MİT etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
MİT etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Şubat 2016 Perşembe

‘Cadı avı’ genelgesi, fişleme yasası ve İslamo-Faşizm

Faşizm işte böye bir şey. En temel hak ve özgürlükleri kemirdikçe, demokratik normları, teamülleri ve kurumları aşındırdıkça, hukukun yerine keyfiliği koydukça kendi alanını genişletikçe genişletir. Her anı karabasanlarla dolu ölümcül bir hastalık gibi sardığı ülkede yaşayan insanların yaşam alanlarını, hak ve özgürlüklerini daralttıkça daraltır. Bir kere devlet hüviyetine bürünmeye görsün, faşizm insanların ne canına kıymet verir ne malına, ne özeline/mahremiyetine saygı gösterir ne yaşam tarzına, ne inancına ne de siyasi düşüncesine.    
     Türkiye bir-kaç yıldır siyasal İslamcı bir muktedir kliğin ihtirasları ve emelleri doğrultusunda hızla İslamo-Faşist bir rejime doğru yol alıyor. Üstelik son aylarda bu gidişat daha da hızlanmış durumda. İnsanlar etnik kökenlerinden, dini inançlarından, siyasi görüşlerinden veya yaşam tarzlarından dolayı ötekileştiriliyor, düşmanlaştırılıyor, şeytanlaştırılıyor ve en aşağılık cadı avlarının hedefi haline getirilebiliyorlar.
            İnsanlar haksız, hukuksuz ve keyfi şekilde gözaltına alınıp günlerce nezarethanelerde bekletilebiliyor. Bazıları Sulh Ceza Hakimliği diye sonradan uydurulan güdümlü merciler tarafından keyfi bir şekilde tutuklanıp ceza evine atılabiliyor. Erdoğan’ın bir proje olarak kurdurduğunu açıkça itiraf ettiği yine aynı hakimliklerin hukuksuz ve keyfi kararlarıyla Türkiye’nin en başarılı şirketleri ile eğitim kurumlarının yönetimine el konulabiliyor ya da şirketlerin kendileri doğrudan gasp edilebiliyor. Muhalif gazetelere el konularak susturuluyor, bağımsız televizyonların ekranları karartılıp kapılarına kilit vuruluyor. Fikirlerinden, eleştirilerinden dolayı gazetecilere dava üstüne dava açılıyor, sudan bahanelerle gözaltına alıyor ve hatta hapse atabiliyorlar. Akademisyenler ve aydınlar sırf fikirlerinden dolayı hedef haline getiriliyor, en üst düzeyden tehdit ediliyor, üniversitelerden atılıyor, mahkemelerde süründürülüyor.
            Tüm bunlar Uluslararası Af Örgütü’nün son raporunda Türkiye’de insan hakları durumunun “ciddi biçimde kötüye gittiğini” söyleyerek özetlediği baskıların, zulümlerin, sansürün, hukuksuzlukların ve keyfiliklerin ne kadar yaygınlaştığını gösteriyor. Farklı düşünce ve inançlardaki insanlara yaşam alanı bırakmayan AKP/Erdoğan rejiminin İslamo-Faşist anlayışı tüm bunları yeterli görmemiş olmalı ki yeni bazı vahim hamlelere girişmiş durumda. Son haftalarda uygulamaya giren bir başbakanlık genelgesi ve Meclis gündemine gelen bir yasa tasarısı İslamo-Faşizminin iyice vites büyüttüğünün açık delillerini oluşturuyor.  
            Geçtiğimiz günlerde Başbakan Davutoğlu tarafından imzalanarak Resmi Gazete’de yayınlanan “Milli Güvenliği Tehdit Eden Örgüt ve Yapılarla İrtibatlı Kamu Çalışanları Hakkında” başlıklı genelge “cadı avcılığı”nda yeni bir aşamaya gelindiğini gösteriyor. Anayasa ve Türk Ceza Kanunu’na aykırı olan bu genelge keyfi bir şekilde fişlenerek hedefe konulacak kamu çalışanlarının özetle “önce infazını, sonra yargılanmasını...” emrediyor. Açıkça söyleyelim, Başbakan Davutoğlu, kamuda görev yapan amirlere yapacakları hukuksuz fişlemelere dayalı olarak kamu çalışanlarını önce işlerinden atmalarını ve ancak ondan sonra hukuki süreci başlatmalarını emretmek suretiyle bu genelgeyle açıkça suç işliyor.
             “Terör örgütleri veya legal görünüm altında illegal faaliyet yürüten yapılarla ilişki kuran ya da eylem birliği içerisinde olduğu tespit edilen kamu çalışanları” hakkında derhal idari işlem yapılmasını isteyen Başbakan, “suç teşkil eden fiiller yönünden ise durumun adli mercilere ivedilikle bildirilmesini” istiyor. Büşra Erdal’ın Zaman gazetesindeki bir yazısında belirttiği gibi, kamu görevlisi, bir suç gördüğünde adli mercilere bunu zaten bildirmek zorunda. Bu genelgede kamuyu ve vatandaşı ilgilendiren asıl kısım ‘yapılması istenen idari işlemler’. Yani aslında ‘suç olmayan’ eylemler idarenin keyfi uygulamalarına tabii olacak ve kamu çalışanları haksız ve hukuksuz işten çıkarmalarla karşı karşıya kalacak.
