Medya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Medya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

31 Ocak 2016 Pazar

​Tarih tenasühçü bir ruh gibi tekerrür mü ediyor?

            Türkiye büyük bir bunalımdan geçiyor. Sınırsız dikta hevesleri ülkenin başını beladan belaya sokarken insanların hayatlarını karartıyor. Hukuksuzluklar ve keyfilikler ülkeyi yaşanmaz hale getiriyor. Kutuplaştırıcı ve düşmanlaştırıcı dil sosyal barışı bozuyor, kimsede huzur bırakmıyor. Kurumlara, kurallara, ilkelere ve demokratik teamüllere saygısızlık zirve yaparken devlet hızla yönetilemez hale geliyor.
            Öte yandan, demokrasi açığının devasa bir uçuruma dönüştüğünde hemen herkes hemfikir. Ülkeyi bir öngörülemezlik karanlığına teslim edenler yüzünden kimse emin olamadığı geleceğine güven içerisinde bakamıyor. Hukuk devletinin yerinde yeller esiyor. Kifayetsiz partizanlar ve muhteris yandaşların işgali altındaki devlet bürokrasisi ise tam anlamıyla mefluç. Hukukun, denetimin olmadığı, ehliyetin yerini nepotizmin aldığı bir ortamda usulsüzlük ve yolsuzluk norm olmuş durumda. Medya iktidar üzerindeki toplumsal denetim vazifesini yerine getirmek şöyle dursun kendi derdine düşmüş halde. İfade ve basın özgürlüğünün üzerindeki baskıları, gazetecilere ve aydınlara yönelik tehditleri dile getirmek, sansürden ve baskılardan söz etmek bile büyük cesaret istiyor.
            Her tarafından çatırtıların geldiği ekonomimiz istikrarlı şekilde dolaşıma sokulan istatistiki yalanlar üzerinden yürütülen algı yönetimiyle adeta cesedini sürüklüyor. Dış politikayı ise hiç sormayın. Gerçeklikle bağlarını neredeyse tamamen koparmış hayal kahramanlarının dümende olduğu dış politikada başarılı sonuç alınan tek bir adıma rastlanmıyor.
            Türkiye’nin tüm bu alanlardaki utanç verici fotoğrafını en son  Freedom House, Human Rights Watch ve Uluslararası Şeffaflık Örgütü raporları objektif bir şekilde gözler önüne serdi. Malesef, Türkiye’nin bu raporlar üzerinden verdiği son görüntü ancak denetimsiz yoz bir diktatörün koşar adım felakete sürüklediği iflas etmiş bir ülkenin (failed state) verebileceği türden. Üstelik bütün evrensel, toplumsal, kültürel, tarihi, milli ve manevi değerlerin, ahlaki ilkelerin içi boşaltılmış durumda. Öyle ki, hamasete gelince en değer eksenli olduğunu iddia edenler toplumun en yozlaşmış kesimlerini oluşturur hale geldi.              
            Tarihin başka dönemlerinde, dünyanın başka ülkelerinde yaşananlar adeta kötücül bir tenasühcü ruh gibi bugün ülkemize musallat olmuş sanki. Tarihin kırılma noktalarını işaretleyen kavşaklarda hep olageldiği gibi bu sefer de tüm sorunların odağında bu sorunların büyük ölçüde kaynaklığını yapan  tek bir kişi yer alıyor. Yine tarih boyunca benzer örneklerde görülegeldiği gibi, azgın ihtiraslarıyla sorunlara kaynaklık eden bu türden muktedirlerin propaganda kabiliyetleriyle kolayca yönlendirebildikleri kitleler, baştacı yaptıkları bu figürlerin benzerlerinin yol açtığı acı tecrübelerden hiç ders almıyor. Oysa tarih bu tür muhterislerin yönetimindeki ülkelerin sürüklendiği felaketlerle dolu.
            Gelin isterseniz iktidar, güç, refah ve istikrar vaatleriyle kitleleri efsunlamayı başarabilen, ancak sadece yoksulluk, yıkım, göşyaşı, kan ve ölüm gibi felaketler getiren diktatörlerden sadece bir tanesinin hikayesine şöyle bir gözatalım. Bakalım bu muhteris diktatör size de tanıdık gelecek mi?
            “(Bu süreç sonunda) bütün kurumsal kısıtlamalardan kurtulma ve ‘iktidar karteli”nin bütün kesimleri karşısında karşı konulmaz bir üstünlük kazanma noktasına ulaştı... Yüksek düzeyde kişiselleşmiş yönetim tarzı siyasetin belirlenmesinde kollektif katılım denebilecek her şeyi yıprattı. Bu tek parçalı yapı, iktidar eliti içinde (bile), kişilerin hayatlarına ve özgürlüklerine yönelik tehlikeler yaratmasının yanı sıra, muhalefetin örgütlenmesini de neredeyse imkansız hale getirdi. ...(Kendi) şahsi iktidarını ise aşırı biçimde güçlendirdi. Fren oluşturabilecek (kurumların yanı sıra) daha ihtiyatlı danışmanlığın alanı önemli ölçüde daraldı.
