Ekonomi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ekonomi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Ocak 2016 Cumartesi

Yabancılar Türkiye'ye neden yatırım yapsın?

Başbakan Ahmet Davutoğlu ve ekonomiden sorumlu Başbakan Yardımcısı Mehmet Şimşek, siyasete girmeden önce Şimşek’in en son çalıştığı yatırım kurumu Merill Lynch’in davetlisi olarak pazar gününden başlayarak Londra gezisindeler. İki günlük gezi boyunca yatırımcılarla buluşacak olan ikili, ekonomik reform paketleri ile Avrupa Birliği (AB) müzakere ve reform süreci konularında yatırımcıları bilgilendirecek. Türkiye’nin “riskleri minimize edilmiş” ekonomik iklimiyle yatırım yapılabilir bir ülke olduğu mesajını vermeye çalışacak. Şüphesiz ki, bu doğru olmasına doğru bir adım ama ülkenin içinde bulunduğu berbat şartlar ışığında ikilinin işi hiç de kolay görünmüyor.
   Yine de temelsiz bir özgüven patlamasıyla uzunca bir süre İslam dünyasına ve Ortadoğu’ya liderlik, Şangay İşbirliği Teşkilatı’na üyelik, Çin ile stratejik yakınlaşma vb gibi farklı arayışlara giren Erdoğan Rejimi ve AKP iktidarı, mecbur kalarak da olsa, nihayet Türk dış politikasının geleneksel rotasına dönme çabaları sergiliyor. Üyelik için AB ile müzakere yürüten bir ülke ve NATO’nun öndegelen üyelerinden biri olduğu halde tutarsız stratejik ve dış politik tercihleriyle kafa karıştırıcı mesajlar veren Ankara’nın, zoraki de olsa, yeniden asli dış politik yörüngesine ve stratejik rotasına oturmuş olması hem umut verici hem de gerçekci.
   Üstelik, dış politikada yörüngeyi yeniden asli rotaya oturtma çabası halkın beklentileriyle de uyumlu. MetroPOLL araştırma kuruluşunun verilerine göre, 2005 Mart ayında halk desteği yüzde 76 civarında olan AB’ye üyelik süreci, özellikle eurozone finans krizi sırasında Erdoğan ve AKP’nin AB karşıtı yoğun propagandaları yüzünden 2012 Aralık ayında yüzde 43’e kadar gerilemişti. Son yapılan araştırmada bu oranın yüzde 60,7 ile yeniden tırmanışa geçtiğini görmek sevindirici.
   Bu tırmanış her ne kadar Erdoğan Rejimi’nin ve AKP iktidarlarının berbat yönetimi, ekonomik kötüye gidiş, otoriterleşme ve despotlaşma süreci, demokrasiden ve hukuktan sapma, temel insan hak ve özgürlükleri alanında korkunç geriye gidiş, PKK-Kürt sorunu ve berbat dış politika tercihleri yüzünden artan güvenlik riskleri ile doğrudan ilgili olsa da yine de olumlu bir trend. AKP’nin ilk iki iktidar döneminin aksine bir tabloyla, AB üyeliğine destek CHP’li seçmenler arasında yüzde 70 iken, bu desteğin AKP’li seçmen arasında yüzde 57 civarında kalması Erdoğan ve AKP hükümetinin yanlış mesajların yandaşlarındaki olumsuz etkilerinin henüz tam olarak giderilemediğine işaret ediyor.
   Nasıl ki kötü yönetim, pek çok alandaki krizler ve kötüye gidiş halkın yeniden AB’ye yönelmesine yol açtıysa, hayallere dayalı yanlış varsayımları, tatmini imkansız ihtirasları ve temelsiz özgüven patlamasıyla Erdoğan Rejimi ve AKP hükümetlerinin giriştikleri yanlış dış politik hamlelerinin yol açtığı ciddi güvenlik riskleri de Türk halkının yeniden NATO’ya verdiği değeri yükseltti. Bu durum halkın ülkeyi yönetenlerdeki hormonlu özgüvenin farkında olduğunu ve Türkiye’nin üstesinden tek başına gelemeyeceği riskler karşısındaki pragmatik ve sağduyulu tavrını gösterir niteliktedir.
   Bu bağlamda, Erdoğan Rejimi’nin Rus uçağını düşürmesinden sonra yükselen Rusya kaynaklı güvenlik riskleri ve tehditleri halk arasında NATO üyeliğine verilen desteği de artırdı. MetroPOLL araştırmalarına göre 2013 Aralık ayında halk arasında Türkiye’nin NATO üyeliğine karşı olanların oranı yüzde 27,2 iken, bu oran 2015 Aralık ayında yüzde 12,4’e geriledi. Türkiye’nin NATO üyeliğini sürdürmesine verilen destek ise aynı dönemde yüzde 49,2’den yüzde 69,6’ya yükseldi. Rusya ile arzu edilmeyen ciddi gerilimlere sebep olmasına rağmen Rus uçağının düşürülmesinin Türk dış politikasının stratejik yörüngesinde doğrultucu bir etki yaptığını rahatlıkla söyleyebiliriz.
   Ekonomik kötüye gidiş, enflasyon canavarının yeniden canlanması, Türk Lirası’ndaki önlenemeyen değer kaybı, büyümedeki istikrarlı yavaşlama, işsizliğin sürekli artması, ihracatın gerilemesi, turizm gelirlerinin düşmesi ve benzeri sıkıntıların yol açtığı ekonomik endişeler de Türkiye’nin yeniden Batı’ya yönelmesi için zorlayıcı bir zemin oluşturdu. Son yıllarda Erdoğan Rejimi ve AKP hükümetlerinin ekonomi ve siyaset odaklı bütün çabalarını yoğunlaştırdıkları Arap ülkelerinden Türkiye’ye doğru dürüst yatırım gelmediğinin ortaya çıkması da Türkiye’nin yeniden Batı’ya yönelmesini kaçınılmaz kılmıştır.
   Nüfusları ile mukayese edildiğinde hiç de hafife alınamayacak büyüklükte yatırım güçleri olan petro-dolar zengini Arap ülkelerinin Türkiye’ye yatırımda esamilerinin okunmaması hakikaten aklı olanın aklını başına getirecek ciddiyetteki bir veri. Mesela Suudi Arabistan’ın 635 milyar dolar, BAE’nin 78,4 milyar dolar, Katar’ın 38,4 milyar dolar, Kuveyt’in 32,2 milyar dolar döviz rezervi olmasına rağmen Türkiye’ye yatırımları neredeyse Türklerin bu ülkelere yatırımlarının bile gerisinde. 2015’in ilk 11 ayında Suudi Arabistan’ın Türkiye’ye doğrudan yatırım miktarının 22 milyon dolardan ibaret olması ibret vericidir. Oysa aynı dönemde Avrupa ülkelerinin Türkiye’ye yaptıkları doğrudan yatırımın hacmi 6,5 milyar dolar, ABD’ninki ise 1,4 milyar dolardır. Erdoğan Rejimi’nin güya dostu ve destekçisi petro-dolar zengini Körfez ülkelerinin Türkiye’ye toplam doğrudan yatırım tutarının 483 milyon dolarda kalması hakikaten düşündürücü.