            Aslında bu genelge ile idareye açıkça deniliyor ki, ortada adli bir suç olmadığı halde bile bütün muhaliflere ‘terör’ iddiasıyla keyfi işlem yapın. Siyaset ve hukuk literatüründe tam da buna fişleme ve “cadı avı” deniliyor. Başbakan Davutoğlu, bu genelgeyle, kamudaki idari mercilere kendilerini yargı yerine koymalarını, kimin terör örgütü üyesi olup olmadığına, bir örgüt ya da yapının emir ve talimatlarıyla hareket edip etmediğine keyfi şekilde karar vermelerini ve bu keyfi kararı anında infaz etmeleri talimatı veriyor. Yani zaten alev alev yanan “cadı avı” kazanının altına büyük bir pervasızlıkla yeni odunlar atıyor.
            Erdoğan/AKP rejiminin İslamo-Faşizmi ülkeyi hızla yaşanmaz hale getirirken Meclis’e sunulan yeni bir yasa tasarısı ise vatandaşların cinsel hayatına varıncaya kadar özel hayatlarının bile fişlenmesini yasal hale getiriyor. Yani tüm demokrasilerde olduğu gibi, bütün dinlerde ve kültürlerde kutsal sayılarak dokunulmazlık atfedilen özel hayatın gizliliği AKP hükümetinin İslamo-Faşist anlayışının son kurbanı olmaya aday gibi görünüyor. “Konut dokunulmazlığı’ ve ‘haberleşme hürriyeti’ni de kapsayan özel hayatın gizliliğinin korunması Anayasa’nın 20, 21 ve 22. maddelerinde güvence altına alınmış olmasına rağmen bu haklar bugün büyük bir risk altında bulunuyor.
            Türkiye’de yargıyı yürütmenin despotik bir uzvu haline getirmekte büyük rol oynayan Adalet Bakanı Bekir Bozdağ, her ne kadar aksini söylese de, gerek yasanın içeriği, gerekse bu yasanın gereklerini yerine getirecek kurulun oluşum şekli insanların dinlerine, dillerine, siyasi görüşlerine, yaşam tarzlarına ve hatta cinsel hayatlarına varıncaya kadar fişlenmelerinin önünü açtığını gösteriyor. Oldukça sorunlu “Kişisel Veriler Kanunu Tasarısı’ kapsamında kurulacak olan “Kişisel Veriler Koruma Kurulu”nun üyelerinin tamamının yürütme tarafından seçilecek olması bile başlı başına bir fecaat oluşturuyor. Özerk olmaları gerekirken AKP’nin despotik birer sopasına dönüşen 9 denetleyici üst kuruluşun mevcut durumu ortadayken böyle bir yapının, toplayacağı kişisel verileri siyasi veya başka amaçlı istismar etmeyeceğine kimse inanmıyor.
            Aslında kişisel verilerin korunmasına dair ihtiyaç tam 33 yıldır Türkiye’nin gündeminde. Türkiye, bu alandaki ilk uluslararası belge olan Avrupa Konseyi’nin 1981’de imzaya açtığı San Marino Sözleşmesi olarak bilinen 108 sayılı “Kişisel Verilerin Otomatik İşleme Tabi Tutulması Karşısında Bireylerin Korunmasına Dair Sözleşme”yi ilk imza atan ülkelerden biri. Ancak, Meclis’teki onay sürecini işletmemiş olan tek ülke konumundadır da. Uluslararası Antalya Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Savaş Bozbel’e göre, 1980’li yıllardan beri bu konuda kanun ya da çerçeve bir düzenlemenin çıkartılmaması devletteki fişleme zihniyeti ve geleneğinden kaynaklanıyor.
            Belki bir paradoks gibi görülse de, Prof. Dr. Bozbel’e göre, bugün çıkarılması düşünülen sorunlu yasa da yine bu fişleme zihniyeti ve geleneğinin bir eseri. Çünkü, tartışılan yasa tasarısı kişisel veri sahibininin hakları ve faydalanacağı korumalardan ziyade verileri işleyenlerin hangi haklara ne surette haiz olduklarına ağırlık veriyor. Tasarının hazırlanmasında esas alınması gereken 108 sayılı sözleşmeden ve üyelik müzakerelerindeki 4 faslı doğrudan ilgilendirdiği için mutlaka önem verilmesi gereken AB direktiflerinden uzaklaşıldığı görülüyor.
            Prof. Bozbel çok daha ciddi bir kuşkusunu daha dile getiriyor ve şöyle diyor: “Açıkçası, Son zamanlarda çıkartılan kanunların mantığına bakıldığında demokratik müktesebatı geliştirme yönünde bir adım atılacağını zannetmiyorum. Daha ziyade, mevcut durumdaki fişlemelere hukuki zemin hazırlanacağını düşünüyorum. Bu haliyle, tasarının AB kriterlerine uymak gibi bir kaygısının olduğunu düşünmüyorum... Tasarıda, ayrıca kişisel verilerin işlenmesi konusunda geniş istisnalar getiriliyor. Düzenlemeyle, polis, jandarma ve MİT’e fişleme için yasal kılıf sağlanıyor. Bu çerçevede polis, jandarma ve MİT yasası kapsamına giren suçlar “veri koruması” dışında tutulacak. Bu hallerde kişilerin hak arama kapsamında yapacakları başvuruları da doğrudan reddedilecek.”
            Türkiye’de maalesef hayatın bütün alanları kesif bir İslamo-Faşizmin açık veya sinsi tahakkümü altına giriyor. Bundan daha beteri ise çoğunluğun bu fecaatin hala farkında bile olmaması.