            Sürekli bir Hobbesvari “herkesin herkese karşı savaşı” niteliğindeki birbirine rakip iktidar derebeylikleri arasındaki mücadele ise kendisinin hemen altındaki düzeyde gerçekleşiyor ve bütün otoritenin kaynağı olarak kendisinin sahip olduğu olağanüstü konumu güçlendiriyordu. Farklı iktidar oluşumlarının (hareket, devlet bürokrasisi, ordu, büyük şirketler, polis) hem bireysel hem de grupsal çıkarlarını bölüyordu. Bu durumda kendisi, tek belirleyici olarak içeride işleri, tıpkı dış siyaset alanında yaptığı gibi, ikili ilişkilerle yürütüyordu. Bir yerde destek veriyor, bir başka yerde vermiyordu. Tek hakem olarak davranıyor ve (işlerine) karışmamayı tercih ettiği ya da (böyle davranmaya) zorlandığı ve astlarını kendi aralarında çatıştırdığı zaman bile bu tutumundan vazgeçmiyordu.
            Aslında bu kendi otoritesinin kaçınılmaz bir sonucundan çok, planlı bir ‘böl ve yönet’ stratejisiydi. Siyaseti birleştirmek için eşgüdüm sağlayan herhangi bir organ olmadığı için. bütün çıkar grupları ancak kendisinin verdiği destek sayesinde meşruluk kazanabiliyordu. Bu durumda, her grup kaçınılmaz biçimde bu desteği kazanmak ya da sürdürmek adına ‘onun için çalışıyordu’. Böylece iktidarının sürekli büyümesi ve kendi ideolojik saplantılarının yaygınlaşması sağlanıyordu.
            Tutarlı yönetim yapılarının geri döndürülemez şekilde dağılması sadece (liderin) mutlak üstünlüğünü yansıtan ve süsleyen her şeyi kapsayıcı lider kültünün bir ürünü değil, aynı zamanda her şeyi gören, her şeyi bilen, yanılmaz lider efsanesinin bu durumu bizatihi yönetim ilkesi haline getirmiş olmasıydı. Ayrıca, hep tanık olduğumuz gibi, zaman içinde lider kültü yalanına kendisi de inandı. Oysa akılcı karar verme bakımından bu iyi bir öncül değildi.
            Bu durumda, ... (kendisinin) liderliğine ve izlemekte olduğu tehlikeli siyasete mutlak bir itaatin oluşması ve hiç kimsenin meydan okumaması şaşırtıcı değildi. Çekincelere rağmen rejimin iktidar elitinin bütün kesimleri bu noktada kendi kaderlerini lidere bağlamışlardı. Ya uyum sağlayacaklar ya da yok olacaklardı.” (Cilt II, s. 119-120)
            Bu kişilik ve süreçler eminim size de tanıdık gelmiştir. Çünkü bu diktatör profiline geçmişte ya da günümüzde, uzakta veya çok yakında rastlamak maalesef mümkün. Ian Kershaw’ın iki ciltlik (Hubris ve Nemesis), oldukça hacimli Hitler biyografisinden alıntıladığım bu birkaç satır keşke sadece Adolf Hitler’in özelliklerini ve dikta sürecini yansıtan tarihten karanlık bir hikaye olarak kalsaydı. Elini milyonlarca insanın kanına bulaştırmış Hitler gibi lanetli ruhlar keşke tarihin farklı dönemlerinde, farklı coğrafyalarda sürekli dolaşıp durmasa ve kendi halklarının başına bela olacak despotların bedenlerinde tekrar be tekrar reenkarne olmasaydı. 

16 Ocak 2016 Cumartesi

Yabancılar Türkiye'ye neden yatırım yapsın?

Başbakan Ahmet Davutoğlu ve ekonomiden sorumlu Başbakan Yardımcısı Mehmet Şimşek, siyasete girmeden önce Şimşek’in en son çalıştığı yatırım kurumu Merill Lynch’in davetlisi olarak pazar gününden başlayarak Londra gezisindeler. İki günlük gezi boyunca yatırımcılarla buluşacak olan ikili, ekonomik reform paketleri ile Avrupa Birliği (AB) müzakere ve reform süreci konularında yatırımcıları bilgilendirecek. Türkiye’nin “riskleri minimize edilmiş” ekonomik iklimiyle yatırım yapılabilir bir ülke olduğu mesajını vermeye çalışacak. Şüphesiz ki, bu doğru olmasına doğru bir adım ama ülkenin içinde bulunduğu berbat şartlar ışığında ikilinin işi hiç de kolay görünmüyor.
   Yine de temelsiz bir özgüven patlamasıyla uzunca bir süre İslam dünyasına ve Ortadoğu’ya liderlik, Şangay İşbirliği Teşkilatı’na üyelik, Çin ile stratejik yakınlaşma vb gibi farklı arayışlara giren Erdoğan Rejimi ve AKP iktidarı, mecbur kalarak da olsa, nihayet Türk dış politikasının geleneksel rotasına dönme çabaları sergiliyor. Üyelik için AB ile müzakere yürüten bir ülke ve NATO’nun öndegelen üyelerinden biri olduğu halde tutarsız stratejik ve dış politik tercihleriyle kafa karıştırıcı mesajlar veren Ankara’nın, zoraki de olsa, yeniden asli dış politik yörüngesine ve stratejik rotasına oturmuş olması hem umut verici hem de gerçekci.
