Avrupa Birliği etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Avrupa Birliği etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Ocak 2016 Salı

Demografik mühendislik ve göç stratejileri


En çirkin siyaset insanların hayatları ve yaşam alanları üzerinden yürütülen siyasettir. İnsanların hayatlarını, onurlarını, yüzlerce yıllık geçmişlerinden kendilerine ulaşmış sosyo-kültürel çevrelerini ve alışkınlıklarını umursamadan yaşam alanlarından ayrılmaya zorlanması kadar büyük bir insanlık suçu yoktur. Ama ne yazık ki bu suç, bugün dünyada en sık işlenen bir kitlesel suç niteliğindedir.
Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği’nin (UNCHR) son verilerine göre evlerini, yurtlarını terk etmek zorunda kalan dünya genelinde 60 milyon insan bulunuyor. Bu aynı zamanda UNCHR’ın bugüne kadar tespit ettiği en yüksek rakamı da oluşturuyor. Bundan 10 yıl önce 37,5 milyon olan mültecilere 2014 yılı boyunca her gün ortalama 42 bin 500 kişi katılmış. Savaşlar, çatışmalar ve yoksulluk yüzünden dünyadaki her 122 kişiden biri ya mülteci ya da kendi ülkesi içinde yerinden edilmiş durumda. Yine UNCHR’a göre, sadece mültecilerden oluşan bir ülke olsaydı dünyadaki en büyük 24. ülke olurdu.
Maalesef, her bakımdan bir trajedi olan mülteciler sorunu zaman zaman trajik bir insani sorun olmanın ötesine geçebiliyor. Son olarak Avrupa kapılarını zorlayan Suriyeli mülteciler örneğinde görüldüğü gibi mülteciler bazı siyasi hedefler doğrultusunda kitlesel insan dalgalarına ve bir çeşit nüfus bombasına dönüştürülebiliyor. Uluslararası örgütlerin Türkiye’ye sığınan 2,5 milyon civarındaki Suriyeli mülteciye yardım tekliflerini yakın zamana kadar hep reddeden Erdoğan Rejimi’nin, uluslararası alandaki sıkışmışlığına sonuç veren bir çare olarak, mülteci dalgalarını AB ülkelerinin üzerine salması hiç şüphesiz ki bu çirkin stratejinin en son örneklerinden birini oluşturuyor.
İnsanları şu ya da bu yöntemle göçe teşvik etme, göçe zorlama stratejileri ve demografik mühendislik sadece uluslararası alanda silaha dönüşmüyor tabii ki. Fuat Dündar, Uğur Ümit Güngör, Ayhan Aktar ve daha pek çok akademisyenin eserlerinde anlatıldığı şekliyle, demografik mühendislik tarih boyunca olduğu gibi, bugün de ulusal sınırlar içerisindeki bir etnik ya da sosyo-politik sorunla uğraşmanın etkili bir yöntemi olarak da karşımıza çıkıyor. Bu yöntemin içeriği ise sosyo-ekonomik politikalarla belirli bölgelerdeki nüfusun planlı seyreltilmesinden çatışma ve savaş ortamında uygulanan etnik temizliğe kadar uzanıyor. Çatışma bölgelerinde farklı etnik grupları göçe zorlama politikaları veya etnik temizlik süreçleri başladığında ise o coğrafyaya dair tüm bilinenler ve demografik veriler anlamını yitiriyor.
Davutoğlu siyasetinin 2011 yılında Suriye’nin kuzeyinde kesintisiz bir Kürt bölgesinin mümkün olamayacağına dair öngörüsündeki fiyasko, savaş ortamlarında yürütülen acımasız demografik mühendisliğin ve etnik temizliğin vahim neticelerinden sadece birisidir. Her ne kadar PYD’nin Cenevre’deki Suriye müzakerelerine katılıp katılmayacağı tartışılsa da, 2011’de Arapların ve Türkmenlerin yoğun olduğu kuzey Suriye bugün PYD kontrolünde bambaşka bir etnik fotoğraf sunuyor.