   Başbakan Davutoğlu ve Başbakan Yardımcısı Şimşek’in kendilerinin ve özellikle de özdeşleştikleri Erdoğan Rejimi’nin sürekli olarak aşağıladıkları Avrupalı ve Batılı ülkelerin, kurumların ve yatırımcıların kapılarını yeniden çalmak zorunda kalmaları da kaderin garip bir cilvesi. Batı’nın ve Batılı yatırımcıların kapılarını çalmakla onları kolayca ikna edecekleri ise şüpheli. Çünkü, Erdoğan’ın ne olduğu tam anlaşılamayan icracı ve partili başkanlık hevesleri Türkiye’deki çok geniş bir kitlede olduğu kadar demokratik dünyada da endişe ile takip ediliyor. Anyasal haddini bilmez bugünkü konumu ile bile Merkez Bankası’nın yanısıra diğer düzenleyici kurumlar üzerindeki müdahaleci vesayeti ortadayken gücünü daha da artırmış bir Erdoğan’ın yabancı yatırımcılar için herhangi bir cazibe oluşturmayacağı aşikar.
   En başarılı ve en düzgün özel şirketlere keyfi şekilde el koyan, haksız ve hukuksuz bir şekilde özel bankaları gasp eden, medya kuruluşlarını ele geçiren bir iktidarın talihsiz Başbakanı olarak Davutoğlu’nun özelleştirme ve emek piyasasının liberalizasyonu başta olmak üzere vaat edeceği reformların ne kadar inandırıcı olabileceği hakikaten şüpheli. Neredeyse tekelleşen medya gücüyle aldatmayı sürdürebildiği kendi destekçi kitlesi dışındaki halkın bütün kesimleriyle kavgalı bir partinin lideri olarak Davutoğlu’nun yeni ve demokratik bir anayasa vaadinin inandırıcılığını da şüphesiz aynı akıbet bekliyor. Başkanlık merkezli yeni bir anayasa yapmayı başarabilmek için yeni bir seçim veya referandum ihtimali ise Davutoğlu ve Şimşek’in ikna çabalarını zorlaştıracak unsurlar arasında yer alıyor.
   Davutoğlu ve Şimşek’in yabancı yatırımcılara neler anlatarak onları Türkiye’ye yatırım yapmaya ikna edeceklerini ben sahide merak ediyorum. Yapıp ettikleriyle uluslararası çevrelerde adlarının radikal gruplarla anılır hale gelmesine yol açan Suriye’de gırtlaklarına kadar batağa battıklarını anlatarak mı acaba Türkiye’ye yabancı yatırım çekecekler? Yoksa Bağdat’la olan sorunlarımızı mı anlatacaklar? Acaba Rusya ile bozulan ilişkilerimiz mi Türkiye’ye yatırım ikliminin uygunluğunu ispatlamak için bir dayanak olacak? Yoksa bütün komşu ülkelerle bozulan ilişkilerimiz mi? Belki de siyasi ihtiyaçlarına göre ateşini körükledikleri terör örgütü PKK ile çatışma adına şehirleri nasıl yaşanmaz hale getirdiklerini anlatarak yabancı yatırımcıları ikna etmeye çalışırlar...
   Ne bileyim belki de muhalif gazetecileri nasıl tutukladıklarını, yüzlercesinin hakkında nasıl soruşturmalar ve davalar açtıklarını, binlercesini nasıl işlerinden ettiklerini, bir gecede nasıl 14 TV kanalını birden yayın yapamaz hale getirdiklerini, bir medya gurubuna hiçbir gerekçe göstermeden nasıl el koyduklarını, holdingleri ve şirketleri gerekçesiz nasıl gasp ettiklerini, alanında en başarılı olan özel bir bankaya nasıl çöktüklerini, sırf barış çağrısı yaptıkları için  akademisyenleri nasıl tehdit edip gözaltına aldıklarını veya "paralel devlet" safsatasıyla muhalif gördükleri herkese hayatı nasıl yaşanmaz hale getirdiklerini, sırf burs verip hayır yaptıkları için insanlara nasıl ağır silahlı polislerle geceyarısı baskınları yaptıklarını, onbinlerce insanı nasıl işlerinden edip, yüzlercesini nasıl hapse tıktıklarını anlatarak da yabancı yatırımcıları ikna etmeye çalışabilirler. Kimbilir belki de bir parlamenter sistem olduğumuz halde bir adamın çıkıp nasıl anayasayı takmayarak fillen nev-i şahsına mahsus bir başkan ve hatta bir sultan gibi hareket ettiğini anlatarak da ikna edebilirler.
   Bağımsız yargının nasıl yok edildiğini, işlerine gelmeyen mahkeme kararlarını nasıl yok saydıklarını anlatmayı da deneyebilirler. Ya da hukuki soruşturmalar açarak yolsuzluklarını, usulsüzlüklerini, rüşvetlerini ortaya çıkaran, siyasi çıkarlarına aykırı hukuki kararlar veren ya da kanundışı eylemlerine hukuki operasyonlar yapan savcıları, hakimleri, polisleri, askerleri nasıl tutuklayıp içeri attıklarını, mesleklerinden nasıl ihraç ettiklerini de anlatarak demokrasimizin, hukukumuzun kalitesini gözler önüne serebilirler. Böylece bu eşsiz maharetleriyle muhataplarını başarıyla ikna edebilirler.
   Hiçkimsenin hukuk güvencesinin, mülkiyet dokunulmazlığının ve hatta can güvenliğinin kalmadığı bir ülkenin muktedir başbakanı ve bakanı olarak, bu talihsiz ikili, belki de ikna etmek istedikleri yatırımcılara bazı özel hukuki güvenceler ve güvenlik imtiyazları sağlayacak sihirli formüller sunarlar.  Kimbilir?

26 Kasım 2015 Perşembe

Erdoğan’ın savaşı

Salı sabahı kritik Türkiye-Suriye sınırında koruma uçuşu yapan Türk Silahlı Kuvvetleri’ne bağlı savaş uçaklarının defaatle uyarmasına rağmen 17 saniyelik de olsa sınır ihlali yaparak ülkenin güvenliğine tehdit oluşturan Rus savaş uçaklarının düşürülmesi Türkiye’nin 2012’de Doğu Akdeniz’de bir askeri uçağının düşürülmesinden sonra deklare ettiği angajman kuralları çerçevesinde hukukidir ve hukukiliği nispetinde de meşrudur. Ancak, böyle bir hamlenin taa en başından tahmini zor olmayacak yıkıcı askeri, diplomatik, siyasi ve ekonomik sonuçları göz önüne alındığında kısa süreliğine sınır ihlali yapan Rus savaş uçağının düşürülmesi yapılması gereken ilk şey midir, tartışılır.  
