Başbakan Ahmet Davutoğlu ve ekonomiden sorumlu Başbakan Yardımcısı Mehmet Şimşek, siyasete girmeden önce Şimşek’in en son çalıştığı yatırım kurumu Merill Lynch’in davetlisi olarak pazar gününden başlayarak Londra gezisindeler. İki günlük gezi boyunca yatırımcılarla buluşacak olan ikili, ekonomik reform paketleri ile Avrupa Birliği (AB) müzakere ve reform süreci konularında yatırımcıları bilgilendirecek. Türkiye’nin “riskleri minimize edilmiş” ekonomik iklimiyle yatırım yapılabilir bir ülke olduğu mesajını vermeye çalışacak. Şüphesiz ki, bu doğru olmasına doğru bir adım ama ülkenin içinde bulunduğu berbat şartlar ışığında ikilinin işi hiç de kolay görünmüyor.
Yine de temelsiz bir özgüven patlamasıyla uzunca bir süre İslam dünyasına ve Ortadoğu’ya liderlik, Şangay İşbirliği Teşkilatı’na üyelik, Çin ile stratejik yakınlaşma vb gibi farklı arayışlara giren Erdoğan Rejimi ve AKP iktidarı, mecbur kalarak da olsa, nihayet Türk dış politikasının geleneksel rotasına dönme çabaları sergiliyor. Üyelik için AB ile müzakere yürüten bir ülke ve NATO’nun öndegelen üyelerinden biri olduğu halde tutarsız stratejik ve dış politik tercihleriyle kafa karıştırıcı mesajlar veren Ankara’nın, zoraki de olsa, yeniden asli dış politik yörüngesine ve stratejik rotasına oturmuş olması hem umut verici hem de gerçekci.
Üstelik, dış politikada yörüngeyi yeniden asli rotaya oturtma çabası halkın beklentileriyle de uyumlu. MetroPOLL araştırma kuruluşunun verilerine göre, 2005 Mart ayında halk desteği yüzde 76 civarında olan AB’ye üyelik süreci, özellikle eurozone finans krizi sırasında Erdoğan ve AKP’nin AB karşıtı yoğun propagandaları yüzünden 2012 Aralık ayında yüzde 43’e kadar gerilemişti. Son yapılan araştırmada bu oranın yüzde 60,7 ile yeniden tırmanışa geçtiğini görmek sevindirici.
Bu tırmanış her ne kadar Erdoğan Rejimi’nin ve AKP iktidarlarının berbat yönetimi, ekonomik kötüye gidiş, otoriterleşme ve despotlaşma süreci, demokrasiden ve hukuktan sapma, temel insan hak ve özgürlükleri alanında korkunç geriye gidiş, PKK-Kürt sorunu ve berbat dış politika tercihleri yüzünden artan güvenlik riskleri ile doğrudan ilgili olsa da yine de olumlu bir trend. AKP’nin ilk iki iktidar döneminin aksine bir tabloyla, AB üyeliğine destek CHP’li seçmenler arasında yüzde 70 iken, bu desteğin AKP’li seçmen arasında yüzde 57 civarında kalması Erdoğan ve AKP hükümetinin yanlış mesajların yandaşlarındaki olumsuz etkilerinin henüz tam olarak giderilemediğine işaret ediyor.
Nasıl ki kötü yönetim, pek çok alandaki krizler ve kötüye gidiş halkın yeniden AB’ye yönelmesine yol açtıysa, hayallere dayalı yanlış varsayımları, tatmini imkansız ihtirasları ve temelsiz özgüven patlamasıyla Erdoğan Rejimi ve AKP hükümetlerinin giriştikleri yanlış dış politik hamlelerinin yol açtığı ciddi güvenlik riskleri de Türk halkının yeniden NATO’ya verdiği değeri yükseltti. Bu durum halkın ülkeyi yönetenlerdeki hormonlu özgüvenin farkında olduğunu ve Türkiye’nin üstesinden tek başına gelemeyeceği riskler karşısındaki pragmatik ve sağduyulu tavrını gösterir niteliktedir.
Bu bağlamda, Erdoğan Rejimi’nin Rus uçağını düşürmesinden sonra yükselen Rusya kaynaklı güvenlik riskleri ve tehditleri halk arasında NATO üyeliğine verilen desteği de artırdı. MetroPOLL araştırmalarına göre 2013 Aralık ayında halk arasında Türkiye’nin NATO üyeliğine karşı olanların oranı yüzde 27,2 iken, bu oran 2015 Aralık ayında yüzde 12,4’e geriledi. Türkiye’nin NATO üyeliğini sürdürmesine verilen destek ise aynı dönemde yüzde 49,2’den yüzde 69,6’ya yükseldi. Rusya ile arzu edilmeyen ciddi gerilimlere sebep olmasına rağmen Rus uçağının düşürülmesinin Türk dış politikasının stratejik yörüngesinde doğrultucu bir etki yaptığını rahatlıkla söyleyebiliriz.