Esed rejimine karşı ve birbirleriyle savaşan IŞİD, PYD, el-Nusra ve benzeri örgütler Suriye’nin demografik yapısını kökten dönüştürürken, doğal olarak bölge ülkelerinin demografisinde de radikal değişimlere yol açıyorlar. Başta Türkiye olmak üzere çevre ülkelere Suriye’den milyonlarca mülteci ihraç edilmiş durumda. Yerinden edilmiş bu nüfus yıllardır sığındıkları yeni ülkelerinin demografisi, ekonomisi, sosyal yaşamı ve kültürü üzerinde derin izler bırakıyor. Ayrıca Suriye’de çatışan gruplar sınır aşan etnik, kültürel ve ideolojik sürekliliklerinden dolayı çevre ülkelerin güvenlik duyarlılıklarını da kökten değiştirebiliyor. Öyle ki 19. yüzyıl boyunca ve 20. yüzyılın ilk dönemlerinde yaygın şekilde uygulanan tehcir, seyreltme, yeniden iskan gibi demografik mühendislik siyasetlerini yeniden gündeme getirebiliyor.
Bir taraftan, Suriye kaynaklı güvenlik tehditlerine karşı bir önlem olarak sınıra yakın şehirlerde yoğunlaşan aşırı nüfusun azaltılmasına dair stratejiler devlet katmanlarında derinden derine tartışılıyor. Diğer taraftan ise şehir savaşlarını benimseyen terör örgütü PKK’ya karşı güvenlik güçlerinin toptancı mücadele yöntemi yüzünden Güneydoğu şehirleri hızla boşalıyor. Çokça sivil kaybın verildiği, şehirlerin harabeye döndüğü, Hakkari ve Şırnak gibi şehirlerin merkezlerinin taşınmasının bile ciddi ciddi tartışıldığı bir ortamda terör örgütü PKK’ya göç eden nüfus üzerinden büyük bir koz verilmiş oluyor.  
Pazartesi günü Taraf gazetesinin manşetinde yer alan bir habere göre, demografik mühendislik artık sadece devletin değil, terör örgütü PKK’nın da bir yöntemi haline gelmiş durumda. Kürt sorununu daha da uluslararası hale getirmek için terör örgütü PKK’nın Avrupa ülkelerine kitlesel iltica stratejisini gündemine aldığı kaydediliyor. Buna göre, şehir çatışmalarında bölge halkından beklediği desteği bulamayan terör örgütü PKK, Kürt sorununu Avrupa’ya taşımak için “büyük göç planı” hazırlamış durumda. Avrupa’nın, Suriyeli mültecilerle ilgili izlediği politikanın PKK’ya örnek olduğunu savunan gazete, Mart ayından itibaren Güneydoğulu binlerce Kürdün Avrupa’ya göçe zorlanacağını yazıyor.
Kafkas göçleri, Balkan göçleri, Ermeni tehciri, nüfus mübadelesi, Kürt ve Alevi sürgünleri gibi zoraki kitlesel göçlerden çok çekmiş olan bu coğrafya umarım aynı acıları bir daha yaşamaz. 

1 Aralık 2015 Salı

Bir siyaset malzemesi olarak insan hayatı


“İnsanı yaşat ki devlet yaşasın!” Bu söz, Osmanlı Devleti’nin kurucusu Osman Gazi’ye hikmet dolu tavsiyeleriyle yol gösteren büyük bir Türk bilgesi olan Şeyh Edibali’ye ait. Belki de Osmanlı’yı büyüten ve 600 yıl ayakta tutan bu sözün özetlediği felsefe idi. AKP’nin hukuka, demokrasiye, özgürlüklere, devletten ziyade halka kıymet verdiği yükseliş döneminde bu kıymetli söze sıklıkla atıfta bulunulmaktaydı. O dönem siyasetinin yükselen yıldızı Recep Tayyip Erdoğan’ın da sıklıkla kullandığı bu söz dönemin özgürlükçü ve demokrat siyaset anlayışının etkin bir sloganına dönüşmüştü.
Ancak 2011’e gelindiğinde yeterli siyasi ve bürokratik güç temerküzü sağladıklarına inandıklarında, AKP liderleri halkı, hukuku,, demokrasiyi, hak ve özgürlükleri önceleyen siyaset üslupları ile birlikte söylemlerinin içeriğini de değiştirdiler. “İnsanı yaşat ki devlet yaşasın” tarzı insanı önceleyen bir söylemden devleti merkeze alan söylemlere yöneldiler.