Şayet büyük bir uluslararası krize yol açan olayı kısa süreli sınır ihlalinden ibaret bir angajman kuralları ihlalinin sonucu ortaya konan bir tasarrufmuş gibi ele alırsak, Rus uçağının düşürülmesinin hukuken ve teknik açıdan değil belki ama askeri, siyasi ve diplomatik perspektiften izahını yapmakta zorlanırız. Neticede ülkelerin hava sahaları ve hava sınırları çoğunlukla komşularının savaş uçakları tarafından sıklıkla ihlal edilebilmektedir. Şayet her hava sahası ihlalinde uçak düşürülecek olunsa bugün birbiriyle sıcak savaş içerisinde olmayan tek bir dünya ülkesi ya da barış içerisinde yaşamaya devam eden komşu ülkeler diye bir şey kalmazdı.
Bu konuda somut örnek için ise uzaklara gitmeye gerek yok. Mesela, Türkiye ile Yunanistan arasında kıta sahanlığı, FIR hattı, ada ve adacıkların statüsü gibi birçok tartışma ve husumet konusu olan Ege Denizi’nde her hava ihlali uçak düşürmekle sonuçlansaydı sanırım bugün Yunanistan ve Türkiye’nin hava savunma envanterindeki yüzlerce savaş uçağı Ege Denizi’nin dibinde olurdu. Yunanistan’la en gerilimli dönemlerde bile Ege’de sıklıkla vuku bulan hava sahası ihlalleri iki ülke pilotlarının, eminim ki ileriki yıllarda çocuklarına ve torunlarına birer tatlı macera olarak anlatacakları, it dalaşlarından öteye geçmemiştir. Salı günü yaşanılan kriz on yıllar boyunca net düşmanlık ilişkisi içerisindeki bu iki gergin komşu ülke arasında bile benzeri yaşanmamış büyük bir fecaattir.
Kaldı ki Rusya, ne o gerilim yıllarındaki Yunanistan gibi Türkiye’nin düşman olarak gördüğü bir ülke, ne de Türkiye en azından Salı gününe kadar ki Rusya tarafından toprakları ve halkının güvenliğini tehdit eden bir ülke durumundaydı. Burada ekonomik, ticari, siyasi ve diplomatik ilişkileri son derece ileri düzeyde olan iki dost ülkeden bahsediyoruz. Dünya politikasındaki tercihleri ve iç siyasi rejimleri açısından ciddi farklılıkları bulunsa da ikili ticaret hacmi 40 milyar dolarları zorlayan, turizmde birbirlerinin tercihi olan, enerjiden gıdaya karşılıklı bağımlılık (interdependency) içerisinde bulunan, Suriye, Gürcistan, Ukrayna gibi iki tarafı da ilgilendiren tüm uluslararası krizlerin yıpratıcılığına rağmen ikili münasebetlerine iyi komşuluk ilişkilerinin hakim olduğu iki ülke ve iki halktan bahsediyoruz.
Her ne kadar küresel meselelere yönelik siyasi, diplomatik, ekonomik ve stratejik bakımlardan farklı perspektiflere sahip olsalar da, iki ülke arasında uzunca bir zamandır birbirlerinin hassasiyetlerini önemseyen, o hassasiyetleri kaşımaktan imtina eden iki taraflı (bilateral) bir siyaset çerçevesinde halklarının vizesiz seyahat edebileceği karşılıklı bir güven ve barış ortamı bulunmaktaydı. Erdoğan rejiminin Suriye’de izlediği “Esedsiz rejim” politikalarıyla Rusya’nın Esed’i korumacı ve destekleyici politikaları en başından beri karşıt olsa da, bu soruna rağmen başarıyla kompartmantalize edilen konular sayesinde ikili iyi ilişkiler geliştirilerek sürdürülebilmişti. Yani Rusya Türkiye için, velev ki uyarılara rağmen olsun, 17 saniyelik bir hava sahası ihlalinden dolayı savaş uçağı düşürülecek bir hasım ülke değildi.
Mevcut şartlarda gerek siyasi, gerekse askeri karar alma süreçlerinde bulunan yetkililerin bunun böyle olduğunu bizim gibi gazetecilerden çok daha iyi bildiklerinden şüphe duyamayız. Öyleyse sonuçlarının, kısa ya da orta vadede onarılamayacak, ikili ilişkilere ve bölge güvenliğine mutlaka kalıcı hasarlar verecek kadar vahim olacağından şüphe duyulmayan böyle bir hamleye kim, neden gerek duydu? Sadece Türkiye ile Rusya arasında değil, Türkiye’nin NATO üyeliğinden dolayı küresel çapta da büyük risklere ve tehditlere yol açarak dünyayı daha belirsiz ve istikrarsız bir noktaya taşıyan bu siyasi kararı kim, hangi saiklerle verdi?
Çarşamba günü grup toplantısında yaptığı kendi açıklamalarından anlıyoruz ki tamiri hayli zaman ve enerji gerektirecek feci sonuçlar doğurması beklenen bu karar Başbakan Ahmet Davutoğlu tarafından verilmiş. Oysa Salı sabahı konuyla ilgili yapılan ilk resmi açıklamanın Erdoğan’ın Sarayı’ndan gelmesi bu konuda karar merciinin tam da denildiği gibi olmayabileceğine işaret ediyor. İlk dakikalarda düşürülen uçağın Rus uçağı olduğunu açıklamak suretiyle stratejik açıdan Türkiye’yi çok zor durumda bırakan bu açıklamanın Saray’dan yapılması bu fecaatin sorumluluğu konusunda ana aktörün de kim olduğunu gösterdiği gibi bu aktörün motivasyonunu da tartışmaya açmıştır.
Sınırlı bir çerçevede tutulmak kastıyla başlatıldığı tahmin edilen bu gerilim, bu kriz, bu savaş tahmin edildiği gibi Erdoğan’ın bir savaşı ise bu savaşını motivasyonunu, amaçlarını ve kapsamını anlamak ve anlamlandırmak daha kolay olacaktır. Bu durumda elbette ki krizin hem iç siyasete, hem de uluslararası siyasete bakan yönlerinin tafsilatlı bir şekilde analiz edilmesi gerekecektir.