11 Şubat 2015 Çarşamba

Hakan Fidan: Algıdan kahraman


KCK yapılanması konusunda yürütülen bir soruşturma kapsamında 2012 yılında Başsavcı Sadrettin Sarıkaya tarafından ifadeye çağrılan Hakan Fidan, üzerine binlerce komplo teorisi kurulan bu olayın tam da yıldönümü olan 7 Şubat 2015 günü büyük bir patırtıyla görevinden istifa etti. Her ne kadar kendisine “sır küpüm” diyen Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’dan istifasına dair sitem dolu açıklamalar gelse de Fidan’ın, kahramanlık destanları ve başarı efsaneleri eşliğinde önümüzdeki dönemin önemli siyasi figürlerinden biri olacağı hem siyasi çevrelerde hem de medyada yaygın şekilde konuşuldu, yazıldı, çizildi, analizler yapıldı. Peki, kamuoyunun yakından tanıdığı Hakan Fidan’ın MİT Müsteşarlığı dönemi gerçekten halk kitlelerinde yaygın kabul gördüğü haliyle efsaneleşen başarılarla mı dolu, yoksa en berbat hezimetler cilalanarak oluşturulan bir “algıdan kahraman”la mı karşı karşıyayız? Bu yazıda herkesin bildiği ama konuşmaktan çekindiği bazı gerçekleri sıralayarak bu konuyu analiz etmeye çalışacağım.
Öncelikle hakkında pek çok ciddi iddia ve karanlık şaibe bulunan Hakan Fidan’ın kamusal alanda bilinen olağandışı yaşam grafiği üzerinden kim olduğuna değinmekle başlayabiliriz. 1968 doğumlu olan Fidan, 1986’dan 2001'e kadar orduda astsubay olarak görev aldı. Askerliği kendi isteğiyle bırakıp, University of Maryland’den Yönetim ve Siyaset Bilimi alanından lisans derecesi aldı. Bilkent Üniversitesi’nde “Dış Politikada İstihbaratın Yeri” isimli teziyle mastır yaptı. Aynı üniversitede 2006’da da “Bilgi Çağında Diplomasi: Antlaşmaların Doğrulanmasında Enformasyon Teknolojilerinin Kullanımı” başlıklı tez ile doktora yaptı.
Viyana’da Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu’nda, Cenevre’de Birleşmiş Milletler Silahsızlanma Enstitüsü’nde ve Londra’da Verification Technologies Research Center’da akademik çalışmalarını sürdürdü. Almanya’daki NATO Süratli Reaksiyon Kolordusu Karargahı’nda da çalışan Fidan 2001’den itibaren iki yıl Avustralya Türkiye Büyükelçiliği’nde Kıdemli Siyasi ve Ekonomik Danışman olarak görevi yaptı. 2003’te Başbakanlık Türk İşbirliği ve Kalkınma İdaresi Başkanlığı (TİKA) Başkanlığına atandı. TİKA’daki başarılı performansından dolayı olsa gerek 14 Kasım 2007’de Başbakanlık müsteşar yardımcılığı görevine getirilen Fidan, 2008 Kasım ayında Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu Yönetim Kurulu üyeliğine atandı. 17 Nisan 2009’da Millî İstihbarat Teşkilatı müsteşar yardımcılığına, 25 Mayıs 2010 tarihinde ise MİT Müsteşarı görevine atandı. Fidan hakkında gerçeklerle efsanelerin, hezimet niteliğindeki başarısızlıklarının bile algı yönetimi (perception management) yoluyla kahramanlaştırıldığı asıl dönem işte bu yıllara denk geldi.
Hakan Fidan figürü bazı çevreler tarafından İran’la açıklanması güç ve oldukça sıra dışı ilişkileri olan, hatta Türkiye devletine sızmış bir “Truva Atı” olarak algılanırken, Türkiye’nin bölgede ve uluslararası alanda vardığı son derece berbat yerin de beceriksiz (belki de becerikli) mimarı olarak görülüyor. Öte yandan, bunun tam tersine, hükümetin kontrolündeki yaygın medya ağı üzerinden oluşturulan şehir efsaneleri sayesinde Hakan Fidan hakkında gücü ve kabiliyetleri her şeye yeten bir insanüstü varlık, bir süpermen figürü başarıyla inşa edilmiş ve toplumun önemlice bir kesimi buna inandırılmış durumda.
Hemen belirtmeliyim ki, Hakan Fidan’ın bana göre en büyük başarısı, Türkiye’nin bir tek adam diktasına dönüşmesinin gizli kahramanı olan Beşir Atalay ile birlikte bu despotik gidişatın pasif payandası durumundaki Ahmet Davutoğlu’na olan şahsi yakınlığını, güç ve iktidarı şahsileştiren Erdoğan’ın “sır küpü” olmaya dönüştürebilmesidir. Bu yüzdendir ki Hakan Fidan’a dair herhangi bir eleştiri kendisinden önce Atalay, Davutoğlu, Erdoğan ve bunların emrindeki sıralı güç odaklarının sinir uçlarına dokunmaktadır. Bu müthiş siyasi, yasal ve medyatik koruma, kollama ağı Fidan’a hiçbir kula nasip olmayacak bir dokunulmazlığın konforunu bahşetmektedir.
Peki Fidan, MİT’teki son derece tartışmalı görevleri boyunca gerçekten efsaneleştirildiği şekilde başarılı bir grafiğe mi sahiptir? Müsteşar yardımcılığı dahil MİT’te görevde olduğu 6 yıl boyunca yaşananlar ve Türkiye’nin dış politika ve ulusal güvenlik açısından düşürüldüğü zavallı durum, aslında, bunun pek de anlatıldığı gibi olmadığını çok açık bir şekilde gösteriyor. Ama biz yine de Fidan döneminde istihbarat zaafiyeti ya da başarısız istihbarat operasyonları neticesinde yaşananları şöyle bir hatırlayalım.