Hiç şüphesiz bu söylemlerden en göze çarpanlarından biri Başbakan Erdoğan’ın danışmanlarından Hamdi Kılıç’a ait olandı. Geçmişin muhalif bir siyasal İslamcısı olarak Kılıç, belki de birkaç yıl öncesine kadar “tağut” şeklinde gördüğü devleti artık kutsuyor ve Twitter’dan şu paylaşımda bulunuyordu: “Aldığı tüm yaralara rağmen bu ülkede devlet geleneği diye bir şey hala var. Bunun ne olduğunu anlamak için biraz tarih okumak yeter. / Devlet geleneğimizin kendini korumak için tarih boyunca geliştirdiği reflekslerin bir kısmı epeyce ürpertici, benden hatırlatması.”
Muhalif kesimlere yönelik açık bir tehdit niteliğindeki bu paylaşım o güne kadar adı sanı bilinmeyen Erdoğan’ın danışmanlarından sadece birinin zihniyetini yansıtıyor olsaydı belki üzerinde durmaya pek değmezdi. Ama aynı günlerde dönemin Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu da yaptığı bir açıklamayla benzer bir zihniyette olduğunu göstermişti. Davutoğlu, “Bizim bir devlet geleneğimiz var. Osmanlı’da da bu böyleydi. Devlet için evlatlar bile feda edildi.” diyerek kendileri için esas olanın insan hayatından ziyade devlet olduğunu itiraf edecekti.
Bir milletin yaşamı için elbette ki devlet önemlidir ve milletin faydasına olduğu oranda desteklenmelidir. Ancak, devleti yaşatmak şöyle dursun, muhalif gördükleri herkesi ezerek daha da güçlendirmek için insanların hayatına kastedilmeye başlanmışsa orada bir durmak lazım. Hele hele insanların hayatı, devletin bekası ve çıkarlarından ziyade gündelik siyasetin ve siyasi çıkarların bir malzemesi haline getirilmişse durum değişir. Devletin bekasına yönelik eylemler ve söylemler, hukuk dışına çıktığı ve siyasi amaçlı araçsallaştırıldıkları oranda ahlakiliğini ve meşruiyetini yitirir.
Maalesef son dönemde şahit olduklarımız mevzunun devletin bekasından ziyade bir siyasi güruhun çıkarları olduğunu gösteriyor. Bu güruhun siyasi çıkarlarını maksimize etmek için insanların hayatını nasıl ucuz birer malzeme gibi pervasızca harcadığını görüyoruz. AKP’nin tek başına iktidar olma imkanını kaybettiği 7 Haziran seçimlerinden hemen sonra başlatılan şiddet ve terör ortamı bunun somut bir örneğini teşkil ediyor. Malum olduğu üzere, halkı tek parti iktidarının ne kadar hayati olduğuna yeniden ikna etmek için tetiklenen şiddet ve terör yüzünden 600’den fazla insan hayatını kaybetti. Bugün insanlar hayatlarını hala kaybetmeye de devam ediyor.
İşin daha kötüsü, insan hayatı üzerinden yapılan siyasi hesapların sonuç vermesi. Siyasette ve kamu düzeninde ustalıklı bir kareografiyle devreye sokulan şiddet ve kaos planları halkı istikrarın devamının ancak tek parti iktidarıyla mümkün olabileceğine ikna etmeyi başardı. 600’den fazla insanın canı üzerinden yapılan siyaset 1 Kasım’da yapılan seçimlerde tek parti iktidarını sonuç verdi. Gerçi tek parti iktidara geldi gelmesine ama zembereği boşaltılan şiddet ve terörü durdurmak maalesef başlatmak kadar kolay olmadı. Bugün de canlar yitirilmeye devam ediliyor.
