polis etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
polis etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Şubat 2016 Perşembe

‘Cadı avı’ genelgesi, fişleme yasası ve İslamo-Faşizm

Faşizm işte böye bir şey. En temel hak ve özgürlükleri kemirdikçe, demokratik normları, teamülleri ve kurumları aşındırdıkça, hukukun yerine keyfiliği koydukça kendi alanını genişletikçe genişletir. Her anı karabasanlarla dolu ölümcül bir hastalık gibi sardığı ülkede yaşayan insanların yaşam alanlarını, hak ve özgürlüklerini daralttıkça daraltır. Bir kere devlet hüviyetine bürünmeye görsün, faşizm insanların ne canına kıymet verir ne malına, ne özeline/mahremiyetine saygı gösterir ne yaşam tarzına, ne inancına ne de siyasi düşüncesine.    
     Türkiye bir-kaç yıldır siyasal İslamcı bir muktedir kliğin ihtirasları ve emelleri doğrultusunda hızla İslamo-Faşist bir rejime doğru yol alıyor. Üstelik son aylarda bu gidişat daha da hızlanmış durumda. İnsanlar etnik kökenlerinden, dini inançlarından, siyasi görüşlerinden veya yaşam tarzlarından dolayı ötekileştiriliyor, düşmanlaştırılıyor, şeytanlaştırılıyor ve en aşağılık cadı avlarının hedefi haline getirilebiliyorlar.
            İnsanlar haksız, hukuksuz ve keyfi şekilde gözaltına alınıp günlerce nezarethanelerde bekletilebiliyor. Bazıları Sulh Ceza Hakimliği diye sonradan uydurulan güdümlü merciler tarafından keyfi bir şekilde tutuklanıp ceza evine atılabiliyor. Erdoğan’ın bir proje olarak kurdurduğunu açıkça itiraf ettiği yine aynı hakimliklerin hukuksuz ve keyfi kararlarıyla Türkiye’nin en başarılı şirketleri ile eğitim kurumlarının yönetimine el konulabiliyor ya da şirketlerin kendileri doğrudan gasp edilebiliyor. Muhalif gazetelere el konularak susturuluyor, bağımsız televizyonların ekranları karartılıp kapılarına kilit vuruluyor. Fikirlerinden, eleştirilerinden dolayı gazetecilere dava üstüne dava açılıyor, sudan bahanelerle gözaltına alıyor ve hatta hapse atabiliyorlar. Akademisyenler ve aydınlar sırf fikirlerinden dolayı hedef haline getiriliyor, en üst düzeyden tehdit ediliyor, üniversitelerden atılıyor, mahkemelerde süründürülüyor.
            Tüm bunlar Uluslararası Af Örgütü’nün son raporunda Türkiye’de insan hakları durumunun “ciddi biçimde kötüye gittiğini” söyleyerek özetlediği baskıların, zulümlerin, sansürün, hukuksuzlukların ve keyfiliklerin ne kadar yaygınlaştığını gösteriyor. Farklı düşünce ve inançlardaki insanlara yaşam alanı bırakmayan AKP/Erdoğan rejiminin İslamo-Faşist anlayışı tüm bunları yeterli görmemiş olmalı ki yeni bazı vahim hamlelere girişmiş durumda. Son haftalarda uygulamaya giren bir başbakanlık genelgesi ve Meclis gündemine gelen bir yasa tasarısı İslamo-Faşizminin iyice vites büyüttüğünün açık delillerini oluşturuyor.  
            Geçtiğimiz günlerde Başbakan Davutoğlu tarafından imzalanarak Resmi Gazete’de yayınlanan “Milli Güvenliği Tehdit Eden Örgüt ve Yapılarla İrtibatlı Kamu Çalışanları Hakkında” başlıklı genelge “cadı avcılığı”nda yeni bir aşamaya gelindiğini gösteriyor. Anayasa ve Türk Ceza Kanunu’na aykırı olan bu genelge keyfi bir şekilde fişlenerek hedefe konulacak kamu çalışanlarının özetle “önce infazını, sonra yargılanmasını...” emrediyor. Açıkça söyleyelim, Başbakan Davutoğlu, kamuda görev yapan amirlere yapacakları hukuksuz fişlemelere dayalı olarak kamu çalışanlarını önce işlerinden atmalarını ve ancak ondan sonra hukuki süreci başlatmalarını emretmek suretiyle bu genelgeyle açıkça suç işliyor.
             “Terör örgütleri veya legal görünüm altında illegal faaliyet yürüten yapılarla ilişki kuran ya da eylem birliği içerisinde olduğu tespit edilen kamu çalışanları” hakkında derhal idari işlem yapılmasını isteyen Başbakan, “suç teşkil eden fiiller yönünden ise durumun adli mercilere ivedilikle bildirilmesini” istiyor. Büşra Erdal’ın Zaman gazetesindeki bir yazısında belirttiği gibi, kamu görevlisi, bir suç gördüğünde adli mercilere bunu zaten bildirmek zorunda. Bu genelgede kamuyu ve vatandaşı ilgilendiren asıl kısım ‘yapılması istenen idari işlemler’. Yani aslında ‘suç olmayan’ eylemler idarenin keyfi uygulamalarına tabii olacak ve kamu çalışanları haksız ve hukuksuz işten çıkarmalarla karşı karşıya kalacak.