Mesela 9 vatandaşımızın uluslararası sularda İsrail askerleri tarafından hunharca katledildiği Mavi Marmara skandalını ele alalım. Sivil toplum görüntüsü altında dahi olsa bu tür bir eylemin oluşturacağı risklerin istihbaratını, analizini yapma ve ona göre politika yapıcıları uyarma görevi varsa herhalde bu görev en birincil olarak Fidan’ın başında bulunduğu MİT’e düşer. Türkiye’nin orta ve uzun vadeli bölgesel ve uluslararası çıkarlarına çok büyük darbe indiren bu olayda MİT’in tarihi başarısızlığını kayıtlara geçirmek gerekir.
Hele hele İHH gibi geçmişten beri MİT ile girift ilişkileri olduğuna dair yaygın şüphe ve şaibe bulunan bir örgütün bu skandalın baş aktörü olması büyük bir diplomatik hezimete dönüşen skandalla ilgili Fidan’ı da müsebbipler arasında saymayı gerekli kılar. Olayın 31 Mayıs 2010 tarihinde, yani Fidan’ın müsteşar olarak atanmasından sadece 2 hafta sonra, gerçekleşmiş olmasını da yine not etmek gerekir. Türkiye’nin dış politika eksenindeki kayma ve yönü üzerindeki tartışmaları alevlendirerek güçlendiren Mavi Marmara olayı şayet Türkiye’nin milli çıkarlarına vurulmuş büyük bir darbeyse, ki öyle, bu olaydan kahramanlıklar üretmeye matuf yapılan tüm siyasi ve medyatik algı operasyonlarına rağmen Fidan bu hezimetin en güçlü ortağıdır. İnsanların masum duyguları sömürülerek ülkeyi siyasal İslamcı bir dümene kırmak üzere Mavi Marmara’nın Türkiye’ye atılmış çok büyük bir kazık olduğundan sanırım artık kimsenin bir şüphesi bulunmuyordur.
Öte yandan, Türkiye’nin tam 32 yıldır en büyük baş belası olan terör örgütü PKK’nın güvenlik güçleri tarafından en fazla köşeye sıkıştırıldığı bir dönemde gerçekleşen Uludere/Roboski katliamıyla PKK ve Kürt sorununun üstesinden gelme konusunda bambaşka bir rotaya dümen kırıldı. Çoğu çocuk yaştaki 34 vatandaşımızın Türk uçakları tarafından acımasızca bombalanarak katledilmesi Kürt vatandaşlarımızda çok ciddi bir duygusal kopuşa yol açtığı kadar, PKK konusunda yürütülen etkin mücadeleyi de akim bıraktı. Bütün izlerin, şüphelerin ve delillerin MİT’in verdiği yanlış ya da kasıtlı istihbarat sonucu bu trajedinin yaşandığını gösterdiği sanırım artık bir sır değil. 31 Aralık 2011 tarihinde yaşanan bu katliamla Türkiye’de güvenlik alanı ve oluşmakta olan AKP Devleti’nin çelik çekirdeği tamamen MİT’e teslim edildi. TSK ve kolluk güçlerinin istihbarat ve güvenliğe dair kabiliyet ve becerileri neredeyse tamamen budandı. Yüzlerce yıllık çok boyutlu Kürt sorunu PKK terör örgütüne indirgenirken, PKK ise Kürtlerin tek temsilcisi haline getirilecek kadar güçlendirildi.
Buna paralel olarak, artık Kemal Burkay gibi birçok Kürt siyasetçinin de açıkça ifade ettiği gibi, MİT PKK’nın şehir yapılanmasını örgütleme işini de üzerine aldı. MİT’in PKK lideri Öcalan’ın hapis bulunduğu İmralı ile Kandil arasında postacılık vazifesi yüklendiği, bazı eylem ve terörist saldırı talimatlarının da bu yolla ulaştırıldığı defalarca yazılıp çizildi. Terör örgütü PKK’ya yapılan operasyonlar durdurulurken, MİT marifetiyle kurulduğu iddia edilen KCK’nın önü iyice açıldı. Tüm bunlar Oslo görüşmeleriyle resmiyete döküldü ve protokollerle imza altına alındı. Devletin, ülkenin ve milletin ali çıkarlarını hiçe sayıp AKP’nin ve Erdoğan’ın siyasi ihtiraslarına göre hareket eden bir gizli istihbarat teşkilatına dönüştürülen MİT, Hakan Fidan’ın aktif rol alımıyla ülkeyi sonu belli olmayan bir kaçınılmaz felakete doğru sürüklemeye başladı. Medya ve aydınlar üzerinde oluşturulan baskı terörü ile “çözüm süreci” olarak tanımlanan PKK ile ucuz pazarlık sürecine dair eleştiriler tamamen susturuldu.
MİT Müsteşarı Hakan Fidan, yine bu süreç sayesinde güç toplayan PKK/PYD’nin Suriye’nin kuzeyinin etnik ve demografik yapısını değiştirerek sınırda yeni bir Kürt devletçiğini kurmasına, tabiri caizse, ebelik etti. Belli ki şimdilerde Hakan Fidan, istifa etmek suretiyle, sonuçlarının ülke ve millet için kaçınılmaz bir hezimete dönüşeceğinden neredeyse kimsenin kuşku duymadığı bu süreçten yakasını kurtarma peşinde. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın kamuoyunda şaşkınlığa yol açan telaşlı sitemi de belki bundan kaynaklanmaktadır.