   Üstelik, dış politikada yörüngeyi yeniden asli rotaya oturtma çabası halkın beklentileriyle de uyumlu. MetroPOLL araştırma kuruluşunun verilerine göre, 2005 Mart ayında halk desteği yüzde 76 civarında olan AB’ye üyelik süreci, özellikle eurozone finans krizi sırasında Erdoğan ve AKP’nin AB karşıtı yoğun propagandaları yüzünden 2012 Aralık ayında yüzde 43’e kadar gerilemişti. Son yapılan araştırmada bu oranın yüzde 60,7 ile yeniden tırmanışa geçtiğini görmek sevindirici.
   Bu tırmanış her ne kadar Erdoğan Rejimi’nin ve AKP iktidarlarının berbat yönetimi, ekonomik kötüye gidiş, otoriterleşme ve despotlaşma süreci, demokrasiden ve hukuktan sapma, temel insan hak ve özgürlükleri alanında korkunç geriye gidiş, PKK-Kürt sorunu ve berbat dış politika tercihleri yüzünden artan güvenlik riskleri ile doğrudan ilgili olsa da yine de olumlu bir trend. AKP’nin ilk iki iktidar döneminin aksine bir tabloyla, AB üyeliğine destek CHP’li seçmenler arasında yüzde 70 iken, bu desteğin AKP’li seçmen arasında yüzde 57 civarında kalması Erdoğan ve AKP hükümetinin yanlış mesajların yandaşlarındaki olumsuz etkilerinin henüz tam olarak giderilemediğine işaret ediyor.
   Nasıl ki kötü yönetim, pek çok alandaki krizler ve kötüye gidiş halkın yeniden AB’ye yönelmesine yol açtıysa, hayallere dayalı yanlış varsayımları, tatmini imkansız ihtirasları ve temelsiz özgüven patlamasıyla Erdoğan Rejimi ve AKP hükümetlerinin giriştikleri yanlış dış politik hamlelerinin yol açtığı ciddi güvenlik riskleri de Türk halkının yeniden NATO’ya verdiği değeri yükseltti. Bu durum halkın ülkeyi yönetenlerdeki hormonlu özgüvenin farkında olduğunu ve Türkiye’nin üstesinden tek başına gelemeyeceği riskler karşısındaki pragmatik ve sağduyulu tavrını gösterir niteliktedir.
   Bu bağlamda, Erdoğan Rejimi’nin Rus uçağını düşürmesinden sonra yükselen Rusya kaynaklı güvenlik riskleri ve tehditleri halk arasında NATO üyeliğine verilen desteği de artırdı. MetroPOLL araştırmalarına göre 2013 Aralık ayında halk arasında Türkiye’nin NATO üyeliğine karşı olanların oranı yüzde 27,2 iken, bu oran 2015 Aralık ayında yüzde 12,4’e geriledi. Türkiye’nin NATO üyeliğini sürdürmesine verilen destek ise aynı dönemde yüzde 49,2’den yüzde 69,6’ya yükseldi. Rusya ile arzu edilmeyen ciddi gerilimlere sebep olmasına rağmen Rus uçağının düşürülmesinin Türk dış politikasının stratejik yörüngesinde doğrultucu bir etki yaptığını rahatlıkla söyleyebiliriz.
   Ekonomik kötüye gidiş, enflasyon canavarının yeniden canlanması, Türk Lirası’ndaki önlenemeyen değer kaybı, büyümedeki istikrarlı yavaşlama, işsizliğin sürekli artması, ihracatın gerilemesi, turizm gelirlerinin düşmesi ve benzeri sıkıntıların yol açtığı ekonomik endişeler de Türkiye’nin yeniden Batı’ya yönelmesi için zorlayıcı bir zemin oluşturdu. Son yıllarda Erdoğan Rejimi ve AKP hükümetlerinin ekonomi ve siyaset odaklı bütün çabalarını yoğunlaştırdıkları Arap ülkelerinden Türkiye’ye doğru dürüst yatırım gelmediğinin ortaya çıkması da Türkiye’nin yeniden Batı’ya yönelmesini kaçınılmaz kılmıştır.
   Nüfusları ile mukayese edildiğinde hiç de hafife alınamayacak büyüklükte yatırım güçleri olan petro-dolar zengini Arap ülkelerinin Türkiye’ye yatırımda esamilerinin okunmaması hakikaten aklı olanın aklını başına getirecek ciddiyetteki bir veri. Mesela Suudi Arabistan’ın 635 milyar dolar, BAE’nin 78,4 milyar dolar, Katar’ın 38,4 milyar dolar, Kuveyt’in 32,2 milyar dolar döviz rezervi olmasına rağmen Türkiye’ye yatırımları neredeyse Türklerin bu ülkelere yatırımlarının bile gerisinde. 2015’in ilk 11 ayında Suudi Arabistan’ın Türkiye’ye doğrudan yatırım miktarının 22 milyon dolardan ibaret olması ibret vericidir. Oysa aynı dönemde Avrupa ülkelerinin Türkiye’ye yaptıkları doğrudan yatırımın hacmi 6,5 milyar dolar, ABD’ninki ise 1,4 milyar dolardır. Erdoğan Rejimi’nin güya dostu ve destekçisi petro-dolar zengini Körfez ülkelerinin Türkiye’ye toplam doğrudan yatırım tutarının 483 milyon dolarda kalması hakikaten düşündürücü.
