Almanya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Almanya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Şubat 2016 Salı

Suriye politikasından geriye kalan


Suriye’deki insanlık trajedisinin başlamasının üzerinden 5 yıl geçti. AKP hükümetleri ve Erdoğan rejiminin başat rol oynadığı gelişmelerde maalesef yapılan bütün varsayımlar çöktü. Kendi halkına karşı silah kullandığı için tam beş yıl önce meşruiyeti tartışmaya açılan Esed rejiminin haftalar içinde yıkılacağına dair sığ öngörülerin stratejik derinlikten tamamen yoksun olduğu görüldü. Sadece kan ve acı üreten bu 5 yıl içerisinde Suriye’deki trajedi bir ülkenin iç savaşı olmaktan çıktı ve önce bir bölgesel krize, sonra da hızla bir küresel soruna dönüştü. Hal böyle olunca sonu hala belli olmayan Suriye’deki savaştan geriye ne kaldığına şöyle bir bakmak şart oldu.
            Her şeyden önce maalsef şunu söylemek gerekir ki, Suriye’deki savaşın en büyük mirası bu krizin daha da derinleşerek ve tehlikeli bir şekilde kapsamı daha da genişleyerek sürme potansiyelidir. Şehirlerin yıkımına, yüzbinlerce insanın ölümüne, milyonlarca insanın mülteci durumuna düşmesine yol açan Suriye krizi, sadece bölgede Şii-Sünni fay hattında bir çatışmanın zeminini değil, küresel ölçekte bir kanlı karşılaşmanın da iklimini oluşturma riski taşıyor. Şöyle ki, İran-Rusya-Irak-Hizbullah ekseni Esed rejimini ayakta tutmaya çalışıyor. Özellikle İran’ın Suriye başta olmak üzere bölgesel faaliyetlerinden rahatsız olan Suudi Arabistan-Katar lokomotifliğindeki, Türkiye’nin de dahil olduğu, Sünni ülkeler ise Esed rejiminin bir an önce yıkılmasını istiyor. Bu karşılaşmanın bedeli ağır sonuçlarının kendisini sadece Suriye’de değil, Şii-Sünni çatışması potansiyeli taşıyan her yerde gösterme riski bulunuyor.
            Başlangıçta Esed karşıtı olan ABD ve diğer Batılı ülkeler de IŞİD ve diğer radikal örgütlerin oluşturduğu küresel tehdite karşı uzunca bir zamandır Esed’li bir çözüme ikna olmuş durumdalar. Bu ülkeler, küresel rekabet ve hasımlık ilişkisi içerisinde oldukları Rusya’nın eylemlerine siyaseten karşı olmaları gerekirken Suriye’deki operasyonlarıyla pratikte hedef uyuşması sergiliyor. AKP hükümeti ve Erdoğan rejimi Esed rejiminin yıkılmasını hala birinci öncelik olarak korurken Batılı ülkelerin hiçbiri için böyle bir öncelikten söz bile edilemez. Son olarak uçak düşürme hadisesinde görüldüğü gibi, Erdoğan rejiminin öngörülemeyen bazı hareketler sergileyerek NATO’yla Rusya’yı karşı karşıya getirme riski dışında, Rusya’nın Suriye’de sahaya inmesine yönelik de zaten Batı’dan ciddi bir itiraz yükselmiyor.
            Çünkü, Batı ve ABD için Suriye’deki sorunun Esed rejimi olmaktan çıkmasının üzerinden yıllar geçiyor. Türkiye’nin inatla sürdürdüğü mevcut pozisyonu ise Suriye’de aldığı tavır yüzünden kendi içerisinde büyük riskleri tetikleyen Sünni blok dışında hiçbir ülke tarafından benimsenmiyor. Wall Street Journal’e konuşan bazı Amerikalı yetkililerin ifade ettiği gibi özellikle Batı dünyası, Türkiye’nin Suriye’deki soruna siyasi bir çözüm bulunmasının önündeki en önemli engellerden birine dönüştüğünü düşünüyor. Batı perspektifinden duruma böyle yaklaşılması aslında son derece normal. Çünkü, tıpkı Rusya için olduğu gibi, Batılı ülkeler ve ABD için de Suriye’deki sorun, krizin güçlenmelerine imkan verdiği radikal İslamcı terör örgütleri ve bu örgütlerin oluşturduğu sınıraşan tehditler. Elbette bir de Avrupa kapılarına yığılan milyonlarca Suriyeli mültecinin akıbeti ve bu mültecilerin kendilerine oluşturacağı sosyo-ekonomik maliyet.
            Öte yandan, Erdoğan rejimi için iyice saplantılı bir hal alan Suriye krizinin Türkiye’ye bedeli sadece bu ülkeyle yaşanan husumetin sebep olabileceği ikili ilişkiler alanının oldukça dışına taşmış durumda. Suriye’deki krizin yol açtığı yeni kamplaşmalar veya dayanışmalar yüzünden, Türkiye’nin uzun yıllar boyunca çok büyük emekler harcayarak çok yakın ilişkiler geliştirdiği ülkelerle olan ilişkileri bile tek tek bozuluyor. Bu bağlamda Suriye krizinin en son kurbanı Türkiye’nin Rusya ile verimli ikili ilişkileri olmakla birlikte, Suriye’deki krizin yayılan zehirleyiciliği yüzünden ABD dahil daha pek çok müttefik ülke ile Türkiye’nin sürtüşme zemini gün be gün güçleniyor.
            Şüphesiz ki bu sürtüşmede Suriye’deki çelişen çıkarlar ve öncelikler kapsamında ülkelerin sahada çatışan unsurlara yaklaşım farklılıkları büyük rol oynuyor. Erdoğan rejiminin “ılımlı muhalif” diyerek oluşumlarında ve güçlenmelerinde kolaylaştırıcı rol oynadığı bazı silahlı grupları Rusya ve İran, meşru gördükleri Esed rejimine karşı savaşan terör örgütleri olarak görüyor. Erdoğan rejiminin süreç içerisinde birbiriyle çelişen tavırlar sergilediği PYD konusunda vardığı nihai tavır ile Batı, ABD ve Rusya’nın PYD’ye yönelik yaklaşımları arasında ise taban tabana bir zıtlık bulunuyor. Türkiye, son dönemde PYD’yi terör örgütü PKK’nın uzantısı bir terör örgütü olarak görürken, diğer tüm ülkeler PYD’yi Esed’den daha büyük bir tehlike olarak gördükleri IŞİD’e karşı en etkin mücadele eden silahlı bir grup olarak görüyor. Ayrıca, neredeyse bütün ülkeler Erdoğan rejiminin IŞİD’le mücadele konusunda samimiyetine ve katkı verme azmine şüpheyle yaklaşıyor.
            Esed rejimine yaklaşım konusunda Sünni blok dışında bütün ülkelerle ayrışan Erdoğan rejimi, sahadaki çatışmanın tüm tarafları konusunda ise yine bütün dünya ile ayrışıyor. Sadece ayrışmakla da kalmıyor zaman zaman yaptıkları açıklamalarla kendisini komik durumlara da düşürüyor. Mesela, Türkiye ile 80 yıllık müttefiklik ilişkisi içerisinde bulunan ABD’nin Ankara ile olan ilişkilerini Erdoğan, terör örgütü dediği PYD ile ABD ilişkileriyle mukayese edebiliyor. Erdoğan’ın Türkiye’yi adeta PYD ile eşitleyerek ABD’ye “Ben miyim senin ortağın yoksa Kobani’deki teröristler mi?” demesine sanırım en çok Erdoğan sayesinde hak etmediği bir iltifata mazhar olan PYD sevinmiştir.
            Öte yandan, Erdoğan rejiminin 2011 yılında, 100 bin mülteciyi Suriye’ye müdahale gerekçesi olarak “kırmızı çizgi” ilan etmesinden bu yana Türkiye’ye sığınan mülteci sayısı 3 milyonu aştı. Başbakan Yardımcısı ve hükümet sözcüsü Numan Kurtulmuş’un son açıklamalarına göre ise, Halep’e yönelik Esed-Rusya saldırılarından kaçan 600 bin mülteci daha Türkiye sınırlarına dayanabilir. Savaş esnasında Suriye demografisinin aynı kalacağına dair müthiş bir varsayımla hareket eden Erdoğan rejimi, 100 binlik mülteci yerine milyonlarcası ile karşılaşınca önce bir bocaladı ve daha ziyade olaya insani bir boyuttan yaklatı. Ancak sonra Suriyeli mültecileri Avrupa Birliği’ne (AB) karşı oldukça etkili bir silah olarak kullanmaya yöneldi. Türkiye’ye ekonomik ve sosyal maliyeti oldukça yükselen Suriyeli mülteciler artık Erdoğan rejiminin elinde Batı’ya karşı kullanacağı bir koz, bir şantaj ve tehdit aracına dönüşmüştü.
            Alman Şansölyesi Merkel’i apar topar iki defa Türkiye’ye getiren Suriyeli mülteciler sorununun AB yetkilileri ile nasıl bir kirli pazarlığa konu edildiğini medyaya sızan görüşme tutanakları bütün çıplaklığıyla ortaya koydu. Erdoğan’ın AB yetkilileri Jean Claude Juncker ve Donald Tusk ile yaptığı görüşmenin tutanakları Suriyeli mültecilerin Erdoğan rejiminin elinde nasıl bir “mülteci bombası”na dönüştüğünü apaçık gösteriyor. AB’nin vaat ettiği 3 milyar Avro’yu yeterli bulmayan Erdoğan’ın “Yunanistan ve Bulgaristan sınırlarını açıp mültecileri otobüslere bindirip göndeririz” şantajı mülteciler meselesinin artık bir siyaset aracı olarak kullanıldığına dair hiçbir şüphe bırakmıyor.  
           Hele hele Erdoğan’ın Ege kıyılarına cansız bedeni vuran Aylan Bebeği ima ederek “AB, Türkiye kıyılarında boğulan bir çocuktan fazlasıyla karşılaşır. 10 ila 15 bini bulur. Bununla nasıl başa çıkacaksınız?” sözleri yaz aylarında birden bire başlayan Avrupa’ya mülteci akınının kendiliğinden olup olmadığına dair kuşkuları artırır nitelikte.
            Kapsamı ve derinliği gün be gün genişleyen Suriye’deki dramatik krizin tüm boyutlarını bir gazete makalesinde sıralamak elbette ki mümkün değil. Ancak Merkel’in Ankara’daki açıklamalarından mülhem şu kadarını söyleyeyim, şayet Suriye krizinin ürettiği mülteci sorunuyla mücadele etmek üzere bugün Ege’ye Alman savaş gemilerinin gelmesi bile gündemdeyse krizin yayılmacı boyutlarının neler olabileceğini herkes tahmin edebilir. Küratörleri arasında Erdoğan rejiminin de bulunduğu bu büyük krizin Türkiye’ye ekonomik, sosyal, siyasi ve diplomatik maliyetleri ise şüphesiz ki saymakla bitmez.