Maalesef çok kolay harcanan insan hayatı sadece iç siyasette değil, dış siyasette de ucuz malzeme olarak kullanılıyor. Bölgede izledikleri uluslararası hukuka aykırı siyaset ve içerideki despotik uygulamaları yüzünden gün be gün uluslararası toplum tarafından tecrit edilen AKP yönetimi ve Erdoğan rejimi, bu sıkışmışlıktan kurtulmanın yolunu da yine insan hayatını malzeme olarak kullanmakta buldu. 5-6 ay öncesine kadar Avrupa için sorun olmayan Türkiye’deki Suriyeli mülteciler, acımasız bir beceriyle Avrupa’nın son yıllardaki en büyük insani sorunu haline getirildi. On binlerce mülteci bebekleri ve çocukları ile birlikte insan dalgaları şeklinde Avrupa’nın üzerine gönderildi.
Yüzbinlerce mülteciyi Avrupa ülkelerine ihraç etmek ve potansiyel olarak çok daha fazlasını göndermekle tehdit etmek suretiyle kendi önemini Avrupa ülkelerine hatırlatmayı başaran Erdoğan rejiminin, yaşlı-genç, kadın-erkek, bebek ve çocuk mültecilerin hayatını hiçe sayan bu politikadan sonuç alması gecikmedi. Aylan ve Sena bebeklerin ölü balıklar gibi kıyıya vurmasına, Ege’nin sularının binlerce mülteciye olmasına yol açan bu ölümcül politika 29 Kasım günü ise en somut sonucunu verdi. İnsan hayatını hiçe sayan siyaset anlayışı sayesinde Türkiye tarihinde ilk defa AB liderleri ile zirve yapmayı başardı.
Kapılarına yığılan mülteci sorunundan yakayı kurtarmak için Erdoğan rejiminin filli şantajına boyun eğen AB liderleri, vaat ettikleri 3 milyar euro karşılığında Avrupa’nın kapı bekçisi olmaya ikna ettikleri Türkiye’yi mülteci kampına dönüştürmeyi garanti altına aldılar. Vaziyeti kurtarmak ve olayın sadece çirkin bir pazarlıktan ibaretmiş gibi görülmesini engellemek için de yıllardır durmuş olan Türkiye’nin AB üyelik sürecini yeniden canlandırmak yoluyla insan hayatını malzeme yapan bu siyaseti ödüllendirmiş oldular.
Şu ya da bu amaçla da olsa AB ile müzakere sürecinin canlandırılmasının şüphesiz ki son dönemde hak ve özgürlüklerin can çekiştiği, demokrasi ve hukukunun katledildiği Türkiye’ye önemli faydaları olacaktır. Türkiye’deki hukuk dışı ve anti-demokratik gidişatı sadece yavaşlatsa bile bu ülkenin kar hanesine yazılmayı hak eder. Ancak bu katkısının zavallı mültecilerin hayatları üzerinden yapılan çirkin pazarlıklar üzerinden devşirilmesi ahlaki bir sorun olarak asla unutulmayacaktır.
Hızla despotik bir tek-adam rejimine dönüşen Türkiye’nin hazin hikayesinin özü “insanı yaşat ki devlet yaşasın” yaklaşımının terkedilip “insanları harca ki devlet büyüsün” anlayışının benimsenmesinde gizli.

19 Mart 2015 Perşembe

Herkes yanlış, sadece Erdoğan diktası mı doğru?


Meşhur fıkradır. Mutlaka duymuşsunuzdur. Fıkramızın kahramanı Temel otoyolda ters yöne girer. Bunu gören trafik polisi, sürücüleri uyarmak için radyodan anons yaptırır. Bu arada ters yolda ilerleyen Temel de radyo dinlemektedir. Polis radyodan, “Lütfen dikkat! Ters yönde ilerleyen bir araç var!” diye anons yapar. Temel kızgınlık içerisinde bağırır, “Ne bir tanesi hepsi hepsi!..”
Türkiye’yi medeni ve özgür dünyanın bir parçası yapan demokratik, hukuki, temel hak ve özgürlükleri önceleyen ne kadar değer ve norm varsa hoyratça aşındırıp, büyük ölçüde yok ederek Türkiye’yi ait olduğu dünyadan koparıp hızla yalnızlaştıran Erdoğan dikta rejiminin durumu da tıpkı fıkradaki Temel’in durumu gibi. Ters yöne girdiği son derece aşikar olduğu halde, doğru yolda olduğuna dair güçlü iddia ve propagandasını sürdürüyor. Erdoğan’ın fıkradaki naif kahramandan farkı da bu zaten! Temel farkında olmayarak ters yönde ilerlediği halde Erdoğan, kendisi ve çevresindekilerin adının karıştığı vahim şaibelerden kurtuluşu bilinçli ve planlı bir şekilde ters yöne girmekte ve o yönde ilerlemekte görüyor.