Öncelikle kontrollü bir kriz ya da sınırlı tutulabileceği varsayılan bir savaş Erdoğan’ın Türkiye’de bir oldu-bittiyle ihdas edip, hukuksuz fiili adımlarla konsolide etmeye çalıştığı tek adam rejimini kurma çabalarını kolaylaştıracaktır. Savaş ve hatta ciddi bir gerilim ortamında Erdoğan’ın diktatoryal adımlarını sorgulamak, eleştirmek ve bunlara karşı çıkmak daha da zorlaşacaktır. Savaş-kriz şartları bahane edilerek muhalif görüşteki her kesim daha kolay terörist ya da hain ilan edilebilecek ve sesleri kısılabilecektir. Şayet Hitler Almanyası, 1979 İran Devrimi sonrası ve benzeri süreçlere bakılacak olursa hepsinde yeni rejimlerin ancak savaş koşullarının sağladığı imkanlarla konsolide edilebildiğini rahatlıkla görebiliriz. Sınırlı ve kontrollü olacağı varsayılan kriz ve savaşların çabucak kontrolden çıkabileceğini de.
Diyeceğim o ki, Erdoğan rejimi Türkiye’nin NATO üyeliğinin verdiği güvenceyle uluslararası güç dengelerinin kontrolden çıkmasına müsaade etmeyeceği Rusya ile girişilecek bir gerilimin içerideki tek adam rejimini kurma sürecini kolaylaştırdığını hesap etmiş olabilir. Şayet öyleyse, yani üretilen bir dış gerilimle iç siyasi dizayn amaçlanıyorsa, bu Erdoğan’ın kamuflajlı ters köşe hamlelerinin ilkini oluşturmayacaktır.
Malumunuz uluslararası toplumda oluşan hassasiyetler ve baskılar neticesinde Erdoğan rejimi gönülsüzce de olsa IŞİD karşıtı cephede yer almıştır. Ancak, Erdoğan rejimi IŞİD mevzilerini vurmak üzere elde ettiği sınır aşan operasyon meşruiyetini çok nadiren IŞİD’e karşı kullanmış ve bu imkanı daha ziyade terör örgütü PKK ve Suriye’nin kuzeyindeki uzantılarına yönelik değerlendirmiştir. Tek bir şiddet eylemine bulaşmamış Hizmet Hareketi’ni “terör örgütü” diye yaftalayıp, sıradan masum sivillere karşı cadı avı yürütmekten geri durmayan Erdoğan rejiminin, sınır ötesindeki IŞİD ve el-Kaide unsurları şöyle dursun Türkiye içindeki IŞİD ve el-Kaide unsurlarına karşı bile ciddi bir hamlesi gerçekleşmemiştir.
Öte yandan, IŞİD’in ve el-Kaide uzantısı radikal grupların Suriye’de güçlenmesinde Erdoğan rejiminin doğrudan ya da dolaylı kolaylaştırıcı rolü tüm dünyanın dilindeyken, Antalya’daki G-20 Liderler Zirvesi’nde Rusya lideri Putin isim vermeden G-20 üyesi ülkeler arasında IŞİD destekçileri olduğunu açıktan ifade etmiştir. Rus uçakları ve füzeleri tarafından vurulan IŞİD petrolü taşıyan tırlar üzerinden ise açıkça Türkiye’yi ima etmiştir. Dünyanın belli başlı güçleri arasında terör örgütü IŞİD’e karşı ortak hareket imkanlarının ele alındığı bu zirvede Putin’in bu ters köşe salvosu Erdoğan açısından kolay sindirilebilecek bir hamle olmamıştır. Şayet sınırımızda düşürülen Rus uçağına dair herhangi bir Saray etkisi varsa hiç şüpheniz olmasın ki bu etkinin tohumları G-20 Zirvesi’nde yaşananlarla atılmıştır.
Geriye ise sadece kitleleri ikna ederek iç kamuoyunu hazırlayacak bir mazeret bulmak kalmıştır. Bu bakımdan da Bayır-Bucak Türkmenlerinin yaşadığı trajedi kullanılmıştır. Suriye’de Türkiye sınırına yakın bir bölgede iki ateş arasında kalan Bayır-Bucak Türkmenlerinin içler acısı durumu elbette ki her türlü dayanışmayı gerektirecek niteliktedir. Ancak daha önce IŞİD’in katlettiği Türkmenler konusunda kılını kıpırdatmayan, hatta Türkmen sığınmacılara bile kapısını açmayan Erdoğan rejiminin birden bire zirve yapan Türkmen hassasiyeti her türlü şüpheyi celbetmektedir.  
Rus uçağının düşürülmesi Erdoğan rejiminin ta başından beri yanlış bir rotada ve ulusal çıkarlardan ziyade kişisel ihtiraslarla şekillendirdiği Suriye politikasının Türkiye ve uluslararası topluma oluşturduğu riskler ve tehditler ne ilktir, ne de son olacaktır. Ancak, Rusya ile yaşanan gerilimin çok farklı bir boyutu var ki üzerinde mutlaka durulmayı hak etmektedir. BM Güvenlik Konseyi daimi üyesi 5 ülkeden biri olan Rusya, savaş uçağı düşürülür düşürülmez Erdoğan rejiminin IŞİD ve benzeri radikal terör örgütleriyle muhtemel siyasi, askeri ve finansal ilişkilerini hedef alacak şekilde BM’den bir soruşturma başlatmasını talep edeceğini açıkladı.
Rusya, BM aracılığıyla böyle bir uluslararası soruşturmayı başlatmayı başarabilirse bu sürecin nasıl sonuçlanacağını tahmin etmek zor değil. 2005 yılında Lübnan eski Başbakanı Refik Hariri’ye düzenlenen bombalı suikasti araştıran BM araştırma komisyonunun bulguları sonrası somut delillerle suçlanan Suriye ve Esed rejiminin başına gelenler bu konuda ciddi bir fikir verebilir. Kaldı ki kimyasal gaz gibi kitle imha silahlarının bile kullanıldığı Suriye’de 4 yıl boyunca yaşananlar Hariri suikasti ile mukayese edilemeyecek kadar vahim.
Uluslararası hukukun zembereğini tetiklemesi durumunda Rusya’nın ve başta Esed rejimi olmak üzere bölgesel ve uluslararası müttefiklerinin bu soruşturmanın ihtiyaç duyacağı belge ve delilleri sağlamakta tereddüt etmeyeceği şimdiden tahmin edilebilir. Türkiye’ye masum Türk halkına şimdiden büyük zararlar veren Erdoğan’ın savaşı bakalım Erdoğan için zaferle mi, yoksa hezimetle mi sonuçlanacak? Allah, Türkiye’yi ve bölge halklarını kişisel ihtiraslarla verilen şahsi savaşların gazabından ve yıkımından korusun.  