6 Şubat 2016 Cumartesi

Dem Erdoğan entgegenarbeiten!

Başlıkta yer alan Almanca ifadenin orjinali “Dem Führer entgegenarbeiten”dir. “Führer için çalışmak” anlamına gelen bu motto tahmin edileceği gibi Nazi Almanyası’nda yasadışı veya etiğe aykırı olmasına bakmaksızın bir eylem şayet “Hitler için yapılıyorsa meşrudur” anlamına da gelmekteydi. Bugün Türkiye’de yaşanan hukuksuzlukların, keyfiliklerin, baskı ve zulümlerin arkasında da böyle bir zihniyetin olduğu apaçık gözüküyor artık.
            Tıpkı Nazi Almanyası’nda Führer için olduğu gibi Türkiye’de de ülkenin milli çıkarları, milletin refahı ve huzuru için çalışması gerekenler uzunca bir zamandır “Erdoğan için çalışır” hale geldi. Bugün ülkenin bütün dinamik unsurları, gönüllü ya da zoraki olarak, Erdoğan’ın doymak bilmeyen siyasi ihtiraslarını, eriştikçe daha fazlasını isteyen güce ve iktidara açlığını tatmin etmek için çalışıyor. İnsanlar, bu yolun çıkmaz sokak olduğunu ve bu çabaların tıpkı Almanya’da olduğu gibi mutlak bir felaketle neticeleneceğini bilerek ya da bilmeyerek, “Erdoğan için çalışmak” üzere kıran kırana rekabet ediyor.
            Milli menfaatler, halkın rehafı ve huzuru, topyekün insanlığın iyiliği ve barışı için çalışmayı en başta Erdoğan’ın kendisi bıraktı. Şayet herhangi biri için “Tek ideali ve hedefi Erdoğan için çalışmak” denilecekse, bu sözün en fazla uyacağı kişi hiç şüphesiz ki Erdoğan’ın kendisidir. Refah Partisi’nin İstanbul İl Başkanlığı’ndan İstanbul Belediye Başkanlığı’na, oradan Başbakanlık ve Cumhurbaşkanlığı’na doğru ilerlerken elbette Erdoğan’ın bu ülkeye ve bu millete önemli hizmetleri oldu. Ama belirli bir aşamadan sonra niyetler ve gayretler rota değiştirdi ve tam tersi bir istikamete yöneldi. Kendisiyle ilgili adeta “Allah tarafından özel bir misyonla gönderilmiş” gibi bir algı oluşturan Erdoğan, epeyce bir zamandır kendisini ve ihtiraslarını milletin ve devletin önüne koydu. Ve sadece “Erdoğan için çalışmaya” başladı. Üstelik meşru ya da gayri meşru her türlü aracı kullanmak suretiyle kontrol altına aldığı tüm toplumsal unsurları ve devlet organlarını da “Erdoğan için çalışmak” hedefine kilitledi.
            Erdoğan bu çabasında şüphesiz ki en büyük anlayışı ve desteği iplerini sıkı sıkıya elinde tuttuğu AKP hükümetinden, AKP’nin Meclis Grubu’ndan ve AKP’nin kendisinden gördü. Erdoğan’ın tam olarak ne olduğunu izah etmekten özenle kaçındığı muğlak “dava”sına hizmet etmek adına AKP ve yandaşları Erdoğan’ın orkestrasyonunda en gayr-i meşru işlere hep alet ya da destek oldu. AKP ve AKP’liler “Erdoğan için çalışmak” ideali çerçevesinde Erdoğan’ın tutarsız zig zaglarına maharetle ayak uydurdu, hiçbir yanlışını görmedikleri gibi her yanlışında bir hikmet arayarak o yanlışa dört elle sarıldı. Bülent Arınç, Yaşar Yakış vb gibi partinin kurucu babalarını bile isyan ettirecek düzeye gelen, ne pahasına olursa olsun “Erdoğan için çalışmak” ilkesi bugün AKP’nin ölümcül hastalıkları arasında en vahimi haline geldi.
            Devlet, millet ve insanlık için çalışmak yerine “Erdoğan için çalışmak” yarışında şüphesiz ki valiler, kaymakamlar, bürokratlar ve diplomatlar hep en ön saflarda yerlerini aldılar. Ancak, bu kamu görevlilerinin en temel insan hak ve özgürlüklerini, en temel hukuk ve ahlak ilkelerini hiçe saymak pahasına giriştikleri tüm bu çabalara rağmen Erdoğan bu gayretleri hiçbir zaman yeterli bulmadı. Onun içindir ki, tıpkı Hitler’in zaman zaman partizanlarına, komutanlarına, bürokratlarına ve yerel yöneticilerine yaptığı gibi, Erdoğan da muhtarlardan başlayarak kaymakamlara, valilere ve büyükelçilere uzanan bir silsilede kamu görevlilerini sıklıkla bir salonda toplayıp onları hukuksuzluğa ve keyfiliğe motive eden konuşmalar yaptı.
            Erdoğan’ın geçtiğimiz günlerde kamu yöneticilerine yaptığı bir konuşmada “Erdoğan için çalışmak” uğruna yasaları ve mevuzatı bir kenara koymaları çağrısı bu konuda gelinen vahim noktayı göstermektedir. Her ne kadar Erdoğan’ı bir türlü tatmin edemeseler de, üstelik hukukta ve ceza yasasında öyle bir şey olmadığı halde, “paralel devlet yapılanması” safsatasına hızla ayak uyduran kamu bürokrasisinin “Erdoğan için çalışmak” hedefi doğrultusunda alet olduğu hukuksuzlukların ve zulmün haddi hesabı yoktur. Unutmadan, ülke ve millet menfaatlerinden ziyade “Erdoğan için çalışan” kamu görevlilerine AKP kontrolündeki belediye başkanlarını, belediye bürokrasisini de eklemek lazım. Tüm bu görevlilerin halk içinmiş gibi yaptıkları diğer tüm hizmetlerin bile nihai amacının sadece Erdoğan’a daha fazla siyasi prim kazandırmak olduğundan şüphelenmek için her türlü sebep mevcut.
