Başbakan Ahmet Davutoğlu ve ekonomiden sorumlu Başbakan Yardımcısı Mehmet Şimşek, siyasete girmeden önce Şimşek’in en son çalıştığı yatırım kurumu Merill Lynch’in davetlisi olarak pazar gününden başlayarak Londra gezisindeler. İki günlük gezi boyunca yatırımcılarla buluşacak olan ikili, ekonomik reform paketleri ile Avrupa Birliği (AB) müzakere ve reform süreci konularında yatırımcıları bilgilendirecek. Türkiye’nin “riskleri minimize edilmiş” ekonomik iklimiyle yatırım yapılabilir bir ülke olduğu mesajını vermeye çalışacak. Şüphesiz ki, bu doğru olmasına doğru bir adım ama ülkenin içinde bulunduğu berbat şartlar ışığında ikilinin işi hiç de kolay görünmüyor.
Yine de temelsiz bir özgüven patlamasıyla uzunca bir süre İslam dünyasına ve Ortadoğu’ya liderlik, Şangay İşbirliği Teşkilatı’na üyelik, Çin ile stratejik yakınlaşma vb gibi farklı arayışlara giren Erdoğan Rejimi ve AKP iktidarı, mecbur kalarak da olsa, nihayet Türk dış politikasının geleneksel rotasına dönme çabaları sergiliyor. Üyelik için AB ile müzakere yürüten bir ülke ve NATO’nun öndegelen üyelerinden biri olduğu halde tutarsız stratejik ve dış politik tercihleriyle kafa karıştırıcı mesajlar veren Ankara’nın, zoraki de olsa, yeniden asli dış politik yörüngesine ve stratejik rotasına oturmuş olması hem umut verici hem de gerçekci.
Üstelik, dış politikada yörüngeyi yeniden asli rotaya oturtma çabası halkın beklentileriyle de uyumlu. MetroPOLL araştırma kuruluşunun verilerine göre, 2005 Mart ayında halk desteği yüzde 76 civarında olan AB’ye üyelik süreci, özellikle eurozone finans krizi sırasında Erdoğan ve AKP’nin AB karşıtı yoğun propagandaları yüzünden 2012 Aralık ayında yüzde 43’e kadar gerilemişti. Son yapılan araştırmada bu oranın yüzde 60,7 ile yeniden tırmanışa geçtiğini görmek sevindirici.
Bu tırmanış her ne kadar Erdoğan Rejimi’nin ve AKP iktidarlarının berbat yönetimi, ekonomik kötüye gidiş, otoriterleşme ve despotlaşma süreci, demokrasiden ve hukuktan sapma, temel insan hak ve özgürlükleri alanında korkunç geriye gidiş, PKK-Kürt sorunu ve berbat dış politika tercihleri yüzünden artan güvenlik riskleri ile doğrudan ilgili olsa da yine de olumlu bir trend. AKP’nin ilk iki iktidar döneminin aksine bir tabloyla, AB üyeliğine destek CHP’li seçmenler arasında yüzde 70 iken, bu desteğin AKP’li seçmen arasında yüzde 57 civarında kalması Erdoğan ve AKP hükümetinin yanlış mesajların yandaşlarındaki olumsuz etkilerinin henüz tam olarak giderilemediğine işaret ediyor.
Nasıl ki kötü yönetim, pek çok alandaki krizler ve kötüye gidiş halkın yeniden AB’ye yönelmesine yol açtıysa, hayallere dayalı yanlış varsayımları, tatmini imkansız ihtirasları ve temelsiz özgüven patlamasıyla Erdoğan Rejimi ve AKP hükümetlerinin giriştikleri yanlış dış politik hamlelerinin yol açtığı ciddi güvenlik riskleri de Türk halkının yeniden NATO’ya verdiği değeri yükseltti. Bu durum halkın ülkeyi yönetenlerdeki hormonlu özgüvenin farkında olduğunu ve Türkiye’nin üstesinden tek başına gelemeyeceği riskler karşısındaki pragmatik ve sağduyulu tavrını gösterir niteliktedir.
Bu bağlamda, Erdoğan Rejimi’nin Rus uçağını düşürmesinden sonra yükselen Rusya kaynaklı güvenlik riskleri ve tehditleri halk arasında NATO üyeliğine verilen desteği de artırdı. MetroPOLL araştırmalarına göre 2013 Aralık ayında halk arasında Türkiye’nin NATO üyeliğine karşı olanların oranı yüzde 27,2 iken, bu oran 2015 Aralık ayında yüzde 12,4’e geriledi. Türkiye’nin NATO üyeliğini sürdürmesine verilen destek ise aynı dönemde yüzde 49,2’den yüzde 69,6’ya yükseldi. Rusya ile arzu edilmeyen ciddi gerilimlere sebep olmasına rağmen Rus uçağının düşürülmesinin Türk dış politikasının stratejik yörüngesinde doğrultucu bir etki yaptığını rahatlıkla söyleyebiliriz.
Ekonomik kötüye gidiş, enflasyon canavarının yeniden canlanması, Türk Lirası’ndaki önlenemeyen değer kaybı, büyümedeki istikrarlı yavaşlama, işsizliğin sürekli artması, ihracatın gerilemesi, turizm gelirlerinin düşmesi ve benzeri sıkıntıların yol açtığı ekonomik endişeler de Türkiye’nin yeniden Batı’ya yönelmesi için zorlayıcı bir zemin oluşturdu. Son yıllarda Erdoğan Rejimi ve AKP hükümetlerinin ekonomi ve siyaset odaklı bütün çabalarını yoğunlaştırdıkları Arap ülkelerinden Türkiye’ye doğru dürüst yatırım gelmediğinin ortaya çıkması da Türkiye’nin yeniden Batı’ya yönelmesini kaçınılmaz kılmıştır.
Nüfusları ile mukayese edildiğinde hiç de hafife alınamayacak büyüklükte yatırım güçleri olan petro-dolar zengini Arap ülkelerinin Türkiye’ye yatırımda esamilerinin okunmaması hakikaten aklı olanın aklını başına getirecek ciddiyetteki bir veri. Mesela Suudi Arabistan’ın 635 milyar dolar, BAE’nin 78,4 milyar dolar, Katar’ın 38,4 milyar dolar, Kuveyt’in 32,2 milyar dolar döviz rezervi olmasına rağmen Türkiye’ye yatırımları neredeyse Türklerin bu ülkelere yatırımlarının bile gerisinde. 2015’in ilk 11 ayında Suudi Arabistan’ın Türkiye’ye doğrudan yatırım miktarının 22 milyon dolardan ibaret olması ibret vericidir. Oysa aynı dönemde Avrupa ülkelerinin Türkiye’ye yaptıkları doğrudan yatırımın hacmi 6,5 milyar dolar, ABD’ninki ise 1,4 milyar dolardır. Erdoğan Rejimi’nin güya dostu ve destekçisi petro-dolar zengini Körfez ülkelerinin Türkiye’ye toplam doğrudan yatırım tutarının 483 milyon dolarda kalması hakikaten düşündürücü.