            Aslında bu genelge ile idareye açıkça deniliyor ki, ortada adli bir suç olmadığı halde bile bütün muhaliflere ‘terör’ iddiasıyla keyfi işlem yapın. Siyaset ve hukuk literatüründe tam da buna fişleme ve “cadı avı” deniliyor. Başbakan Davutoğlu, bu genelgeyle, kamudaki idari mercilere kendilerini yargı yerine koymalarını, kimin terör örgütü üyesi olup olmadığına, bir örgüt ya da yapının emir ve talimatlarıyla hareket edip etmediğine keyfi şekilde karar vermelerini ve bu keyfi kararı anında infaz etmeleri talimatı veriyor. Yani zaten alev alev yanan “cadı avı” kazanının altına büyük bir pervasızlıkla yeni odunlar atıyor.
            Erdoğan/AKP rejiminin İslamo-Faşizmi ülkeyi hızla yaşanmaz hale getirirken Meclis’e sunulan yeni bir yasa tasarısı ise vatandaşların cinsel hayatına varıncaya kadar özel hayatlarının bile fişlenmesini yasal hale getiriyor. Yani tüm demokrasilerde olduğu gibi, bütün dinlerde ve kültürlerde kutsal sayılarak dokunulmazlık atfedilen özel hayatın gizliliği AKP hükümetinin İslamo-Faşist anlayışının son kurbanı olmaya aday gibi görünüyor. “Konut dokunulmazlığı’ ve ‘haberleşme hürriyeti’ni de kapsayan özel hayatın gizliliğinin korunması Anayasa’nın 20, 21 ve 22. maddelerinde güvence altına alınmış olmasına rağmen bu haklar bugün büyük bir risk altında bulunuyor.
            Türkiye’de yargıyı yürütmenin despotik bir uzvu haline getirmekte büyük rol oynayan Adalet Bakanı Bekir Bozdağ, her ne kadar aksini söylese de, gerek yasanın içeriği, gerekse bu yasanın gereklerini yerine getirecek kurulun oluşum şekli insanların dinlerine, dillerine, siyasi görüşlerine, yaşam tarzlarına ve hatta cinsel hayatlarına varıncaya kadar fişlenmelerinin önünü açtığını gösteriyor. Oldukça sorunlu “Kişisel Veriler Kanunu Tasarısı’ kapsamında kurulacak olan “Kişisel Veriler Koruma Kurulu”nun üyelerinin tamamının yürütme tarafından seçilecek olması bile başlı başına bir fecaat oluşturuyor. Özerk olmaları gerekirken AKP’nin despotik birer sopasına dönüşen 9 denetleyici üst kuruluşun mevcut durumu ortadayken böyle bir yapının, toplayacağı kişisel verileri siyasi veya başka amaçlı istismar etmeyeceğine kimse inanmıyor.
            Aslında kişisel verilerin korunmasına dair ihtiyaç tam 33 yıldır Türkiye’nin gündeminde. Türkiye, bu alandaki ilk uluslararası belge olan Avrupa Konseyi’nin 1981’de imzaya açtığı San Marino Sözleşmesi olarak bilinen 108 sayılı “Kişisel Verilerin Otomatik İşleme Tabi Tutulması Karşısında Bireylerin Korunmasına Dair Sözleşme”yi ilk imza atan ülkelerden biri. Ancak, Meclis’teki onay sürecini işletmemiş olan tek ülke konumundadır da. Uluslararası Antalya Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Savaş Bozbel’e göre, 1980’li yıllardan beri bu konuda kanun ya da çerçeve bir düzenlemenin çıkartılmaması devletteki fişleme zihniyeti ve geleneğinden kaynaklanıyor.
            Belki bir paradoks gibi görülse de, Prof. Dr. Bozbel’e göre, bugün çıkarılması düşünülen sorunlu yasa da yine bu fişleme zihniyeti ve geleneğinin bir eseri. Çünkü, tartışılan yasa tasarısı kişisel veri sahibininin hakları ve faydalanacağı korumalardan ziyade verileri işleyenlerin hangi haklara ne surette haiz olduklarına ağırlık veriyor. Tasarının hazırlanmasında esas alınması gereken 108 sayılı sözleşmeden ve üyelik müzakerelerindeki 4 faslı doğrudan ilgilendirdiği için mutlaka önem verilmesi gereken AB direktiflerinden uzaklaşıldığı görülüyor.
            Prof. Bozbel çok daha ciddi bir kuşkusunu daha dile getiriyor ve şöyle diyor: “Açıkçası, Son zamanlarda çıkartılan kanunların mantığına bakıldığında demokratik müktesebatı geliştirme yönünde bir adım atılacağını zannetmiyorum. Daha ziyade, mevcut durumdaki fişlemelere hukuki zemin hazırlanacağını düşünüyorum. Bu haliyle, tasarının AB kriterlerine uymak gibi bir kaygısının olduğunu düşünmüyorum... Tasarıda, ​ayrıca kişisel verilerin işlenmesi konusunda geniş istisnalar getiriliyor. Düzenlemeyle, polis, jandarma ve MİT’e fişleme için yasal kılıf sağlanıyor. Bu çerçevede polis, jandarma ve MİT yasası kapsamına giren suçlar “veri koruması” dışında tutulacak. Bu hallerde kişilerin hak arama kapsamında yapacakları başvuruları da doğrudan reddedilecek.”
            Türkiye’de maalesef hayatın bütün alanları kesif bir İslamo-Faşizmin açık veya sinsi tahakkümü altına giriyor. Bundan daha beteri ise çoğunluğun bu fecaatin hala farkında bile olmaması.

15 Aralık 2015 Salı

A’dan Z’ye 17 Aralık yolsuzluk ve rüşvet skandalı



A
          Ayakkabı Kutusu: Halk Bankası Genel Müdürü Süleyman Arslan’ın evinde ayakkabı kutuları içinde 4,5 milyon dolar bulununca 17-25 Aralık yolsuzluk skandalının sembollerinden oldu.
