Mehmet Baransu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Mehmet Baransu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Mart 2016 Çarşamba

Günleri sayarken...

Bilirim günler saymak için değil, çevrenizdekilerle ve sevdiklerinizle insanca duyguları paylaşarak coşkuyla yaşamak içindir. Ama uzaktan, yakından görebildiğiniz herkes, özlem ve sabırla bekledikleri o günlerin gelmesi için gelip geçen günleri endişeli dualar eşliğinde tek tek sayarken öyle yaşanmıyor işte. Kahırla saydıkları günlerden kurtulacakları günleri bekleyenlerle birlikte ne getireceği tam olarak belli olmayan o muğlak bekleyişe mecburen siz de dahil oluveriyorsunuz. Üstelik bu bekleyiş sebebiyle ya yaşamayı erteliyor ya da yaşıyormuş gibi yapmakla yetiniyorsunuz.
            Beklemek veya gün saymak... Özünde illa da kötü çağrışımları olan şeyler değil. Mesela tabiat, coşku dolu cıvıltılarla yeniden uyanmak üzere baharın o hayat veren soluklarını duymak için aylar boyu günleri sayarak beklemez mi? Börtü böcekler, arılar, kelebekler binbir renkle fışkıran çiçeklerle gelecek olan baharın yollarını gözlemezler mi? Hatta insanlar, sırf ılık meltemlerin yüzlerini yaladığı güneşli serin günlerin coşkun neşesini bir kez daha yaşamak için, ömürlerinden günler düşme pahasına günleri saymazlar mı? Sevgililer sevdiklerine, gurbettekiler sıla özlemiyle tutuştukarı vatanlarına kavuşmak için günleri sabırsızlıkla saymazlar mı? İşçiler, memurlar ay sonu, öğrenciler haftasonu gelsin diye günleri saymaz mı?         
            Keşke gün saymaların tamamı bunlar gibi olsa. Bunların yanında bir de, belirli bir müphemlik içerisinde olmakla birlikte, sizin için neredeyse mukadder olan bir şerrin gelmesini beklerken gün saymak vardır. İşte bu türden gün saymalar dayanılır gibi değildir. Mutlaka olacaksa uzak olmayan bir zamanda olacağını bildiğiniz bir güne doğru eliniz kolunuz bağlı bir şekilde gün saymak, gün saymaların en fecisidir. Böylesi, günü ve anı belli olmayan bir ecele doğru gün saymaktan çok daha beterdir. Çünkü, ecel hiç beklemediğimiz bir anda apansız gelir. Aldığımız her nefesle ona bir adım daha yaklaştığımızı bildiğimiz halde onun bize ne kadar uzak ya da yakın olduğu bir sırdır. Ve büyük bir nimet olan bu ilahi sır sayesinde ecel, bizi her an rahatsız eden dayanılmaz bir kaygı olmaktan çıkıverir.
            İçinde debelendikleri suç deryasının ve siyasi ihtiraslarının yol açtığı eşsiz çuvallamaların hesabını vermek istemedikçe daha da despotlaşan, despotlaştıkça işledikleri suçları katlayan AKP/Erdoğan rejimi yüzünden milyonlarca insan bugünlerde gönlünce yaşamayı erteleyip gün sayıyor. Bazıları ülkenin üzerine çöken bu karabasandan kurtulacakları güzel günler için büyük bir istek ve umutla sayıyor günleri. Benim gibi bazıları ise abuk subuk gerekçelerle zaten biteviye devam eden soruşturmalar, yargılamalar, gözaltılar, tutuklamalar yaşarken keyfi bir kararla yeniden hapse atılma ihtimaline dair gün sayıyor.
            İhlal etmedik Anayasa maddesi bırakmayan, Anayasa Mahkemesi’nin verdiği kararlara bile uymayarak sürekli suç işleyen bir zihniyetin emrindeki bazı güdümlü yargı mercileri Türkiye’de tam bir cadı avı yürütüyor. Yaşanan yolsuzluklar, haksızlıklara, despotluklara, keyfiliklere ve hukuksuzluklara karşı eleştirel görüşleriyle ve cesur tavırlarıyla öne çıkan kim varsa bugün takibat altında bulunuyor. Üstelik bazılarına yönelik onlarca soruşturma ve dava birden yürütülüyor. Gün geçmiyor ki ajanslara 12-13 yaşındaki bir öğrencinin, umut dolu bir gencin ya da yazdıklarıyla topluma ışık olan bir yazarın, bir edebiyatçının veya bir gazetecinin adı bir soruşturmayla, gözaltıyla, yargılanmayla ya da tutuklanmayla anılmasın.