Başbakan Davutoğlu ve Başbakan Yardımcısı Şimşek’in kendilerinin ve özellikle de özdeşleştikleri Erdoğan Rejimi’nin sürekli olarak aşağıladıkları Avrupalı ve Batılı ülkelerin, kurumların ve yatırımcıların kapılarını yeniden çalmak zorunda kalmaları da kaderin garip bir cilvesi. Batı’nın ve Batılı yatırımcıların kapılarını çalmakla onları kolayca ikna edecekleri ise şüpheli. Çünkü, Erdoğan’ın ne olduğu tam anlaşılamayan icracı ve partili başkanlık hevesleri Türkiye’deki çok geniş bir kitlede olduğu kadar demokratik dünyada da endişe ile takip ediliyor. Anyasal haddini bilmez bugünkü konumu ile bile Merkez Bankası’nın yanısıra diğer düzenleyici kurumlar üzerindeki müdahaleci vesayeti ortadayken gücünü daha da artırmış bir Erdoğan’ın yabancı yatırımcılar için herhangi bir cazibe oluşturmayacağı aşikar.
En başarılı ve en düzgün özel şirketlere keyfi şekilde el koyan, haksız ve hukuksuz bir şekilde özel bankaları gasp eden, medya kuruluşlarını ele geçiren bir iktidarın talihsiz Başbakanı olarak Davutoğlu’nun özelleştirme ve emek piyasasının liberalizasyonu başta olmak üzere vaat edeceği reformların ne kadar inandırıcı olabileceği hakikaten şüpheli. Neredeyse tekelleşen medya gücüyle aldatmayı sürdürebildiği kendi destekçi kitlesi dışındaki halkın bütün kesimleriyle kavgalı bir partinin lideri olarak Davutoğlu’nun yeni ve demokratik bir anayasa vaadinin inandırıcılığını da şüphesiz aynı akıbet bekliyor. Başkanlık merkezli yeni bir anayasa yapmayı başarabilmek için yeni bir seçim veya referandum ihtimali ise Davutoğlu ve Şimşek’in ikna çabalarını zorlaştıracak unsurlar arasında yer alıyor.
Davutoğlu ve Şimşek’in yabancı yatırımcılara neler anlatarak onları Türkiye’ye yatırım yapmaya ikna edeceklerini ben sahide merak ediyorum. Yapıp ettikleriyle uluslararası çevrelerde adlarının radikal gruplarla anılır hale gelmesine yol açan Suriye’de gırtlaklarına kadar batağa battıklarını anlatarak mı acaba Türkiye’ye yabancı yatırım çekecekler? Yoksa Bağdat’la olan sorunlarımızı mı anlatacaklar? Acaba Rusya ile bozulan ilişkilerimiz mi Türkiye’ye yatırım ikliminin uygunluğunu ispatlamak için bir dayanak olacak? Yoksa bütün komşu ülkelerle bozulan ilişkilerimiz mi? Belki de siyasi ihtiyaçlarına göre ateşini körükledikleri terör örgütü PKK ile çatışma adına şehirleri nasıl yaşanmaz hale getirdiklerini anlatarak yabancı yatırımcıları ikna etmeye çalışırlar...
Ne bileyim belki de muhalif gazetecileri nasıl tutukladıklarını, yüzlercesinin hakkında nasıl soruşturmalar ve davalar açtıklarını, binlercesini nasıl işlerinden ettiklerini, bir gecede nasıl 14 TV kanalını birden yayın yapamaz hale getirdiklerini, bir medya gurubuna hiçbir gerekçe göstermeden nasıl el koyduklarını, holdingleri ve şirketleri gerekçesiz nasıl gasp ettiklerini, alanında en başarılı olan özel bir bankaya nasıl çöktüklerini, sırf barış çağrısı yaptıkları için akademisyenleri nasıl tehdit edip gözaltına aldıklarını veya "paralel devlet" safsatasıyla muhalif gördükleri herkese hayatı nasıl yaşanmaz hale getirdiklerini, sırf burs verip hayır yaptıkları için insanlara nasıl ağır silahlı polislerle geceyarısı baskınları yaptıklarını, onbinlerce insanı nasıl işlerinden edip, yüzlercesini nasıl hapse tıktıklarını anlatarak da yabancı yatırımcıları ikna etmeye çalışabilirler. Kimbilir belki de bir parlamenter sistem olduğumuz halde bir adamın çıkıp nasıl anayasayı takmayarak fillen nev-i şahsına mahsus bir başkan ve hatta bir sultan gibi hareket ettiğini anlatarak da ikna edebilirler.
Bağımsız yargının nasıl yok edildiğini, işlerine gelmeyen mahkeme kararlarını nasıl yok saydıklarını anlatmayı da deneyebilirler. Ya da hukuki soruşturmalar açarak yolsuzluklarını, usulsüzlüklerini, rüşvetlerini ortaya çıkaran, siyasi çıkarlarına aykırı hukuki kararlar veren ya da kanundışı eylemlerine hukuki operasyonlar yapan savcıları, hakimleri, polisleri, askerleri nasıl tutuklayıp içeri attıklarını, mesleklerinden nasıl ihraç ettiklerini de anlatarak demokrasimizin, hukukumuzun kalitesini gözler önüne serebilirler. Böylece bu eşsiz maharetleriyle muhataplarını başarıyla ikna edebilirler.
Hiçkimsenin hukuk güvencesinin, mülkiyet dokunulmazlığının ve hatta can güvenliğinin kalmadığı bir ülkenin muktedir başbakanı ve bakanı olarak, bu talihsiz ikili, belki de ikna etmek istedikleri yatırımcılara bazı özel hukuki güvenceler ve güvenlik imtiyazları sağlayacak sihirli formüller sunarlar. Kimbilir?
Ekonomi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ekonomi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
16 Ocak 2016 Cumartesi
Yabancılar Türkiye'ye neden yatırım yapsın?
Etiketler:
AK Parti,
AKP,
Davutoğlu,
Ekonomi,
erdoğan,
Irak,
Lira,
Londra,
Medya,
Mehmet Şimşek,
Merill Lynch,
Ortadoğu,
para,
Rusya,
Suriye,
Türkiye
26 Kasım 2015 Perşembe
Erdoğan’ın savaşı
Salı sabahı kritik Türkiye-Suriye
sınırında koruma uçuşu yapan Türk Silahlı Kuvvetleri’ne bağlı savaş uçaklarının
defaatle uyarmasına rağmen 17 saniyelik de olsa sınır ihlali yaparak ülkenin
güvenliğine tehdit oluşturan Rus savaş uçaklarının düşürülmesi Türkiye’nin 2012’de
Doğu Akdeniz’de bir askeri uçağının düşürülmesinden sonra deklare ettiği angajman
kuralları çerçevesinde hukukidir ve hukukiliği nispetinde de meşrudur. Ancak, böyle
bir hamlenin taa en başından tahmini zor olmayacak yıkıcı askeri, diplomatik, siyasi
ve ekonomik sonuçları göz önüne alındığında kısa süreliğine sınır ihlali yapan Rus
savaş uçağının düşürülmesi yapılması gereken ilk şey midir, tartışılır.