Ekonomik kötüye gidiş, enflasyon canavarının yeniden canlanması, Türk Lirası’ndaki önlenemeyen değer kaybı, büyümedeki istikrarlı yavaşlama, işsizliğin sürekli artması, ihracatın gerilemesi, turizm gelirlerinin düşmesi ve benzeri sıkıntıların yol açtığı ekonomik endişeler de Türkiye’nin yeniden Batı’ya yönelmesi için zorlayıcı bir zemin oluşturdu. Son yıllarda Erdoğan Rejimi ve AKP hükümetlerinin ekonomi ve siyaset odaklı bütün çabalarını yoğunlaştırdıkları Arap ülkelerinden Türkiye’ye doğru dürüst yatırım gelmediğinin ortaya çıkması da Türkiye’nin yeniden Batı’ya yönelmesini kaçınılmaz kılmıştır.
Nüfusları ile mukayese edildiğinde hiç de hafife alınamayacak büyüklükte yatırım güçleri olan petro-dolar zengini Arap ülkelerinin Türkiye’ye yatırımda esamilerinin okunmaması hakikaten aklı olanın aklını başına getirecek ciddiyetteki bir veri. Mesela Suudi Arabistan’ın 635 milyar dolar, BAE’nin 78,4 milyar dolar, Katar’ın 38,4 milyar dolar, Kuveyt’in 32,2 milyar dolar döviz rezervi olmasına rağmen Türkiye’ye yatırımları neredeyse Türklerin bu ülkelere yatırımlarının bile gerisinde. 2015’in ilk 11 ayında Suudi Arabistan’ın Türkiye’ye doğrudan yatırım miktarının 22 milyon dolardan ibaret olması ibret vericidir. Oysa aynı dönemde Avrupa ülkelerinin Türkiye’ye yaptıkları doğrudan yatırımın hacmi 6,5 milyar dolar, ABD’ninki ise 1,4 milyar dolardır. Erdoğan Rejimi’nin güya dostu ve destekçisi petro-dolar zengini Körfez ülkelerinin Türkiye’ye toplam doğrudan yatırım tutarının 483 milyon dolarda kalması hakikaten düşündürücü.
Başbakan Davutoğlu ve Başbakan Yardımcısı Şimşek’in kendilerinin ve özellikle de özdeşleştikleri Erdoğan Rejimi’nin sürekli olarak aşağıladıkları Avrupalı ve Batılı ülkelerin, kurumların ve yatırımcıların kapılarını yeniden çalmak zorunda kalmaları da kaderin garip bir cilvesi. Batı’nın ve Batılı yatırımcıların kapılarını çalmakla onları kolayca ikna edecekleri ise şüpheli. Çünkü, Erdoğan’ın ne olduğu tam anlaşılamayan icracı ve partili başkanlık hevesleri Türkiye’deki çok geniş bir kitlede olduğu kadar demokratik dünyada da endişe ile takip ediliyor. Anyasal haddini bilmez bugünkü konumu ile bile Merkez Bankası’nın yanısıra diğer düzenleyici kurumlar üzerindeki müdahaleci vesayeti ortadayken gücünü daha da artırmış bir Erdoğan’ın yabancı yatırımcılar için herhangi bir cazibe oluşturmayacağı aşikar.
En başarılı ve en düzgün özel şirketlere keyfi şekilde el koyan, haksız ve hukuksuz bir şekilde özel bankaları gasp eden, medya kuruluşlarını ele geçiren bir iktidarın talihsiz Başbakanı olarak Davutoğlu’nun özelleştirme ve emek piyasasının liberalizasyonu başta olmak üzere vaat edeceği reformların ne kadar inandırıcı olabileceği hakikaten şüpheli. Neredeyse tekelleşen medya gücüyle aldatmayı sürdürebildiği kendi destekçi kitlesi dışındaki halkın bütün kesimleriyle kavgalı bir partinin lideri olarak Davutoğlu’nun yeni ve demokratik bir anayasa vaadinin inandırıcılığını da şüphesiz aynı akıbet bekliyor. Başkanlık merkezli yeni bir anayasa yapmayı başarabilmek için yeni bir seçim veya referandum ihtimali ise Davutoğlu ve Şimşek’in ikna çabalarını zorlaştıracak unsurlar arasında yer alıyor.