Polisiye filmlerde de polisin kovaladığı hırsız ya da katillerin yakalarını kurtarmak için araçlarıyla ters yöne girdikleri sahneler hani az değildir. Bunlar film meraklıları için heyecanlı sahneler olsa da gerçek hayatta hırsız ve caniler ters yöne girmekle sadece kendilerinin değil, takip eden polisler ile karşı yönden gelen masum sürücülerin ve yolcuların da hayatını riske ederler. Suçüstü yapılan şaibelerinden dolayı yurtiçinde hukukun kırıntısını, bağımsız yargının esamisini bırakmamaya azmetmiş olan Erdoğan diktası, bana göre son derece bilinçli olarak Türkiye’yi de dünyadan koparmaya çabalıyor. Böylece uluslararası hukukun ve uluslararası hukuki mercilerin alanına da girme tehlikesi bulunan şaibelerinin hesabını vermekten kurtulmayı hesaplıyor. Türkiye’yi uluslararası hukukun etki alanının dışına taşıma gayretinin ise Özbekistanlaşma ya da Kuzey Koreleşmeden başka bir yolu bulunmuyor. Zaten ters yöndeki Türkiye de hızla oraya doğru ilerliyor.
Bu yüzden yazının başlığında “Herkes yanlış, sadece Erdoğan diktası mı doğru?” diye sormamızın ciddi gerekçeleri var. Erdoğan’ın ve ekibinin ilk 2 dönemlerinde Türkiye’yi Avrupa Birliği ile üyelik müzakerelerine taşıyan devrim niteliğindeki pek çok demokratikleşme hamlelerinin ulusal ve uluslararası demokratik çevrelerden sürekli teşvik, destek ve övgü gördüğünü bilmeyenimiz yok. Bu teşvikleri ve övgüleri yapan ulusal ya da uluslararası tüm toplumsal kesimlerin, sivil toplum örgütlerinin, özgür medyanın, fikir önderlerinin, kurum ve kuruluşların bugün tamamının Erdoğan ve çevresindeki çeteye sert eleştiriler yönelten bir pozisyonda olması hiç basit bir tesadüf olabilir mi?
İsterseniz sadece son 10 gün içerisinde Erdoğan diktası ve çetevari eylemleriyle dikkat çeken çevresine yönelik uluslararası saygın çevrelerden ve kuruluşlardan gelen sert eleştirilere şöyle bir göz atalım. Göz atalım ki Erdoğan diktasının ters yönde ilerlediğinin ne kadar açık ve seçik olduğuna dair hiç kimsenin herhangi bir kuşkusu kalmasın.
Avrupa Birliği: 8 Ekim 2014 tarihinde yayınlanan Türkiye’nin 2014 AB İlerleme Raporu’nda Türkiye’de demokrasi ve hukuk devletinden geriye gidiş konusunda güçlü tespitler ve sert uyarılar yer aldı. Raporda bağımsızlığı ciddi darbe yiyen yargı ve HSYK’nın bağımsız kalması gerektiği vurgulanarak, Twitter ve YouTube yasakları ile basını hedef alan sansür girişimleri ve baskılar sert bir dille eleştirildi.
Ayrıca AB mercileri, Türk demokrasisi için önemli bir kırılma noktası olan 14 Aralık medya darbesi ile ilgili de defalarca açıklama yaptı. AB mercilerinin ilk açıklaması özgür medyaya saldırının gerçekleştiği gün geldi. AB Yüksek Temsilcisi ve AB Komisyonu Başkan Yardımcısı Federica Mogherini ve Genişleme’den sorumlu AB Komisyonu üyesi Johannes Hahn’ın, 14 Aralık 2104 Pazar günü, yaptıkları ortak açıklamada, polis baskını ve tutuklamalarının demokrasinin temel ilkesi olan basın hürriyeti ile bağdaşmadığı vurgulandı. AB’nin ancak çok önemli gördüğü konularda ortak açıklama yaptığını da bir yere not edelim.