Şayet büyük bir
uluslararası krize yol açan olayı kısa süreli sınır ihlalinden ibaret bir angajman
kuralları ihlalinin sonucu ortaya konan bir tasarrufmuş gibi ele alırsak, Rus
uçağının düşürülmesinin hukuken ve teknik açıdan değil belki ama askeri, siyasi
ve diplomatik perspektiften izahını yapmakta zorlanırız. Neticede ülkelerin
hava sahaları ve hava sınırları çoğunlukla komşularının savaş uçakları
tarafından sıklıkla ihlal edilebilmektedir. Şayet her hava sahası ihlalinde
uçak düşürülecek olunsa bugün birbiriyle sıcak savaş içerisinde olmayan tek bir
dünya ülkesi ya da barış içerisinde yaşamaya devam eden komşu ülkeler diye bir
şey kalmazdı.
Bu konuda somut örnek
için ise uzaklara gitmeye gerek yok. Mesela, Türkiye ile Yunanistan arasında
kıta sahanlığı, FIR hattı, ada ve adacıkların statüsü gibi birçok tartışma ve
husumet konusu olan Ege Denizi’nde her hava ihlali uçak düşürmekle
sonuçlansaydı sanırım bugün Yunanistan ve Türkiye’nin hava savunma
envanterindeki yüzlerce savaş uçağı Ege Denizi’nin dibinde olurdu. Yunanistan’la
en gerilimli dönemlerde bile Ege’de sıklıkla vuku bulan hava sahası ihlalleri
iki ülke pilotlarının, eminim ki ileriki yıllarda çocuklarına ve torunlarına birer
tatlı macera olarak anlatacakları, it dalaşlarından öteye geçmemiştir. Salı günü
yaşanılan kriz on yıllar boyunca net düşmanlık ilişkisi içerisindeki bu iki gergin
komşu ülke arasında bile benzeri yaşanmamış büyük bir fecaattir.
Kaldı ki Rusya, ne o
gerilim yıllarındaki Yunanistan gibi Türkiye’nin düşman olarak gördüğü bir
ülke, ne de Türkiye en azından Salı gününe kadar ki Rusya tarafından toprakları
ve halkının güvenliğini tehdit eden bir ülke durumundaydı. Burada ekonomik, ticari,
siyasi ve diplomatik ilişkileri son derece ileri düzeyde olan iki dost ülkeden
bahsediyoruz. Dünya politikasındaki tercihleri ve iç siyasi rejimleri açısından
ciddi farklılıkları bulunsa da ikili ticaret hacmi 40 milyar dolarları
zorlayan, turizmde birbirlerinin tercihi olan, enerjiden gıdaya karşılıklı
bağımlılık (interdependency) içerisinde bulunan, Suriye, Gürcistan, Ukrayna
gibi iki tarafı da ilgilendiren tüm uluslararası krizlerin yıpratıcılığına rağmen
ikili münasebetlerine iyi komşuluk ilişkilerinin hakim olduğu iki ülke ve iki
halktan bahsediyoruz.
Her ne kadar küresel
meselelere yönelik siyasi, diplomatik, ekonomik ve stratejik bakımlardan farklı
perspektiflere sahip olsalar da, iki ülke arasında uzunca bir zamandır birbirlerinin
hassasiyetlerini önemseyen, o hassasiyetleri kaşımaktan imtina eden iki taraflı
(bilateral) bir siyaset çerçevesinde halklarının vizesiz seyahat edebileceği
karşılıklı bir güven ve barış ortamı bulunmaktaydı. Erdoğan rejiminin Suriye’de
izlediği “Esedsiz rejim” politikalarıyla Rusya’nın Esed’i korumacı ve
destekleyici politikaları en başından beri karşıt olsa da, bu soruna rağmen başarıyla
kompartmantalize edilen konular sayesinde ikili iyi ilişkiler geliştirilerek
sürdürülebilmişti. Yani Rusya Türkiye için, velev ki uyarılara rağmen olsun, 17
saniyelik bir hava sahası ihlalinden dolayı savaş uçağı düşürülecek bir hasım
ülke değildi.
Mevcut şartlarda gerek
siyasi, gerekse askeri karar alma süreçlerinde bulunan yetkililerin bunun böyle
olduğunu bizim gibi gazetecilerden çok daha iyi bildiklerinden şüphe duyamayız.
Öyleyse sonuçlarının, kısa ya da orta vadede onarılamayacak, ikili ilişkilere
ve bölge güvenliğine mutlaka kalıcı hasarlar verecek kadar vahim olacağından
şüphe duyulmayan böyle bir hamleye kim, neden gerek duydu? Sadece Türkiye ile
Rusya arasında değil, Türkiye’nin NATO üyeliğinden dolayı küresel çapta da büyük
risklere ve tehditlere yol açarak dünyayı daha belirsiz ve istikrarsız bir
noktaya taşıyan bu siyasi kararı kim, hangi saiklerle verdi?
Çarşamba günü grup
toplantısında yaptığı kendi açıklamalarından anlıyoruz ki tamiri hayli zaman ve
enerji gerektirecek feci sonuçlar doğurması beklenen bu karar Başbakan Ahmet
Davutoğlu tarafından verilmiş. Oysa Salı sabahı konuyla ilgili yapılan ilk resmi
açıklamanın Erdoğan’ın Sarayı’ndan gelmesi bu konuda karar merciinin tam da denildiği
gibi olmayabileceğine işaret ediyor. İlk dakikalarda düşürülen uçağın Rus uçağı
olduğunu açıklamak suretiyle stratejik açıdan Türkiye’yi çok zor durumda bırakan
bu açıklamanın Saray’dan yapılması bu fecaatin sorumluluğu konusunda ana
aktörün de kim olduğunu gösterdiği gibi bu aktörün motivasyonunu da tartışmaya
açmıştır.
Sınırlı bir çerçevede
tutulmak kastıyla başlatıldığı tahmin edilen bu gerilim, bu kriz, bu savaş tahmin
edildiği gibi Erdoğan’ın bir savaşı ise bu savaşını motivasyonunu, amaçlarını ve
kapsamını anlamak ve anlamlandırmak daha kolay olacaktır. Bu durumda elbette ki
krizin hem iç siyasete, hem de uluslararası siyasete bakan yönlerinin tafsilatlı
bir şekilde analiz edilmesi gerekecektir.
Öncelikle kontrollü bir kriz
ya da sınırlı tutulabileceği varsayılan bir savaş Erdoğan’ın Türkiye’de bir
oldu-bittiyle ihdas edip, hukuksuz fiili adımlarla konsolide etmeye çalıştığı
tek adam rejimini kurma çabalarını kolaylaştıracaktır. Savaş ve hatta ciddi bir
gerilim ortamında Erdoğan’ın diktatoryal adımlarını sorgulamak, eleştirmek ve bunlara
karşı çıkmak daha da zorlaşacaktır. Savaş-kriz şartları bahane edilerek muhalif
görüşteki her kesim daha kolay terörist ya da hain ilan edilebilecek ve sesleri
kısılabilecektir. Şayet Hitler Almanyası, 1979 İran Devrimi sonrası ve benzeri
süreçlere bakılacak olursa hepsinde yeni rejimlerin ancak savaş koşullarının
sağladığı imkanlarla konsolide edilebildiğini rahatlıkla görebiliriz. Sınırlı
ve kontrollü olacağı varsayılan kriz ve savaşların çabucak kontrolden
çıkabileceğini de.