Davutoğlu ve Şimşek’in yabancı yatırımcılara neler anlatarak onları Türkiye’ye yatırım yapmaya ikna edeceklerini ben sahide merak ediyorum. Yapıp ettikleriyle uluslararası çevrelerde adlarının radikal gruplarla anılır hale gelmesine yol açan Suriye’de gırtlaklarına kadar batağa battıklarını anlatarak mı acaba Türkiye’ye yabancı yatırım çekecekler? Yoksa Bağdat’la olan sorunlarımızı mı anlatacaklar? Acaba Rusya ile bozulan ilişkilerimiz mi Türkiye’ye yatırım ikliminin uygunluğunu ispatlamak için bir dayanak olacak? Yoksa bütün komşu ülkelerle bozulan ilişkilerimiz mi? Belki de siyasi ihtiyaçlarına göre ateşini körükledikleri terör örgütü PKK ile çatışma adına şehirleri nasıl yaşanmaz hale getirdiklerini anlatarak yabancı yatırımcıları ikna etmeye çalışırlar...
Ne bileyim belki de muhalif gazetecileri nasıl tutukladıklarını, yüzlercesinin hakkında nasıl soruşturmalar ve davalar açtıklarını, binlercesini nasıl işlerinden ettiklerini, bir gecede nasıl 14 TV kanalını birden yayın yapamaz hale getirdiklerini, bir medya gurubuna hiçbir gerekçe göstermeden nasıl el koyduklarını, holdingleri ve şirketleri gerekçesiz nasıl gasp ettiklerini, alanında en başarılı olan özel bir bankaya nasıl çöktüklerini, sırf barış çağrısı yaptıkları için akademisyenleri nasıl tehdit edip gözaltına aldıklarını veya "paralel devlet" safsatasıyla muhalif gördükleri herkese hayatı nasıl yaşanmaz hale getirdiklerini, sırf burs verip hayır yaptıkları için insanlara nasıl ağır silahlı polislerle geceyarısı baskınları yaptıklarını, onbinlerce insanı nasıl işlerinden edip, yüzlercesini nasıl hapse tıktıklarını anlatarak da yabancı yatırımcıları ikna etmeye çalışabilirler. Kimbilir belki de bir parlamenter sistem olduğumuz halde bir adamın çıkıp nasıl anayasayı takmayarak fillen nev-i şahsına mahsus bir başkan ve hatta bir sultan gibi hareket ettiğini anlatarak da ikna edebilirler.
Bağımsız yargının nasıl yok edildiğini, işlerine gelmeyen mahkeme kararlarını nasıl yok saydıklarını anlatmayı da deneyebilirler. Ya da hukuki soruşturmalar açarak yolsuzluklarını, usulsüzlüklerini, rüşvetlerini ortaya çıkaran, siyasi çıkarlarına aykırı hukuki kararlar veren ya da kanundışı eylemlerine hukuki operasyonlar yapan savcıları, hakimleri, polisleri, askerleri nasıl tutuklayıp içeri attıklarını, mesleklerinden nasıl ihraç ettiklerini de anlatarak demokrasimizin, hukukumuzun kalitesini gözler önüne serebilirler. Böylece bu eşsiz maharetleriyle muhataplarını başarıyla ikna edebilirler.
Hiçkimsenin hukuk güvencesinin, mülkiyet dokunulmazlığının ve hatta can güvenliğinin kalmadığı bir ülkenin muktedir başbakanı ve bakanı olarak, bu talihsiz ikili, belki de ikna etmek istedikleri yatırımcılara bazı özel hukuki güvenceler ve güvenlik imtiyazları sağlayacak sihirli formüller sunarlar. Kimbilir?
Ortadoğu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ortadoğu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
16 Ocak 2016 Cumartesi
Yabancılar Türkiye'ye neden yatırım yapsın?
Etiketler:
AK Parti,
AKP,
Davutoğlu,
Ekonomi,
erdoğan,
Irak,
Lira,
Londra,
Medya,
Mehmet Şimşek,
Merill Lynch,
Ortadoğu,
para,
Rusya,
Suriye,
Türkiye
13 Ocak 2016 Çarşamba
Satranç tahtasında tavla
Peşinen söyleyeyim ki, özellikle Türkiye’de kahvehane kültürüne aşina erkeklerin tamamının aksine, tavladan hiç anlamam. Satrancı ise biraz bilirim ve ara sıra kızımla oynarım. Ama yine baştan söyleyeyim buradaki kastım satrancı övmek, tavlayı yermek ya da tam tersi değil. Çünkü her oyunun kendi güzellikleri, kendi kuralları, kendi stratejileri olduğunu bilirim.