Alo Fatih: Doğrudan Başbakan Erdoğan’dan veya yakınlarından talimat alarak Ciner Medya Grubu yayınlarını şekillendiren Grubun Yönetim Kurulu Başkan Vekili Fatih Saraç’ın medya komiserliği vazifesini yapış tarzına verilen ad.
         Alo Babacım: Başbakan Erdoğan’ın oğlu Bilal Erdoğan’ın babasından gelen her telefonu açarken söylediği ve konuşma süresince sayısız defa tekrarladığı, üzerine şarkılar bestelenen sevimli hitap şekli.
         Aklama: Adı rüşvet iddialarına karışan müstafi 4 bakanla ilgili 5 Mayıs 2014’te kurulan 15 kişilik TBMM Soruşturma Komisyonu’ndaki AKP’li üyelerin ve Yüce Divan oylaması sırasında AKP’li milletvekillerinin yaptığı şey. 
B
Babek Zencani: 17/25 Aralık 2013 yolsuzluk ve rüşvet skandalının baş aktörü Reza Zarrab’ın ortağı. Devletini 2,8 milyar dolar dolandırmaktan dolayı İran’da idam cezası istemiyle yargılanan gözükara kişi.
         Başçalan: Twitter’da Erdoğan’a ait olduğu iddia edilen tapeleri yayımlayan hesap. Bu hesaptan 42 video paylaşıldı. Bu videolar toplam 14 milyondan fazla izlendi. 17 Aralık’tan sonra görevden alınan emniyet müdürleri bu hesaptan şikayetçi oldu.
         Bilal Erdoğan: Her haliyle, her tavrıyla 17/25 Aralık sonrası dönemin hakkında en çok konuşulan fenomen ismi. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ikinci ve biricik oğlu.
         Bakara-Makara: Dönemin Avrupa Birliği Bakanı Egemen Bağış’la gazeteci Metehan Demir arasında geçtiği iddia edilen bir ses kaydındaki niteleme. İkili telefon konuşmalarında Bakara Suresi’nden dalga geçerek bahsediyor.
Bahşiş: Reza Zarrab’ın dedesinden öğrendikten sonra hayat felsefesi ve iş yapış tarzı haline getirdiği ‘O… ile memurun bahşişini başında verin’ tavsiyesindeki ahlaksız işlem.
Bank Asya: Hiçbir somut gerekçe ve sebep gösterilmeden tamamen “cadı avı” ve intikam amaçlı olarak 31 Mayıs 2015 tarihinde yönetimine el konulan Türkiye’deki en büyük faizsiz özel banka.
C
Cadı Avı: 17 Aralık skandalının patlak vermesinden sonra Hizmet Hareketi’ni hedefe koyan dönemin Başbakanı Erdoğan’ın “…cadı avıysa, evet biz bu cadı avını yapacağız” açıklamasından bu yana aralıksız sürdürülen tüm ahlaksız, kuralsız, hukuksuz, keyfi zulüm ve baskı faaliyetleri.
         Cemaati Bitirme Planı: 2004 MGK’sında Hizmet Hareketi hakkında alınan ve “uygulanmadı” denilen fakat ortaya çıkan belgelerle deşifre olup yalanlanamayan plan. Fişleme belgeleri 2 Aralık 2013’te Taraf’ta yayımlandı. 17 Aralık’tan sonra Hizmet Hareketi’ne yönelik sistematik baskı ve zulümlerle sürekli hatırlandı.
         Can Dündar: 17 Aralık yolsuzluk ve rüşvet skandalının patlak vermesinden sonra “Erdoğan’ın En Uzun Günü” isimli belgeselle iktidarın şimşeklerini üzerine çeken, Suirye'deki radikal örgütlere silah taşıyan MİT tırları manşeti bahane edilerek Cumhuriyet Gazetesi Ankara Temsilcisi Erdem Gül ile birlikte hapse atılan Cumhuriyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni. 
Ç
Çikolata Kutusu: Ayakkabı kutusu kadar meşhur olmasa da benzer fonksiyonu gören şık karton ve parlak kağıttan nesne. Reza Zarrab’ın Egemen Bağış’a gönderdiği iddia edilen rüşvet paralarını taşımak için kullandığı kıymetli kutu.
         Çalıyorlar Ama Çalışıyorlar: 17 Aralık skandalından sonra sözümona “dindar” AKP’li seçmenin iktidarı savunmak için öne sürdüğü argüman. AKP’nin ve Erdoğan’ın ustalık döneminin halkça yorumu.
         Çağlayan Saati: 17 Aralık soruşturmasının en önemli simgelerinden biri. Reza Zarrab’ın Bakan Zafer Çağlayan’a rüşvet olarak verdiği ileri sürülen yaklaşık 700 bin TL değerindeki Patek Philippe 5101G marka kol saati. Hala Çağlayan'ın kolunda olduğu tahmin ediliyor.
D
Dershaneler: Hizmet Hareketi’ne yönelik “cadı avı” operasyonlarının bir parçası olarak Erdoğan ve AKP’nin israrla kapatmaya çalıştığı öğrencilere kaliteli destek veren bahtsız eğitim kurumları. 
E
Erdoğan Bayraktar: Oğlunun adı yolsuzluk iddialarına karıştığı 17 Aralık 2013 günü telaşla NTV’ye bağlanarak canlı yayında “Ne yaptıysam başbakanın talimatıyla yaptım” dedikten sonra Başbakan Erdoğan’ın istifa etmesini isteyen dönemin Çevre ve Şehircilik Bakanı. Erdoğan'ın bilahare bazı sui generis yöntemlerle tekrar yola getirdiği kıymetli şahsiyet.