Diyeceğim o ki, Erdoğan
rejimi Türkiye’nin NATO üyeliğinin verdiği güvenceyle uluslararası güç
dengelerinin kontrolden çıkmasına müsaade etmeyeceği Rusya ile girişilecek bir gerilimin
içerideki tek adam rejimini kurma sürecini kolaylaştırdığını hesap etmiş
olabilir. Şayet öyleyse, yani üretilen bir dış gerilimle iç siyasi dizayn
amaçlanıyorsa, bu Erdoğan’ın kamuflajlı ters köşe hamlelerinin ilkini
oluşturmayacaktır.
Malumunuz uluslararası
toplumda oluşan hassasiyetler ve baskılar neticesinde Erdoğan rejimi gönülsüzce
de olsa IŞİD karşıtı cephede yer almıştır. Ancak, Erdoğan rejimi IŞİD
mevzilerini vurmak üzere elde ettiği sınır aşan operasyon meşruiyetini çok
nadiren IŞİD’e karşı kullanmış ve bu imkanı daha ziyade terör örgütü PKK ve
Suriye’nin kuzeyindeki uzantılarına yönelik değerlendirmiştir. Tek bir şiddet
eylemine bulaşmamış Hizmet Hareketi’ni “terör örgütü” diye yaftalayıp, sıradan
masum sivillere karşı cadı avı yürütmekten geri durmayan Erdoğan rejiminin,
sınır ötesindeki IŞİD ve el-Kaide unsurları şöyle dursun Türkiye içindeki IŞİD
ve el-Kaide unsurlarına karşı bile ciddi bir hamlesi gerçekleşmemiştir.
Öte yandan, IŞİD’in ve
el-Kaide uzantısı radikal grupların Suriye’de güçlenmesinde Erdoğan rejiminin doğrudan
ya da dolaylı kolaylaştırıcı rolü tüm dünyanın dilindeyken, Antalya’daki G-20 Liderler
Zirvesi’nde Rusya lideri Putin isim vermeden G-20 üyesi ülkeler arasında IŞİD
destekçileri olduğunu açıktan ifade etmiştir. Rus uçakları ve füzeleri
tarafından vurulan IŞİD petrolü taşıyan tırlar üzerinden ise açıkça Türkiye’yi
ima etmiştir. Dünyanın belli başlı güçleri arasında terör örgütü IŞİD’e karşı
ortak hareket imkanlarının ele alındığı bu zirvede Putin’in bu ters köşe salvosu
Erdoğan açısından kolay sindirilebilecek bir hamle olmamıştır. Şayet sınırımızda
düşürülen Rus uçağına dair herhangi bir Saray etkisi varsa hiç şüpheniz olmasın
ki bu etkinin tohumları G-20 Zirvesi’nde yaşananlarla atılmıştır.
Geriye ise sadece kitleleri
ikna ederek iç kamuoyunu hazırlayacak bir mazeret bulmak kalmıştır. Bu bakımdan
da Bayır-Bucak Türkmenlerinin yaşadığı trajedi kullanılmıştır. Suriye’de
Türkiye sınırına yakın bir bölgede iki ateş arasında kalan Bayır-Bucak
Türkmenlerinin içler acısı durumu elbette ki her türlü dayanışmayı gerektirecek
niteliktedir. Ancak daha önce IŞİD’in katlettiği Türkmenler konusunda kılını
kıpırdatmayan, hatta Türkmen sığınmacılara bile kapısını açmayan Erdoğan
rejiminin birden bire zirve yapan Türkmen hassasiyeti her türlü şüpheyi celbetmektedir.
Rus uçağının düşürülmesi Erdoğan
rejiminin ta başından beri yanlış bir rotada ve ulusal çıkarlardan ziyade kişisel
ihtiraslarla şekillendirdiği Suriye politikasının Türkiye ve uluslararası
topluma oluşturduğu riskler ve tehditler ne ilktir, ne de son olacaktır. Ancak,
Rusya ile yaşanan gerilimin çok farklı bir boyutu var ki üzerinde mutlaka
durulmayı hak etmektedir. BM Güvenlik Konseyi daimi üyesi 5 ülkeden biri olan Rusya,
savaş uçağı düşürülür düşürülmez Erdoğan rejiminin IŞİD ve benzeri radikal
terör örgütleriyle muhtemel siyasi, askeri ve finansal ilişkilerini hedef
alacak şekilde BM’den bir soruşturma başlatmasını talep edeceğini açıkladı.
Rusya, BM aracılığıyla böyle
bir uluslararası soruşturmayı başlatmayı başarabilirse bu sürecin nasıl sonuçlanacağını
tahmin etmek zor değil. 2005 yılında Lübnan eski Başbakanı Refik Hariri’ye
düzenlenen bombalı suikasti araştıran BM araştırma komisyonunun bulguları
sonrası somut delillerle suçlanan Suriye ve Esed rejiminin başına gelenler bu
konuda ciddi bir fikir verebilir. Kaldı ki kimyasal gaz gibi kitle imha
silahlarının bile kullanıldığı Suriye’de 4 yıl boyunca yaşananlar Hariri
suikasti ile mukayese edilemeyecek kadar vahim.
Uluslararası hukukun
zembereğini tetiklemesi durumunda Rusya’nın ve başta Esed rejimi olmak üzere
bölgesel ve uluslararası müttefiklerinin bu soruşturmanın ihtiyaç duyacağı
belge ve delilleri sağlamakta tereddüt etmeyeceği şimdiden tahmin edilebilir. Türkiye’ye
masum Türk halkına şimdiden büyük zararlar veren Erdoğan’ın savaşı bakalım
Erdoğan için zaferle mi, yoksa hezimetle mi sonuçlanacak? Allah, Türkiye’yi ve
bölge halklarını kişisel ihtiraslarla verilen şahsi savaşların gazabından ve
yıkımından korusun.
17 Eylül 2015 Perşembe
Kötü para iyi parayı kovuyor
Başlığa bakıp hemen İngiltere’de Kraliçe I. Elizabeth döneminde baş gösteren piyasadaki bir para sıkıntısından dolayı Sir Thomas Gresham’ın yaptığı tespitten bahsettiğim sanılmasın. Bu yazıda üzerinde duracağımız “kötü para” ve “iyi para” Sir Gresham’ın bahsettiğinden tamamen farklı.