Ama, tabii olarak, her
konuda olduğu gibi bu iki masa oyununa dair de bir algı ve imaj konusu var. Dört
bin yıllık bir geçmişi olan satrancın bendeki algısı daha kurallı, daha
disiplinli, daha açık ve daha centilmence bir oyun olması şeklinde. Bana göre satranç
kurnazlığa, aldatmaya, ayak oyunlarına veya şansa değil rakibinin gözlerinin
içine bakarak ve belki de 4-5 hamle sonrasında neler yapabileceğini göstere
göstere oynanan bir zekâ ve strateji oyunudur.
Öte yandan geçmişi M.Ö.
3000 yıllarına kadar uzanan tavlanın da kendine has kuralları ve zekâ
gerektiren stratejileri vardır. Zaten 4.500 hamle ihtimali olduğu söylenen tavla
da pek hafife alınabilecek bir oyun gibi görünmüyor. Yine de çıkan fırsatların
isabetli değerlendirilmesini sağlayan kıvrak zekâ ve tecrübeyle edinilmiş
ustalığın yanı sıra her an oyunun kaderini değiştirebilecek baskın şans faktörü
tavlayı büyük ölçüde satrançtan ayrı bir kategoriye taşıyor. Çünkü bütün diğer
niteliklerinin yanında tavlanın en baskın karakterini bir “şans oyunu” olması
oluşturuyor.
Burada asla o bundan
iyidir, bu şundan kötüdür şeklinde bir kastım yok. Çünkü iki oyun bambaşka kuralları
olan ve tamamen bambaşka olan oyunlardır. Bu yüzden satrancı tavla gibi,
tavlayı satranç gibi oynayamazsınız. Oynamaya kalkarsanız komik durumlara düşersiniz.
Çevrenizde alay konusu olursunuz. Üstelik aptalca bir şey yapıp satrancı tavla
gibi oynayarak makul ve geçerli bir sonuç almanız da mümkün olamaz. Aynısı
tavlayı satranç gibi oynamaya kalkanlar için de geçerlidir. Böyle bir saçmalığı
yapmaya kalkanlar, bundan sonuç alamayacakları, bir de üstüne rezil olacakları
gibi ileride olur da kurallarına uygun ciddi bir oyun oynamak istediklerinde kendisine
saygısı olan herhangi bir oyun arkadaşı da bulamazlar.
“Sen neden bahsediyorsun?
Bu kadar saçmalığı yapabilecek satranç ya da tavla meraklısı olabilir mi?” diyen
itirazlarınızı duyar gibiyim. Haklısınız. Zaten böyle bir saçmalık olmaz. Olamaz.
Tüm benzer oyunlarda olduğu gibi tavla ve satrançta da oyunun esasını hiçe saymak,
hep kazanmak hırsıyla oyunun kurallarını keyfi bir şekilde ihlal etmek ya da sürekli
değiştirmek mümkün değildir. Ya peki gerçek hayat? Gerçek hayat eninde sonunda
eğlencelik olan bu oyunlar kadar ciddiyetten mahrum olmalı ki siyasette, ekonomide,
yargıda, dış politikada kuralsızlık, ilkesizlik, disiplinsizlik ve keyfilik had
safhada.
Tavlada, satrançta
sergilendiklerinde acımasızca alay edeceğimiz saçmalıkların çok fazlası gerçek
hayatta ve her tarafta kol gezmiyor mu? Sahip olduğu kaba kuvvetin verdiği
pervasızlıkla parlamenter demokratik hukuk devletinin tüm kurum ve kurallarını
yok sayanlar bu ülkede yok mu? Anayasa’nın, yasaların, demokratik ve diplomatik
teamüllerin, en temel ahlaki ilkelerin, mahkeme kararlarının yerine ilkesizliği,
hukuksuzluğu, keyfiliği, fırsatçılığı, üç kağıtçılığı ve çıkarcılığı koyanlar
tüm bunları hepimizin gözleri önünde yapmıyor mu? Sahi nasıl oluyor da satranç diye
başladığınız bir oyunu tavla gibi oynamaya kalkışacak bir kendini bilmezin
zararsız saçmalığına hiç tahammül edilemezken bir toplumsal tepkisizlik konforu
içerisinde Anayasa ve parlamenter demokrasinin bütün yasaları, ilkeleri, kuralları
ve kurumları arsız bir cüretkârlıkla yok sayılabiliyor?