            Ülkenin üzerine çöken zulüm ve baskı karanlığı karardıkça kararıyor. AKP/Erdoğan rejimi tarafından eleştirel medya gruplarına el konuluyor, aylar içerisinde batırılarak yok ediliyor. Televizyonların ekranları bir bir karartılıyor. Twitter gibi sosyal medya mecralarına bile gem vurmak üzere plan üzerine planlar yapılıyor. Aç gözlü yandaş işadamlarının devlet koruması altında çevre talanına dur demek için harekete geçen sivil halk AKP/Erdoğan rejimi tarafından terörize ediliyor. Güneydoğu’da şehirler aylarca abluka altında ağır ateş altına alınıyor, yerle bir ediliyor, harabeye döndürülüyor, hala hayatta kalanlar için yaşanmaz hale getiriliyor. Hırsızlıklar, yolsuzluklar, rüşvetler, talanlar, yalanlar, iftiralar, hukuksuzluklar arttıkça artıyor, azdıkça azıyor.
            Bu yaşanan fecaatlere karşı yapacağınız tek bir eleştiri, devlet büyüklerine ya da doğrudan Cumhurbaşkanı’na hakaret ettiğiniz iddiasıyla anında gözaltına alınmanız ya da savcılıklarda ve mahkemelerde süründürülmeniz için yeterli oluyor. Susanız, sinesiniz, yılasınız diye hakkınızda açılan soruşturmalara, yapılan gözaltılara, hakkınızdaki davalara ya da verilen irili ufaklı hapis ve para cezalarına rağmen hala susmuyorsanız sizin için günleri yeniden saymanın vakti gelmiş demektir.
            Onca işleri arasında eleştirel medyayla, gazetecilerle, aydınlarla ve akademisyenlerle bizzat uğraşmaya zaman ayıran Cumhurbaşkanı Erdoğan, Başbakan Davutoğlu ve bakanlarının ne yapıp edip sizi mutlaka hapsettireceklerinden emin olabilirsiniz. Üstelik bu  durum zamanla bir “acaba” meselesi olmaktan çıkıyor ve hızla “ne zaman” meselesine dönüşüyor. Ve o noktada artık derin düşünceler içinde beklemeye başlıyorsunuz, “abuk subuk gerekçelere açılan falanca davanın bu duruşmasında mı tutuklanıp hapsedileceğim, yoksa yine abuk subuk gerekçelerle açılan filanca davanın şu duruşmasında mı?” diye.
            Hukukun kalan son kırıntılarını da adalet çöplüğüne süpürmekten başka bir hayrı olmayan Adalet Bakanı Bekir Bozdağ’ın verdiği son rakamlara göre sadece Cumhurbaşkanı Erdoğan’a yönelik olduğu iddiasına dayanarak “hakaret” suçlaması ile 1845 soruşturma açılmış. Bir de bu sözde suçun “Başbakana hakaret”, “bakana hakaret”, “valiye hakaret”, “bürokrata hakaret” gibi versiyonlarını düşünecek olursanız, yürürlükteki despotik ve keyfi uygulamalara yönelik eleştirel fikirlerinden dolayı haklarında soruşturmalar, davalar açılan insanların sayısının binlerce olduğunu kolaylıkla tahmin edebilirsiniz.
            Tabii bunlar yetmiyormuş gibi keyfi yorumlamalar ve uygulamalarla 1990’lı ve 2000’li yıllar boyunca bu ülkede düşünen, konuşan, yazan herkesin kabusu haline gelen “Türk milletini aşağılamak” suçunu düzenleyen TCK 301 var. Despotik AKP/Erdoğan rejimi kaydeğer eleştirelerin hepsini “hakaret” kapsamında ele almanın tuhaflığından sıkılmış olmalı ki, son zamanlarda TCK 301’i yeniden hortlattı. Geçmiş yıllarda yakasını bu ceza yasası maddesine kaptırmamış bir gazeteci olarak ben de hortlatılan TCK 301’den ilk nasibimi geçtiğimiz günlerde aldım. Başbakan Davutoğlu’nun 2014 yılında hakkımda peşinen verdiği bir şikayet dilekçesine dayanarak savcılık Twitter’da  2015 yılında yaptığım paylaşımları gerekçe göstererek hakkımda hapis istemli ceza davası açtı. Ama bu sefer “Türk milletini aşağıladığım” gerekçesine sığındı. Böylece, o davadan mı, yoksa bu davadan mı hapse atacaklarına dair soruşturmalar ve davalar koleksiyonuma eşsiz bir halka daha eklemiş oldum. Şimdilerde sürekli feyk infazlar tehditi altında yaşayan bir tutsak gibi, bu soruşturmalardan ya da davlardan hangisinden içeri alınacağıma dair papatya falları açıp gün sayıyorum.