17 Eylül 2015 Perşembe

Kötü para iyi parayı kovuyor


Başlığa bakıp hemen İngiltere’de Kraliçe I. Elizabeth döneminde baş gösteren piyasadaki bir para sıkıntısından dolayı Sir Thomas Gresham’ın yaptığı tespitten bahsettiğim sanılmasın. Bu yazıda üzerinde duracağımız “kötü para” ve “iyi para” Sir Gresham’ın bahsettiğinden tamamen farklı.
Malumunuz 16. yüzyılda banknotlar yoktu. Sadece değişik değerli metallerden üretilen paralar vardı. 16 yüzyılda İngiltere’de metal para gümüş içerikliydi. Süreç içerisinde gümüş içeriği düşük olan paralar dolaşıma girince gümüş içeriği fazla olan paralar piyasadan kaybolmaya başladı. Bunun üzerine I. Elizabeth’in görevlendirmesiyle danışmanı Sir Gresham konuyu inceledi ve bir rapor hazırladı. Sir Gresham, ikisi de aynı piyasa değerindeki metal paralardan birinin içinde daha fazla gümüş olunca içinde daha az gümüş bulunan paranın para olarak değerinin arttığını tespit etti. Daha fazla gümüş içeriği olan 1 şilinle de, daha az gümüş içeriği olan 1 şilinle de aynı malın alınabildiğini kayıtlara geçirdi. Bu durumda içinde daha fazla gümüş içeriği olan parayı eritip içindeki gümüşü satmak daha akıllıcaydı. Nitekim İngiltere’de de böyle olmuştu.
Sir Gresham’ın ismiyle anılan ve “Gresham Yasası” adı verilen ‘kötü para iyi parayı piyasadan kovar’ ilkesi bir zamanlar ekonomi biliminin temel esaslarından biriydi. Ancak kâğıt paranın ortaya çıkması ve sermaye hareketlerinin serbestleşmesi bu yasayı tersine çevirdi. Bu sefer insanlar değeri sürekli düşen yerli banknotu, değerini koruyan yabancı paralarla değiştirmeye başladılar. Özellikle yerli paranın faizinin düşük olduğu dönemlerde bu eğilim yaygınlaştı. Böylece yasa tersine döndü ve iyi kâğıt para kötü kâğıt parayı piyasadan kovmaya başladı.
Neyse ki konumuz bu değil. Türkiye ile ilgili anlatacağımız bu hikayeye “Gresham Yasası”nın çağrıştırdıkları daha uygun. Hikayemizde “iyi para” yerine “temiz/meşru para”, “kötü para” yerine ise “kirli/kara para” demek belki daha münasip olacaktır. Ancak, Gresham Yasası’nın edebi çarpıcılığına teslim olarak bu yazıda iyi para-kötü para dikotomisini kullanmayı tercih edeceğim.
Bilindiği üzere Türkiye, özellikle 2002-2005 yılları arasında, Avrupa Birliği üyelik sürecinin gerektirdiği köklü demokratik ve hukuki reformları gerçekleştirmişti. Zaten 2001 ekonomik krizi sonrası da IMF ve Dünya Bankası ile yapılan 48 milyar dolarlık stand-by anlaşmasının bir gereği olarak ulusal ekonomi ve finans sistemini sil baştan yeniden yapılandırmıştı. Bu reformlar ve yeniden yapılandırmalar sayesinde Türkiye bir anda doğrudan yabancı yatırımın gözde destinasyonlarından biri haline gelmişti. Cumhuriyet tarihi boyunca ülkeye gelen doğrudan yabancı yatırımın toplamını bir yıl içerisinde alır hale gelen Türkiye’de ekonomi o yıllarda uluslararası para ve kredi bolluğunu da iyi değerlendirerek adeta şaha kalkmıştı. Yine bu güçlü ekonomik/finansal yapısı sayesinde 2009 küresel ekonomik krizinin etkilerinden çok fazla zorlanmadan çıkmayı başarmıştı.
Maalesef 2011 yılından başlayarak demokrasi ve hukuk alanında yeniden geriye gidişin başlaması, son 2 yılda ise 2001 krizinden sonra yeniden yapılandırılan ekonomik ve finansal sistemin tamamen tarumar edilmesi ile birlikte Türkiye 2000’li yıllara damgasını vuran bu başarı hikayesini tamamen ziyan etti. 2001 krizi sonrası oluşturulan tüm düzenleyici özerk kuruluşlar giderek otokratik bir tek adam yönetimi hüviyetine bürünen iktidarın etkisi altına girdi. Öyle ki artık ne Merkez Bankası bağımsız ve özerk hareket edebiliyor, ne BDDK, ne de SPK… Dolayısıyla özerkliklerini büyük ölçüde yitiren bu kurumlar ekonomi biliminin ve piyasa koşullarının gerektirdiği hamleleri zamanlıca yapmaktansa siyasi iktidarın popülist beklentilerini karşılamak zorunda kalıyor.
Özellikle 17/25 Aralık 2013 yolsuzluk ve rüşvet skandalının patlak vermesinden sonra yargının tamamen iktidarın güdümüne girmesi, güçler ayrılığı sisteminin tamamen yok edilmesi sonrası Türkiye, tamamen bir tek adam diktası görüntüsü veriri oldu. Türkiye’de hukuk güvencesi ortadan kaldırılınca geriye ne mülkiyet haklarını, ne teşebbüs hürriyetini garanti altına alan bir ortam kaldı. Her ne kadar önceki 10 yıl boyunca sergilenen başarılı performansla oluşturulan imajın meyveleri belirli bir süre daha gelmeye devam ettiyse de nihayet Türkiye’de kralın çıplak olduğu gerçeğini yerli-yabancı herkes artık anladı.
Kral çıplaktı ve Türkiye Erdoğan’ın ve yakın çevresinin adının karıştığı büyük bir yolsuzluk ve rüşvet skandalının alelacele üstünü örtmek için hukuk güvencesinin ortadan kalktığı bir ülke olmuştu. Dahası özel teşebbüs ürünü olan dershanelerin kapatılması örneğinde olduğu gibi artık teşebbüs hürriyeti tehdit altındaydı. Gasp edilen Çukurova Holding ve Bank Asya örneklerinde olduğu gibi özel mülkiyet haklarına artık saygı gösterilmiyordu. Toplumun muhalif kesimlerine gözdağı üzerine gözdağı veriliyor, hiçbir somut delile dayanmaksızın “terörist”, “casus” yaftası vurup siyasi amaçlarla düşmanlaştırılarak yok edilmeye çalışılıyordu. Türkiye, seçim sonuçlarının bile mafyatik iktidar çetesi tarafından fiilen tanınmadığı, basın ve ifade özgürlüğünün ise yok edildiği bir ülke haline gelivermişti.