   Başbakan Davutoğlu ve Başbakan Yardımcısı Şimşek’in kendilerinin ve özellikle de özdeşleştikleri Erdoğan Rejimi’nin sürekli olarak aşağıladıkları Avrupalı ve Batılı ülkelerin, kurumların ve yatırımcıların kapılarını yeniden çalmak zorunda kalmaları da kaderin garip bir cilvesi. Batı’nın ve Batılı yatırımcıların kapılarını çalmakla onları kolayca ikna edecekleri ise şüpheli. Çünkü, Erdoğan’ın ne olduğu tam anlaşılamayan icracı ve partili başkanlık hevesleri Türkiye’deki çok geniş bir kitlede olduğu kadar demokratik dünyada da endişe ile takip ediliyor. Anyasal haddini bilmez bugünkü konumu ile bile Merkez Bankası’nın yanısıra diğer düzenleyici kurumlar üzerindeki müdahaleci vesayeti ortadayken gücünü daha da artırmış bir Erdoğan’ın yabancı yatırımcılar için herhangi bir cazibe oluşturmayacağı aşikar.
   En başarılı ve en düzgün özel şirketlere keyfi şekilde el koyan, haksız ve hukuksuz bir şekilde özel bankaları gasp eden, medya kuruluşlarını ele geçiren bir iktidarın talihsiz Başbakanı olarak Davutoğlu’nun özelleştirme ve emek piyasasının liberalizasyonu başta olmak üzere vaat edeceği reformların ne kadar inandırıcı olabileceği hakikaten şüpheli. Neredeyse tekelleşen medya gücüyle aldatmayı sürdürebildiği kendi destekçi kitlesi dışındaki halkın bütün kesimleriyle kavgalı bir partinin lideri olarak Davutoğlu’nun yeni ve demokratik bir anayasa vaadinin inandırıcılığını da şüphesiz aynı akıbet bekliyor. Başkanlık merkezli yeni bir anayasa yapmayı başarabilmek için yeni bir seçim veya referandum ihtimali ise Davutoğlu ve Şimşek’in ikna çabalarını zorlaştıracak unsurlar arasında yer alıyor.
   Davutoğlu ve Şimşek’in yabancı yatırımcılara neler anlatarak onları Türkiye’ye yatırım yapmaya ikna edeceklerini ben sahide merak ediyorum. Yapıp ettikleriyle uluslararası çevrelerde adlarının radikal gruplarla anılır hale gelmesine yol açan Suriye’de gırtlaklarına kadar batağa battıklarını anlatarak mı acaba Türkiye’ye yabancı yatırım çekecekler? Yoksa Bağdat’la olan sorunlarımızı mı anlatacaklar? Acaba Rusya ile bozulan ilişkilerimiz mi Türkiye’ye yatırım ikliminin uygunluğunu ispatlamak için bir dayanak olacak? Yoksa bütün komşu ülkelerle bozulan ilişkilerimiz mi? Belki de siyasi ihtiyaçlarına göre ateşini körükledikleri terör örgütü PKK ile çatışma adına şehirleri nasıl yaşanmaz hale getirdiklerini anlatarak yabancı yatırımcıları ikna etmeye çalışırlar...
   Ne bileyim belki de muhalif gazetecileri nasıl tutukladıklarını, yüzlercesinin hakkında nasıl soruşturmalar ve davalar açtıklarını, binlercesini nasıl işlerinden ettiklerini, bir gecede nasıl 14 TV kanalını birden yayın yapamaz hale getirdiklerini, bir medya gurubuna hiçbir gerekçe göstermeden nasıl el koyduklarını, holdingleri ve şirketleri gerekçesiz nasıl gasp ettiklerini, alanında en başarılı olan özel bir bankaya nasıl çöktüklerini, sırf barış çağrısı yaptıkları için  akademisyenleri nasıl tehdit edip gözaltına aldıklarını veya "paralel devlet" safsatasıyla muhalif gördükleri herkese hayatı nasıl yaşanmaz hale getirdiklerini, sırf burs verip hayır yaptıkları için insanlara nasıl ağır silahlı polislerle geceyarısı baskınları yaptıklarını, onbinlerce insanı nasıl işlerinden edip, yüzlercesini nasıl hapse tıktıklarını anlatarak da yabancı yatırımcıları ikna etmeye çalışabilirler. Kimbilir belki de bir parlamenter sistem olduğumuz halde bir adamın çıkıp nasıl anayasayı takmayarak fillen nev-i şahsına mahsus bir başkan ve hatta bir sultan gibi hareket ettiğini anlatarak da ikna edebilirler.
   Bağımsız yargının nasıl yok edildiğini, işlerine gelmeyen mahkeme kararlarını nasıl yok saydıklarını anlatmayı da deneyebilirler. Ya da hukuki soruşturmalar açarak yolsuzluklarını, usulsüzlüklerini, rüşvetlerini ortaya çıkaran, siyasi çıkarlarına aykırı hukuki kararlar veren ya da kanundışı eylemlerine hukuki operasyonlar yapan savcıları, hakimleri, polisleri, askerleri nasıl tutuklayıp içeri attıklarını, mesleklerinden nasıl ihraç ettiklerini de anlatarak demokrasimizin, hukukumuzun kalitesini gözler önüne serebilirler. Böylece bu eşsiz maharetleriyle muhataplarını başarıyla ikna edebilirler.