Gazetecileri Koruma Komitesi (CPJ): 17 Aralık 2014 günü Türkiye’ye özel bir basın özgürlüğü raporu yayınlayan CPJ’ye göre Türkiye aralarında; Eritre, Etiyopya, Çin ve Bangladeş’in de olduğu dünyanın en kötü 10 ülkesi arasında yer alıyor. Rapora göre, Türkiye dünyada en çok gazetecinin hapiste olduğu ülkeler arasında da 10. Sırada bulunuyor. CPJ, basına olan baskının önceki yıllara göre yüzde 10 civarında daha da arttığını kayıtlara geçirmiş durumda.
İngiliz Gazeteciler Birliği (NUJ): 38 bin üyeli İngiliz Gazeteciler Birliği (NUJ), 24 Aralık 2014 tarihinde yaptığı açıklamada, Türkiye'de medyanın yüzde 70’inin hükümet tarafından kontrol altında tutulduğunu belirtti. NUJ sene başından itibaren Türkiye’de sosyal medya siteleri ve bağımsız medya kuruluşlarına uygulanan sansüre dikkat çekilerek, bu baskılar karşısında İngiltere hükümetine sessiz kalmaması için çağrıda bulunuldu.
Avrupa Parlamentosu: Erdoğan diktası ve AKP iktidarı Avrupa Parlamentosu’ndan tarihinin en ağır diplomatik ikazına 15 Ocak 2015 günü muhatap oldu. Aralarında Zaman Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni ve Samanyolu Medya Grubu Başkanı Hidayet Karaca’nın da olduğu gazetecilere yönelik ‘14 Aralık Özgür Basına Darbe Operasyonu’nun kınandığı karar, 593 vekilden 551’inin oylarıyla onandı. AKP’nin üye olduğu ECR grubu dahi kınamaya destek verdi. Bazı iktidar partisi üyelerinin son dakika lobi faaliyetleri ise büyük hüsranla sonuçlandı.
ABD Temsilciler Meclisi: Türkiye’de basın özgürlüğüne yönelik saldırılar, 435 sandalyeli ABD Temsilciler Meclisi’de yer alan Demokrat ve Cumhuriyetçi partinin 90 üyesinin 2 Şubat 2015 günü Dışişleri Bakanı John Kerry’ye yazdığı bir mektupla sert bir dille eleştirildi. Zaman ve Samanyolu TV’ye yapılan polis baskınlarına değinen ABD’li siyasetçiler, Kerry’ye ‘derin kaygı’larını iletti.
Sınır Tanımayan Gazeteciler Örgütü (RSF): 11 Şubat 2015 günü Dünya Basın Özgürlüğü Endeksi’ni yayınlayan RSF, değerlendirdiği 180 ülke arasında Türkiye’yi basın ve ifade özgürlüğü alanındaki çok ciddi ihlallerinden dolayı 149. sıraya yerleştirdi. 44,16 puanla Türkiye, Burundi, Myanmar, Zimbabve ve Kamboçya gibi ülkelerin gerisinde kaldı.
Freedom House: Demokrasi ve özgürlükler konusundaki derecelendirmesiyle bilinen Freedom House’un her yıl yayınladığı “Basın Özgürlüğü Raporu”nda 2014 yılında “özgür olmayan ülkeler” kategorisinde yer alan Türkiye, bu yıl kendisine ancak “yarı özgür ülkeler” kategorisinde yer bulabildi. Temel gösterge olarak “cezaevindeki gazeteci sayılarını” alan Freedom House, hapis dışında basına yapılan dayanılmaz baskılara yeterli düzeyde hassas olmamakla eleştiriliyor.  
Center for American Progress (CAP): ABD Başkanı Obama’ya yakınlığıyla ve Türkiye dostu olmakla bilinen Washington merkezli düşünce kuruluşu CAP, 12 Mart 2015 günü yayınladığı “Türk Amerikan ilişkileri: Bir Adım İleri, Üç Adım Geri (The U.S.-Turkey Partnership: One Step Forward, Three Steps Back)” başlıklı raporunda, adeta AKP’den yaka silkerek, “ABD, AKP’nin hükümet yanlısı seslerinin ülkenin ‘değerli yalnızlığı’ olarak adlandırdıkları şeyin keyfini çıkarmasına izin vermeli,” denildi.