            Fecaat o kadar ileri boyutta ki “Erdoğan için çalışmak” ideali maalesef en kutsalların bile yerini aldı. Diyanet İşleri, müftüler, cami imamları ve cemaat/tarikat önderleri de Allah’ın dinine, insanlığa, siyasi görüşleri ne olursa olsun Müslümanlara hizmet etmek ve “Allah için çalışmak” yerine maalesef “Erdoğan için çalışmak” idealinin peşine düştüler. Camilerdeki vaazlarda, cami imamlarının sohbetlerinde örtülü veya açık şekilde verilen mesajlarda ya da diyanet teşkilatının faaliyetlerinde “Erdoğan için çalışmak” ideali bütün ağırlığını hissettirmektedir. Öyle ki, müftüler iktidar partisinin ve Erdoğan’ın  temsilcileri gibi hareket etmekte bir sakınca görmemekte, imamların söylemleri ise inananları camileri protesto etme noktasına vardırmaktadır.
            Savcı ve hakimlerin önemlice bir kısmı da maalesef hukuk ve adalete hizmet etmek yerine bugün Erdoğan için çalışıyor. Erdoğan’ın basit imalarını bile emir telakki eden savcılar ve hakimler, muhalif gördükleri herkese hayatlarını zindan ediyor. Erdoğan tarafından doğrudan bir proje olarak kurularak bir hukuksuzluk maşası gibi kullanılan Sulh Ceza Hakimlikleri şöyle dursun, normal mahkemelerde görev yapan savcılar ve hakimler bile “Erdoğan için çalışmak” üzere birbirleriyle yarışıyor. Bu uğurda kendi meslektaşlarını, gazetecileri, akademisyenleri, siyasetçileri haksız yere tutuklamaktan, keyfi şekilde mahkum etmekten, hapishanelerde çürütmekten çekinmiyorlar.
            Türk yargı sistemindeki hazin durum maalesef, bir program çerçevesinde yaşamaya değer bulunmayan 100 bin akıl hastası veya fiziksel engellinin sistematik şekilde katledildiği “ötenazi” siyasetine karşı çıkan bir yargıcın Nazi Almanyası’nda başına gelenlere benziyor. Kullanılan insanlık dışı imha yöntemleri daha sonra Yahudilere soykırımda model alınacak olan ötenazi uygulamalarına direnen Lothar Kyessig isimli bir bölge yargıcı, bu konudaki itirazlarını dile getirmek üzere Reich Adalet Bakanı Gürtner’e bir mektup yazar. Gürtner’in Kyessig’e verdiği cevap çok ilginçtir: “Führer’in iradesini bir yasa kaynağı, bir yasa temeli olarak kabul edemiyorsanız yargıç olarak yerinizde kalamazsınız.” Üzülerek söylemeliyim ki maalesef Türkiye’de, bu yazışmanın hemen ardından hukuksuzluklara ve zulme ortak olmaktansa emekliliği tercih eden Kyessig kadar bile hukuk ve adalet nosyonuna sadık çok fazla yargıç bulunmuyor.
            Hiç şüphesiz Türkiye’de bugün polisler, sözde sivil toplum örgütleri, akademisyenler, iş adamları, medya ve hatta Sedat Peker örneğinde olduğu gibi mafya bile artık “Erdoğan için çalışmak” üzere birbirleriyle yarışıyor. Polisler sırf Erdoğan’ı memnun etmek için aralarında kendi arkadaşlarının da olduğu ve masum olduklarını çok iyi bildikleri suçsuz insanlara sürekli baskınlar düzenleyerek onları gözaltına alıyor ve ahlaksız bir “cadı avı”nın tetikçiliğini yapıyorlar. İş dünyası ise, ya tamamen gönüllü olarak “Erdoğan için çalışyor” ya da başlarına gelecek belalardan emin olmak için “Erdoğan için çalışmak” zorunda kalıyor. Ortalık “Erdoğan için çalışan” Osmanlı Ocakları, TÜRGEV gibi sözde sivil toplum örgütlerinden, Erdoğan’ın bir işaretiyle meslektaşlarını linç etmekten çekinmeyen sözde akademisyenlerden ve Erdoğan’ın propaganda makinasına dönüşen medya organlarından ve sözde gazetecilerden geçilmiyor.
            Bu furyaya hala mesafeli duranlar da yok değil tabii ki. Mesela ordu, en azından bugüne kadar, “Erdoğan için çalışmak” furyasında hep bir adım geride durmayı başardı. Ama korkarım ki, ordu da bu furyanın içine yavaş yavaş ve sinsice çekilme sürecinde bulunuyor. Bunun elbette ki iradi bir tercih ya da durum olması gerekmiyor. Yine Nazi Almanyası bu konuda da acı tecrüblere işaret ediyor. Ian Kershaw’ın meşhur Hitler biyografisinde yer alan şu tespit konjonktürel olarak kendi çizgilerine gelen ve konjonktürel tercihlerine geçici uyum gösteren bir liderin peşine düşen komutanları bekleyen tuzaklar açısından derslerle dolu: “Ordunun, siyasal programı uzun süredir kendi hedeflerine hizmet etmiş olan bir Lider’e boyun eğmesi, pervasız biçimde oynadığı yüksek riskli kumarlarla felakete davetiye çıkaran ve ideolojik hedefleriyle orduyu sıradan bir suçluya dönüştüren bir Lider’e kaçınılmaz biçimde uşaklık etmeye dönüştü.” (Ian Kershaw, Hitler – Nemesis, II. Cilt, s. 370)
            Hak, hukuk ve ahlak tanımaksızın “Führer için çalışmak” üzere birbiriyle yarışanların işgallerle, katliamlarla ve sebep oldukları dünya savaşıyla Almanya’yı nasıl bir yıkıma, insanlığı nasıl bir felakete, Almanları nasıl nesiller boyu sürecek bir utanca ittiği ortada. Bugün olup bitenleri anlayabilmek, yarın olacak muhtemel felaketleri öngörebilmek isteyenler için tarih hazin derslerle dolu.