Malumunuz 16. yüzyılda banknotlar
yoktu. Sadece değişik değerli metallerden üretilen paralar vardı. 16 yüzyılda
İngiltere’de metal para gümüş içerikliydi. Süreç içerisinde gümüş içeriği düşük
olan paralar dolaşıma girince gümüş içeriği fazla olan paralar piyasadan kaybolmaya
başladı. Bunun üzerine I. Elizabeth’in görevlendirmesiyle danışmanı Sir Gresham
konuyu inceledi ve bir rapor hazırladı. Sir Gresham, ikisi de aynı piyasa
değerindeki metal paralardan birinin içinde daha fazla gümüş olunca içinde daha
az gümüş bulunan paranın para olarak değerinin arttığını tespit etti. Daha
fazla gümüş içeriği olan 1 şilinle de, daha az gümüş içeriği olan 1 şilinle de
aynı malın alınabildiğini kayıtlara geçirdi. Bu durumda içinde daha fazla gümüş
içeriği olan parayı eritip içindeki gümüşü satmak daha akıllıcaydı. Nitekim
İngiltere’de de böyle olmuştu.
Sir Gresham’ın ismiyle
anılan ve “Gresham Yasası” adı verilen ‘kötü para iyi parayı piyasadan kovar’ ilkesi
bir zamanlar ekonomi biliminin temel esaslarından biriydi. Ancak kâğıt paranın
ortaya çıkması ve sermaye hareketlerinin serbestleşmesi bu yasayı tersine
çevirdi. Bu sefer insanlar değeri sürekli düşen yerli banknotu, değerini
koruyan yabancı paralarla değiştirmeye başladılar. Özellikle yerli paranın
faizinin düşük olduğu dönemlerde bu eğilim yaygınlaştı. Böylece yasa tersine
döndü ve iyi kâğıt para kötü kâğıt parayı piyasadan kovmaya başladı.
Neyse ki konumuz bu
değil. Türkiye ile ilgili anlatacağımız bu hikayeye “Gresham Yasası”nın çağrıştırdıkları
daha uygun. Hikayemizde “iyi para” yerine “temiz/meşru para”, “kötü para” yerine
ise “kirli/kara para” demek belki daha münasip olacaktır. Ancak, Gresham Yasası’nın
edebi çarpıcılığına teslim olarak bu yazıda iyi para-kötü para dikotomisini
kullanmayı tercih edeceğim.
Bilindiği üzere Türkiye,
özellikle 2002-2005 yılları arasında, Avrupa Birliği üyelik sürecinin
gerektirdiği köklü demokratik ve hukuki reformları gerçekleştirmişti. Zaten
2001 ekonomik krizi sonrası da IMF ve Dünya Bankası ile yapılan 48 milyar dolarlık
stand-by anlaşmasının bir gereği olarak ulusal ekonomi ve finans sistemini sil
baştan yeniden yapılandırmıştı. Bu reformlar ve yeniden yapılandırmalar
sayesinde Türkiye bir anda doğrudan yabancı yatırımın gözde destinasyonlarından
biri haline gelmişti. Cumhuriyet tarihi boyunca ülkeye gelen doğrudan yabancı
yatırımın toplamını bir yıl içerisinde alır hale gelen Türkiye’de ekonomi o
yıllarda uluslararası para ve kredi bolluğunu da iyi değerlendirerek adeta şaha
kalkmıştı. Yine bu güçlü ekonomik/finansal yapısı sayesinde 2009 küresel
ekonomik krizinin etkilerinden çok fazla zorlanmadan çıkmayı başarmıştı.
Maalesef 2011 yılından başlayarak
demokrasi ve hukuk alanında yeniden geriye gidişin başlaması, son 2 yılda ise
2001 krizinden sonra yeniden yapılandırılan ekonomik ve finansal sistemin
tamamen tarumar edilmesi ile birlikte Türkiye 2000’li yıllara damgasını vuran
bu başarı hikayesini tamamen ziyan etti. 2001 krizi sonrası oluşturulan tüm düzenleyici
özerk kuruluşlar giderek otokratik bir tek adam yönetimi hüviyetine bürünen
iktidarın etkisi altına girdi. Öyle ki artık ne Merkez Bankası bağımsız ve
özerk hareket edebiliyor, ne BDDK, ne de SPK… Dolayısıyla özerkliklerini büyük
ölçüde yitiren bu kurumlar ekonomi biliminin ve piyasa koşullarının
gerektirdiği hamleleri zamanlıca yapmaktansa siyasi iktidarın popülist
beklentilerini karşılamak zorunda kalıyor.
Özellikle 17/25 Aralık
2013 yolsuzluk ve rüşvet skandalının patlak vermesinden sonra yargının tamamen
iktidarın güdümüne girmesi, güçler ayrılığı sisteminin tamamen yok edilmesi sonrası
Türkiye, tamamen bir tek adam diktası görüntüsü veriri oldu. Türkiye’de hukuk
güvencesi ortadan kaldırılınca geriye ne mülkiyet haklarını, ne teşebbüs
hürriyetini garanti altına alan bir ortam kaldı. Her ne kadar önceki 10 yıl
boyunca sergilenen başarılı performansla oluşturulan imajın meyveleri belirli bir
süre daha gelmeye devam ettiyse de nihayet Türkiye’de kralın çıplak olduğu
gerçeğini yerli-yabancı herkes artık anladı.
Kral çıplaktı ve Türkiye Erdoğan’ın
ve yakın çevresinin adının karıştığı büyük bir yolsuzluk ve rüşvet skandalının alelacele
üstünü örtmek için hukuk güvencesinin ortadan kalktığı bir ülke olmuştu. Dahası
özel teşebbüs ürünü olan dershanelerin kapatılması örneğinde olduğu gibi artık teşebbüs
hürriyeti tehdit altındaydı. Gasp edilen Çukurova Holding ve Bank Asya
örneklerinde olduğu gibi özel mülkiyet haklarına artık saygı gösterilmiyordu. Toplumun
muhalif kesimlerine gözdağı üzerine gözdağı veriliyor, hiçbir somut delile
dayanmaksızın “terörist”, “casus” yaftası vurup siyasi amaçlarla düşmanlaştırılarak
yok edilmeye çalışılıyordu. Türkiye, seçim sonuçlarının bile mafyatik iktidar
çetesi tarafından fiilen tanınmadığı, basın ve ifade özgürlüğünün ise yok
edildiği bir ülke haline gelivermişti.
10 yıl boyunca büyük gayretler
sarf edilerek oluşturulan yatırım iklimi Erdoğan’ın dikta hevesi yüzünden bir-iki yıl içerisinde
tarumar edildi. Hukuk güvencesi olmayan, yatırımcılar için vazgeçilmez olan öngörülebilirliği
yok eden keyfiliklerin zirve yaptığı, Erdoğan rejimine yüzde yüz biat etmeyen
her iş adamının batırılarak mallarına el konulmaya çalışıldığı bir ülkeye
yabancı yatırımcılar neden gelsin ki? Zaten gelmediler de… Ülkeye yeni yabancı
yatırımcılar gelmediği gibi hali hazırda gelmiş olanlar da Türkiye’den en az
zararla kaçmanın yolunu arar oldu. Yabancı sermaye şöyle dursun, kendi
ülkesinde geleceğini riskte gören yerli işadamları bile sermaye ve
varlıklarının en azından bir kısmını yurtdışına çıkarmanın arayışına girdi.