Basit bir oyundaki
saçmalıklara tahammül edemeyecek milyonlar kendi hayatlarını ve çocuklarının
geleceklerini tarumar ederek sonsuza kadar karartacak böylesine büyük bir vandallığa
neden hiç seslerini çıkarmıyor? Ülkeyi göz göre göre kaçınılmaz bir felakete sürükleyen
saçmalıklara ve hilelere nasıl oluyor da bu kadar göz yumulabiliyor? Sahi ne oldu
da bu ülkede insanlar ruhları çoktan terk etmiş, kokuşarak, kurtlanarak çürümeye
yüz tutmuş cansız cesetlere dönüşüverdi? Hakikaten ne oldu bu ülkeye, bu
millete, akla, ahlaka, izana, insafa ve vicdana?
Yoksa niteliklerini daha
geliştirmek için uğraştığımız o çoğulcu ve özgürlükçü anayasal demokratik hukuk
devleti değil miydik biz? Öyleyse milyonların yadırgamayan bakışları arasında bu
kadar hoyrat baskıların ve keyfi yasakların sökün etmesi neden? Neden “çocuklar
ölmesin” diyenler herkesin gözleri önünde linç ediliyor, cezalandırılıyor da
gıkınız hiç çıkmıyor? Niçin korkuyorsunuz bu kadar?
Hangi özgürlükçü gerçek
demokraside oyun oynarken değiştirdikleri ve yerine başkasını koymadıkları için
kuralsızlıkla zırvalayıp duran yöneticiler tarafından sırf “barış istediler”
diye binden fazla aydın tehdit edilebilir? Hangi hukuk devletinde barış ve
huzur isteyenler derhal cezalandırılırken, muhalif herkesi açıktan öldürmekle
ve üstelik “dökülecek kanlarıyla duş almakla” tehdit eden mafyatik çeteler el
üstünde tutulabilir?
Hangi demokratik hukuk sistemi,
“sistemi değiştirdim” diyerek sanki sistem hakikaten değişmiş gibi anayasal ve
ahlaki hadlerini bilmeyenlerin ülkeyi keyiflerince yönetmelerine müsaade eder? Anayasal
parlamenter sistem hala yerli yerinde duruyorken ülkeyi nev-i şahsına münhasır despotik
bir başkan gibi yönetmeye kalkarak her adımında anayasal suç işleyenlere kendisine
azıcık saygısı olan hangi onurlu halk saygı duyar?
Türkiye hala Avrupa
Konseyi’ne üye, AİHS’e taraf, AİHM’e bağlı, AB’ye üyelik sürecindeyken bu
ülkede her gün en adi diktatörlüklerde bile görülemeyecek ölçüde yaşanan hukuksuzluklar,
yolsuzluklar, keyfilikler, baskılar ve zulümler satranç tahtasında tavla
oynamaktan daha mı az vahim ki kimselerden ses çıkmıyor, hiç itiraz yükselmiyor?
Şu hale bakın: NATO
üyesiyken Şangay İşbirliği Örgütü’ne yaltaklanılıyor. NATO ordusuyken Çin ile
füze sistemleri pazarlığı yaparak şark kurnazlıkları sergileniyor. Seküler bir cumhuriyet
ve demokrasiyken Suudilerin mezhepçi askeri paktında yer alınıyor. Suriye’de ve
Ortadoğu’nun birçok yerindeki radikal terör örgütleriyle netameli ilişkilere
giriliyor. En fazla merhamet gösterilmesi gereken Suriyeli mülteciler bile
insan dalgaları haline getirilip AB ülkelerine karşı bir şantaj aracı olarak
kullanılabiliyor. Peki, tüm bunlar ve daha niceleri satranç tahtasında tavla
oynamaktan daha küçük birer saçmalık mıdır ki, hiç kimseden hiçbir tepki gelmiyor?
Şunu kimse unutmasın! Satranç
tahtasında tavla oynayarak hiçbir sonuç alınamayacağı gibi ilkesiz, kuralsız
dış politika ve keyfi iç politika tercihleriyle Türkiye’nin müspet bir sonuca
ulaşmasının da imkanı bulunmuyor. Ülke içinde ve dış politikada kendisini hiçbir
müesses kaideye bağlı hissetmeyen, revizyonist demeye bile imkan vermeyecek
kadar ilkesizlik batağına saplanan Erdoğan Rejimi’nin öngörülemeyen, tahmin
edilemeyen ve dolayısıyla güvenilmeyen politika ve eylemlerinin varacağı sonuç korkarım
ki bütün kurumlarıyla ve ilişkileriyle iflas etmiş bir ülkeden başkası olamaz. Kaos
içerisinde, altından kalkamayacağı sorunlarla baş başa kalacak böyle bir
ülkenin uluslararası alanda hızla yalnızlaşarak iflas etmiş bir devlete (failed
state) dönüşmesinden ise kaçınılamaz.
