yönteme uzak duran Türkiye, maalesef Erdoğan yönetimi altında bu dili acemice benimseyerek, kullanmaya yönelmiştir. Bu amaçla AKP iktidarı Ortadoğu’nun değişik ülkelerindeki kriminal işlerle uğraşan ve terör faaliyetleri yürüten bazı devlet altı yapılarla sorunlu ve kuşkulu ilişkiler geliştirmiştir. Bunun doğal sonuçlarını da yaşanan üstü örgütlü misillemelerle kendi ülkesini daha az güvenli hale getirerek ödemeye başlamıştır. 11 Mayıs 2013 günü 52 vatandaşımızın öldüğü, 146 vatandaşımızın yaralandığı Reyhanlı katliamı; 20 Temmuz 2015 günü 34 genç vatandaşımızın öldüğü, 100’den fazla vatandaşımızın yaralandığı Suruç katliamı ve Niğde’de şehit edilen polisler gibi katliam ve saldırılar hep benimsenen bu yeni iletişim dili ve izlenen sorunlu politikanın kaçınılmaz sonuçlarıdır.
Filistin’de daha yaygın kabul gören Filistin Yönetimi’nden ziyade siyasi ve hukuki kimliği hala tartışmalı olan HAMAS gibi bir yapıyla ikili ilişkiler geliştirmeye daha fazla önem veren Erdoğan yönetimi, Suriye’de ise Esed karşıtı gördüğü her radikal unsuru desteklemekte bir beis görmemiştir. Öyle ki, Esed rejimini yıkmaya yönelik faydalı bulduğu oranda Türkiye’de 40 bin civarında insanın ölümünden sorumlu olan terör örgütü PKK’nın bölgedeki faaliyetlerini bile kolaylaştırmıştır.
Hatta bir ara Erdoğan, peşine düştüğü nevi şahsına münhasır başkanlık hayallerini bölgesel unsurları kapsayacak bir konfederasyonel ya da federasyonel devlet kurarak gerçekleştirme düşleri görmeye bile başlamıştır. Bu bağlamda Erdoğan ve çevresindekiler terör örgütü PKK’yı bir çeşit bölgesel çözüm ortağı gibi görme eğilimine girmişlerdir. Bu bağlamda, bana göre, Türkiye’nin mevcut sınırlarını aşacak bir coğrafyada hükümran olacak bir federal başkanlık sisteminin altyapısını kurmakta destek alma karşılığında, PKK terör örgütü ile müzakerelere başlanmış ve “çözüm süreci” başlatılmıştır.
Yakından bakıldığında, hedefi ve kapsamı bir avuç insan dışında hiç kimse tarafından bilinmeyen bir “çözüm süreci”nin başlatılma nedenleri ile Suriye’deki yanlış varsayımlarla yola çıkılma süreçlerinin şaşırtıcı bir şekilde birbiri ile örtüştükleri görülecektir. Ancak, Erdoğan’ın Kuzey Irak ve Suriye hakkındaki varsayımları ve hedefleri boşa çıkınca PKK ile sürdürülen samimiyetsiz “çözüm süreci”ne de gerek kalmamıştır. Sınırları genişlemiş “Büyük Türkiye”nin bir gereği olarak Erdoğan tarafından başlatılan “çözüm süreci”, bu hedefin gerçekleşmesinin mümkün olamayacağı görülerek sona erdirilmiştir.
Elbette bunda iç siyasi maslahatların da etkisi vardır. 7 Haziran’da Kürt ağırlıklı HDP’nin yüzde 13,6 oy alarak seçim barajını aşıp Meclis’e dördüncü parti olarak girmesi ise Erdoğan’ın mevcut sınırlar içinde dahi başkanlık hayallerini çökertmiştir. HDP ve liderinin siyasette yıldızlaşması, HDP’nin seçim başarısıyla ihtiraslı planlarına darbe vurulan Erdoğan kadar terör örgütü PKK’nın komuta kademesini de zora sokmuştur. Bu yüzden bir taraftan 7 Haziran seçimlerini yok hükmünde saymak için proje geliştiren Erdoğan, diğer taraftan yapılacak yeni seçimlerde HDP’yi baraj altı bırakmak için terörün yeniden tetiklenmesini sağlayacak ne varsa yapmıştır. Ve maalesef bu amacında da başarıya ulaşmıştır.