3 Ocak 2016 Pazar

Ne Erdoğan Hitler, ne de AKP IŞİD

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın eriştiğinden hep daha fazlasını talep eden bir kişiliğe sahip olduğu herkesin malumu. Bu yüzden Erdoğan, 12 Eylül 1980 askeri darbesinin lideri Kenan Evren’in güç ihtiyaçlarına göre dizayn edilmiş olan 1982 Anayasası’nın cumhurbaşkanına verdiği muazzam güçleri bile, tabii bu güce eriştikten sonra, yetersiz buluyor. Her şeye rağmen kontrol ve denge mekanizmalarını oluşturmuş 1982 Anayasası’nın güçler ayrılığı sistemini fillen yok etmiş; yürütme, yargı ve yasama güçlerini doğrudan kendisine bağlamış olmaktan bile tatmin olmuyor.
   Mevcut durumu şu ya da bu şekilde ama mutlaka yapmak zorunda olduğu yeni bir anayasanın güvencesi altına almadan ve gücünü sorgulanamaz Ortaçağ krallıklarından bile öteye taşımadan rahat edecek gibi de görünmüyor. Yani Erdoğan’ın ihtiyaç duyduğu ve tam olarak ne olduğunu sadece kendisinin bildiği nev-i şahsına münhasır bir “başkanlık sistemi”ni kuracak olan bu yeni anayasanın daha fazla hukuk ve adalet, hak ve özgürlük, demokrasi ve şeffaflık getirmesini kimse beklemesin. Başarabilirse bu anayasanın en önemli fonksiyonu, mevcut arızi durumu kurumsallaştırarak konsolide etmek, bu arızi hali sistemleştirerek sürdürülebilir hale getirmek ve mevcut anayasanın ihlali olan tüm eylem ve hedefleri suç olmaktan çıkarmak olacak. 
   Bu bağlamda Erdoğan’ın “üniter sistemli başkanlık örneğini Hitler Almanyası’na baktığınızda da görürsünüz” açıklaması ne bir gaftır, ne de bir sürç-i lisandır. Tüm dünyada büyük ses getiren Erdoğan’ın bu sözünü düzeltmek için danışmanlarının giriştiği çabalar ise beyhude. Çünkü, Erdoğan’ın bu tuhaf sözünden ziyade, kendisini yakından takip edenler için bu tuhaf sözünü anlamlı kılan şey anti-demokratik, hukuksuz, keyfi ve intikamcı eylemlerinin büyük ölçüde Hitler Almanyası’yla benzeşmesi. Gerçek bir demokratik siyasi parti olma hüviyetini çoktan kaybetmiş AKP ise bu yolda Erdoğan’ın başarıyla kullanabileceği Hitler’in NAZİ partisi gibi kullanışlı bir aparattan ibaret kalıyor. 
   Bütün bunlara rağmen ne Erdoğan’ın bir Hitler, ne de AKP’nin halifeliğine biat ettiği Bağdadi’nin her emrini yerine getiren IŞİD benzeri bir örgüt olduğunu söyleyebiliriz. Şu aşamada bunu söylemek ciddi bir haksızlık olur. Henüz değil. 
   Evet doğru, Erdoğan kendi cephesindeki ya da karşısındaki hiç bir muhalifine hayat hakkı tanımak istemiyor. Ama 1934’ün bir yaz akşamına denk gelen Hitler’in “Uzun Bıçaklar Gecesi”nde yaptığı gibi 80 civarındaki öndegelen muhalifini bir gecede ve doğrudan kendisi elini kana bulayarak ortadan kaldırmıyor. Kabul edelim ki, Erdoğan henüz böyle bir şey yapmış değil. 
   Evet doğru, Erdoğan da Hitler gibi peşinde koştuğu muhayyel imparatorluğu inşa etmek için daha büyük bir yaşam alanının (lebensraum) hayalini kuruyor. Her hal ve adımından belli ki bunun için bazı komşu ülkelerin topraklarını yönetimi altına almak istiyor. Ama Hitler’in çevresindeki ülkeleri fiilen işgal etme noktasına henüz gelmiş değil. Henüz değil.
   Evet doğru, Erdoğan da Hitler gibi düşmanlıklardan, krizlerden, kaostan ve şiddetten güç devşirmeyi iyi biliyor. Elde ettiği gücün verdiği cesaretle ve büyük bir pervasızlıkla hareket edebiliyor. Ama bu gücünü yine de Hitler kadar cüretkar ve onun kadar hesapsız kullanmıyor. Mesela, başka türlü halletmek mümkünken Rus uçağını düşürerek kendi kitlesinin gözünde daha da kahramanlaşıyor. Ama uçağı düşürülmek suretiyle Türkiye’ye düşman edilen Rusya’yı Hitler gibi işgale girişecek kadar açık bir imkansızın peşine düşmüyor. Henüz değil.
   Evet doğru, Erdoğan da Hitler gibi kendi ülkesinde yaşayan bazı toplumsal kesimleri insan olarak görmüyor. Elinden gelse tek tek fişlettiği bu insanların kapılarına kocaman birer işaret koyduracak. Kim olduklarını belli edecek işaretli elbiseler giydirecek onlara. Hepsini toplumsal nefret objeleri haline getirerek hiç bir itiraz duymadan ortadan kaldırılmaları için uygun zemini hazırlayacak... Aslında önemli ölçüde bu denilenleri yapmış da bulunuyor. Bazı hukukçular Erdoğan rejiminin yaptıklarının soykırım ölçeğine ulaştığını savunsa da bu despotik rejim muhalif gördüklerini ortadan kaldıracak sistematik bir fiziki soykırım işine henüz girmiş değil. Henüz değil.
   Evet doğru, Erdoğan da Hitler gibi kendisine koşulsuz sadaket gösterip kul köle olacaklar dışında bürokraside, iş hayatında, kültür dünyasında, medyada, sivil toplumda veya siyasette hiç kimseye hayat hakkı tanımak istemiyor. Kendi görüşünde olmayan tüm kamu görevlilerini tek tek fişliyor, etiketliyor, düşmanlaştırıyor ve görevlerinden alıyor. Bazılarını ise uyduruk suçlamalarla yargılamadan yıllarca hapishanelerde süründürüyor. Ama hakkını yememek lazım. Bilebildiğimiz kadarıyla hedefe koyduğu kamu görevlilerini fiziken ortadan kaldırma yöntemine henüz başvurmuş değil. Henüz değil.
   Evet doğru, Erdoğan da tıpkı Hitler gibi kendi sesinden ve fikirlerinden başka ses ya da fikir duymak istemiyor. En cılız farklı sese ya da görüşe bile tahammül edemiyor. O yüzden Türkiye’deki medyanın yüzde 90’ını tamamen kontrol altına almış bulunuyor. Gerçekler ne kadar rahatsız edici, ne kadar berbat olursa olsun Erdoğan emrindeki bu eşsiz propaganda makinası sayesinde kitleleri istediği gibi yönlendirebiliyor. Yalanı, iftirayı, çarpıtmayı, medyatik linci ahlak haline getiren profesyonel ya da gönüllü propagandistleri ise Goebbels’i hiç aratmıyor. Ama yine de Erdoğan rejimi doymak bilmiyor. Bu yüzden bir gecede 14 TV kanalını susturuyor. Bir günde 2 gazeteye, 2 TV’ye el koyabiliyor. Bir-iki ay içerisinde yüzlerce gazeteciyi işsiz bırakıp, onlarcasına yüzlerce dava açarak iş yapamaz hale getirebiliyor. Ama elinizi vicdanınıza koyun hala tek tük de olsa, cılız da olsa, kimseye ulaşmasına müsaade edilmese de muhalif sesler yok mu bu ülkede? Yani tam olarak Hitler Almanyası gibi değil durum. Henüz değil. 
   Evet doğru, bütün muhalif gazeteciler, aydınlar, akademisyenler yazabildiklerini, söyleyebildiklerini her an işlerinden atılabileceklerinin, çalıştıkları gazetelere, TV’lere, üniversitelere, yayınevlerine el konulabileceğinin, sokakta linç edilebileceklerinin ya da öldürülebileceklerinin endişesi içerisinde ve bunun farkında olarak söyleyip yazıyor. Ama neticede hapse tıkılan gazeteci sayısı 30’larda, davalarla ve tehditlerle bunaltılsalar da gazeteciler ve aydınlar henüz sokak ortalarında sadece tartaklanmakla, dövülmekle yetiniliyor. Gazetecilerin ve aydınların kitlesel suikastlerin, cinayetlerin hedefi yapıldıklarını henüz söyleyemeyiz. Henüz değil. 
   Evet doğru, Erdoğan Türkiye’sinde acımasız kitlesel cezalandırmalar konusunda Hitler Almanyası’nı çağrıştıran durumlar yok değil. Bakın işte siyasal menfaatler uğruna yapılan kirli pazarlıklarla güçlenmelerine yıllarca göz yumulan PKK terör örgütü bahane edilerek yüzbinlerce insan yaşadıkları şehirlere hapsediliyor. Masum insanlar haftalarca süren bu hukuksuz kuşatmalarla aç-susuz bırakılıyor. Yaşlılar, kadınlar, bebekler öldürülüyor. Ama kabul etmeliyiz ki insanlar henüz kitleler halinde gaz odalarına gönderilmiş değil. Henüz değil.
   Evet doğru, Erdoğan rejimi polis teşkilatını yok edip, doldurduğu yandaşlarla bu teşkilatı kendisine bağlı partizan bir milis gücüne dönüştürmenin çabası içerisinde. Üstelik durumdan vazife çıkaran bazı gençler biraraya gelip kendilerine “Erdoğan’ın Askerleri” diyerek hızla örgütleniyorlar. Şiddetle aralarına mesafe koyma ihtiyacı duymayan bu gençlerin fırsatını bulduklarında neler yapabileceklerinin küçük bir örneğini hedefe konan HDP’nin binalarına karşı giriştikleri saldırganlıkla ve bazı medya organlarına yaptıkları saldırılarla gördük. Saldıranların Erdoğan rejimi ve AKP hükümeti tarafından nasıl ödüllendirildiklerini de. Ama kabul edelim ki henüz Hitler’in SS’leri kadar (Storm Soldiers) örgütlü, güçlü ve kıyıcı değiller. Henüz değiller. 
   Evet doğru, Erdoğan rejimi kendisine boyun eğmeye direnenlerin şirketlerine belki Hitler gibi el koyuyor. Muhalif gördüklerini işlerinden edip, iş bulamaz hale getirip aileleriyle birlikte açlığa mahkum ediyor. Ağır silahlı polisler eşliğinde kreşlere, okullara, yurtlara baskın üzerine baskınlar düzenletip insanları yıldırmaya çalışıyor. Hala yılmayanları geceyarıları gözaltına aldırtıyor. Boyun eğmemekte direnenleri tutuklatıyor. Evet bunları yapıyor ama muhalif gördüklerini doğrudan duvar önünde kurşuna dizdirip henüz infaz etttirmiyor. Henüz değil.  
   Evet doğru, Erdoğan rejimi genç, yaşlı, kadın demeden masum insanları bir geceyarısı evlerinden topluyor. Tıpkı Hitler’in toplama kamplarında olduğu gibi, aralarında yaşlı ve hastaların bulunduğu bu insanları kışın dondurucu soğuğunda spor salonlarında oluşturulan demir kafeslerde topluyor. Tedaviye ihtiyacı olan hastalara günlerce tedavi imkanı, bebeğini emzirmek zorunda olan annelere günlerce emzirme izni verilmiyor. Ama kabul edelim ki Erdoğan rejimi ve AKP iktidarı ne bu insanları gaz odasına yolluyor, ne de IŞİD gibi bu insanları hapsedildikleri kafeslerde ateşe veriyor. Henüz değil. 
   Yeniden ifade etmek gerekirse ne Erdoğan henüz bir Hitler, ne de AKP henüz bir IŞİD. Evet, henüz değiller.
   