   Hiçkimsenin hukuk güvencesinin, mülkiyet dokunulmazlığının ve hatta can güvenliğinin kalmadığı bir ülkenin muktedir başbakanı ve bakanı olarak, bu talihsiz ikili, belki de ikna etmek istedikleri yatırımcılara bazı özel hukuki güvenceler ve güvenlik imtiyazları sağlayacak sihirli formüller sunarlar.  Kimbilir?

19 Kasım 2015 Perşembe

Hukuk devleti ve intikam


Rejim farklılıklarına rağmen hukuk devletlerini ilkel kabile devletlerinden ve despotik diktatörlüklerden ayıran bazı temel özellikler vardır. Hiç şüphesiz bu özelliklerin başında  bağımsız ve tarafsız yargı ile hukuk önünde herkesin eşitliği ilkeleri gelir. Şu ya da bu şekilde iktidar gücünü eline geçirmiş birileri halka hizmet için kullanması gereken bu gücü şahsi kin ve intikamının aracı haline getirmişse orada hukuk devletinden bahsedilemez. Hele hele o birileri yargıyı emir-komuta düzeni içine sokmuşsa, tek tük de olsa evrensel hukuk ilkelerine ve vicdani kanaatlerine göre karar veren hakimleri görevden aldırtıp hapse attırmışsa, daha da ileri gidip önceden müjdesini verdiği proje hakimlikler ve savcılıklar ihdas ederek özel motivasyonlarla donattığı savcı ve hakimleri buralarda istihdam etmişse o ülkeye her şey denilebilir ama bir hukuk devleti denilemez.
Demokratik hukuk devletlerinde halka hizmet etmeleri maksadıyla görev verilen herkesin ve her pozisyonun hakları, yetkileri, sorumlulukları ve sınırları bellidir. Bu net çizgilere rağmen hiç kimse anayasal sınırlarını mütemadiyen aşarak hukuksuz ve gayr-i meşru fiili durumlar oluşturamaz. Sırf canı öyle istiyor diye anayasal olarak hala parlamenter sistem olan bir düzende adeta bir “icracı başkanlık” sistemine geçilmiş gibi hiç kimse davranamaz. Demokrasilerin olmazsa olmazı olan güçler ayrılığı sitemini, kontrol ve denge mekanizmalarını yok sayarak attığı her yeni adımla apaçık anayasal suçlar işleyemez.
Hiç kimse demokratik hukuk devletine adeta sivil bir darbe yaparak demokratik yasalara, evrensel temel hak ve özgürlük ilkelerine, hukuk kurallarına ve demokratik teamüllere uymamazlık edemez. Eline geçirdiği devlet gücünü hukuksuzluğuna, keyfiliğine, şahsi kin ve intikam duygularına alet ederek toplumun değişik kesimlerine karşı düşmanca davranamaz. Ürettiği hukuksuz araçlarla kendisi gibi düşünmeyenleri yok etmeye yeltenemez. Çünkü demokratik hukuk devletlerinde böyle davranmak anayasal suçtur ve bu suçları işleyenlerin konumları suçların ağırlığını hafifletmez. Kaldı ki bu suçların sürekli işlenerek devamlılık kazandığı yerlere de artık demokratik hukuk devleti denemez.
Çarşamba akşamı emrindeki yandaş bir TV kanalına verdiği söyleşide Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın kesif bir şekilde kin ve intikam kokan sözleri bu kapsamda değerlendirilmelidir. Bugüne kadar somut hiçbir suça adları karışmamış oldukları halde mesnetsiz iddialar ve tutarsız iftiralarla haklarında “cadı avı” başlatılan Hizmet hareketine yönelik, tüm mesnetsiz ithamlar zorlamayla da olsa yargının alanına girmiş olmasına rağmen, bir cumhurbaşkanı çıkıp “attığımız bazı özel adımlar var ki, bu adımlar da onlara çok daha farklı bir gelecek yaşatacak,” şeklinde bir dil ve üslup kullanamaz. Şayet kullanırsa, kendisine “pardon ama siz kimsiniz? Savcı mısınız, hakim misiniz?” sorularını sormak kaçınılmaz olur. “Savcı ve hakim değilseniz kurduğunuz proje savcılıklar ve hakimliklerin patronu musunuz? Yargının üzerinde patronluk yapma hak ve yetkisini nereden alıyorsunuz?” soruları da meşru olur.  
Şöyle böyle bir anayasası olan, kendisine şöyle böyle bir demokratik hukuk devleti diyen hiçbir ülkede bir cumhurbaşkanı televizyonlara çıkıp, 2 yıldır sürdürülen keyfi cadı avına rağmen tek bir suçuna dair tek bir somut delil ortaya konamamış bir sivil toplum hareketine yönelik “Şahıs olarak onlar beni çok iyi tanıyor, ben de onları çok iyi tanıyorum. Onlar Tayyip Erdoğan’a ihanet ettiler, ben onlara ihanet etmiyorum. Ben sadece milletin hakkını onlardan geri alma mücadelesini veriyorum. Yalnız dahi kalsam sonuna kadar bunu sürdüreceğimi söyledim” diyemez. Şayet derse ne o ülkenin demokratik bir hukuk devleti olduğundan, ne de bunu söyleyenin demokratik ve medeni bir cumhurbaşkanı olduğundan kimse bahsedemez.