İsteyen istediği kadar saçmalamaya,
kendilerini komik durumlara düşürmeye devam edebilir. Ama, keşke tüm bu
saçmalıkları sadece satrançta veya tavlada yapmakla yetinseler. Milletin, ülkenin
ve çocuklarımızın geleceğiyle saçma sapan oynamasalar.
Etiketler:
AB,
AİHM,
AİHS,
AK Parti,
AKP,
Çin,
dış politika,
erdoğan,
NATO,
Ortadoğu,
satranç,
Suriye,
Suudi Arabistan,
tavla,
Türkiye
5 Ocak 2016 Salı
Ortadoğu’nun Ortaçağı
Avrupa’nın yüzlerce yıl önce, yani Ortaçağda, yaşadığı türden kanlı mezhep çatışmalarını 2016 yılında yaşamaya devam eden Ortadoğu hakikaten giderek daha da trajik bir görüntü veriyor. Batı dünyası temel insani değerlerde buluşurken Yemen’den Suriye’ye, Lübnan’dan Suudi Arabistan’a, Bahreyn’den Pakistan’a, Irak’tan Afganistan’a maalesef bütün İslam coğrafyası mezhep çatışmalarının savaş alanına dönüşmüş durumda. Gün geçmiyor ki İslam dünyası Avrupa’nın Ortaçağını andıran bir vahşet görüntüsü sergilemesin. IŞİD’in kameralar önünde kafa kesmeleri, insanları diri diri yakmaları, Irak’ta, Lübnan’da, Suriye’de, Pakistan’da, Afganistan’da camilerde ibadet eden insanların intihar saldırılarıyla katledilmesi neredeyse bölgenin kan donduran bir rutini haline geldi. Kelime anlamı bile “barış” olan bir din ne yazık ki yobaz ve bağnaz müntesiplerinin vahşet eylemleriyle kirletildikçe kirletiliyor.
İslam’ın yasakları ve
ceza hükümleri üzerine oturtulan birbirlerine zıt ama birbirleriyle yarışacak
kadar despotik rejimler kuran sözde “İslam devletleri” iç ve dış siyasette
sıkıştıkları oranda din istismarını artırıyor ve sonu belirsiz bir felakete
kapı aralayacak mezhepler çatışması kartını pervasızca masaya sürüyor. En temel
insan hak ve özgürlüklerini bile ihlal etmekten çekinmeyen bu tür despotik
rejimlerin başında gelen Suudi Arabistan ile İran’ın ihtiyaç duydukça sarıldığı
mezhepçi siyaset genişçe bir coğrafyayı ve hatta dünyayı cehenneme çevirme potansiyeli taşıyor.
Uluslararası Af Örgütü
verilerine göre 2007-2012 yılları arasında Çin’den sonra en fazla idam
geçekleştiren ülkelerin başında İran (1663) ve Suudi Arabistan (423) geliyor.
İdam Cezasına Karşı Dünya Koalisyonu isimli sivil toplum insiyatifi verilerine göre ise, 2014 yılında İran
721, Suudi Arabistan 90 kişiyi idam etmiş. İşte bu idamlar ve insan hakları ihlalleri
konusunda birbiriyle yarışan iki rejim, Suudi Arabistan’ın 2 Ocak günü 35
yıldan beri bir defada en fazla idam infazı gerçekleştirmesi üzerine, yeniden karşı
karşıya geldi.
Çoğu ülkede bazıları
hafif cezalarla geçiştirilebilen tam 16 farklı suçtan idam cezaları verebilen
Suudi rejimi aynı gün içerisinde tam 47 kişiyi infaz ederek tarihe geçti. 9
yaşındaki çocukları bile gözünü kırpmadan idam edebilen İran’ın elbette ki
itirazı idam cezalarının çokluğuna değil. Çoğu el-Kaide üyesi 43 Sünni’ye
ilaveten idam edilenlerin arasındaki 4 Şii’den birinin önemli bir dini lider
olması İran’ın tepkisini çeken. Suudi Arabistan nüfusunun yüzde 10’unu
oluşturan Şiilerin yoğunlukta olduğu el-Katif bölgesinden Şii din adamı
Ayetullah Nemr Bakır en-Nemr’in idamı mezhepçi nefretle dolu patlamaya hazır
bir barut fıçısının adeta fitilini ateşledi.