Türkiye, hukuki güvence ve asgari saygı arayışındaki meşru ve temiz sermaye
için yatırım iklimi uygun bir ülke olmaktan hızla çıkarıldı.
Yabancı sermayenin ülkeyi
hızla terk etmesi artık büyük yekun oluşturarak resmi figürlere de yansıyor. Çarşamba
günü uluslararası yatırım pozisyonunu açıklayan Merkez Bankası’nın verilerine
göre sadece bu yılın Ocak-Temmuz ayları arasında 44,8 milyar dolar tutarındaki
yabancı sermaye Türkiye’yi terk etti. Bu yabancı sermaye çıkışının 17,2 milyar
dolarının doğrudan yatırım, 28,6 milyar dolarının ise portföy yatırımı
stokundan olduğu ifade ediliyor. Yabancı sermaye ülkeden kaçarken, yenisi
gelmezken ve bu yüzden Türkiye nakit sıkıntısı çekerken aynı dönemde yerli
sermayenin yurtdışında 2 milyar dolar tutarında doğrudan yatırım yaptığı da
kayıtlara geçti.
Hatırlanacağı gibi benzer
bir yabancı sermaye çıkışı 2008 krizinde de yaşanmış ve Türkiye’den 102 milyar
dolar çıkmıştı. Ama o çıkış küresel finans krizi kaynaklıydı. Bugün ise dünyada
kriz yok. Otokratik bir demir yumruk peşindeki Erdoğan rejimi maalesef Türkiye’nin
ekonomi yönetimine olan güveni tamamen sıfırladı. Öyle ki, Dünya Bankası,
yatırım kolaylığı sıralamasında, Türkiye’yi dört sıra birden gerileterek 51.
sıradan 55. sıraya indirdi. Siyasi amaçlı ve keyfi vergi cezaları, onlarca
yıldır üreten ve binlerce insana istihdam sağlayan en temiz şirketlere mesnetsiz
suçlama ve iddialarla polis baskınlarının yapılması ve hukuk güvencesinin
tamamen ortadan kalkması Türkiye’yi yatırım yapılır bir ülke olmaktan çıkardı.
Bırakın yabancı
yatırımcıyı, son olarak Erdoğan diktasının hedef aldığı Kaynak Holding,
Koza-İpek Holding, Boydak Holding, Doğan Holding gibi köklü ve meşru sermaye
için bile ülke yaşanmaz hale getirildi. Tabii bunlar olurken rant ve kamu kaynaklarının
peşkeş çekilmesi yoluyla semirtilen Erdoğan yandaşı türedi şirketlerin ve
sermayenin önü açıldı. On yıllarca süren çileli süreçlerle büyümüş olan Anadolu
Kaplanları batırılmaya çalışılırken, köksüz/temelsiz ve gücünü tamamen Erdoğan
ile ilişkisinden alan kuşkulu sermaye grupları bugün büyüdükçe büyüyor.
Daha da kötüsü Türkiye
adeta bir kara ve gri para cenneti haline gelmiş durumda. Yaptırımlar altında uluslararası
finans sisteminden dışlandığı dönemde İran’ın yarı-meşru milyarlarca dolarını
Türkiye’nin finansal sistemine sokan Reza Zarrab ve Babek Zencani örneklerinde
olduğu gibi Türk finans sistemi de patolojik bir hale bürünmüş durumda. Öyle ki
İran, Zencani ile ilgili yürüttüğü soruşturma kapsamında en az 12 milyar
dolarının Türkiye’de kaybolduğunu ileri sürüyor. Irak Bölgesel Kürt Yönetimi’nin
ise Türkiye’nin çarpık finans sistemine petrol gelirlerinden 6 milyar dolarını
kaptırdığı dedikodusu kulaktan kulağa yayılıyor.
Öte yandan, temiz ve meşru
yabancı sermaye ülkeyi hızla terk ederken son dönemde her yıl Türkiye’ye miyarlarca
dolar kaynağı belirsiz para girişi oluyor. Sadece son 7 ay içinde bu rakamın 9
milyar dolara ulaştığı biliniyor.
Yani neresinden bakarsınız
bakın, hukuku, demokrasiyi, teşebbüs hürriyetini ve özel mülkiyet
dokunulmazlığını askıya alarak mafyatik bir çete görüntüsü sergileyen Erdoğan
rejiminin oluşturduğu bu boğucu iklimde kötü para iyi parayı kovuyor. Üstelik
bu kendiliğinden ya da gizli de olmuyor. Erdoğan ve adamlarının adeta ellerinde
büyük büyük sopalarla temiz ve meşru parayı nasıl kovduğunu herkes görüyor.
Etiketler:
AK Parti,
AKP,
Babek Zencani,
Bank Asya,
Boydak,
Dolar,
Ekonomi,
erdoğan,
Kaynak Holding,
Koza-İpek,
Lira,
para,
piysas,
Reza Zarrab,
TL,
Türkiye
15 Eylül 2015 Salı
Rakamlar diyor ki: Görgüsüz saraylar yükselirken Türkiye çöküyor
Hamaset kültürünün baskın
olduğu Türkiye gibi ülkelerde üzerinde en az konuşulanları somut rakamsal
veriler oluşturuyor. Gerçi AKP hükümetleri döneminde enflasyon, kişi başına
düşen milli gelir, yoksulluk ve açlık sınırı, büyüme, işsizlik, dış borç, cari
açık gibi verilerin hesaplanmasında iktidarın güncel ve konjonktürel ihtiyaçlarına
göre sürekli yöntem değişikliğine gidiliyor. Rakamlar ve istatistikler sürekli
maniple ediliyor. Buna rağmen, özellikle uluslararası kuruluşların verileriyle
sağlaması yapılarak, kuru hamasetten ziyade rakamlar üzerinden konuşmak yine de
daha sağlıklı görünüyor.
Dr. Sinan Erdil gibi bazı
ekonomistlerin paylaşımlarından faydalanılarak kaleme alınan bol rakamlı bu yazıya
veri toplarken aklımda hep şu soru vardı: “2008 Ocak ayında 1 ABD Doları 1,16
TL iken halkın baskın siyasi tercihi olan AKP, acaba bugün 1 Dolar 3,5 TL’ye
doğru giderken, diğer ekonomik ve istatistiki veriler de reel bir çöküşü
gösterirken en fazla tercih edilen parti olma statüsünü koruyabilecek mi?” Türk
halkının siyasi rasyonalitesinin testi olacak bu sorunun cevabını bugünden bulmak
elbette zor. Ama sağlıklı, adil ve açık bir seçim gerçekleşebilirse bu sorunun cevabını
1 Kasım’da alacağız. Öyleyse bu merakımızı 1 Kasım’a erteleyelim ve gelin rakamların
soğuk ve sarsıcı yüzüne şöyle bir bakalım.