10 yıl boyunca büyük gayretler sarf edilerek oluşturulan yatırım iklimi Erdoğan’ın  dikta hevesi yüzünden bir-iki yıl içerisinde tarumar edildi. Hukuk güvencesi olmayan, yatırımcılar için vazgeçilmez olan öngörülebilirliği yok eden keyfiliklerin zirve yaptığı, Erdoğan rejimine yüzde yüz biat etmeyen her iş adamının batırılarak mallarına el konulmaya çalışıldığı bir ülkeye yabancı yatırımcılar neden gelsin ki? Zaten gelmediler de… Ülkeye yeni yabancı yatırımcılar gelmediği gibi hali hazırda gelmiş olanlar da Türkiye’den en az zararla kaçmanın yolunu arar oldu. Yabancı sermaye şöyle dursun, kendi ülkesinde geleceğini riskte gören yerli işadamları bile sermaye ve varlıklarının en azından bir kısmını yurtdışına çıkarmanın arayışına girdi. Türkiye, hukuki güvence ve asgari saygı arayışındaki meşru ve temiz sermaye için yatırım iklimi uygun bir ülke olmaktan hızla çıkarıldı.  
Yabancı sermayenin ülkeyi hızla terk etmesi artık büyük yekun oluşturarak resmi figürlere de yansıyor. Çarşamba günü uluslararası yatırım pozisyonunu açıklayan Merkez Bankası’nın verilerine göre sadece bu yılın Ocak-Temmuz ayları arasında 44,8 milyar dolar tutarındaki yabancı sermaye Türkiye’yi terk etti. Bu yabancı sermaye çıkışının 17,2 milyar dolarının doğrudan yatırım, 28,6 milyar dolarının ise portföy yatırımı stokundan olduğu ifade ediliyor. Yabancı sermaye ülkeden kaçarken, yenisi gelmezken ve bu yüzden Türkiye nakit sıkıntısı çekerken aynı dönemde yerli sermayenin yurtdışında 2 milyar dolar tutarında doğrudan yatırım yaptığı da kayıtlara geçti.
Hatırlanacağı gibi benzer bir yabancı sermaye çıkışı 2008 krizinde de yaşanmış ve Türkiye’den 102 milyar dolar çıkmıştı. Ama o çıkış küresel finans krizi kaynaklıydı. Bugün ise dünyada kriz yok. Otokratik bir demir yumruk peşindeki Erdoğan rejimi maalesef Türkiye’nin ekonomi yönetimine olan güveni tamamen sıfırladı. Öyle ki, Dünya Bankası, yatırım kolaylığı sıralamasında, Türkiye’yi dört sıra birden gerileterek 51. sıradan 55. sıraya indirdi. Siyasi amaçlı ve keyfi vergi cezaları, onlarca yıldır üreten ve binlerce insana istihdam sağlayan en temiz şirketlere mesnetsiz suçlama ve iddialarla polis baskınlarının yapılması ve hukuk güvencesinin tamamen ortadan kalkması Türkiye’yi yatırım yapılır bir ülke olmaktan çıkardı.
Bırakın yabancı yatırımcıyı, son olarak Erdoğan diktasının hedef aldığı Kaynak Holding, Koza-İpek Holding, Boydak Holding, Doğan Holding gibi köklü ve meşru sermaye için bile ülke yaşanmaz hale getirildi. Tabii bunlar olurken rant ve kamu kaynaklarının peşkeş çekilmesi yoluyla semirtilen Erdoğan yandaşı türedi şirketlerin ve sermayenin önü açıldı. On yıllarca süren çileli süreçlerle büyümüş olan Anadolu Kaplanları batırılmaya çalışılırken, köksüz/temelsiz ve gücünü tamamen Erdoğan ile ilişkisinden alan kuşkulu sermaye grupları bugün büyüdükçe büyüyor.
Daha da kötüsü Türkiye adeta bir kara ve gri para cenneti haline gelmiş durumda. Yaptırımlar altında uluslararası finans sisteminden dışlandığı dönemde İran’ın yarı-meşru milyarlarca dolarını Türkiye’nin finansal sistemine sokan Reza Zarrab ve Babek Zencani örneklerinde olduğu gibi Türk finans sistemi de patolojik bir hale bürünmüş durumda. Öyle ki İran, Zencani ile ilgili yürüttüğü soruşturma kapsamında en az 12 milyar dolarının Türkiye’de kaybolduğunu ileri sürüyor. Irak Bölgesel Kürt Yönetimi’nin ise Türkiye’nin çarpık finans sistemine petrol gelirlerinden 6 milyar dolarını kaptırdığı dedikodusu kulaktan kulağa yayılıyor.
Öte yandan, temiz ve meşru yabancı sermaye ülkeyi hızla terk ederken son dönemde her yıl Türkiye’ye miyarlarca dolar kaynağı belirsiz para girişi oluyor. Sadece son 7 ay içinde bu rakamın 9 milyar dolara ulaştığı biliniyor.
Yani neresinden bakarsınız bakın, hukuku, demokrasiyi, teşebbüs hürriyetini ve özel mülkiyet dokunulmazlığını askıya alarak mafyatik bir çete görüntüsü sergileyen Erdoğan rejiminin oluşturduğu bu boğucu iklimde kötü para iyi parayı kovuyor. Üstelik bu kendiliğinden ya da gizli de olmuyor. Erdoğan ve adamlarının adeta ellerinde büyük büyük sopalarla temiz ve meşru parayı nasıl kovduğunu herkes görüyor.

15 Eylül 2015 Salı

Rakamlar diyor ki: Görgüsüz saraylar yükselirken Türkiye çöküyor


Hamaset kültürünün baskın olduğu Türkiye gibi ülkelerde üzerinde en az konuşulanları somut rakamsal veriler oluşturuyor. Gerçi AKP hükümetleri döneminde enflasyon, kişi başına düşen milli gelir, yoksulluk ve açlık sınırı, büyüme, işsizlik, dış borç, cari açık gibi verilerin hesaplanmasında iktidarın güncel ve konjonktürel ihtiyaçlarına göre sürekli yöntem değişikliğine gidiliyor. Rakamlar ve istatistikler sürekli maniple ediliyor. Buna rağmen, özellikle uluslararası kuruluşların verileriyle sağlaması yapılarak, kuru hamasetten ziyade rakamlar üzerinden konuşmak yine de daha sağlıklı görünüyor.