Suudi yönetimine muhalefeti kadar
şiddete karşıtlığı ile de bilinen Ayetullah Nemr’in “terör ithamı” ile idamının
böyle bir etki oluşturacağını eminim Suudiler de tahmin etmekteydi. Durum
tahmin ettiğimiz gibiyse Ayetullah Nemr’in alelacele infaz edilmesinin önceden
hazırlığı yapılmış bir plan çerçevesinde gerçekleştirildiğini varsayabiliriz. İdam
cezası almış güçlü Batılı ülkelerin vatandaşlarının infazından vazgeçtiğine
defalarca şahitlik ettiğimiz Suudi Arabistan rejimi, her ne kadar “cezalar
suçluların dinine, mezhebine göre değişmez” diye kendisini savunsa da, Suudi
Arabistan’ın bu tehlikeli hamlesi yakın geçmişte attığı diğer bazı adımlarla
birlikte daha da anlamlı hale geliyor.
Tıpkı diğer küçük Körfez ülkeleri gibi
kendisine en büyük tehdit olarak İran’ı gören Suudi Arabistan, yüz milyarlarca
dolarlık silahlanmasını ve izlediği bölgesel politikaları hep bu tehdit
algısına göre şekillendiren bir ülke. 1979 Devrimi’nden bu yana Ortadoğu’da
varoluşsal bir rekabet içerisinde bulunan Suudi Arabistan ile İran pek çok
ülkede aslında birbirlerine karşı örtülü savaşlar veriyor. Yemen,
Suriye, Irak, Bahreyn ve Afrika bu kıran kırana rekabetin çatışma alanlarını
oluşturuyor.
Geniş bir caddeye
benzeyen Sünniliğin çok dar ve aşırıcı bir sokağı olan Selefiliğe dayansa da sanki Sünni dünyanın lideriymiş gibi hep hareket eden Suudi Arabistan, Müslüman
dünyanın yüzde 20’sini oluşturan Şiiliğin hamiliğine soyunan İran’a karşı
mücadelesini belli ki artık açıktan yürütme stratejisine yönelmiş bulunuyor. Suriye’deki İran yanlısı Esed rejimine, Irak’taki Şii yönetime, Lübnan’daki
Hizbullah’a, Mısır’da İran’a en ufak yakınlık gösterecek herhangi bir yönetime,
Bahreyn’de yüzde 70’i Şii olan halkın iradesine, Yemen’de İran destekli
Husilerin iktidar emellerine ölümüne karşı olan Suudi Arabistan, başını çektiği
Sünni bloğun 2001 yılından bu yana jeo-stratejik bakımdan adım adım
gerilediğinin ise son derece farkında.
11 Eylül 2001’deki terör
saldırıları sonrası gerçekleşen Afganistan ve Irak işgallerinin en büyük
kazananı hiç şüphesiz ki tek kurşun atmadan en büyük düşmanları olan Taliban ve
Saddam Hüseyin rejimlerinden kurtulan İran olmuştu. Bu gelişmelerin en büyük
kaybedeni ise, üstelik ABD’nin savaş maliyetlerine ortak olmasına rağmen, geçmişte
Saddam rejiminin ve Taliban’ın perde gerisindeki destekçisi Suudi Arabistan'dan başkası değildi. Tam 10 yıl öncesinden başlayarak Arap dünyasını kuşatan bir “Şii Hilali”nden
bahsedilmesi boşuna değildir. Hakikaten ABD’nin bilerek ya da bilmeyerek
izlediği bölge politikaları sayesinde İran, tarihinin en büyük jeopolitik fırsatlarını
yakalamıştır. Bu sayede Arap ülkelerinde azınlıktaki Şii nüfusunu ve diğer
nüfuz faktörlerini de başarıyla kullanarak Hint Okyanusu’ndan Doğu Akdeniz’e kadar
uzanan kesintisiz bir coğrafik kuşakta en etkin güç haline gelmiştir.
Uluslararası şartların
sağladığı maliyetsiz imkanlarla sürekli önü açılan İran, Lübnan örneğinde
olduğu gibi, çeşitli Arap ülkelerindeki Şii azınlığa dayanarak çıkarlarını
maksimize etmeyi bilmiştir. Bu ülkelerde İran çıkarları lehine ya da İran
çıkarlarını tehdit etmeyen bir istikrar oluşturmayı başaramadığı durumlarda ise
Şii faktörü üzerinden o ülkeyi kolayca istikrarsızlaştırarak çıkarlarının alyehine bir istikrarın oluşmasını engellemeyi becerebilmiştir.