Kredi derecelendirme şirketleri tarafından Türkiye’nin kredi notunun 2012’de “yatırım yapılabilir” seviyeye yükseltilmesinden bu yana ülkede ABD Doları yüzde 71’lik, faiz ise yüzde 65’lik bir artış gösterdi. Paradan 6 sıfırın atıldığı dönemlerde 1 Doların 1 TL olacağına dair AKP propagandası ise tamamen çöktü. Son günlerde 1 Dolar 3 TL’yi aştı. Oysa Cumhurbaşkanı Erdoğan daha 7 Mart 2015 günü “dolar alan yaya kalır” dememiş miydi? Seçimlerde AKP için oy propagandası yapan Erdoğan açıkça milleti aldattı. Daha fecisi ise TL’nin değer kaybının önlenememesi ve trend üzerinden yapılan daha feci tahminler. Danışmanlık firması Goldman Sachs’a göre 1 Dolar çok geçmeden 3,65 TL olacak. Türkiye’deki politika faizi ise 2016 yılı içerisinde yüzde 12’ye çıkacak. Morgan Stanley’in tahmini daha da feci: 1 Dolar 3.85 TL olacak.
Kredi derecelendirme şirketleri tarafından Türkiye’nin kredi notunun 2012’de “yatırım yapılabilir” seviyeye yükseltilmesinden bu yana ülkede ABD Doları yüzde 71’lik, faiz ise yüzde 65’lik bir artış gösterdi. Paradan 6 sıfırın atıldığı dönemlerde 1 Doların 1 TL olacağına dair AKP propagandası ise tamamen çöktü. Son günlerde 1 Dolar 3 TL’yi aştı. Oysa Cumhurbaşkanı Erdoğan daha 7 Mart 2015 günü “dolar alan yaya kalır” dememiş miydi? Seçimlerde AKP için oy propagandası yapan Erdoğan açıkça milleti aldattı. Daha fecisi ise TL’nin değer kaybının önlenememesi ve trend üzerinden yapılan daha feci tahminler. Danışmanlık firması Goldman Sachs’a göre 1 Dolar çok geçmeden 3,65 TL olacak. Türkiye’deki politika faizi ise 2016 yılı içerisinde yüzde 12’ye çıkacak. Morgan Stanley’in tahmini daha da feci: 1 Dolar 3.85 TL olacak.
Döviz kuru deyip geçmemek
gerekiyor. Çünkü dolar kurunda yaşanan 1 kuruşluk her artış, dış borç stokumuzun
faturasını 3 milyar 928 milyon lira artırıyor. Dolardaki yükseliş dış borcu sadece son 2 ayda 116 milyar TL
artırırken, bunun kişi başına düşen borca yansıması 1500 TL oldu. Genel olarak
ise Türkiye’yi 2002’de 129 milyar Dolar dış borçla devralan AKP bu borcu şu an
400 milyar dolara çıkardı. Öte yandan, dış borcun milli gelire oranı açısından
Türkiye tam bir felaket görüntü sergiliyor. Bu oran Çin’de yüzde 8,4, Brezilya’da
yüzde 25, Hindistan’da yüzde 18 iken Türkiye’de yüzde 51’i buluyor.
Dünyadaki genel gidişatın
tersine gıda fiyatlarında yüzde 30’lara varan artışa ve döviz kurlarındaki
aşırı artışla birlikte beyaz eşya fiyatlarında yüzde 20, otomotivde ise yüzde 10
fiyat artışına rağmen nasıl oluyorsa resmi enflasyon rakamları hala yüzde 6-8
bandında seyredebiliyor. Resmi enflasyon rakamlarının reel hayattan kopukluğu
resmi istatistiklerin güvenilirliğini ortadan kaldırıyor. Oysa geçim
sıkıntısının had safhada olduğu Türkiye’de bu sıkıntıların yansımasını kredi
kartlarıyla yapılan borçlanma üzerinden takip etmek mümkün. Bugün Türkiye’de kredi
kartı borcundan dolayı 2 milyon kişi yasal takip altında bulunuyor. Bunların
yaklaşık yüzde 70’ini ise dar gelirli vatandaşlar oluşturuyor.
Dar gelirli denince de
akla şüphesiz asgari ücretliler geliyor. Hatırlayacaksınız, Cumhurbaşkanı Erdoğan,
seçimler öncesi döneme denk gelen 1 Mayıs İşçi Bayramı’nda kaç-AK Saray’ında
topladığı yandaş işçilere, “asgari ücrete bundan daha fazla zam yapılamaz”
demiş ve bir de kendisini alkışlamıştı. Oysa doların değerindeki artışla Ocak
2015’te 949 lira olan ve 406 dolara tekabül eden asgari ücret bugün 1000 TL
olmasına rağmen reel olarak 329 dolara gerilemiş durumda. Bu verilere bir de
halkın satın alma gücünün son 2 yılda yüzde 53 oranında düştüğünü ve Mayıs 2013-Eylül
2015 arasında TL’nin Dolar karşısında en az yüzde 60 değer kaybettiğini eklerseniz
felaketin boyutları daha net ortaya çıkar.
Kişi başına düşen resmi
milli gelir rakamları ise ayrı bir komedi. İş gücünün yüzde 45’e yakınının
asgari ücretle çalıştığı bir ülkede milli gelirin 10.000 doların üzerinde
olduğuna inanmak için epey bir gayret sarf etmek gerekiyor. Gelir dağılımındaki
artan adaletsizlik Erdoğan ve AKP’nin hiç de fakir dostu olmadığını apaçık
gösteriyor. 2002’de halkın en zengin yüzde 1'inin toplam servetten aldığı payın yüzde 39,4’ten bugün yüzde 54,3’e yükselmiş
olması gelir uçurumundaki felaketi gözler önüne seriyor. Buna rağmen söylemlerinin
aksine eylemlerinde zengin dostu olan AKP’nin tercihiyle, yüzde 29’u
doğrudan, yüzde 71’i dolaylı vergiden oluşan Türkiye’deki vergi yükünü dar
gelirli bu vatandaşlar taşıyor.
Milli geliri Türkiye’nin
milli gelirinden 8 kattan fazla olan Japonya’da dolar milyarderi sayısının
Türkiye’deki dolar milyarderi sayısının yarısı kadar olduğunu söylemek gelir
dağılımındaki uçurumu daha net gösterecektir. Sadece Japonya mı? 3,4 Trilyon
dolarlık Almanya’da 58, 2,4 Trilyon dolarlık İngiltere’de 37, 2,6 Trilyon
dolarlık Fransa’da 24 dolar milyarderi varken 700 milyar dolarlık ekonomisiyle Türkiye’de
43 dolar milyarderi bulunuyor.
Gelir dağılımı bir tarafa,
sadece son 8 ayda 1138 işçinin öldüğü Türkiye’de işçileri bekleyen tek tehlike elbette
ki uygunsuz ve güvenliksiz iş koşullarında hayatını kaybetmek ya da sakatlanmak
değil. Çoğu açlık sınırının altındaki asgari ücretle çalışmak zorunda olan bu işçiler
Türkiye’nin vergi yükünü de omuzlamak zorunda. Çünkü Türkiye, OECD ülkeleri
arasında asgari ücretten en fazla vergi alan ülkelerin başında geliyor. Asgari
ücretli çalışanlardan İspanya yüzde 6, İngiltere yüzde 10, ABD yüzde 14, ekonomik
krizdeki Yunanistan bile yüzde 17 vergi alırken Türkiye yüzde 21 oranında vergi
alıyor.