            Türk medyasının ve yazı dünyasının yüzakı olan Hasan Cemal, Cengiz Çandar, Ahmet Altan, Can Dündar ve daha birçok duayen isim de maalesef benzer bir durum yaşıyor. Onlar da, belki farklı duygularla da olsa, hayatları boyu biriktirdikleri tecrüblerini imbiklerden süzdükleri şu en verimli dönemlerinde günlerini savcılıklarda, mahkemelerde geçiriyor ve ne zaman tutuklanacaklarına dair gün sayıyorlar. Tıpkı Hidayet Karaca, Gültekin Avcı, Mehmet Baransu’nun başlarına gelenler gibi, bu ülkenin cesur kalemleri başlarına ne zaman ne geleceğine dair gün sayarken Cumhurbaşkanı, Başbakan ya da ilgili bakanlar, görülmedik zulüm ve baskılarlar yönettikleri ülkenin “dünyanın en özgür ülkesi” olduğunu, “Türkiye’deki basın özgürlüğünün dünyanın hiçbir ülkesinde olmadığı”, “basın ve ifade özgürlüğünün kendilerinin kırmız çizgileri olduğunu” hiç yüzleri kızarmadan söyleyebiliyorlar.
            Ne yapalım bizler somut gerçeklere dayalı olarak onların baskılarını, zulumlerini, hukuksuzluklarını, işledikleri suçları, despotluklarını yazıp eleştiriyoruz, onlar da dönüyor bizimle birlikte tüm dünyayla alay edip, dalga geçiyorlar. Sonra bize yine günleri saymak düşüyor. 

1 Mart 2016 Salı

Nomokrasi ve hukuk önünde eşitlik

Anayasa Mahkemesi’nin (AYM), Suriye’ye yasadışı silah taşıdığı iddia edilen MİT tırlarına dair bir haber yaptıkları için “casusluk”la yargılanan gazeteci Can Dündar ve Erdem Gül hakkında verdiği karar tartışılmaya devam ediliyor. AYM’ye bireysel başvuruları üzerine, tutuklanmak suretiyle “kişi hürriyetine ve güvenliğine dair haklarının ihlal edildiğine” hükmeden bu karar, 90 gün boyunca cezaevinde tutulan iki değerli meslektaşımızın tahliye edilmesini sağladı.
Her ne kadar ülkede hala hukuk kırıntıları olduğuna dair umutları yeşertse de bu karar, başta Hidayet Karaca, Gültekin Avcı ve Mehmet Baransu olmak üzere, sayıları 30’u aşan diğer tutuklu gazetecilere derhal uygulanmadığı için “hukuk önünde eşitlik” tartışmalarını da beraberinde getirdi. Temel hak ve özgürlüklere duyarlı oldukları kadar hukuka da bağlı olan tüm çevrelerde sevinçle karşılanan bu karara yönelik Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın tuhaf tepkisi ise kamuoyunda tam bir soğuk duş etkisi yaptı. Erdoğan’ın herhangi bir hukuk devletinde örneğine rastlanmayacak “Anayasa Mahkemesi’nin verdiği karara uymuyorum, saygı da duymuyorum” şeklindeki demokrasiye ve hukuk devletine yakışmayan tepki tartışmanın kapsamını bir anda genişletti.
Bu kararın eşitsiz uygulanması ve Erdoğan’ın tepkisi birçok hayati sorunun yeniden gözden geçirilerek cevaplandırılmasını bir ihtiyaç haline getirdi. Türkiye Cumhuriyeti hakikaten bir hukuk devleti midir? “Hukukun üstünlüğü” ilkesi devleti yönetenler tarafından ne kadar içselleştirilmiştir? Hukuk önünde hakikaten herkes eşit midir? Anayasa ve Türkiye’nin taraf olduğu üst hukuk normu niteliğindeki uluslararası sözleşmeler tarafından garanti altına alınan hukuki haklar herkesi kapsar mı? Cumhurbaşkanı ya da herhangi bir başka devlet görevlisi hukuka tabi midir, yoksa hukukun üzerinde midir? Kendisini hukukun üzerinde görenler, yaptıkları anayasa ihlalleri ve işledikleri anayasal suçlar karşısında hukukun yaptırımlarından layüsel midir?