İran’ın Batı dünyası ile tartışmalı nükleer programı konusunda (bana göre
muvakkat) bir anlaşmaya varmış olması ise jeopolitik yayılmacılığına uluslararası
destek devşirmesinin iyice önünü açmıştır. Özellikle terör örgütü IŞİD’in
Suriye, Irak ve diğer bölge ülkelerindeki vahşi katliamları yüzünden Selefi
aşırıcılığın uluslararası toplumda büyük tepki topladığı bir ortamda İran
yelkenlerini sadece jeopolitik kazanımlarla değil başarılı diplomatik
açılımlarla da şişirmesini bilmiştir.
Bölgesel nüfuz ve
uluslararası imaj rekabetinde İran’a karşı zorlanan Suudi Arabistan bu açığını
çoğu zaman, tıpkı İran’ın yaptığı gibi, konvansiyonel ya da konvansiyonel
olmayan güç kullanma yöntemleriyle gidermeye çalışmıştır. Mesela Arap Baharı
isyanları sırasında Bahreyn’e asker göndermek zorunda kalan Suudi Arabistan,
Yemen’de İran destekli Husilere karşı amansız bir savaşa girişmiştir. Afganistan
üzerindeki etkisini kaybeden, burnunun dibindeki Yemen’de bile zorlanan, Irak’ı
ise tamamen İran’a kaptıran Suudiler, Rusya’nın doğrudan savaşa dahil olması
üzerine Suriye’de de zor günler geçirmeye başlamıştır. Böyle bir ortamda, 1980’li
yıllar boyunca destek verdiği Saddam Hüseyin rejimi üzerinden Arap düşmanı olarak gördüğü İran’ı
tökezletmeye çalışan Suudi Arabistan, bugün İran karşıtı daha büyük bir
koalisyona ihtiyaç duyar hale gelmiştir. Her ne kadar "her türlü terörle mücadele"
amacıyla kurulmuş gibi sunulsa da Suudi Arabistan liderliğinde tamamı Sünni
ülkelerden oluşan 34 üyeli bir askeri İslam Bloku’nun tam da böyle bir zamanlamayla kurulmuş olması bir tesadüf
olamaz.
Ayetullah Nemr’in alelacele
infazı kolayca tahmin edilebileceği gibi Sünni Araplar ile Şiiler arasındaki
dinamik mezhepsel fay hatlarını derhal hareketlendirdi. Beklenen tepkiler
üzerine Suudiler İran’la diplomatik ilişkilerini keser kesmez Sudan, Bahreyn, BAE gibi birçok Sünni Arap
rejimi de Suudileri takip etti. Arap Birliği açıktan taraf tutup Suudilerden
yana tavır alırken, kendisi de Arap olan Bağdat yönetiminin tavrı mezhepdaşı Tahran’ın tavrının tekrarından
ibaret kaldı. Hizbullah sert açıklamalar yaparken Bahreyn’den, Pakistan’a,
Lübnan’dan Hindistan’a uzanan geniş bir coğrafyada Şiiler Suudilere karşı sert
protestolar düzenlediler. Irak’ta ise hemen birkaç Sünni camii bombalandı. İran bu yıl
hacı göndermeyebileceğini, Suudiler ise İranlı hacılara vize vermeyebileceğini
duyurdu. Gerilim tırmandıkça tırmandı.
Maalesef Ayetullah
Nemr’in infazı ile Ortadoğu’daki mezhepçi çatışmalar cehennemine tonlarca odun
daha atılmış oldu. Geçmişte benzer durumlar yaşandığında dış politikasına
soğukkanlılığın hakim olduğu Türkiye gibi ülkeler, kendilerini mezhepçi anaforlara
kaptırmadan, hem kendi ulusal çıkarlarını koruyabilmiş hem de gerilimin
düşürülmesinde katalizör görevi görebilmişti. Sık sık mezhepçilikle suçlanan ve
bu konuda haklı olarak eleştirilen Erdoğan Türkiye’si maalesef bugün bu imkandan mahrum. Suudilerin başını
çektiği Sünni İslam Bloku’na üye olmak suretiyle Türkiye durumunu daha da zora
sokmuştur.
Öte yandan, Erdoğan’ın 2015
yılının en son resmi gezilerini İran karşıtı blokun en etkin iki ülkesi olan
Katar ve Suudi Arabistan’a yapmış olması da sanırım durumu yeterince anlatmaya
yeter. Mezhepçi çatışma cehenneminden uzak kalabilen NATO üyesi bir Türkiye kendisine ve
bölgeye faydalı olabilecekken basiretsizlik ve ferastesizlikken dolayı ne yazık ki Ankara bu imkanını hızla yitiriyor.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)