26 Kasım 2015 Perşembe

Erdoğan’ın savaşı

Salı sabahı kritik Türkiye-Suriye sınırında koruma uçuşu yapan Türk Silahlı Kuvvetleri’ne bağlı savaş uçaklarının defaatle uyarmasına rağmen 17 saniyelik de olsa sınır ihlali yaparak ülkenin güvenliğine tehdit oluşturan Rus savaş uçaklarının düşürülmesi Türkiye’nin 2012’de Doğu Akdeniz’de bir askeri uçağının düşürülmesinden sonra deklare ettiği angajman kuralları çerçevesinde hukukidir ve hukukiliği nispetinde de meşrudur. Ancak, böyle bir hamlenin taa en başından tahmini zor olmayacak yıkıcı askeri, diplomatik, siyasi ve ekonomik sonuçları göz önüne alındığında kısa süreliğine sınır ihlali yapan Rus savaş uçağının düşürülmesi yapılması gereken ilk şey midir, tartışılır.  
Şayet büyük bir uluslararası krize yol açan olayı kısa süreli sınır ihlalinden ibaret bir angajman kuralları ihlalinin sonucu ortaya konan bir tasarrufmuş gibi ele alırsak, Rus uçağının düşürülmesinin hukuken ve teknik açıdan değil belki ama askeri, siyasi ve diplomatik perspektiften izahını yapmakta zorlanırız. Neticede ülkelerin hava sahaları ve hava sınırları çoğunlukla komşularının savaş uçakları tarafından sıklıkla ihlal edilebilmektedir. Şayet her hava sahası ihlalinde uçak düşürülecek olunsa bugün birbiriyle sıcak savaş içerisinde olmayan tek bir dünya ülkesi ya da barış içerisinde yaşamaya devam eden komşu ülkeler diye bir şey kalmazdı.
Bu konuda somut örnek için ise uzaklara gitmeye gerek yok. Mesela, Türkiye ile Yunanistan arasında kıta sahanlığı, FIR hattı, ada ve adacıkların statüsü gibi birçok tartışma ve husumet konusu olan Ege Denizi’nde her hava ihlali uçak düşürmekle sonuçlansaydı sanırım bugün Yunanistan ve Türkiye’nin hava savunma envanterindeki yüzlerce savaş uçağı Ege Denizi’nin dibinde olurdu. Yunanistan’la en gerilimli dönemlerde bile Ege’de sıklıkla vuku bulan hava sahası ihlalleri iki ülke pilotlarının, eminim ki ileriki yıllarda çocuklarına ve torunlarına birer tatlı macera olarak anlatacakları, it dalaşlarından öteye geçmemiştir. Salı günü yaşanılan kriz on yıllar boyunca net düşmanlık ilişkisi içerisindeki bu iki gergin komşu ülke arasında bile benzeri yaşanmamış büyük bir fecaattir.
Kaldı ki Rusya, ne o gerilim yıllarındaki Yunanistan gibi Türkiye’nin düşman olarak gördüğü bir ülke, ne de Türkiye en azından Salı gününe kadar ki Rusya tarafından toprakları ve halkının güvenliğini tehdit eden bir ülke durumundaydı. Burada ekonomik, ticari, siyasi ve diplomatik ilişkileri son derece ileri düzeyde olan iki dost ülkeden bahsediyoruz. Dünya politikasındaki tercihleri ve iç siyasi rejimleri açısından ciddi farklılıkları bulunsa da ikili ticaret hacmi 40 milyar dolarları zorlayan, turizmde birbirlerinin tercihi olan, enerjiden gıdaya karşılıklı bağımlılık (interdependency) içerisinde bulunan, Suriye, Gürcistan, Ukrayna gibi iki tarafı da ilgilendiren tüm uluslararası krizlerin yıpratıcılığına rağmen ikili münasebetlerine iyi komşuluk ilişkilerinin hakim olduğu iki ülke ve iki halktan bahsediyoruz.
Her ne kadar küresel meselelere yönelik siyasi, diplomatik, ekonomik ve stratejik bakımlardan farklı perspektiflere sahip olsalar da, iki ülke arasında uzunca bir zamandır birbirlerinin hassasiyetlerini önemseyen, o hassasiyetleri kaşımaktan imtina eden iki taraflı (bilateral) bir siyaset çerçevesinde halklarının vizesiz seyahat edebileceği karşılıklı bir güven ve barış ortamı bulunmaktaydı. Erdoğan rejiminin Suriye’de izlediği “Esedsiz rejim” politikalarıyla Rusya’nın Esed’i korumacı ve destekleyici politikaları en başından beri karşıt olsa da, bu soruna rağmen başarıyla kompartmantalize edilen konular sayesinde ikili iyi ilişkiler geliştirilerek sürdürülebilmişti. Yani Rusya Türkiye için, velev ki uyarılara rağmen olsun, 17 saniyelik bir hava sahası ihlalinden dolayı savaş uçağı düşürülecek bir hasım ülke değildi.
Mevcut şartlarda gerek siyasi, gerekse askeri karar alma süreçlerinde bulunan yetkililerin bunun böyle olduğunu bizim gibi gazetecilerden çok daha iyi bildiklerinden şüphe duyamayız. Öyleyse sonuçlarının, kısa ya da orta vadede onarılamayacak, ikili ilişkilere ve bölge güvenliğine mutlaka kalıcı hasarlar verecek kadar vahim olacağından şüphe duyulmayan böyle bir hamleye kim, neden gerek duydu? Sadece Türkiye ile Rusya arasında değil, Türkiye’nin NATO üyeliğinden dolayı küresel çapta da büyük risklere ve tehditlere yol açarak dünyayı daha belirsiz ve istikrarsız bir noktaya taşıyan bu siyasi kararı kim, hangi saiklerle verdi?
Çarşamba günü grup toplantısında yaptığı kendi açıklamalarından anlıyoruz ki tamiri hayli zaman ve enerji gerektirecek feci sonuçlar doğurması beklenen bu karar Başbakan Ahmet Davutoğlu tarafından verilmiş. Oysa Salı sabahı konuyla ilgili yapılan ilk resmi açıklamanın Erdoğan’ın Sarayı’ndan gelmesi bu konuda karar merciinin tam da denildiği gibi olmayabileceğine işaret ediyor. İlk dakikalarda düşürülen uçağın Rus uçağı olduğunu açıklamak suretiyle stratejik açıdan Türkiye’yi çok zor durumda bırakan bu açıklamanın Saray’dan yapılması bu fecaatin sorumluluğu konusunda ana aktörün de kim olduğunu gösterdiği gibi bu aktörün motivasyonunu da tartışmaya açmıştır.