1860’lı yıllardan itibaren hukuk ve siyaset bilimi literatürüne girmiş olan “hukuk devleti” kavramı, en genel anlamıyla, sınırları içerisinde hükümran olan kamu erkinin bir hukuk düzenine bağlı olduğu devlet şeklini tanımlar. Mutlakiyetçi devletlerden farklı olarak, vatandaşlarını keyfi uygulamalardan korumak amacıyla “hukuk devleti”nde devlet gücü yasalar yardımıyla tanımlanır. “Hukuk devleti”nin olmazsa olmazları vardır ve bu temel ilkeler şöyle sıralanır: Devletin faaliyetlerinde hukuk kurallarıyla bağlı olması; hukuk önünde eşitlik ve devletin tarafsızlığı; temel hakların güvence altına alınması; devletin yargısal denetimi, hakim ve yargı bağımsızlığı.
Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 10. Maddesi “kanun önünde eşitlik” ilkesine güçlü bir vurgu yapar ve aynen şöyle der: “Herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir… Devlet, bu eşitliğin yaşama geçmesini sağlamakla yükümlüdür. Hiçbir kişiye, aileye, zümreye veya sınıfa imtiyaz tanınamaz. Devlet organları ve idare makamları bütün işlemlerinde kanun önünde eşitlik ilkesine uygun olarak hareket etmek zorundadırlar.”
AYM’nin söz konusu kararını sadece Anayasa’nın bu açık maddesi ışığında analiz etsek bile, bu kararın Karaca, Avcı ve Baransu gibi diğer tutuklu gazetecilere hala tatbik edilmemiş olmasının Anayasa’nın hukuk önünde eşitlik ilkesine ters düştüğünü net bir şekilde ifade edebiliriz. Anayasa’nın 10. Maddesi herkesi bağladığı gibi en fazla da vatandaşların hukuk önünde eşitliğini teminle sorumlu olan kamu yetkililerini ve özellikle yargı mercilerini bağlar. Bu görevlerini yerine getirmeyen yargı mercileri ya da Erdoğan’ın yaptığı gibi ilgili yargı mercileri üzerinde alenen baskı kurmaya çalışanlar anayasal suç işlemiş olur.
Kaldı ki, pek beğenmediğimiz 1982 Anayasası, 1961 Anayasası’nın aksine “hukuk önünde eşitlik” ilkesini “temel haklar ve ödevler” kısmına değil, “genel esaslar” kısmına koymuştur. Anayasanın bu sistematiğinden, “hukuk önünde eşitlik” ilkesini devlet yönetimine egemen olan bir “temel ilke”, bir “genel esas” olarak düşündüğü sonucu çıkmaktadır. Yani “hukuk önünde eşitlik” ilkesi tıpkı cumhuriyetçilik ilkesi, laiklik ilkesi, hukuk devleti ilkesi gibi anayasal sistemin temel yapısını belirleyen ilkelerdendir. Bu sayede “hukuk önünde eşitlik” ilkesi, devlet organlarını, idare ve yargı makamlarını vatandaşlar arasında ayrım yapmaktan net bir şekilde men eder.
Aynı şekilde, hukuk devletini esas alan bu Anayasa maddesi, makamı ve görevi ne olursa olsun hiç kimseye “Anayasa Mahkemesi’nin verdiği karara uymuyorum, saygı da duymuyorum” deme hakkı ve imtiyazı tanımaz. Demokrasiye ve hukuk devletine yakışmayan bu tür keyfi ve nobran çıkışlar doğrudan Anayasa’nın ihlali ve dolayısıyla anayasal suç işlemek anlamına gelir. Kaldı ki Anayasa’nın 153. Maddesi de açıkça “Anayasa Mahkemesi’nin kararları kesindir” der. Sonra da “Anayasa Mahkemesi kararları Resmi Gazete’de hemen yayımlanır ve yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını, gerçek ve tüzel kişileri bağlar,” diyerek hiçbir kişiye ve makama bu kararlara keyfi şekilde uymama hakkı vermediğini açıkça ortaya koyar
Cumhurbaşkanı Erdoğan başta olmak üzere pek çok yetkilinin, içselleştirmek şöyle dursun şeklen bile benimsemediği artık net bir şekilde anlaşılan “hukukun üstünlüğü”, “hukuk yönetmelidir” diyen Aristo’dan beri yaygın kabul gören bir ilkedir. Devlet olarak Türkiye Cumhuriyeti de “hukukun üstünlüğü” ilkesini benimsemiş bir hukuk devletidir. Devletin bütün eylemlerinde hukuka bağlı olmasını ve hukuki sınırlara riayet etmesini talep eden “hukukun üstünlüğü” ilkesinin hayat bulması ancak bağımsız bir yargı mekanizması ile mümkündür. Hukukun özellikle de devlet ve hükümet yetkisini elinde tutanlara karşı üstünlüğünün altı çizen bu ilkenin, bağımsızlığı ve tarafsızlığı ortadan kaldırılarak büyük ölçüde partizan bir yargıya mahkum edilmiş Türkiye gibi ülkelerde ise hayat alanı maalesef ya yoktur ya da alabildiğine kısıtlıdır.