         Egemen Bağış: Bütün bakanların isimlerinin çocukları üzerinden karıştığı 17 Aralık yolsuzluk skandalına doğrudan ismi karışan tek bakan. Dönemin Başmüzakerecisi ve AB Bakanı.
         Efkan Ala: 17 Aralık sonrası, hedefe koyduğu gazeteci Mehmet Baransu için “Mahkeme kararına gerek yok. Kapısını kırın, o adamı alın” diyen, hızını alamayarak savcının direnmesi halinde, “Savcıyı da alın” talimatı veren, maiyetindekileri suç işlemeye teşvik ederek “Ya kardeşim biz yasa yapan yeriz, gerekirse hangi yasa yapılıyorsa onu yapar, sizin yaptığınızı suç olmaktan çıkarırız, savcıdan korkmayın siz. Koca yüzde 50 oy almış partinin iradesini söylüyorum ben, gerisini s... et” diyen dönemin çok kıymetli Başbakanlık Müsteşarı. Hukuka ve Anayasa’ya bile eyvallahı olmayan bu cevvaliyetinden dolayı dışarıdan atamayla İçişleri Bakanlığı ile ödüllendirilen kişi. Şu an ise seçilmiş İçişleri Bakanı olarak aynı minval üzere hizmetlerine devam eden şahsiyet. 
F
Fuat Avni: Dönemin en gizemli, gerçek kimliği en çok merak edilen sanal kişisi. Twitter fenomeni. Tapelerle ilgili ipuçları yayımlayan, operasyonları önceden bilen, yazdıkları sosyal medyada gündem olan esrarlı hesap. Seçim tahminlerinde yanılması sonucu inandırıcılığını ve eski popülerliğini kaybeden sosyal medya kişisi.
         Fezleke: Rüşvet aldığı iddia edilen 4 Bakan’a dair düzenlenen ama gizlilik kararı konularak milletvekillerinin bile görmesi engellenen tuhaf bir doküman.
Fix Deposit: Hikayemizin esas oğlanı Reza Zarrab adlı kişinin etki altına almak istediği yabancı konukları için pazarlıkla organize ettiği hayat kadınlarından birini sadece kendisine “müstakilen hizmet” için ayırmak üzere kullandığı ve güzel Türkçemize kazandırdığı bir terim. 
G
Güler (Muammer): Rüşvet ve yolsuzluk iddialarına daha ziyade oğlu Barış Güler üzerinden adı karışan, ama rüşvet karşılığı İranlı işadamına MİT ve polise karşı koruma sağlamak vaadini  “Abicim sen rahat ol. Vallahi öyle bir şey varsa, senin önüne ben yatarım ya! İçişleri Bakanlığı’nda, Maliye’de ve MİT’te bir şeyin yok” diyen İçişleri Bakanı.
         Gazetecileri Susturma: 17 Aralık ve sonrasında ortalığa saçılan yolsuzluk ve hukuksuzluklara dair gerçeklerin ortaya çıkmasını engellemek için AKP hükümeti ve Erdoğan rejiminin, gazetecilere dava açarak, tehdit ederek, linç kampanyaları düzenleterek, gazete-TV baskınları düzenleyerek, mali soruşturmalar açarak, yayın organlarına el koyarak, gazetecileri hapse atarak gerçekleştirdiği yaygın ve sistematik faaliyet.
         Gözaltılar: Yürütülen “cadı avı” operasyonları kapsamında başta Hizmet Hareketi’ne yakın insanlar olmak üzere AKP hükümeti ve Erdoğan rejimi tarafından hedefe konulan kesimlere yönelik uygulanan yıldırma ve sindirme yöntemi.
         Gizlilik Kararı: Özellikle 17 Aralık skandalından sonra AKP hükümetinin kamuoyu tarafından duyulmasını, bilinmesini istemediği her konuda emrindeki yargıyı kullanarak koydurduğu hukuksuz ve keyfi yasak türü. Sansür, karartma...
H
Hayırsever: 17 Aralık yolsuzluk ve rüşvet skandalının başaktörü Reza Zarrab’ı Erdoğan’ın “Hayırsever bir işadamı” diye tanımlamasıyla çok ciddi anlam kaymasına uğrayan o ana kadar son derece olumlu anlamlara gelen bir kelime. Eskideki anlamıyla gerçek “hayırsever” olanların son 2 yıldır “terörist” olarak sürekli ve sistematik operasyonlara, saldırılara, baskılara uğradığı talihsiz kelime.
         Haşhaşi: Erdoğan’ın 17 Aralık skandalı sonrası Hizmet Hareketi mensuplarına yönelik kullandığı 400 civarındaki birbirinden nezih hakaret kelimeleri arasında en sıklıkla kullanmayı tercih ettiği hakaret ifadesi. Erdoğan’dan alıntıyla cümle içinde kullanılışı: “Bunlar itikadi noktada da bir sapıklığı içindeler. Bunlar tam haşhaşi…”
         Havuz Medyası: Menfaat karşılığı iktidara destek veren medya organlarına verilen genel ad. Havuz medyasının nasıl oluştuğuna dair fezlekede yer alan kayıtlara göre büyük devlet ihalelerini alan yandaş ve besleme işadamlarından hükümeti destekleyecek medya organlarına para aktarılıyor. Mezkur havuz medyasını atanmış bürokrat niteliğindeki isimler yönetiyor. Karşılığında ihaleler hep aynı isimlere gidiyor.