Erdoğan’ın yeni pozisyonundan terör örgütü PKK’nın Suriye’deki uzantıları da payını almıştır. Bu kapsamda, Erdoğan yönetimi Suriye’nin kuzeyinde PKK uzantılarını hedef alan el-Kaide terör örgütü bağlantılı tüm grupların ve örgütlerin askeri ve ekonomik lojistiğinin sağlanmasında hayati rol üstlenmiştir. Daha önce de bahsettiğim gibi bir kolu MİT’e uzanan Erdoğan ekibinin koordinasyonunda Suriye’deki IŞİD ve el-Kaide bağlantılı terör örgütlerine silah ve mühimmat sevkiyatları yapılmıştır. Ulusal ve uluslararası hukuk ihlal edilerek bu radikal örgütlere silah taşıyan birkaç tırın 1 Ocak 2014 günü Hatay’da ve 19 Ocak 2014 günü Adana’da bir ihbar üzerine askerlerce durdurulması Türkiye’de bir şok etkisi yaratmıştır.
Durdurulan bu tırlar sayesinde Türkiye’de devletin içine ve MİT’e yerleşmiş Erdoğan kontrolündeki bir grubun illegal bir şekilde 3 bine yakın tırla Suriye’ye silah ve mühimmat taşıdığı gerçeği deşifre olmuştur. Ancak illegaliteye batmış Erdoğan rejimi bu deşifreye çok sert bir cevap vermiş ve tırların durdurulmasında görev alan savcıları, hakimleri ve askerleri kurgu mahkemelerde hukuksuzca tutuklatarak hapse attırmıştır. Erdoğan, Meclis’teki AKP çoğunluğuna dayanarak apar topar bir de yasa çıkartmış ve Suriye’deki radikal terör örgütlerine silah sevkiyatı başta olmak üzere, konusu suç teşkil eden eylemlere karışmış tüm MİT mensuplarını yasal koruma zırhı altına almaya çalışmıştır.
Maalesef Anayasal sınırları içerisinde hareket etmediği gibi, uluslararası hukuk konusunda da revizyonist bir yaklaşım sergileyerek kurallara ve teamüllere uymayan Erdoğan yönetimi, bugün Suriye’de yaşanan insanlık trajedisinin Esed’den sonraki en büyük sorumluları haline gelmiştir. Erdoğan rejiminin komşu ülkelerin içişlerine müdahale edici yeni politikaları sadece Suriye ile sınırlı kalmamıştır. Irak, Mısır, Libya, Filistin, Bulgaristan ve hatta Malezya gibi ülkelerin içişlerine de farklı ölçülerde karıştığına dair haberler zaman zaman medyada yer almaktadır.
Yıllarca terörün ve yıkıcı faaliyetlerin hedefinde olan, bu konuda büyük acılar ve kayıplar yaşayan bir ülke olarak Türkiye, tüm bunlara rağmen sürekli Cumhuriyet’in kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün “yurtta sulh, cihanda sulh” mottosu çerçevesinde hareket etmiştir. Bu yolla bölgesinde mümkün olduğunca bir istikrar unsuru olarak kalmaya çaba harcamıştır. İlk kez Erdoğan ve AKP iktidarının son dönemlerinde Türkiye maalesef bölgesinde bir istikrar unsuru olmaktan ziyade bir sorun kaynağı ve istikrarsızlık faktörü olarak öne çıkmıştır. Erdoğan’ın demokrasiyi, temel hak ve özgürlükleri ve hukuku yok etmek pahasına giriştiği tek adam rejimi kurma projesi realize ve konsolide olduğu oranda da korkarım ki Türkiye’nin geçmişteki barış ihraç eden tavrı sadece tatlı bir anı olarak hatıralarda kalacaktır.

---
Bu yazı 29 Eylül 2015 günü Tokyo'da düzenlenen Türkiye-Japonya Medya Forumu'nda yaptığım konuşmaya dayalıdır...