Avrupa’nın Fikir Önderleri: 13 Mart 2015 günü aralarında eski cumhurbaşkanı, başbakan ve bakanların olduğu Avrupa fikir dünyasının önde gelen 8 entelektüeli, Project Syndicate için kaleme aldıkları ortak bir makaleyle Erdoğanlı son yılların Türkiye’sini hak ve özgürlükler açısından yerden yere vurdu. Finlandiya’nın Nobel Barış Ödüllü eski Cumhurbaşkanı Martti Ahtisaari ve eski Fransa Başbakanı Michel Rocard ile İtalya, İspanya ve Hollanda’nın eski Dışişleri bakanları Emma Bonino, Marcellno Oreja Aguirre ve Hans van den Broek’un yanı sıra Avusturya Dışişleri Bakanlığı eski Genel Sekreteri Albert Rohan, Münih Güvenlik Zirvesi Başkanı Wolfgang Ischinger ve Roma’daki Uluslararası İşler Enstitüsü Başkan Yardımcısı Nathalie Tocci’nin imzalarının yer aldığı “An EU-Turkey Reset (Bir AB-Türkiye Sıfırlaması)” başlıklı makalede “İfade hürriyeti, kuvvetler ayrılığı ve hukukun üstünlüğü Erdoğan yönetiminde artan bir şekilde erozyona uğratıldı” tespiti yapıldı. 
Bipartisan Policy Center (BPC): ABD’nin saygın düşünce kuruluşlarından BPC’nin yine 13 Mart 2015 günü yayınladığı raporda, Erdoğan rejiminin yargıya, hukuka ve ifade özgürlüğüne saldırılarının, politika ve ekonomiyi kalbinden vurduğu belirtildi. BPC raporunda, ‘artan otoriterlik, ifade özgürlüğüne yönelik kısıtlamalar ve yolsuzluk’ Türkiye’nin kronik problemleri olarak sıralandı. Hükümetin (Bank Asya gibi) halka açık şirketlere müdahalesi ve yabancı yatırımcıları gerekçesiz bir şekilde denetlemesinin, yatırımların azalmakta olan inancını daha da olumsuz etkileyen demokrasi dışı eğilimi gösterdiği kaydedildi.
New York Times (NYT): Demokrasi ve insan hakları ihlalleri konusunda duyarlı pek çok Batılı medya kuruluşu gibi NYT’da da sıklıkla Türkiye’deki diktatoryal gidişata dair analizler yer alıyor. En son 13 Mart 2015 günü Obama Yönetimi’ne yakınlığıyla bilinen NYT’da yayınlanan başmakalede Erdoğan liderliğinde Türkiye’nin giderek artan bir şekilde otoriterleştiği ve NATO ile bağlarının kopmaya başladığı kaydedilerek sert eleştiriler yöneltildi.
ABD Senatosu: Ve nihayet, Türkiye’deki basın özgürlüğü ihlalleri ABD’de Cumhuriyetçi ve Demokrat Partili senatörleri farklılıklarını bir kenara bırakarak 18 Mart 2015 günü Dışişleri Bakanı John Kerry’ye hitaben ortak bir mektup yazmaya itti. 100 senatörden 74’ünün imza verdiği tarihî mektup, 14 Aralık’ta gerçekleşen özgür basına yönelik darbe operasyonunu da sert ifadelerle eleştirdi.
Örnekleri çok daha uzatmak mümkün ama sanırım bu kadarı kafi. Diyeceğim o ki iyice çok geç olmadan, birileri ne yapıp edip, ters yönde hız yapıp pervasızca yol alarak herkesin can güvenliğini tehlikeye atan Temel’e ulaşmalı. Şöyle sıkı bir sarsmalı ve yapmakta olduğu şeyin ne kadar tehlikeli ve ahmakça olduğunu anlamasını sağlamalı. İş işten geçmeden önce bunu yapabilecek birileri var mı acaba?