Sınırlı bir çerçevede tutulmak kastıyla başlatıldığı tahmin edilen bu gerilim, bu kriz, bu savaş tahmin edildiği gibi Erdoğan’ın bir savaşı ise bu savaşını motivasyonunu, amaçlarını ve kapsamını anlamak ve anlamlandırmak daha kolay olacaktır. Bu durumda elbette ki krizin hem iç siyasete, hem de uluslararası siyasete bakan yönlerinin tafsilatlı bir şekilde analiz edilmesi gerekecektir.
Öncelikle kontrollü bir kriz ya da sınırlı tutulabileceği varsayılan bir savaş Erdoğan’ın Türkiye’de bir oldu-bittiyle ihdas edip, hukuksuz fiili adımlarla konsolide etmeye çalıştığı tek adam rejimini kurma çabalarını kolaylaştıracaktır. Savaş ve hatta ciddi bir gerilim ortamında Erdoğan’ın diktatoryal adımlarını sorgulamak, eleştirmek ve bunlara karşı çıkmak daha da zorlaşacaktır. Savaş-kriz şartları bahane edilerek muhalif görüşteki her kesim daha kolay terörist ya da hain ilan edilebilecek ve sesleri kısılabilecektir. Şayet Hitler Almanyası, 1979 İran Devrimi sonrası ve benzeri süreçlere bakılacak olursa hepsinde yeni rejimlerin ancak savaş koşullarının sağladığı imkanlarla konsolide edilebildiğini rahatlıkla görebiliriz. Sınırlı ve kontrollü olacağı varsayılan kriz ve savaşların çabucak kontrolden çıkabileceğini de.
Diyeceğim o ki, Erdoğan rejimi Türkiye’nin NATO üyeliğinin verdiği güvenceyle uluslararası güç dengelerinin kontrolden çıkmasına müsaade etmeyeceği Rusya ile girişilecek bir gerilimin içerideki tek adam rejimini kurma sürecini kolaylaştırdığını hesap etmiş olabilir. Şayet öyleyse, yani üretilen bir dış gerilimle iç siyasi dizayn amaçlanıyorsa, bu Erdoğan’ın kamuflajlı ters köşe hamlelerinin ilkini oluşturmayacaktır.
Malumunuz uluslararası toplumda oluşan hassasiyetler ve baskılar neticesinde Erdoğan rejimi gönülsüzce de olsa IŞİD karşıtı cephede yer almıştır. Ancak, Erdoğan rejimi IŞİD mevzilerini vurmak üzere elde ettiği sınır aşan operasyon meşruiyetini çok nadiren IŞİD’e karşı kullanmış ve bu imkanı daha ziyade terör örgütü PKK ve Suriye’nin kuzeyindeki uzantılarına yönelik değerlendirmiştir. Tek bir şiddet eylemine bulaşmamış Hizmet Hareketi’ni “terör örgütü” diye yaftalayıp, sıradan masum sivillere karşı cadı avı yürütmekten geri durmayan Erdoğan rejiminin, sınır ötesindeki IŞİD ve el-Kaide unsurları şöyle dursun Türkiye içindeki IŞİD ve el-Kaide unsurlarına karşı bile ciddi bir hamlesi gerçekleşmemiştir.
Öte yandan, IŞİD’in ve el-Kaide uzantısı radikal grupların Suriye’de güçlenmesinde Erdoğan rejiminin doğrudan ya da dolaylı kolaylaştırıcı rolü tüm dünyanın dilindeyken, Antalya’daki G-20 Liderler Zirvesi’nde Rusya lideri Putin isim vermeden G-20 üyesi ülkeler arasında IŞİD destekçileri olduğunu açıktan ifade etmiştir. Rus uçakları ve füzeleri tarafından vurulan IŞİD petrolü taşıyan tırlar üzerinden ise açıkça Türkiye’yi ima etmiştir. Dünyanın belli başlı güçleri arasında terör örgütü IŞİD’e karşı ortak hareket imkanlarının ele alındığı bu zirvede Putin’in bu ters köşe salvosu Erdoğan açısından kolay sindirilebilecek bir hamle olmamıştır. Şayet sınırımızda düşürülen Rus uçağına dair herhangi bir Saray etkisi varsa hiç şüpheniz olmasın ki bu etkinin tohumları G-20 Zirvesi’nde yaşananlarla atılmıştır.
Geriye ise sadece kitleleri ikna ederek iç kamuoyunu hazırlayacak bir mazeret bulmak kalmıştır. Bu bakımdan da Bayır-Bucak Türkmenlerinin yaşadığı trajedi kullanılmıştır. Suriye’de Türkiye sınırına yakın bir bölgede iki ateş arasında kalan Bayır-Bucak Türkmenlerinin içler acısı durumu elbette ki her türlü dayanışmayı gerektirecek niteliktedir. Ancak daha önce IŞİD’in katlettiği Türkmenler konusunda kılını kıpırdatmayan, hatta Türkmen sığınmacılara bile kapısını açmayan Erdoğan rejiminin birden bire zirve yapan Türkmen hassasiyeti her türlü şüpheyi celbetmektedir.  
Rus uçağının düşürülmesi Erdoğan rejiminin ta başından beri yanlış bir rotada ve ulusal çıkarlardan ziyade kişisel ihtiraslarla şekillendirdiği Suriye politikasının Türkiye ve uluslararası topluma oluşturduğu riskler ve tehditler ne ilktir, ne de son olacaktır. Ancak, Rusya ile yaşanan gerilimin çok farklı bir boyutu var ki üzerinde mutlaka durulmayı hak etmektedir. BM Güvenlik Konseyi daimi üyesi 5 ülkeden biri olan Rusya, savaş uçağı düşürülür düşürülmez Erdoğan rejiminin IŞİD ve benzeri radikal terör örgütleriyle muhtemel siyasi, askeri ve finansal ilişkilerini hedef alacak şekilde BM’den bir soruşturma başlatmasını talep edeceğini açıkladı.
Rusya, BM aracılığıyla böyle bir uluslararası soruşturmayı başlatmayı başarabilirse bu sürecin nasıl sonuçlanacağını tahmin etmek zor değil. 2005 yılında Lübnan eski Başbakanı Refik Hariri’ye düzenlenen bombalı suikasti araştıran BM araştırma komisyonunun bulguları sonrası somut delillerle suçlanan Suriye ve Esed rejiminin başına gelenler bu konuda ciddi bir fikir verebilir. Kaldı ki kimyasal gaz gibi kitle imha silahlarının bile kullanıldığı Suriye’de 4 yıl boyunca yaşananlar Hariri suikasti ile mukayese edilemeyecek kadar vahim.
Uluslararası hukukun zembereğini tetiklemesi durumunda Rusya’nın ve başta Esed rejimi olmak üzere bölgesel ve uluslararası müttefiklerinin bu soruşturmanın ihtiyaç duyacağı belge ve delilleri sağlamakta tereddüt etmeyeceği şimdiden tahmin edilebilir. Türkiye’ye masum Türk halkına şimdiden büyük zararlar veren Erdoğan’ın savaşı bakalım Erdoğan için zaferle mi, yoksa hezimetle mi sonuçlanacak? Allah, Türkiye’yi ve bölge halklarını kişisel ihtiraslarla verilen şahsi savaşların gazabından ve yıkımından korusun.  