         HSYK: 17 Aralık 2013 skandalı sonrası yargıyı tamamen hükümete bağlamak için yapısı kökten değiştirilerek vesayet altına alınan yargı yönetim mekanizması. Apar topar çıkarılan bir düzenlemeyle HSYK bünyesinde Adalet Bakanı’na hakim, savcı ve adalet müfettişlerinin atanması, disiplin soruşturmaları vb birçok konuda geniş yetkiler verildi. Bu sayede ülkede hukuk ve bağımsız yargı erki yok edildi. Hukuk guguğa dönüştü.
İ
İstifalar: Yolsuzluk ve rüşvet skandalına tepki gösteren çok az sayıdaki AKP’li milletvekilinin yanı sıra adı skandala karışan bakanlar olan Bağış, Güler, Çağlayan ve Bayraktar’ın ancak 8 gün sonra gönülsüzce yaptığı siyasetçilerin şeytan görmüş gibi kaçındığı unutulmuş eylem tarzı.
         İn: Dönemin Başbakanı Erdoğan’ın "İninize gireceğiz, ininize. Didik didik edeceğiz” diye startını verdiği, suçlu-masum ayrımı yapmaksızın Hizmet Hareketi’ne savaş açtığı ve bir türlü girmelere doyamadığı varsayımsal yer. En ağırından cadı avcılığı.
         İpek Medya Grubu: 17 Aralık 2013 sonrası eleştirel çizgisinden dolayı Erdoğan rejimi ve AKP hükümetinin hedefi haline gelen ve 28 Ekim 2015 günü hükümet tarafından hukuksuz ve keyfi bir şekilde fiilen el konulan medya grubu. Yavuz hırsızların yeni hırsızlık tarzına önemli bir örnek.
J
JPC: Özellikle 17 Aralık rezaletinden sonra Türkiye’de gazetecilere ve medyaya yönelik baskılara ve yok etme çabalarına karşı Sınır Tanımayan Gazeteciler’le birlikte en sert tepkiyi veren New York merkezli uluslararsı gazetecilik örgütü. Gazetecileri Koruma Komitesi’nin İngilizce kısaltması. 
K
Kupon Arazi: Bazılarını derhal yoldan çıkaran en değerli arazi, ranta uygun arazi… Dönemin Başbakanı Tayyip Erdoğan ve TOKİ Başkanı Ahmet Haluk Karabel’in konuşmasının yayımlanmasının ardından kamuoyuna mal olmuş tanımlama.
L
Lügat: Dünya tarihinin belki de en büyük yolsuzluk ve rüşvet skandalı olan 17/25 Aralık rezaletini ve sonrasında yaşanan hukuksuzluk, baskı ve zulümleri tam anlatabilmek için asla yetmeyecek olan kifayetsiz dilbilimi aracı. 

M
Mehmet Cengiz: 17 Aralık operasyonlarına ve Havuz medyası iddialarına adı karışan “Bu milletin …na koyacağız” beliğ küfrüyle haklı bir şöhrete kavuşan, Erdoğan’a yakınlığının sağladığı alabildiğine objektif şartlarla yüksek meblağlı tüm ballı kamu ihalelerinde gözetilmeye en mazhar değerli işadamlarından biri.
         MİT Raporu: Millî İstihbarat Teşkilatı’nın dönemin Başbakanı Erdoğan’a sunduğu rapor. Reza Zarrab’ın bazı bakan ve yakınlarıyla ilişkisini anlatan ve “Bu ilişkiler ortaya çıktığında hükümetimiz zor durumda kalır” uyarısını yapan partizan metin. Erdoğan’ın 17 Aralık’tan 8 ay önce verilen bu duyarlı rapora itibar etmediği, gereğini yerine getirmediği anlaşılıyor.
N
Nedeni: 17/25 Aralık operasyonlarına sebep olan yolsuzlukların ve rüşvetlerin muhteris muktedirlerde sıklıkla görülen ve bir türlü engelleyemedikleri compulsive obsessive nitelikteki daha fazla para, daha fazla güç ve iktidara duydukları doyumsuz  ihtiras.
O

Okul Baskınları: 17 Aralık sonrası Erdoğan’ın talimatlarıyla zırhlı araçlar ve ağır silahlı polislerle yürütülen sistematik “cadı avcılığı”nın temel uğraş faaliyeti. Kreşlere ve anaokullarına baskınlar da yan faaliyet olarak devam ettiriliyor. 
         Oğullar: Bakanların rüşvet ve yolsuzluk faaliyetlerini aracılıklarıyla yaptıkları iddia edilen yakınları. Dönemin İçişleri Bakanı Muammer Güler’in oğlu Barış Güler, dönemin Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan’ın oğlu Kaan Çağlayan, dönemin Çevre ve Şehircilik Bakanı Erdoğan Bayraktar’ın oğlu Oğuz Bayraktar.
Ö
Önüne Yatmak: Lütfen bakınız “Güler (Muammer)” maddesine.
P
Paralel: 17 Aralık 2013 sonrasının en büyük icadı. Türk halkının son iki yıldır en çok duyduğu kelime. Yolsuzluk soruşturmasını savuşturmak üzere icat edilmiş çok kullanışlı, dilden düşmeyen tanımlama. Sözlükte anlamı “Uzunluğu boyunca birbirinden eşit uzaklıkta bulunan doğru ya da düzlemlerin birbirlerine göre durumlarını tanımlamakta kullanılan bir sıfat.” diye açıklanan “paralel”, Erdoğan ve “havuz medyası” tarafından artık sadece Hizmet Hareketi hedef gösterilirken kullanılıyor.
         Polisler: 17 Aralık 2013 skandalından sonra suçüstü yakalanan hırsız ve rüşvetçilerden bir türlü yakalarını kurtaramayan, binlercesi görevinden olan, on binlercesi oradan oraya sürülen, yüzlercesi tutuklanan bahtsız meslek grubu. 