Öte yandan, “hukukun üstünlüğü” her vatandaşın hukukun muhatabı olabileceği anlamına da gelir. Yani “hukukun üstünlüğü” ilkesini benimsemiş bir ülkede kimse imtiyazlı olamaz. Bu ilke, başbakan ve cumhurbaşkanı dahil olmak üzere, hiç kimsenin ve hiçbir kurumun hukukun üstünde olmadığı anlamına gelmektedir. Üzerinde anlaşılmış temel prensipleri bulunan “hukukun üstünlüğü” bir ülkenin iyi yönetilip yönetilmediğini gösteren ana kriterlerdendir. “Hukukun üstünlüğü”nü benimsemiş yönetimlere Latince’de “hukukun yönetimi” anlamında “nomocracy” de denilmektedir. 
“Hukukun üstünlüğü”nü ilkesel olarak benimsemiş Türkiye’de konumu her ne olursa olsun tüm kamu görevlileri Anayasayı benimsemek ve her şeyin üzerinde tutmak zorundadır. Çünkü göreve başlarken ettikleri yeminler hukukun herkesten daha üstün olduğunu sembolize eder. Hal böyle olmakla birlikte ortalık maalesef namusları ve şereflerini ortaya koyarak üzerine ettikleri yemine uymayan ilkesiz ve değer tanımaz kamu yetkililerinden ve sözde hukuk adamlarından geçilmiyor.

27 Ocak 2016 Çarşamba

Suça ve günaha çağrı


“Yargı devlet içerisinde ayrı bir güç gibi hareket ediyor” diye yaftalayarak güçler ayrılığı esasına dayalı demokratik bir hukuk devletinden ne anladığını açıkça ortaya koyan Erdoğan işine gelmeyen hiçbir yargı kararına uymuyor. Pek çok örneği olan bu duruma, Ankara 11. İdare Mahkemesi’nin, o zamanlar “Başbakanlık Binası” olarak inşa edilen AK Saray’ın üzerine kurulduğu arsanın SİT alanı statüsünün değiştirilmesi kararını iptaline yaklaşımı iyi bir örnektir. Mahkemenin bu kararıyla inşaatın durması gündeme gelmiş olsa da inşaat çalışmaları tüm hızıyla devam etmişti. Erdoğan ise, bu vesileyle, hukuka ve mahkeme kararlarına saygısının seviyesini şöyle göstermişti: “Güçleri yetiyorsa yıksınlar. Yürütmeyi durdurdular, bu binayı durduramayacaklar. Açılışını da yapacağım, içine de girip oturacağım.”
İşine gelmeyen Anayasa Mahkemesi kararlarını beğenmiyor, bu kararlara uymuyor… Erdoğan 30 Mart 2014 yerel seçimleri öncesi keyfi bir şekilde kapatılan Twitter konusunda özgürlükçü bir karar veren Anayasa Mahkemesi’ni (AYM) hedef almış, adeti olduğu üzere AYM’yi derhal ihanetle suçlamıştı. Bununla yetinmemiş ve kendisinden farklı düşünen herkese yönelik iddialarını AYM üyeleri için de dile getirmişti. Tabii ki hemen AYM üyelerinin şantaj kasetleri olduğunu iddia etmişti. Oysa AYM’nin yaptığı en ilkel hukuk devletlerinde bile sansürlenmesi mümkün olmayan, kapatılması Anayasa’ya aykırı olan bir sosyal medya mecrasının kapatılmasına karşı çıkmaktan ibaretti.