1 Mayıs 2014 Perşembe

Temel içgüdü ve iktidar şehveti


Tek hücreliler de dahil olmak üzere tüm canlıların en temel ve en güçlü içgüdüsü hayatta kalma güdüsüdür. Onur, izzet, şeref, haysiyet, namus gibi ahlaki değerleri öne almış kendisine saygısı olan insanlar için ise bazen bu en temel içgüdü ikinci plana düşebilir. Şövalye ruhlu bu faziletli insanlar rahatları ve hatta hayatları pahasına haksızlıklara karşı isyan bayrağını çeker ve zulümlere karşı durmayı hayatlarına tercih ederler. Bu türden insanların toplumun değişik katmanlarında hala var olabilmesi geleceğe dair toplumdaki cılız umut ışığını güçlendirir.
Bir toplumda civanmert bir sivil toplum aktörüne, gözünü budaktan sakınmayan bir cesur gazeteciye, kamu yararı için kendisini riske eden bir devlet memuruna, hakkın yerini bulması için canını dişine takan bir hukukçuya, milletin selameti için kendisini feda edebilen bir polise, bir askere, bir savcıya, bir hakime, bir bürokrata ve benzerlerine ne kadar sık rastlarsanız geleceğinize dair o kadar ümitli olabilirsiniz. Asıl korkulması ve endişe duyulması gereken ise, özellikle Türkiye’nin bugünlerde içinde bulunduğu süreç gibi, iktidar çevrelerinin yozlaştığı, evrensel ahlak adına ne varsa ihlal etmenin arsız bir norm haline geldiği, muktedirlerin zalimleştiği, hukukun bile sınır tanımaz zulümlere alet edildiği dönemlerde bu türden fazilet, feragat ve şecaat sahibi insanlara hiç rastlanılmaması ya da seyrek rastlanılmasıdır.
Bahsini ettiğimiz bu tür insanlardan elbette ki ülkemizde çokça var. Ama bunların yanı sıra görülmedik yolsuzluk, hırsızlık, rüşvet, haksız kazanç iddialarına ve içine girdikleri güçlü şekilde iddia edilen ulusal ya da uluslararası tüm kirli ilişkilerine rağmen temel güdüleri ne pahasına olursa olsun ayakta kalmak olan ve bu uğurda hiçbir ahlaki norm ve hukuk kuralı tanımayan, iktidarda kalmak için hayasızca mücadele verenler de yok değil.
Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en büyük yolsuzluk ve rüşvet skandalını ortaya çıkaran 17 Aralık yolsuzluk operasyonu ve akim bırakılan 25 Aralık yolsuzluk operasyonu girişimi sonrası yaşananlar, bu temel içgüdünün ikinci kategoride bulunanlarda ne kadar baskın olduğunu hepimize göstermiş olmalı. Siyaseten ayakta kalmak; ahlaken ayıp, dinen günah ve hukuken suç olan yapıp ettiklerinin hesabını vermemek için hayasızlığı, onursuzluğu, izzetsizliği ve arsızlığı büyük bir maharetle kendilerine nasıl koruyucu bir maske haline getirdiklerine şaşkınlık içerisinde şahit olduk.
Hukukun, ahlakın, izzetin, ve haysiyetin siyasette hala bir değer ve anlam ifade ettiği en gelişmemiş ülkelerde bile, bizim ülkenin başbakanı, bazı bakanları, bazı bürokratları ve bazı işadamları hakkında ortaya saçılan yolsuzluk, rüşvet, hırsızlık iddialarının binde biri ortaya atılmış olsaydı, hiç şüpheniz olmasın ki o ülkede hükümet ve başbakan yüz kere istifa etmiş olurdu. Bizde ise, ortaya saçılan yüzlerce somut delil ve karineye rağmen, halktan özür dileyerek onurluca istifa edip, bağımsız yargının kendilerini aklamasını sükunet içerisinde beklemek şöyle dursun, hukukun verdiği yetkileri kullanmak suretiyle bu devasa skandalı ortaya çıkararak konumlarının gereği olan sorumlulukları yerine getirenler görülmedik hukuksuzluklara, tasfiyelere ve yargısız infazlara maruz bırakıldılar.
Oysa hatırlayacağınız gibi, kamu görevlilerinin 10 Euro’nun üzerinde değere sahip hediye kabul etmelerinin suç olduğu Almanya’da bir işadamı dostunun sağladığı mekanda 700 Euro civarı meblağ tutan bir tatil geçirmekle suçlanan eski Cumhurbaşkanı Christian Wulf, soruşturma için savcılık tarafından dokunulmazlığının kaldırılmasının talep edildiği 16 Şubat 2012’nin hemen ertesi günü görevinden istifa etmişti. Böylece soruşturmanın sağlıklı yürütülmesinin önünü açmıştı. 2 yıl süren soruşturma sonrasında Wulf suçsuz bulundu ve aklandı.
Bizde ise hakkında yüz milyonlarca dolarlık yolsuzluk yaptığına dair güçlü iddialar olan bir başbakan ve çevresindekiler bu ülkeyi yönetmeye devam ediyor. Hakkındaki iddialar somut delilere dayanan İçişleri Bakanı, skandal sonrası hemen istifa etmek yerine görevde kaldığı 8 gün boyunca aralarında kendisini soruşturanların da bulunduğu binlerce kamu görevlisinin görevden alınmasına dair kararlara imza atabiliyor. Hediye olarak aldığı 300 bin dolarlık kol saatini takan bir başka bakan görevinden istifa etmek zorunda kaldığı halde milletvekilliği dokunulmazlığını hala sürdürebiliyor. O bakanın yanı sıra milyonlarca Euro ve Dolar’lık rüşvet alan diğer bakanlar da milletvekilliklerini sürdürüyor ve aynı durumdaki bürokratlar ise farklı görevlerde normal hayatlarına devam ediyor. Bir de hiç utanmadan sıklıkla halkın karşısına çıkıp en namuslu insanlarmışlar gibi nutuklar atabiliyorlar.