Dr. Sinan Erdil gibi bazı ekonomistlerin paylaşımlarından faydalanılarak kaleme alınan bol rakamlı bu yazıya veri toplarken aklımda hep şu soru vardı: “2008 Ocak ayında 1 ABD Doları 1,16 TL iken halkın baskın siyasi tercihi olan AKP, acaba bugün 1 Dolar 3,5 TL’ye doğru giderken, diğer ekonomik ve istatistiki veriler de reel bir çöküşü gösterirken en fazla tercih edilen parti olma statüsünü koruyabilecek mi?” Türk halkının siyasi rasyonalitesinin testi olacak bu sorunun cevabını bugünden bulmak elbette zor. Ama sağlıklı, adil ve açık bir seçim gerçekleşebilirse bu sorunun cevabını 1 Kasım’da alacağız. Öyleyse bu merakımızı 1 Kasım’a erteleyelim ve gelin rakamların soğuk ve sarsıcı yüzüne şöyle bir bakalım. 
Kredi derecelendirme şirketleri tarafından Türkiye’nin kredi notunun 2012’de “yatırım yapılabilir” seviyeye yükseltilmesinden bu yana ülkede ABD Doları yüzde 71’lik, faiz ise yüzde 65’lik bir artış gösterdi. Paradan 6 sıfırın atıldığı dönemlerde 1 Doların 1 TL olacağına dair AKP propagandası ise tamamen çöktü. Son günlerde 1 Dolar 3 TL’yi aştı. Oysa Cumhurbaşkanı Erdoğan daha 7 Mart 2015 günü “dolar alan yaya kalır” dememiş miydi? Seçimlerde AKP için oy propagandası yapan Erdoğan açıkça milleti aldattı. Daha fecisi ise TL’nin değer kaybının önlenememesi ve trend üzerinden yapılan daha feci tahminler. Danışmanlık firması Goldman Sachs’a göre 1 Dolar çok geçmeden 3,65 TL olacak. Türkiye’deki politika faizi ise 2016 yılı içerisinde yüzde 12’ye çıkacak. Morgan Stanley’in tahmini daha da feci: 1 Dolar 3.85 TL olacak.
Döviz kuru deyip geçmemek gerekiyor. Çünkü dolar kurunda yaşanan 1 kuruşluk her artış, dış borç stokumuzun faturasını 3 milyar 928 milyon lira artırıyor. Dolardaki yükseliş  dış borcu sadece son 2 ayda 116 milyar TL artırırken, bunun kişi başına düşen borca yansıması 1500 TL oldu. Genel olarak ise Türkiye’yi 2002’de 129 milyar Dolar dış borçla devralan AKP bu borcu şu an 400 milyar dolara çıkardı. Öte yandan, dış borcun milli gelire oranı açısından Türkiye tam bir felaket görüntü sergiliyor. Bu oran Çin’de yüzde 8,4, Brezilya’da yüzde 25, Hindistan’da yüzde 18 iken Türkiye’de yüzde 51’i buluyor.
Dünyadaki genel gidişatın tersine gıda fiyatlarında yüzde 30’lara varan artışa ve döviz kurlarındaki aşırı artışla birlikte beyaz eşya fiyatlarında yüzde 20, otomotivde ise yüzde 10 fiyat artışına rağmen nasıl oluyorsa resmi enflasyon rakamları hala yüzde 6-8 bandında seyredebiliyor. Resmi enflasyon rakamlarının reel hayattan kopukluğu resmi istatistiklerin güvenilirliğini ortadan kaldırıyor. Oysa geçim sıkıntısının had safhada olduğu Türkiye’de bu sıkıntıların yansımasını kredi kartlarıyla yapılan borçlanma üzerinden takip etmek mümkün. Bugün Türkiye’de kredi kartı borcundan dolayı 2 milyon kişi yasal takip altında bulunuyor. Bunların yaklaşık yüzde 70’ini ise dar gelirli vatandaşlar oluşturuyor.
Dar gelirli denince de akla şüphesiz asgari ücretliler geliyor. Hatırlayacaksınız, Cumhurbaşkanı Erdoğan, seçimler öncesi döneme denk gelen 1 Mayıs İşçi Bayramı’nda kaç-AK Saray’ında topladığı yandaş işçilere, “asgari ücrete bundan daha fazla zam yapılamaz” demiş ve bir de kendisini alkışlamıştı. Oysa doların değerindeki artışla Ocak 2015’te 949 lira olan ve 406 dolara tekabül eden asgari ücret bugün 1000 TL olmasına rağmen reel olarak 329 dolara gerilemiş durumda. Bu verilere bir de halkın satın alma gücünün son 2 yılda yüzde 53 oranında düştüğünü ve Mayıs 2013-Eylül 2015 arasında TL’nin Dolar karşısında en az yüzde 60 değer kaybettiğini eklerseniz felaketin boyutları daha net ortaya çıkar.
Kişi başına düşen resmi milli gelir rakamları ise ayrı bir komedi. İş gücünün yüzde 45’e yakınının asgari ücretle çalıştığı bir ülkede milli gelirin 10.000 doların üzerinde olduğuna inanmak için epey bir gayret sarf etmek gerekiyor. Gelir dağılımındaki artan adaletsizlik Erdoğan ve AKP’nin hiç de fakir dostu olmadığını apaçık gösteriyor. 2002’de halkın en zengin yüzde 1'inin toplam servetten aldığı payın yüzde 39,4’ten bugün yüzde 54,3’e yükselmiş olması gelir uçurumundaki felaketi gözler önüne seriyor. Buna rağmen söylemlerinin aksine eylemlerinde zengin dostu olan AKP’nin tercihiyle, yüzde 29’u doğrudan, yüzde 71’i dolaylı vergiden oluşan Türkiye’deki vergi yükünü dar gelirli bu vatandaşlar taşıyor.
Milli geliri Türkiye’nin milli gelirinden 8 kattan fazla olan Japonya’da dolar milyarderi sayısının Türkiye’deki dolar milyarderi sayısının yarısı kadar olduğunu söylemek gelir dağılımındaki uçurumu daha net gösterecektir. Sadece Japonya mı? 3,4 Trilyon dolarlık Almanya’da 58, 2,4 Trilyon dolarlık İngiltere’de 37, 2,6 Trilyon dolarlık Fransa’da 24 dolar milyarderi varken 700 milyar dolarlık ekonomisiyle Türkiye’de 43 dolar milyarderi bulunuyor.  
Gelir dağılımı bir tarafa, sadece son 8 ayda 1138 işçinin öldüğü Türkiye’de işçileri bekleyen tek tehlike elbette ki uygunsuz ve güvenliksiz iş koşullarında hayatını kaybetmek ya da sakatlanmak değil. Çoğu açlık sınırının altındaki asgari ücretle çalışmak zorunda olan bu işçiler Türkiye’nin vergi yükünü de omuzlamak zorunda. Çünkü Türkiye, OECD ülkeleri arasında asgari ücretten en fazla vergi alan ülkelerin başında geliyor. Asgari ücretli çalışanlardan İspanya yüzde 6, İngiltere yüzde 10, ABD yüzde 14, ekonomik krizdeki Yunanistan bile yüzde 17 vergi alırken Türkiye yüzde 21 oranında vergi alıyor.