 “Cadı avıysa cadı avı. Biz bu cadı avını yapacağız” diyebilecek kadar işi şirazesinden çıkarmış, özellikle son 2 yıldır hak ve hukuk nosyonunu tamamen yitirmiş bir anlayışın ele geçirdiği devlet gücünü şahsi kin ve intikam duygularını tatmin etmek için kullanmasına hiçbir medeni ülkede göz yumulamaz. Bunlara göz yumulan rejimlere ise ne demokrasi, ne de hukuk devleti denilebilir. Bu tür rejimlere denilse denilse tek adam diktatörlüğü denir ki, Türkiye’de uzun süredir yaşananlar maalesef bu tanıma daha fazla uyuyor.
Erdoğan’ın sırf şahsi kin ve intikam duygularını tatmin etmek için tarafsız ve bağımsız olması, ayrım gözetmeksizin herkese adalet dağıtması gereken yargı, gerçek bir yargı olmaktan çıkarılıyor. Polis partizan bir milis gücüne dönüştürülüyor. Muktedirlerin suç işlemesi “sen denileni yap gerekirse yeni bir kanun yapar ve yaptığını suç olmaktan çıkarırız” pervasızlığıyla yaygınlaşıyor. Hür teşebbüs ürünü şirketlere keyfi şekilde el konuluyor ya da hukuksuz bir şekilde kapılarına kilit vuruluyor. Mülkiyet dokunulmazlığı tarih öncesi ilkel zamanlardakine benzer bir talan furyasına kurban ediliyor. Hukuk güvenliğinin ve güvencesinin kalmadığı bir ortamda insanların can güvenliği bile bulunmuyor.
Sırf eleştirel fikirlerinden dolayı aydınlar, gazeteciler Erdoğan yanlısı vandallar tarafından sokak ortasında dövülüyor. Gözü dönmüş kalabalıklar gazete binalarına giriyor ve hiçbiri hiçbir adli soruşturmaya tabii olmuyor. Korumacı bir cezasızlıkla yapanın yaptığı yanına kar kalıyor. Farklı düşünen gazeteciler işlerinden atılıyor. Yetmiyor haklarında onlarca dava açılıyor. O da yetmiyor tutuklanıp hapse atılıyorlar. Bir şekilde hala çalışan gazetecilerin çalıştıkları televizyonlara ve gazetelere hukuksuz ve keyfi bir şekilde el konuluyor. Eleştirel yayın yapan TV kanalları milletin vergileri ile alınan ve kamu hizmeti vermek zorunda olan tekel durumundaki uydudan keyfi bir şekilde atılıyor. Bir günde 14 TV kanalı birden karartılıyor.
Hakkında 1,5 yıldır sürdürülen tüm soruşturmalara rağmen tek bir suç delili ortaya konulamadığı halde Türkiye’nin en büyük yayıncı şirketine keyfi şekilde el konuluyor. Atanan kayyım yönetimi ilk iş olarak bu şirketin kitap/dergi basımı ve kitap satışlarını engelliyor. Kasabalar, şehirler haftalarca kuşatılarak dünyaya kapatılıyor. Düne kadar tüm faaliyetlerine göz yumulan PKK terör örgütü ile mücadele adı altında on binlerce insanın yaşadığı kasabalar ve şehirler yoğun ateş altına alınarak sivil halka zulmediliyor.
Hayatı boyunca eline silah almamış, adları tek bir suça karışmamış olan, tek dertleri ayrım gözetmeksizin tüm insanlara kaliteli eğitim sağlayarak barış içerisinde mürrefeh bir dünyanın kurulmasına katkı vermek olan eğitimciler ve hayırseverler “terör örgütü”, “paralel devlet yapılanması” gibi ipe sapa gelmez iddia ve iftiralarla baskı üzerine baskı görüyor. Gece yarıları keyfi şekilde gözaltına alınıyorlar. İtilip kakılıyorlar. Bileklerine kelepçeler vuruluyor. Uyduruk mahkemeler tarafından tutuklanıyorlar. Yargılanmadan senelerce hapislerde tutuluyorlar.
Herkesin gözleri önünde koskoca bir devlet, sırf çevresindekiler yolsuzluk yaparken suçüstü yakalandığı için kin ve nefretle nevri dönmüş bir adamın intikam duygularını tatmin etmesinin aracına dönüşüyor. O adamın kin ve nefretiyle köpürttüğü intikam duygularına göre hizalanan partisinin, kitlesinin ve devlet aygıtlarının oluşturduğu devasa zulüm makinası sayesinde tüm ülkenin üzerinde kapkaranlık bir totaliter faşizm kol geziyor. Daha kötüsü ahlaksız ve ilkesiz bu faşizm yaygınlık kazandıkça insanlar aklını, izanını, vicdanını ve insafını daha fazla yitiriyor.