Böylece Türk-İş
verilerine göre açlık sınırının 1345 TL, yoksulluk sınırının ise 4380 TL olduğu
Türkiye’de 1040 TL kazanan asgari ücretli 4 kişilik bir ailenin nasıl
geçinebildiği daha büyük bir mucizeye dönüşüyor. Emeklilerin durumu ise maalesef
bundan daha parlak değil. TL’deki değer kaybı yüzünden, ortalama 1000 TL aylık
alan bir emekli bugün aslında reel olarak 2013’te eline geçen maaştan 585 TL
eksik alıyor.
Sahiden kişi başına düşen
milli gelir azalırken, kredilerini ödeyemeyenlerin sayısı müthiş artarken,
işsizlik tırmanıp enflasyon yükselirken resmi rakamların dediği gibi Türkiye
ekonomisi gerçekten yüzde 3,8 büyüdü mü? Sanmam, çünkü Türkiye’nin nüfus artış
hızı dikkate alınarak reel bir büyümeden bahsedebilmek için en az yüzde 5’lik
bir oranda büyümesi gerekiyor. Türkiye ekonomisi TL bazında yüzde 2-2,5 büyümüş
olsa bile, dolar bazında GSMH 630 milyara indi. Kişi başı GSMH de 8000 doların
altına düştü. OECD raporlarına göre, son 6 yılda geliri 55 milyar dolar artan Türkiye’nin
borcu 121 milyar dolar arttı. Böyle bir ülke büyümüş olabilir mi?
Bu hazin durum doğal
olarak BDDK’nın saklayamayacağı verilere de yansıyor. BDDK’ya göre Temmuz
ayında hukuki takipteki tüketici kredileri ve kredi kartı tutarı 15 milyar 111
milyon liraya ulaştı. Böylece takibe düşen tüketici kredileri yılbaşından bu
yana yüzde 20, kredi kartları ise 14,5 civarında arttı. Öte yandan Türkiye
Bankalar Birliği verilerine göre ise, 2015 yılı Ocak-Ağustos döneminde
karşılıksız işlem yapılan çeklerin parasal tutarı yüzde 49 artışla 17,6 milyar
TL’yi buldu. 2015’in ilk 8 ayında karşılıksız çekler ise yüzde 21 artışla
490,000 adet olarak gerçekleşti.
Ama unutulmamalı ki, asgari
ücretle de olsa bu ülkede bir iş sahibi olabilmek büyük bir talih. Zaten Türkiye
İş Kurumu (TİK) verileri de bunu söylüyor. TİK verilerine göre kayıtlı iş
arayanları ifade eden işgücü sayısı Ağustos ayı itibariyle son 1 yılda 865 bin
444 kişi artarak 5 milyon 350 bini aştı. Daha fecisi ise, son dönemde işsiz
kalanların yarısından fazlasını oluşturan “üniversite mezunu işsizler”in sayısının
son bir yılda 170 bini aşması. TBB verilerine göre Türkiye’nin en büyük
bankalarından olan Akbank bile son 1 yılda 44 şube kapattı ve 1653 çalışanının
işine son verdi. Salı günü açıklanan resmi rakamlar da Ağustos ayı işsizlik
oranını yüzde 9,6 olarak gösterdi.
Berbat
gerçek şu ki, Türkiye üreten ve dolayısıyla istihdam sağlayan sağlıklı bir
ekonomiye sahip değil. Vaziyet o kadar vahim ki Apple’ın 3 aylık kârı
Türkiye’nin en büyük 500 sanayi kuruluşunun 1 yıllık net kârının üzerinde. Türkiye’nin
ihracatı ise 4 yıldır 150 milyar dolara saplanmış durumda. 2023 yılı hedefi
olan 500 milyar dolar artık hayal bile edilemez durumda. Türk ekonomisi artık
büyüyemediği gibi reel olarak hızla küçülüyor. Döviz kuru bu kadar yüksekken ihracattaki
düşüşün ithalattaki düşüşten bile fazla olması duruma dair çok şey söylüyor. Dış
ticarette daralma hızla devam ediyor. İhracat geçen ay yüzde 16,2, ithalat ise
yüzde 8,7 düştü. Dış ticaret açığı ise Temmuz ayında yüzde 6,5 artarak 7 milyar
28 milyon dolara yükseldi.
Oysa Maliye Bakanı Şimşek,
cari açık bu sene 30 milyar dolar olur demişti. Şimdiden 48 milyar dolara
ulaştı bile. Cari açık çok daha fazla büyüyecek çünkü son 5 yılda Türkiye’ye giren
yabancı para son 1 yılda geri gitti. Despotizm ve hukuksuzluğun pençesinde
istikrarsızlaşan ülkeden yabancı yatırımcı hızla kaçıyor. Türkiye’ye güvenin
azalması sonucu yabancı yatırımcılar bu yıl 4,5 milyar dolarlık Türk tahvili
sattı. Yabancı yatırımcılar legal ve meşru paralarıyla ülkeyi teker teker terk ederken
Türkiye gri ya da kara paranın merkezi haline geliyor. İstikrarsızlığa rağmen
son 7 ayda Türkiye’ye giren 9 milyar dolarlık kaynağı belirsiz paranın niteliği
ve aidiyeti büyük bir tartışma ve merak konusu.
AKP’nin yanlış
politikaları yüzünden Türkiye gün be gün dünyadan koparılırken, ekonomisi de G-20
listesinden düşme riski altında bulunuyor. 2014 yılı sonunda 800 milyar dolar
olan Türkiye’nin gayri safi milli hasılası, doların 3 lirayı görmesiyle 594 milyar
dolara kadar gerilemiş durumda. Yani Türkiye’nin milli geliri 2007’nin altına
düştü. Bunun sebebini başka yerde aramaya ise gerek yok. Nüfusu Türkiye’ye
yakın Almanya’nın yıllık ihracatı 1,5 trilyon dolar iken, Türkiye’nin ihracatı
150 milyar dolara çakıldı kaldı. Bu berbat veriler yüzünden öyle görünüyor ki
bu yıl Kasım ayında Antalya’da yapılacak G-20 zirvesi sadece siyasi açıdan değil,
ekonomik veriler açısından da Türkiye için çok sıkıntılı geçecek.
Daha fazla rakam
sıralamak mümkün ama bu kadarı yeterli sanırım. Bu fecaat tablodan dolayıdır ki
daha düne kadar “ekonomimiz sağlam, kriz yok” diyen Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’in
“böyle giderse bırakın 2023 hedeflerine ulaşmayı, mevcut durumu bile koruyamayız”
demesi boşuna değil.
Erdoğan ve avenesi lüks
uçaklar ve araçlarda saltanat sürüp, debdebeli saraylar yükseltirken Türkiye
ekonomisi gümbür gümbür çöküyor. Bilin istedim.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)