Coşkulu bir heyecanla başlayan Arap isyanları da büyük ölçüde MİT’in beceriksizleri ve karar alıcıları yanlış yönlendirmesiyle Türkiye için tam bir felakete dönüştü. Kendi iç istikrar ve barışını oluşturmakta ve korumakta acziyet içerisinde olan bir ülke durumundaki Türkiye, tarihsel ilişkilerimizin bulunduğu yakın ya da nispeten uzak komşularımızın iç işlerine burnunu sokmayı ilkesiz bir ahlak haline getirdi. Türkiye, Irak’ın içişlerine karışmanın bedelini düşman bir Bağdat’la karşı karşıya kalarak ödedi. Bu açığın telafisini Kürdistan Kürt Bölgesel Yönetimi’ne yaklaşmakta buldu. Bu sefer de Irak’ı bölmekle itham edilen bir ülke konumuna itildi. Irak’ın toprak bütünlüğü geçmişte kırmızı çizgiyken aşırı özgüven ve doymak bilmez siyasal ihtiraslarla Irak’ın bölünmesine uğraşan bir siyasete yönelindi. Bütün bunların faturasının Türkiye’nin önüne konulması elbette ki gecikmedi ve daha fazla konulmaya devam edecek gibi.
Irak’ın ve Suriye’nin bölüneceği ve bölünecek bu ülkelerin kuzey kısımlarında (ki enerji kaynakları çoğunlukla buralarda) Türkiye’nin nüfuz kuracağına dair ham hayaller Fidan yönetimindeki MİT’i Suriye’deki muhalifleri hesapsız bir şekilde örgütlemeye, desteklemeye, silahlandırmaya ve eğitmeye itti. “Esed gitsin de nasıl giderse gitsin” öngörüsüz, ilkesiz ve sorumsuz yaklaşımı neticesinde Suriye’de neye evrileceği belli olmayan radikal muhalif gruplara binlerce tır dolusu yardım ve silah sevkiyatı yapıldı. Desteklenen bu gruplar, daha sonra, bugün dünyanın başına bela olan IŞİD koalisyonunun ortakları haline dönüştü. Böylece Türkiye de hunharca kafa kesen, diri diri insan yakan bu vahşi radikal terör örgütünün destekçisi durumuna düşürüldü. Son derece başarılı tüm algı ve medya kampanyalarına rağmen, Fidan ileride hangi başarılarıyla anılır bilemem. Ama Türkiye’nin adının geçmişte İran ve Suriye’nin olduğu gibi, artık radikal terör örgütleriyle birlikte anılıyor olmasının büyük ölçüde Fidan’ın eseri olduğundan şüphe duymam.
Elbette ki bu korkunç eserin tek ağır faturası bölgede ve uluslararası alanda giderek daha fazla yalnızlaşan bir Türkiye olarak karşımıza çıkmıyor. Beslenen terör örgütlerinin dönüp Türkiye’yi tehdit etme ihtimali ve riski en güncel güvenlik konularının başında geliyor. MİT ve yönlendirdiği hükümet eliyle Suriye’nin Afganistanlaşmasının bedelini ülke, Allah korusun, bir çeşit Pakistanlaşmayla ödeme riskiyle karşı karşıya bulunuyor.
Doğu Akdeniz’de sebepleri hala sır olarak saklanan F4 savaş uçağımızın düşürülmesi ve pilotlarımızın şehit edilmesi, Çeçen cihadistlerin Suriye’de savaşmasına karşı çıkan toplum liderlerine yönelik suikastler, Sultanahmet’teki polis şehit eden canlı bomba eylemi, Niğde’de şehit edilen üç güvenlik görevlimiz, 52 vatandaşımızın şehit düştüğü Reyhanlı saldırısı, 13 vatandaşımızın şehit olduğu Cilvegözü saldırısı ve IŞİD/El Kaide otobanına dönen Türkiye’nin aynı zamanda açıktan bir adam devşirme merkezine dönüşmesi vb gelişmeler, bu sürecin başında değil ileri bir noktasında olduğumuzu anlatmaya yeter sanırım. Bütün bunlar bir yana, Musul Konsolosluğumuzun büyük bir öngörüsüzlük ve istihbarat zafiyetiyle diplomatik personeliyle birlikte IŞİD’e bırakılması ve 49 vatandaşımızın alıkonarak aylar boyunca rehin tutulması. Ve nihayet ayrıntıları ortaya çıktığında herkesin midesinin mutlaka bulanacağı bir takasla sonlandırılmasını da MİT’in başarı ve zafer hanesine yazmak gerekir.
Mısır’da yine Fidan yönetimindeki MİT’in ve bizzat Fidan’ın şahsen oynadığı rolün gerek Mısır’ı gerekse Türkiye’nin Mısır ile olan ilişkilerini ne hale getirdiği ortada. Buna Türkiye’nin Libya’daki durumunu da eklemek elzem elbette. Kendi iç ve dış güvenliğini kendi imkanlarıyla sağlamakta yetersiz bir ülkenin başka ülkelerin iç işlerine bu kadar müdahil olmak suretiyle emperyal rüyalar görüp, yetersizliklerinden dolayı önlenemez kabuslar yaşamasının ana müsebbiplerinden birinin Fidan olmadığını kim savunabilir?
Bunun ötesinde Paris’te 3 PKK’lı kadının öldürülmesinde MİT’in parmak ve ayak izlerine rastlanmasının orta ve uzun vadede Türkiye’yi ne kadar zor duruma sokacağının henüz ne halk, ne de devlet yöneticilerimiz tam farkında. Bu cinayetlerin nasıl bir tepkiye ve bu tepkinin nasıl bir kartopuna dönüşerek büyüyebileceğini merak edenlerin, 1990’lı yıllarda İran’ı köşeye sıkıştıran Mikonos Davası’na şöyle bir bakmalarını salık veririm.