Belki de sahiden namuslular ama bunu ortaya çıkaracak soruşturma süreçlerine müdahale ederek bunu ispatlama hakkından aslında kendilerini mahrum bırakıyorlar. Daha kötüsü suçlu olduklarına dair algıyı kendi elleriyle daha da güçlendiriyorlar. Bir de bunlar dindar, muhafazakar geçinip, pervasızca dini istismar ederek bir ahlak ve erdem dini olan İslam’ın üzerine büyük bir gölge düşürüyorlar. El Kaide’nin bulaştırdığı terör ve şiddet lekesi yetmiyormuş gibi bu güzel dinin üzerine şimdi de hırsızlık ve yolsuzluk lekesini ekliyorlar.
Yine Almanya’da bazı milletvekillerinin devlet tarafından verilen 120 Eoru civarı konut yardımını, zamanlarını ofiste geçirdikleri halde almaya devam etmelerinin ortaya çıkmasıyla parlamentoda nasıl sığaya çekildiğini de hatırlıyoruz. Bizde ise bakanların, vekillerin ve belediye başkanlarının kişisel seçim kampanyalarında kamu imkanlarını nasıl kullandıklarının örneklerinin haddi hesabı yok. Zaten bunlardan hesap soran da yok.  
Yine hatırlanacağı gibi, geçtiğimiz haftalarda İngiltere Kültür Bakanı Maria Miller, evi için aldığı kredi miktarını keyfi bir şekilde arttırarak devleti dolandırdığının tespit edilmesi üzerine, haksız kullandığı 5 bin sterlini geri ödemiş ve buna rağmen istifa etmişti. Haksız kullandığı miktar bizim Başbakan, bakanlar ve aileleri hakkındaki yolsuzluk iddialarının yanında çerez parası bile olamaz oysa. Miller istifa ediyor, bizimkiler ise siyasete ve ülkeyi yönetmeye devam ediyorlar.
Öte yandan, geçtiğimiz yıllarda Güney Kıbrıs’ta meydana gelen bir cephanelik patlaması sonrası yaşananlar da siyasal etiğin ne olduğu açısından iyi bir örnek. Ölümlerin olduğu bu olay sonrası olayla doğrudan ilişkileri olmadığı halde siyasi sorumluluk duyan Rum kabinesinin önemli bir kısmı hemen istifa etmişti. Halbuki, Balıkesir’de 25 askerin ölümüyle sonuçlanan benzer bir facianın siyasi bedelini ödemek bizim ülkemizde hiç kimsenin aklının ucundan bile geçmemişti.
 Bir de tabii Güney Kore’de batan gemide ölen öğrenciler sonrası yaşanan gelişmeler var ki, tam ibretlik. Biliyorsunuz, ölümlerden kendisini sorumlu tutan okul yöneticilerinden biri hemen intihar etti. Ülkenin başbakanı ise hiçbir dahli olmadığı halde sorumluluğu üstlenip istifasını verdi. Böyle yapmakla belki başbakanlığı kaybetti ama, onur, izzet ve haysiyetini pekiştirmiş oldu. Ya bizimkiler? Ne doğrudan sorumlu oldukları 34 ölümlü Uludere katliamının, ne sebep oldukları çok ölümlü hızlı tren faciasının, ne de benzeri katliam ve faciaların sorumluluğunun gereği olan istifa etmek şöyle dursun, bazı durumlarda birbirlerine teşekkürler sunup, takdirlerle ödüllendirebildiler.
Lafa gelince din, ahlak, faziletten dem vurup, dini değerleri en aşağılık şekilde istismar eden bu siyaset sınıfı, ahlak ve faziletler manzumesi olan bu güzel İslam dinine de en büyük zararı veriyorlar. Türkiye’de ve dünyada dindar Müslümanların fevkalade mahir hırsızlar, rüşvetçiler, hak tanımaz zalimler olduğuna dair hak edilmeyen bir imajın oluşmasına yol açıyorlar. “Yozlaşmış Müslüman” kimlikleriyle İslam dininin imajını yerle bir ediyorlar. 
İzzetlerini, onurlarını, ahlaklarını sıfırlamak pahasına konumlarına çalı gibi sımsıkı sarılmakla kalmayıp, daha fazla güce ve iktidara duydukları şehvetle hukuku ve devlet sistemini tarumar ediyorlar. Bunlar yetmiyormuş gibi bir de bu yanlışlarına karşı çıkıp, pisliklerine tepki gösteren toplumsal kesimlere yönelik görülmedik zulümlere imza atıyorlar. Ellerindeki devlet gücünü ve güdümlü medya imkanlarını kullanarak görülmedik iftiralara ve haysiyet cellatlığına soyunuyorlar. Gırtlaklarına kadar gömüldükleri ve ne kadar gömüldüklerini en iyi kendilerinin bildikleri pisliklerin üzerini örterek ayakta kalabilmek için yapmadıkları hile, desise kalmıyor. Adeta başı kesilmiş can çekişen bir horoz gibi devletin kurumlarına, milletin değerlerine, hukuk ve demokrasinin en temel ilkelerine tamiri zor zararlar veriyorlar.
 Bürokrasideki hukuksuz ve yargısız infaz niteliğindeki tasfiyeler, basına ve sosyal medyaya büyük baskı ve sansürler, rejimi tam bir despotik muhaberat devletine dönüştüren MİT yasası, 1 Mayıs’ta olduğu gibi toplantı özgürlüğüne konulan yasaklar, en sıradan demokratik bir hukuk devletine bile yakışmayan tehditler, şantajlar ve Hizmet Hareketi'ne yönelik işlenen nefret suçları işte hep Başbakan ve çevresindeki yozlaşmış ekibin ne pahasına olursa olsun ayakta kalmayı hedefleyen o temel içgüdülerinden kaynaklanıyor. Buna bir de hep daha fazlasına ihtiyaç duydukları iktidara ve güce olan doymak bilmez şehvetlerini eklemek gerekiyor.
Bana göre, bu kadar pisliğe ve yolsuzluğa batmış bir iktidarın hayvani bir içgüdüyle giriştiği akıl almaz uygulamaları sürdürebilir kılmasının imkanı bulunmuyor. Ama ne yazık ki bu siyaset çetesinin izzet ve onur eksikliğinin kısa ve orta vadede ülkeye vereceği zararı ve bunun oluşturacağı bedeli hepimiz ödüyoruz, ödeyeceğiz. Kendilerini daha fazla iktidar şehvetine kaptırmış birileri yüzünden ülke ve millet olarak hep birlikte kaybediyoruz. 

English: http://www.todayszaman.com/columnist/bulent-kenes_346669_basic-instinct-and-lust-for-power.html