R
Reza Zarrab: 17 Aralık soruşturmasının kilit ismi. Dolayısıyla bütün bu yazılanların ana müsebbibi. Erdoğan’a göre Türkiye’de ikamet eden İran asıllı “hayırsever işadamı”. Kara para aklamak ve rüşvetten suçlanıyordu. 70 gün tutuklu kaldı. Ortağı İran'da idamla yargılanırken, kendisi Türkiye'de krallar gibi yaşayan Erdoğan için en makbul sonradan olma TC vatandaşı. Kamuoyunda biraz Ebru Gündeş’in kocası olarak da tanınıyor.
         Rüşvet: Reza Zarrab’ın dedesinin ifadesiyle ‘O… ile memurun bahşişini başında verin’ cümlesindeki anlamıyla “bahşiş” kelimesiyle eşanlamlı olan ve ahlaksız bir fiili ifade eden kelime. İslam'a göre verenin de, alanın da melun olduğu şey.
S
Sıfırlamak: Sözlükte “Sayma işlemi yapan bir göstergeyi sıfır sayısına getirmek”, “Yok saymak”, “Hiç yokmuş gibi düşünmek” anlamlarına gelen, 17 Aralık’la birlikte yeni karşılıklar kazanan kelime. Dönemin Başbakanı Erdoğan olduğu iddia edilen kişinin oğlu Bilal Erdoğan olduğu iddia edilen kişiye kısık sesle söylediği “paraları tamamıyla sıfırlayın” talimatıyla meşhur olan sözcük. Soruşturma dosyasındaki bilgilere göre Erdoğan’ın İstanbul Kısıklı’daki evinden paranın önemli bir kısmı çeşitli yollarla çıkarılıyor. Elde kalan 30 milyon Euro ise bir türlü sıfırlanamıyor. 17 Aralık 2013 tarihinde saat 23.05’te geçtiği iddia edilen konuşmada Bilal Erdoğan, “30 milyon Euro gibi bir miktar daha var. Tamamıyla sıfırlayacağız inşallah.” diyor.
         Savcılar: 17/25 Aralık yolsuzluk ve rüşvet operasyonlarını yaptıkları, bakanları ve yakınlarını suçüstü yakaladıkları için hükümete darbe yapmakla suçlanan ve bu yüzden başlarına gelmedik kalmayan kanun adamları. Kanunu, hukuku ve adaleti hiçe sayarak yozlaşmış muktedirlerin tetikçiliğine soyunan türleri de vardır.
Sulh Ceza Hakimlikleri: 17/25 Aralık skandalı sonrası muhalifleri cezalandırmak üzere Erdoğan tarafından 2014 Haziran ayında kurulan intikam araçları. Hukukun temel ilkelerinden olan “Kanuni hâkim” veya “Olağan hâkim” de denen “Tabii hâkim” ilkelerinin tabutuna son çiviyi çakan hukuksuzluk organı.
Ş
Şeffaflık: Meclis denetimi, sivil toplum denetimi, yargı denetimi ve medya denetimi sıfırlandığı için hesap verme endişesi olmadan keyfince hareket edebilen yürütme organıyla Türkiye’de adından da, kendisinden de eser kalmayan demokratik hukuk devletlerine has bir güzel özellik. 
T
Tasfiyeler: 17/25 Aralık skandalı sonrası devlet içindeki cadı avcılığının resmi adı. On binlerce polis, yargıç, savcı, bürokrat ve medya mensubu herhangi bir somut delil gösterilmeksizin işlerinden ve görevlerinden edildi. Polis akademileri kapatıldı, binlerce üst düzey emniyet müdürü emekli edildi, akademisyenler üniversitelerden atıldı.
         Twitter: 17 Aralık 2013 rezaleti sonrası hükümet baskıları ve saldırıları sonucu özgür medya gün be gün yok edilirken gerçek ve doğru haber akışında hızla konvansiyonel medyanın yerini alan sosyal medya mecrası.
         TÜRGEV: Bilal Erdoğan’ın kontrolünde olan ve gerek hükümet, gerek kamu kuruluşları ve gerekse işadamları için en fazla gözetilmeye mazhar olan vakıf. Erdoğan’ın mütevelli heyetinde olduğu TÜRGEV’a yapılan çeşitli tahsisatlarda yolsuzluk yapıldığı iddiaları sıklıkla gündeme gelirken, 17/25 Aralık belgeleri arasında uluslararası şaibelerin odağında olduğuna dair de bulgular yer almaktadır. 
  
U
Unutturma Çabaları: 17/25 Aralık 2013’te ortalığa saçılan rüşvet ve yolsuzluk kanıtlarını unutturmak için ne zaman o kanıtlar gündeme gelse düzenlenen algı operasyonlarıyla amaçlanan hedef. 
Ü
Üniversiteler: Yolsuzluk ve rüşvet lekesini sırtında taşıyan Erdoğan rejimi ve AKP iktidarının sürdürdüğü sistematik “cadı avı”nın ve nefret operasyonlarının son hedefi olan Hizmet Hareketi’ne yakın yüksek eğitim kurumları. Keyfi ve hukuksuz bir şekilde kapatılma ya da el konulma riski altında bulunan kurumlar. 
V
Vesayet: Bir tek adam rejimi yolunda hızla ilerleyen ve bu çabasını 17/25 Aralık skandalından sonra artıran Erdoğan’ın AKP, hükümet, devlet kurumları ve medya üzerinde kurmaya çalıştığı güdüm sistemi.