Daha 7 Şubat 2012 komplosu, Reza Zarrab’ın baş aktörü olduğu uluslararası kara para  rezaletini, Başbakanlıkta böcek kumpası gibi Fidan’ın nice başarılarını saymamız mümkün. Maalesef bu başarıları sıralamaya ve anlatmaya ne zamanımız, ne de yerimiz yeter. AKP’nin siyasi amaçlarına hizmet için kendi ülkesine füze atmaktan, kendi askerini öldürtmeye varıncaya kadar her türlü komployu yapabileceğine dair ses kayıtları ortaya dökülen Hakan Fidan’ın, ki burada Fuat Avni’nin kim olduğunu bulamadığı gibi bu ses kayıtlarını sızdıranları da hala bulamayan efsanevi bir MİT yöneticisinden bahsediyoruz, 6 yıllık başarı karnesinin bir kısmı böyle.
Ama şunu mutlaka kabul etmeliyiz ki, muhalefetin susturulması konusunda gizlilik kararları ve basın yasakları koyarak, Bizans oyunlarına taş çıkaracak algı operasyonları ve emre amade medyayı silah olarak kullanarak en büyük başarıyı başarısızlık, akı kara, karayı ak, hezimetleri efsanevi birer zafer gibi sunmak konusunda Hakan Fidan ve başında bulunduğu istihbarat kadrosu çok başarılıydı.
Yine de Fidan’ın gerçekten başarılı mı, yoksa felaket derecesinde başarısız mı olduğunu anlamak için Türkiye’nin dünya siyasetinde bulunduğu gerçek konuma şöyle bir bakın derim. Çünkü insanın güveneceği kendi gözü gibisi yok! Ama şunu da kabul edin ki, algı yönetimi ve medyatik algı operasyonlarıyla çöken ve çözülen bir Türkiye konusunda, iç kamuoyunda, yükselen bir Türkiye algısı oluşturmayı başardığı gibi, Hakan Fidan kendisi hakkında da süper başarılı, efsanevi bir istihbarat yöneticisi algısı oluşturmayı başardı. Ülkeyi felaketlere sürükleyen Hakan Fidan’ı son bahsettiğimiz bu başarısından dolayı ne kadar tebrik etsek azdır…

27 Nisan 2014 Pazar

Bana itirazını söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim



Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç’ın Cuma günü mahkemenin 52. kuruluş yıldönümü münasebetiyle yaptığı demokrasi ve hukuk devleti manifestosu niteliğindeki tarihi konuşma tartışılmaya devam ediliyor. Demokratik kurumları yok eden, kontrol-denge mekanizmalarını işlemez hale getiren, vatandaşların temel hak ve hukukunu hiçe sayan, tüm özgürlük alanlarını gün be gün daraltan Erdoğan hükümetinin keyfi ve despotik uygulamalarından ve tüm bunlar yüzünden Türkiye’nin sapan yönünden endişe duyanların yüreğine su serpen konuşma, hükümet çevrelerinde sert tepkilere ve büyük itirazlara yol açtı.
Başta Erdoğan olmak üzere hükümet çevreleri oturup “Biz nerede yanlış yaptık ki demokrasi, hukuk, temel hak ve özgürlükler açısından 1960 askeri darbesinin ürünü olan Anayasa Mahkemesi’nin ve bu mahkemenin kararlarının dayandığı 1980 askeri darbesi sonrası yapılan anayasanın bile gerisine düştük” diye ciddi bir özeleştiri yapmaları gerekir. Ama bakıyorsunuz bunun yerine, konuşmasında hak, hukuk, özgürlük, demokrasi ve adalet vurgusu yapan Kılıç’a görülmedik bir hınçla saldırıyorlar.
Tüm samimiyetimle söylüyorum ki bundan birkaç yıl önce birileri çıkıp “Çok kısa bir zaman sonra hak ve özgürlüklerinizi korumak için bir darbe ürünü olan Anayasa Mahkemesi’ne ve yine bir darbe ürünü olan 1982 Anayasası’na ihtiyaç duyacaksınız” deseydi asla inanmazdım. Tıpkı son örnek olarak Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün büyük bir hızla imzaladığı Türkiye’yi Ortadoğu’daki muhaberat devletlerinin bir benzerine dönüştüren tartışmalı MİT yasasında olduğu gibi maalesef çok hızlı bir şekilde o noktaya gelindi.
Erdoğan ve çevresindekilerin demokrasiden, hukuktan, siyasi ahlaktan bi-nasip despotik ve keyfi uygulamaları bu ülkede iktidarın dayatmacı uygulamalarına boyun eğmek istemeyen tüm onurlu kesimleri maalesef buna muhtaç bıraktı. Bu durum, buna ihtiyaç duyanların değil, halkın oyuyla iktidara geldiği halde halkın iradesine saygısız dört başı mamur bir diktatörlük kurmaya heveslenenlerin utancıdır.
Aslına bakarsanız, Başbakan’ın demokrasi ve özgürlükleri adım adım ortadan kaldırarak tam teşekküllü bir diktatörlüğe doğru yol almasına en büyük itirazın Anayasa Mahkemesi’nden gelmesi kendisi adına ne kadar büyük bir ayıptır. Daha düne kadar anti-demokratik vesayetçi yapıların kontrolünde olan bir kurumun demokrasi ve özgürlükler açısından gerisine düşmek ne büyük bir utançtır. Bu utancın farkında bile olmadan, temel hak ve özgürlüklerin, demokrasi ve hukuk devletinin evrensel ilkelerinin ifade edilmesine sert itirazlarda bulunmak ne büyük bir bahtsızlıktır.