Böylece Türk-İş verilerine göre açlık sınırının 1345 TL, yoksulluk sınırının ise 4380 TL olduğu Türkiye’de 1040 TL kazanan asgari ücretli 4 kişilik bir ailenin nasıl geçinebildiği daha büyük bir mucizeye dönüşüyor. Emeklilerin durumu ise maalesef bundan daha parlak değil. TL’deki değer kaybı yüzünden, ortalama 1000 TL aylık alan bir emekli bugün aslında reel olarak 2013’te eline geçen maaştan 585 TL eksik alıyor.
Sahiden kişi başına düşen milli gelir azalırken, kredilerini ödeyemeyenlerin sayısı müthiş artarken, işsizlik tırmanıp enflasyon yükselirken resmi rakamların dediği gibi Türkiye ekonomisi gerçekten yüzde 3,8 büyüdü mü? Sanmam, çünkü Türkiye’nin nüfus artış hızı dikkate alınarak reel bir büyümeden bahsedebilmek için en az yüzde 5’lik bir oranda büyümesi gerekiyor. Türkiye ekonomisi TL bazında yüzde 2-2,5 büyümüş olsa bile, dolar bazında GSMH 630 milyara indi. Kişi başı GSMH de 8000 doların altına düştü. OECD raporlarına göre, son 6 yılda geliri 55 milyar dolar artan Türkiye’nin borcu 121 milyar dolar arttı. Böyle bir ülke büyümüş olabilir mi?
Bu hazin durum doğal olarak BDDK’nın saklayamayacağı verilere de yansıyor. BDDK’ya göre Temmuz ayında hukuki takipteki tüketici kredileri ve kredi kartı tutarı 15 milyar 111 milyon liraya ulaştı. Böylece takibe düşen tüketici kredileri yılbaşından bu yana yüzde 20, kredi kartları ise 14,5 civarında arttı. Öte yandan Türkiye Bankalar Birliği verilerine göre ise, 2015 yılı Ocak-Ağustos döneminde karşılıksız işlem yapılan çeklerin parasal tutarı yüzde 49 artışla 17,6 milyar TL’yi buldu. 2015’in ilk 8 ayında karşılıksız çekler ise yüzde 21 artışla 490,000 adet olarak gerçekleşti.
Ama unutulmamalı ki, asgari ücretle de olsa bu ülkede bir iş sahibi olabilmek büyük bir talih. Zaten Türkiye İş Kurumu (TİK) verileri de bunu söylüyor. TİK verilerine göre kayıtlı iş arayanları ifade eden işgücü sayısı Ağustos ayı itibariyle son 1 yılda 865 bin 444 kişi artarak 5 milyon 350 bini aştı. Daha fecisi ise, son dönemde işsiz kalanların yarısından fazlasını oluşturan “üniversite mezunu işsizler”in sayısının son bir yılda 170 bini aşması. TBB verilerine göre Türkiye’nin en büyük bankalarından olan Akbank bile son 1 yılda 44 şube kapattı ve 1653 çalışanının işine son verdi. Salı günü açıklanan resmi rakamlar da Ağustos ayı işsizlik oranını yüzde 9,6 olarak gösterdi.
            Berbat gerçek şu ki, Türkiye üreten ve dolayısıyla istihdam sağlayan sağlıklı bir ekonomiye sahip değil. Vaziyet o kadar vahim ki Apple’ın 3 aylık kârı Türkiye’nin en büyük 500 sanayi kuruluşunun 1 yıllık net kârının üzerinde. Türkiye’nin ihracatı ise 4 yıldır 150 milyar dolara saplanmış durumda. 2023 yılı hedefi olan 500 milyar dolar artık hayal bile edilemez durumda. Türk ekonomisi artık büyüyemediği gibi reel olarak hızla küçülüyor. Döviz kuru bu kadar yüksekken ihracattaki düşüşün ithalattaki düşüşten bile fazla olması duruma dair çok şey söylüyor. Dış ticarette daralma hızla devam ediyor. İhracat geçen ay yüzde 16,2, ithalat ise yüzde 8,7 düştü. Dış ticaret açığı ise Temmuz ayında yüzde 6,5 artarak 7 milyar 28 milyon dolara yükseldi.
Oysa Maliye Bakanı Şimşek, cari açık bu sene 30 milyar dolar olur demişti. Şimdiden 48 milyar dolara ulaştı bile. Cari açık çok daha fazla büyüyecek çünkü son 5 yılda Türkiye’ye giren yabancı para son 1 yılda geri gitti. Despotizm ve hukuksuzluğun pençesinde istikrarsızlaşan ülkeden yabancı yatırımcı hızla kaçıyor. Türkiye’ye güvenin azalması sonucu yabancı yatırımcılar bu yıl 4,5 milyar dolarlık Türk tahvili sattı. Yabancı yatırımcılar legal ve meşru paralarıyla ülkeyi teker teker terk ederken Türkiye gri ya da kara paranın merkezi haline geliyor. İstikrarsızlığa rağmen son 7 ayda Türkiye’ye giren 9 milyar dolarlık kaynağı belirsiz paranın niteliği ve aidiyeti büyük bir tartışma ve merak konusu.
AKP’nin yanlış politikaları yüzünden Türkiye gün be gün dünyadan koparılırken, ekonomisi de G-20 listesinden düşme riski altında bulunuyor. 2014 yılı sonunda 800 milyar dolar olan Türkiye’nin gayri safi milli hasılası, doların 3 lirayı görmesiyle 594 milyar dolara kadar gerilemiş durumda. Yani Türkiye’nin milli geliri 2007’nin altına düştü. Bunun sebebini başka yerde aramaya ise gerek yok. Nüfusu Türkiye’ye yakın Almanya’nın yıllık ihracatı 1,5 trilyon dolar iken, Türkiye’nin ihracatı 150 milyar dolara çakıldı kaldı. Bu berbat veriler yüzünden öyle görünüyor ki bu yıl Kasım ayında Antalya’da yapılacak G-20 zirvesi sadece siyasi açıdan değil, ekonomik veriler açısından da Türkiye için çok sıkıntılı geçecek.
Daha fazla rakam sıralamak mümkün ama bu kadarı yeterli sanırım. Bu fecaat tablodan dolayıdır ki daha düne kadar “ekonomimiz sağlam, kriz yok” diyen Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’in “böyle giderse bırakın 2023 hedeflerine ulaşmayı, mevcut durumu bile koruyamayız” demesi boşuna değil.
Erdoğan ve avenesi lüks uçaklar ve araçlarda saltanat sürüp, debdebeli saraylar yükseltirken Türkiye ekonomisi gümbür gümbür çöküyor. Bilin istedim.