Y
Yüzde 20: Erdoğan yanlısı bir ilahiyatçı olan Prof. Ahmet Gündüz’ün “Eski hükümetler, milletin malının yüzde 80’ini yiyorlar ve kalan yüzde 20’si ise yol parasına bile yetmiyordu. Tayyip Bey’in hükümetleri ve bürokratları ise, yüzde 20’sini yediler; ancak yüzde 80’ini millete harcadılar” diyerek Erdoğan ve çevresindekileri övdüğü ve halktan çalmak için makul bulduğu oran.
         Yalan: 17/25 Aralık skandalları sonrası AKP’ye, hükümete ve hükümet medyasına hakim olan iletişim tarzı. 
Z
Zafer Çağlayan:  17/25 Aralık soruşturmasında rüşvet aldığı iddia edilen 700 bin TL’lik saat ile gündeme oturan, rüşvet ilişkisinin bununla sınırlı olmadığına dair somut kanıtlar ortaya konan Erdoğan kabinesinin Ekonomi Bakanı.
---
Murat Tokay’ın Aksiyon dergisindeki dosyasından istifade edilmiştir.
          

25 Ekim 2015 Pazar

Çok az, çok geç


Herkes ona “AK Parti’nin vicdanı” diye bakardı. Kritik dönemlerde cesur çıkışlar yapar, “hakikatin sesi” olarak görülürdü. Siyasi sicili temizdi. Adı yolsuzluklarla, hırsızlıklarla, rüşvetle, şaibelerle anılan bir isim değildi. Ama ne yazık ki, AKP’ye dönüşüm sürecinde AK Parti’nin neredeyse tamamını kaybettiği hayati değerlerin paralelinde O da kendisini kendisi yapan pek çok şeyini kaybetti. Kim ne derse desin nev-i şahsına münhasır siyasi ve insani bir değerdi. Ama kendi değerini bilemedi.
Çünkü göz göre göre ve taammüden işlenen hukuksuzluklar, keyfilikler, zulümler, despotluklar, hırsızlıklar, yolsuzluklar, rüşvetler, talanlar, yalanlar, iftiralar, hakaretler, dökülen kanlar karşısında sus pus olmuştu. Sus pus olmakla da kalmayıp Türkiye’nin en masum çevrelerine karşı girişilen linç kampanyalarıyla Şeytanlaştırma korosunun bir parçası haline gelmişti. Ancak tek adam despotluğunu kurma çabaları gelip kendi sınırını tehdit etmeye başlayınca sesini hafiften ve ürkek bir edayla yükseltmiş, Erdoğan’ın ayaklar altına alıp paspasa çevirdiği tartışmalı “özgül ağırlığı”nı hatırlama ve hatırlatma ihtiyacını duymuştu.
Erdoğan’ın dümende olduğu Türkiye adım adım keyfiliğe, hukuksuzluğa ve bir tek adam despotizmine doğru hızla yol alırken kırmızı çizgilerini kendi siyasi ikbalinin gereklerine eşitleyerek halk nezdindeki “AKP’nin vicdanı”, “hakikatın sesi” olma kredisini müsrif bir siyasi hovarda gibi kendi elleriyle yiyip bitirmişti. Çok hızlı bir mutasyona uğrayarak siyasi bir canavara dönüşen AKP’nin saflarında türeyen siyasal İslamcı bir güruhun ülkeyi kesif bir İslamo-Faşizme doğru taşımasına karşı sesini hiç çıkarmamıştı. Cılız da olsa ses çıkarıyor gibi yaptığı her seferinde ise kişisel sıkıntılarını merkeze alarak bazı tumturaklı sözler sarf etmekten öteye gidememişti. İşte böyle böyle inandırıcılığını, güvenilirliğini, saygınlığını, itibarını ve ağırlığını geri dönüşü olmayacak şekilde kaybetmişti.  
Bu hazin noktaya gelmesi hemen olmadı tabii… Ne yazık ki, şöhretli vicdanını ne Roboski/Uludere katliamı sonrasında sızlarken görebilmiştik, ne de Gezi Parkı protestoları sırasında. 2011’den bu yana ne Kürtlerin karşı karşıya kaldığı kıyım ve baskılar karşısında hakikatin sesi olabilmişti, ne de Alevi vatandaşlarımızın yıllarca boş vaatlerle oyalanmalarına karşın haklarının verilmemesi karşısında. Soma’da, Ermenek’te para hırsına feda edilen önlemlerin alınmaması yüzünden kurban verilen yüzlerce madencinin ardından aymazlığı ve utanmazlığı maske edinenlerle aynı kabinede yan yana oturmakta bir sorun görmemişti mesela. Ne kadar farkındaydı bilemem ama 17/25 Aralık 2013’te ortalığa saçılan devasa yolsuzluk ve rüşvet kanıtlarının güçlü bir sel gibi önüne katıp sürükledikleri arasında kendisinin “temiz adam”, “dürüst adam” imajı da vardı. İmaj işte! Demek ki yıllarca tecrübeye dayalı elde edilen tüm o ütme ve aldatmaca becerilerine rağmen acı ve kahredici gerçekliğin yerini tutamıyor.  
Öte yandan, hayal bile edemeyeceğimiz bir büyük çaresizlik içerisinde yutkunarak mı sustu, yoksa bile isteye mi sessiz kaldı bilemiyorum. Ama yoksul halkı ahlaksızca soyanlara karşı dik durabilmek şöyle dursun, bu adi hırsızlıkları, yolsuzlukları ve rüşvetleri ortaya çıkaran polislerin, savcıların ve hakimlerin oradan oraya sürülmelerinde, görevlerinden alınmalarında ve hapse atılmalarında ciddi roller bile aldı. Yetmedi, alçakça bir palavradan ibaret olduğunu adı gibi bildiği “Paralel” safsatasının gereğini yaparak 40 bin civarındaki kamu çalışanını perişan edenlerden biri de kendisi oldu. Neticede Başbakan Yardımcısıydı ve hakkın, hakikatin sesi olmak yerine zulmün ve hukuksuzluğun bir parçası olmayı kendi rızasıyla tercih etti.