En sıradan bir demokrasi ve hukuk devleti olmanın bile gereği olan temel ilkeleri hatırlatmakla yetinen Haşim Kılıç’ın söylediklerinin nesine itiraz ediyorlar peki? Aslında Kılıç’ın altını çizdiği ilkelere yönelik itirazlarının gücü, bu ilkelerden ne kadar uzağa düştüklerinin de bir göstergesi niteliğinde. Aslında, demokrasi ve hukukun temel ilkelerine yönelik güçlü itirazları kendilerinin ne olduğunu da açıkça ele veriyor. İsterseniz gelin Erdoğan ve çevresindekilerin siyasal savrulmalarını ve yeni siyasal kimliklerini teyit eden söz konusu itirazlarına hedef ilkelerin bir kısmına hep birlikte bakalım:
“İnsanlık onurunun varlığı, temel hak ve özgürlükleri de evrenselleştirmiştir. Bu değerleri yüceltmek, derinleştirmek, tehditler karşısında savunmak Anayasa Mahkemelerinin en temel görevidir. Esasen Anayasa yargısının varlık nedeni; ırk, renk ve inancı ne olursa olsun, insan olma ortak paydasına sahip herkesin var olan onurunu korumaktır. Bu kutsal görevin başarı ile yürütülebilmesi, ancak bağımsız ve tarafsız kalmayı becerebilen yargıçların varlığı ile mümkündür.” Bunda itiraz edilecek ne var?
“İnsanlar, onurlu bir hayat yaşayabilmek için, hukuk güvenliğinin egemen olduğu bir devletin varlığına her zaman ihtiyaç duymuşlardır. Evrensel değerlerin ağırlıklı olarak uygulandığı, tüm eylem ve işlemlerin yargı denetimine tabi tutulduğu, hukukun üstünlüğünün egemen olduğu bir devlet, hukuk devleti olarak tanımlanmıştır. Hukuk devletinin en belirgin diğer bir özelliği ise, tasarruflarının öngörülebilir, ulaşılabilir açık ve şeffaf olmasıdır. Hukuk devletinin odağında esas itibariyle iktidar gücünün keyfi davranışlarının sınırlandırılması vardır. Bu nedenle kamu gücünü kullananlar da vatandaşlar gibi hukuksal ilkelerle kuşatılmıştır.” Bunda itiraz edilecek ne var?
“Haklı bir neden olmaksızın, kamu yararı gözetilmeden, siyasal amaçları gerçekleştirmek düşüncesiyle yazılı hukuk kurallarında çok sık aralıklarla yapılan değişikliklerin, toplumda hukuk güvenliğini sağlayabileceğinden bahsedilemez.” Peki, bunda itiraz edilecek ne var?
“Hukuk devletinin temel direği olan yargı, aynı zamanda devletin vicdanı olarak da tanımlanır. Bu vicdanın, siyasi ve ideolojik vesayet odaklarının işgaline uğraması nedeniyle toplum hayatına verilen zararların acı örnekleri, hafızalardan henüz silinmemiştir. İşgal devam ettiği sürece de bunları yaşamaya devam edeceğiz. Yargının vicdanını işgal edenlerin kimliği, düşüncesi ya da kutsalları ne olursa olsun bu sonuç değişmeyecektir. Dün hak ihlaline uğramış mağdurlarla, bugün aynı ihlalleri yaşayan mağdurların kimliklerinin farklı olması bu bakışımızı asla etkilemeyecektir.” Bu sözlerden neden rahatsız oldunuz ki?
“Kamu gücünü etkili bir şekilde kullanan yargı, siyasi ve ideolojik yapılanmaların hedefinde her zaman “ele geçirilmesi gereken bir kale” olarak görülmüş, ele geçirenler de kendi vesayet sistemini dayatmanın çabasına düşmüştür… Vesayet altındaki bir yargıdan hukuk güvenliğini sağlaması beklenemez. Böyle bir sistem yönetenlerin güvenliğini sağlarken, ötekilere de ancak, korku, endişe ve umutsuzluk verebilir. Korkunun ve endişenin hakim olduğu iklimlerde de özgür vicdanlar üretilemez.” İtiraz edenler vesayet mi istiyor?
“2010 yılında yapılan Anayasa değişikliği ile yargı organları üzerinde oluşan vesayetçi anlayışların ortadan kaldırılması için cesaretli adımlar atıldı… Söz konusu vesayetçi yönetimlerin görevlerinin sona ermesi ile büyük bir boşluk doğdu. Bu boşluğun, toplumun her kesimini kucaklayan, hoşgörülü, özgürlükçü, çoğulcu, adil ve evrensel değerleri yansıtan tercihlerle doldurulması gerekirken, ne yazık ki bunu gerçekleştiremedik. Bu kez, farklı renkte yeni bir vesayet sisteminin oluşmasına tanık olduk. Kimse bu yeni oluşumun günahından kendini soyutlamaya çalışmasın. Tarih olanları kaydediyor. Bunları konuşmak, gerçekleri itiraf etmek ve cesaretle çözüm yolları bulmak zorundayız.” Hemen itiraz ederek kaçmayın, hesap verin?