Hoyratlık, yobazlık ve bağnazlık kitlelere yayıldıkça yayılıyor. El-Kaide’den, IŞİD’den ve benzeri radikal terör örgütlerinden özenle esirgenen öfke ve nefret tüm dünyada eğitim merkezli insani faaliyetleriyle bilinen Hizmet hareketine ve radikal örgütlerin katlettiği masum kurbanlara yöneliyor. Sonra bütün dünya “nasıl oluyor da binlerce futbol taraftarı katil IŞİD’i kınamak yerine, Paris’te öldürülen masumları protesto ediyor?” diye büyük bir şaşkınlık içerisinde kara kara düşünüyor.

15 Kasım 2015 Pazar

Fransa’da katliam, Türkiye’de karartma


Dünyayı çepeçevre saran karanlığın neferleri bir an olsun boş durmuyor. Aydınlığa, medeniyete, demokrasiye, özgürlüklere, insan onuruna, hukuka, kardeşliğe, barış içinde bir arada yaşama iradesine, estetiğe, sanata, düşünceye ve iyi olan her şeye saldırı üzerine saldırı gerçekleştiriyorlar. Hiçbir ahlaki sınır tanımadıkları despotluk, zulüm ve katliamlarıyla iblislere parmak ısırtacak derecede ileri gidiyorlar üstelik.
En kutsal değerlerin arkasına sığınacak kadar alçaklaşan, şeytani planlarını ve ahlaksız eylemlerini insanlığın en kutsallarını istismar ederek gerçekleştiren İblis’in bu karanlık tohumları Paris’te kendi halinde yaşayıp giden sıradan masum insanları alçakça hedef alabiliyor. Hiçbir hedef gözetmeden, şeytani bir soğukkanlılıkla 130 kişinin canına kastedebiliyor. Sırf öldürmüş olmak için öldürmek üzere hedef aldıkları 350’den fazla insanın kanını hunharca dökebiliyor, ağır şekilde yaralayabiliyor.
Türkiye’de ise mafyatik bir suç şebekesine dönüşen muktedir güruh, zulüm ve despotik baskıların her gün bir yenisini icat ediyor. Sırf hırsızlıklarına ve ahlaksızlıklarına ortak olmadıkları, zulümlerine ve keyfiliklerine göz yummadıkları için ya da sırf kendileri gibi düşünmedikleri için toplumun en temiz ve en duyarlı kesimlerine karşı Şeytani bir hazla, ahlaksız bir zevkle ve arsız bir şehvetle  baskı üzerine baskı, saldırı üzerine saldırı gerçekleştiriyorlar. Mesela, bir gün dünyanın tüm mağdur ve yoksullarının yakından tanıdığı bir yardım kuruluşunu hedefe koyuyorlar, ertesi gün toplumun en hayırsever insanlarını. Bir gün dürüstlükleriyle tanınan işadamlarını şeytanlaştırıyorlar, ertesi gün Türkiye’de evrensel basın ahlak ilkelerine en sadık yayın gruplarını, yayın organlarını.
Tıpkı Paris’te masum insanları gözünü kırpmadan katleden ahlaksız teröristler gibi dinin ve dini değerlerin arkasına saklanan Türkiye’deki iki yüzlü muktedir güruh da topluma ışık olmuş kim ya da ne varsa ayrım gözetmeksizin yok etmeye çabalıyor. İster liberal ister solcu olsun, ister muhafazakar kesimden isterse çevreci olsun hak ve hakikat adına sesini çıkaran, iş işten geçmeden sürüklendiği karanlığa karşı halkı uyarma cesaretini gösteren kim varsa hedef alınıp yok edilmeye çalışılıyor.
Gazeteler, o kağıt parçalarına ruh katan en donanımlı aydınlardan hoyratça arındırılıp çölleştiriliyor. Onurlu duruşları, birikimleri ve tecrübeleriyle topluma ışık olan aydınlar, yüzde 90-95’i iktidar tarafından kontrol altına alınarak adi birer propaganda makinasına dönüştürülen televizyonlardan ve radyolardan uzak tutuluyor. Tüm demokratik değerler ve demokratik kurumlar tek tek yok edilirken ahlaki bir duruşla hala demokrasi, özgürlük, adalet ve hukuk diyen entelektüellerin seslerinin halka ulaşmasını sağlayan kanallar tek tek ortadan kaldırılıyor ya da  karartılıyor.  
 Ortadoğu’yu Cehenneme çevirdikleri gibi stratejik ahmaklıklar sonucu Ortadoğulaştıkça Cehenneme dönen Türkiye’yi de kan gölüne dönüştüren karanlığın neferleriyle zihniyet akrabalığı içerisindeki bu muktedir güruhun sorun etmediği tek kesimi ise kendileri gibi karanlığın neferleri oluşturuyor. Her türlü eleştirel düşünceden esirgedikleri hoşgörüyü eli kanlı IŞİD teröristlerine, el-Kaide hücrelerine gösteriyorlar. Türkiye’nin medeni dünyanın özgür ve demokratik bir parçası olması ve öyle kalması için çabalayan kim ve ne varsa hedef alıp büyük bir gaddarlıkla yok ederken, IŞİD, el-Kaide ve bu caniler güruhunun yerli versiyonlarından hiçbir desteği esirgemiyorlar.