Lafa gelince en “müstağni” oydu. Ama zulümlere alet olmak ya da göz yummak suretiyle kirlettikçe kirlettiği koltuğundan olmaktan endişe ettiği için mi, yoksa şaibelerin odağı haline gelen partisinde siyasi konumunu daha da güçlendirmek için midir bilinmez, 60-65 yıl boyunca inşa ettiği kendisini kendisi yapan neyi varsa bu uğurda bozuk para gibi harcadı. Öyle ki, ahlaksızca sürdürülen “cadı avı”nın bile sıradan bir parçasına, bir aparatına dönüştü. Masum insanlar görevlerinden edilirken, polis akademisi örneğinde olduğu gibi öğrenciler yıllarca okudukları okullardan keyfi şekilde atılırken, adı en ufak suça karışmamış insanlar hukuksuzca kovuşturulurken ve hatta tuhaf oldu-bittilerle hapse atılırken bastırmayı başardığı ya da tamamen kaybettiği vicdanının verdiği o rahatsız edici rahatlıkla devleti yönetmeye devam etti.
Eğitsel ve sosyal işlevlerini çok iyi bildiği dershaneler keyfi bir şekilde kapatılmaya çalışılırken, hayır işleri dışında bir derdi olmayan Kimse Yok mu felç edilmeye çalışılırken o da despotik güruhun arasındaydı. İntikam hisleriyle el konulan Bank Asya’nın gaspçılarına karşı kaşını bile kaldırmadı. Ailesinden insanların bile aralarında olduğu ve eline hiç silah almamış olduklarını çok iyi bildiği insanlar “terör örgütü üyeliği” ile suçlanırken ne vicdanından bir kırıntı, ne şüphe duyulmayan ahlakından bir emare, ne de o kasırgalar gibi açık sözlülüğüyle kendisini gösteren cesaretinden bir esinti hissettirmedi. Hükümetlerinin askeri cuntalara karşı ayakta kalabilmesi mücadelesi sırasında çok şey borçlu oldukları ve çok yakından tanıdıkları için dürüstlüklerini çok iyi bildikleri gazeteciler en aşağılık linçlere hedef yapılırken, hukuksuzca tutuklanıp keyfi bir şekilde hapishanelere atılırken gıkını bile çıkarmadı. Hiçbir suç içermeyen kurgusal bir dizi senaryosu yüzünden 11 aydır hapis yatan,  tahliye kararına rağmen aylardır tutsak tutulan Hidayet Karaca’nın adını bir kez bile anmadı.
Sırf Erdoğan ve suça batmış güruhunun kişisel intikam duygusunu tatmin etmek için ağır silahlı polisler eşliğinde yurdun her köşesinde okullar, yurtlar, kreşler basılırken; yurtdışındaki Türk okullarının kapatılması için deli saçması işler yapılırken başını umarsızca kuma gömdü. Yakından tanıdığı hayırsever işadamları tek tek tutuklanıp nezarethanelere ya da hapishanelere tıkılırken, yapılan bu zulümler karşısında adeta bir “dilsiz şeytan” olmayı tercih etti.  
Kaderin garip bir cilvesi olsa gerek parçası olduğu adi iftiralar, hukuksuzluklar, keyfilikler, zulümler ve baskılar dönüp dolaşıp nihayet kendisini de bulunca şimdi çıkmış konuşuyor. Kaç-AK Saray’daki zatı ima ederek “Birilerine olan sevgimi kaybettim, insan yol arkadaşını iyi seçmeli” diyor. Bir zamanlar bakanken kendisine bağlı olan TRT’nin ve daha bir çok hükümet yanlısı TV kanalının ve medyanın kendisine 2 yıldır ambargo uyguladığından şikayet ediyor. Erdoğan medyasındaki bazı köşe yazarlarının masumlara zulmüyle maruf eli kanlı ve lanetli Yezid’den daha fazla cinayet işlediklerini söylüyor. Hatta “İnsanların haysiyetine alçakça saldırıyorlar. Yezid görse kıskanırdı,” diyor. Ne diyelim, günaydın!
Kendisinin de içinde bulunduğu gözü dönmüş bir güruh tarafından en aşağılık saldırıların ve en ahlaksız iftiraların hedefi haline getirilen saygın Türk-İslam alimi Fethullah Gülen Hocaefendi için nihayet bir-iki kırık cümle kurmayı da becerebiliyor. “Şimdi Gülen için terör örgütü (FETÖ) kavramı yerleştirilmeye çalışıyor birileri. Milli Güvenlik Siyaset Belgesi’nde (Kırmızı Kitap), MGK kararlarında böyle bir şey yok” diyor.
AKP’nin kurucu babalarından Bülent Arınç’ın, son birkaç yıldır AKP çevrelerinin işlediği bütün suçlarda, hukuksuzluklarda ve zulümlerde çok ciddi payı olsa da bunları seçimlere bir hafta kala söylemesi ya da söylemek zorunda kalması çok önemli. Arınç’ın sözleri yakın gelecekteki kaçınılmaz siyasi gelişmeler açısından ciddi semptomlar niteliğinde de. Ama yine de söylenmesi gerekenler açısından Arınç’ın söyledikleri çok ama çok az ve çok ama çok geç.