“Yargı, milletin iradesine tuzak kurulacak yer değildir ve olmamalıdır. Son dönemde yargı, bu konuyla ilgili olarak “paralel devlet” ya da “çete” diye nitelendirilen çok vahim, çok ciddi ve çok ağır bir suçlamayla karşı karşıyadır. Bu suçlama üzerinde yapışık kaldığı sürece yargının ayakta kalması mümkün değildir… Başta yargı ve yürütme organları olmak üzere herkes bu iddialarla ilgili bilgi, belge ve delilleri zaman geçirmeden ortaya koymak zorundadır. Gerek yargıda, gerekse yürütme organı içinde var olduğu iddia edilen bu kişilerin başka illere tayin edilerek ya da yerlerini değiştirerek sorunu çözmenin anlamsızlığı açıktır.” Evet beyler temelsiz itham ve iftiralarla, kuru gürültüyle olmuyor…
 “Görevi, maddi gerçekleri ortaya çıkarmak olan yargının karşı karşıya kaldığı bu iddianın adı “vicdan yolsuzluğu”dur. Bunun için yapılması gereken açıktır. Hukuk devletine yakışan yöntemler uygulanmak suretiyle gerçekliğinin ispat edilmesi halinde, faillerine bir saniye bile beklenmeden gerekli yaptırımlar uygulanmalıdır… Demokratik hukuk devletlerinde, tehdit ederek, korkutarak sorunların çözüldüğüne ilişkin örnekler bulamazsınız.” Hadi buyurun itiraz edeceğinize iddialarınızı somut delillerle ispat edin.
 “Kamu gücüne sahip olanların topluma sunduğu hak ve özgürlükleri, lütuf ya da bağış düzleminde değerlendirmesi düşünülemez. Farklı olanların hak ve özgürlüklerine karşı kimse, ev sahibi edasıyla duruş da sergileyemez. Yetmiş altı milyonun her ferdi bu evin sahibi ve Anayasa ile teminat altına alınmış hakların kullanıcısıdır.” Buna itirazınız medeni bir demokrat olmak ve olamamak arasındaki farktan kaynaklanmış olabilir?
“Demokrasi, insan onuru, temel hak ve özgürlükler, Mahkememizin korumak zorunda olduğu evrensel değerlerdir.  Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi başta olmak üzere, çağdaş dünya milletlerinin kabul ettiği insan hakları belgelerinde, temel hak ve özgürlükler; din, ırk, mezhep, siyasi düşünce ve ideolojilerden arındırılarak sadece “insan olma” ortak paydasında birleştirilmiş ve evrensel bir değer olarak tanımlanmıştır.” İtirazınız neye?
“Hukuk devletinde mahkemeler, emir ve talimatla çalışmadığı gibi, dostluk ve düşmanlık duyguları ile de yönlendirilemez. Mahkemeler verdikleri kararların sonuçlarının doğurduğu üzüntü ve sevinçlerle de ilgilenmez. Bu duyguları gayet doğal kabul eder. Ancak, verilen kararlardan hukuk dışı sonuçlar çıkararak, Mahkeme mensuplarını itibarsızlaştırma gayretleri iyi niyetle izah edilemez.” Kötü niyetli değilseniz itiraz edemezsiniz buna.
“Amacımız sorun üretmek değil, sorun çözmek olmalıdır. Bir eylemin, işlemin veya yasama tasarrufunun, siyasi bir belge olan anayasaya göre, denetlenmesi nedeniyle ortaya çıkan Anayasa Mahkemesi kararının siyasi sonuçlar doğurması doğal bir zorunluluktur. Bu sonuçlara bakarak Anayasa Mahkemesi’nin siyasi amaçlarla hareket ettiğini söylemek ya da milli olmamakla suçlamak içeriği ve derinliği olmayan sığ eleştirilerdir.” Yargıç Kılıç son derece haklı beyler!
“2010 yılındaki anayasa değişikliğine kadar, Anayasa Mahkemesi’nin özgürlük, demokrasi, laiklik ve sosyal hukuk devleti konularındaki sınırlayıcı ve daraltıcı anlayışından mağdur olanların bugün, bireylerin hak ve özgürlük alanını genişleten, önündeki engelleri kaldıran, evrensel standartları hayata geçiren bir anlayışa dönüşmüş olan Mahkeme kararlarından rahatsızlık duymalarını yaşadıkları garip bir çelişki olarak görüyoruz. Bizler adil olmayı kutsal bir görev kabul eden bir medeniyetin mensupları olarak, gücün ve şartların etkisiyle gömlek değiştiren bir karakterin sahibi olamayız. Dün hak ihlaline uğrayanların nasıl yanında yer alınmışsa, bugün de kimliği, kişiliği, gücü ve rütbesi ne olursa olsun, hak ihlaline sebep olan herkesin karşısına, aynı adalet gömleğiyle çıkmaya devam edeceğiz.  Mahalle baskısı ile yargı mensuplarının görüş, düşünce ve kararlarının etki altına alınma çabaları, adaletin kutsallığına inanmış olanlar için geçerli değildir.” Bu tavra itiraz edilmez, bu net tavır ancak alkışlanır.
“Başkalarının haklarına sahip çıkmak bir insanlık erdemidir. Katılmasak da, hakkı ihlal edilenlerin yükünü paylaşmak, onurlu insan olma refleksinin doğal bir sonucudur. Demokratik ülkelerin gücünün yasaklara değil, özgürlüklere dayalı olduğu gerçeği göz ardı edilmemelidir.” Onurlu insan olmanın sizde karşılığı yok mu yoksa?
Kusura bakmayın ama itirazlarınız sadece ve sadece demokrasiden, haktan, hukuktan nasipsiz, özgürlüklere duyarsız kimliğinizi ele veriyor. İşin gerçeği acınacak durumdasınız… 

English: http://www.todayszaman.com/columnist/bulent-kenes_346291_tell-me-your-objection-and-i-will-tell-you-who-you-are.html