Hasan Cemal, Ekrem Dumanlı, Ahmet Altan, Can Dündar ve daha pek çok farklı görüşten demokrat aydın sistematik kampanyalarla yok edilmeye çalışılırken, IŞİD, el-Kaide, İBDA-C ve benzeri cihadist terör grupları ülkenin her yerinde rahatça hareket edebiliyor. IŞİD ve benzeri radikal terör örgütlerinin yayın faaliyetlerine dokunmayan Erdoğan rejimi ve AKP hükümeti evrensel basın-ahlak ilkeleri çerçevesinde demokrasi, insan hak ve özgürlükleri, hukuk, şeffaflık, barış, kardeşlik için yayın yapan tüm medya organlarını tek tek ya da toplu halde karartıyor. Üstelik bunlar arsız bir cesaret ve pervasızlıkla tüm dünyanın gözleri önünde kanırta kanırta yapılıyor.
Her gün gazeteciler gözaltına alınıyor. Her gün dergiler, televizyonlar, gazeteler saçma sapan gerekçelerle polis tarafından basılıyor. Tüm baskılara ve tehditlere rağmen gerçekleri halka duyurmaktan vazgeçmeyen gazeteciler, bir adım daha ileri gidilerek, yani ya hapse atılarak ya da yayın organlarına el konularak susturulmaya çalışılıyor. Daha 3 hafta önce televizyonları, radyoları ve gazeteleriyle Türkiye’nin en önemli yayın kuruluşu olan İpek Medya Grubu’na haydutvari bir tarzda, hukuksuz ve keyfi bir şekilde el koydular. Pervasızlık ve cüretkarlığın şahikasına çıkan AKP iktidarı ve Erdoğan rejimi, G-20 liderler zirvesinden sadece bir gün önce ise bünyesinde tam 16 radyo ve televizyon bulunan, toplumun farklı kesimlerinin seslerine mecra olan Samanyolu Yayın Grubu’nu tekel durumundaki TÜRKSAT uydusundan atarak fiilen kararttılar.
Daha önce birçok TV platformundan keyfi bir şekilde çıkarılan Samanyolu Grubu’na ait TV kanalları bu sefer hiçbir somut gerekçe gösterilmeksizin, üstelik tüm ticari ve hukuki hakları yapılan bir sözleşmeyle 2024’e kadar garanti altına alınmış olduğu halde, milletin vergileriyle uzaya fırlatılmış bir milli uydu olan TÜRKSAT’tan keyfi bir şekilde çıkarıldı. Amaç belli ki muhalif ve eleştirel gördükleri tüm yayın organlarını ve gazeteleri susturmak ve yok etmek. Belki amaç tek ama her bir medya organının susturulması için ayrı bir bahane üretmeyi, farklı bir yöntem ve taktik uygulamayı da ihmal etmiyorlar.
İpek Medya Grubu’na, bağlı olduğu holdingle ilgili tek bir delilini sunamadıkları mali suç iddialarıyla el koyan karanlığın neferleri, Samanyolu televizyon ve radyolarını ise böyle bir yalandan gerekçe üretme ihtiyacı bile duymadan karartma yoluna gittiler. Sol-Kemalist gelenekten gelen Cumhuriyet gazetesine yönelik ayyuka çıkan baskı ve el koyma çabaları için “teröre destek” bahanesini üreten karanlığın IŞİD kafalı neferleri, Ulusalcı (neo-nationalist) çizgideki Sözcü gazetesine ise farklı bir bahaneyle baskı uyguluyor. Doğan Medya Grubu’nu yine alakasız bir terör örgütüne destek olmak bahanesiyle hedefe koyan ve bu medya grubunu büyük ölçüde sindirerek sonuç alan Erdoğan rejimi ve AKP iktidarı, Zaman Medya Grubu’na ise yine benzer temelsiz iddialarla el koymanın hazırlığı içerisinde bulunuyor.
Paris’te katliam yapan IŞİD’in karanlığı Avrupa üzerinden tüm dünyaya çökerken, IŞID kafalı muktedir bir militan azınlık Türkiye’yi farklı ses ve fikirlerin bir daha hayat hakkı bulamayacağı çölleşmiş bir karanlığa doğru sürüklüyor. Üstelik de bunu tüm dünyanın gözleri önünde ve belli başlı dünya liderleri tam da G-20 liderler zirvesi için Türkiye’de bulunuyorken yapıyor. Belli ki hukuksuz ve despotik muktedirler tüm dünyanın dikkatlerinin Türkiye’ye odaklandığı bir esnada gerçekleştirdikleri baskı ve karartma hamleleriyle Yeni Türkiye’nin road showunu yapıyorlar. Yeni Türkiye’nin böyle despotik bir ülke olduğunu ve bu çerçevede hareket etmeleri gerektiğini liderlere anlatmaya çalışıyorlar.
Obama, Cameron, Merkel, Trudaeu başta olmak üzere G-20’nin demokratik ülke liderleri tam da kendileri Türkiye’deyken gerçekleştirilen bu despotlukları ya olup biteni “ulusal çıkarlar” deyip sineye çekme bedbahtlığına düşme ya da baskıların müsebbibi Türk muhataplarının yüzüne doğrudan söyleme ahlaki sorumluluğuyla karşı karşıyalar.