Hukuksuzlukta ve keyfilikte peşinden sürüklediği çevresindeki adamlarına rol model oluyor… Yıllar boyunca Erdoğan, sadece kendisi hukuksuzluk ve keyfilik yapmadı. Çevresine topladığı adamlarından da hep hukuksuzluk ve keyfilik bekledi. İki yılı aşkın bir süredir Hizmet Hareketi’ne yönelik devam eden “cadı avı” operasyonlarına kendisi kadar sahip çıkmadıklarını, kendisi gibi keyfi ve hukuksuz hareket etmediklerini düşündüğü arkadaşlarını ve bürokratları sürekli suçlayıp durdu. AKP’deki yoldaşları ve bürokratlar üzerinde muazzam bir baskı kurarak sistematik bir şekilde ve açıktan suç işlemeye zorladı.
Bu konuda verilebilecek onlarca örnek arasından en öne çıkanı hiç şüphesiz ki dönemin Başbakanlık Müsteşarı Efkan Ala’nın verdiği talimatlarla bürokratları hukuksuzluğa zorlamasıdır. Efkan Ala, 17 Aralık yolsuzluk skandalının patladığı saatlerde, son 10 aydır hapishanede tutulan, gazeteci Mehmet Baransu’nun hukuksuz bir şekilde gözaltına alınması için bürokratlara talimatlar yağdırıyordu. Adeta kendisini kaybeden Ala, “Mahkeme kararına gerek yok. Kapısını kırın, o adamı alın.” diyecek kadar ileri gidiyordu. Hızını kesmiyor ve yetkili savcının bu keyfi talimata direnmesi halinde, “savcıyı da alın.” deme cüretini gösteriyordu. Başbakanlık Müsteşarı olarak hukuksuz talimatlarının ciddiye alınmasından emin olmak için ilgili bakanlar ve dönemin başbakanı Erdoğan’ın da bu talebin arkasında olduğunu ima ederek, “Şu anda herkes burada, tereddüt edilecek bir şey yok” diyordu.
Yine Baransu’ya ait yenidönem.com adlı haber sitesinin kapatılmasına dair herhangi bir mahkeme yazısının kendilerine ulaşmadığını söyleyen Bilgi Teknolojileri Kurumu (BTK) Başkanı’na kendisi de atanmış bir bürokrat olduğu halde “Ya kardeşim biz yasa yapan yeriz. Gerekirse hangi yasa yapılıyorsa onu yapar, sizin yaptığınızı suç olmaktan çıkarırız. Savcıdan korkmayın siz. Koca yüzde 50 oy almış partinin iradesini söylüyorum ben, gerisini s..tir et.”  diyen de Erdoğan’ın sadık adamı Ala’dan başkası değildi.
Şüphesiz ki, bir bürokrat olarak Ala’nın bürokratları işlemeye teşvik ettiği suçları suç olmaktan çıkarma iradesi yoktu. Söz konusu irade talimat alarak adına konuştuğu Erdoğan ve partisine aitti. Erdoğan’dan aldığı talimat doğrultusunda hukuku yok sayan keyfi eylemlerindeki pervasızlığı ödüllendirilen Ala, ilk fırsatta dışarıdan İçişleri Bakanı atanmıştı. Yine fırsatta milletvekili yapılarak aynı göreve getirilen Ala’nın hukuksuzluk ve keyfiliklerle dolu görevini nasıl bir üstün gayretle yaptığını sözde “paralel yapı operasyonları” adı altında Hizmet Hareketi’nin masum gönüllülerine  yaptırdığı hukuksuz baskınlar, gözaltılar ve terör örgütü PKK ile mücadele adı altında Kürtlerin yoğun yaşadığı şehirlerdeki insanlık dışı uygulamalardan rahatlıkla görebilirsiniz.
Erdoğan’dan aldığı cesaretle İçişleri Bakanlığı döneminde hukuk tanımazlığını iyice artıran Ala, ilerleyen aylarda işi “Anayasa’yı tanımıyorum” noktasına kadar vardıracaktı. Anayasal suç olan şu sözler de bu baskıcı dönemin bir alamet-i farikası haline gelen İçişleri Bakanı Ala’ya ait: “Anayasada diyor ki, ‘milletindir egemenlik, millet bu egemenliğini devletin anayasal kurumları eliyle kullanır.’ Katılıyor musunuz buna, Allah aşkına? Millet, egemenliğini milletvekilleri eli ile kullanır, referandum yoluyla kullanır. Hiçbir anayasal kurum millet egemenliği kullanma yetkisine sahip değildir, tanımıyorum.”
Erdoğan ve ekibi iktidarlarını güçlendirdikçe, tam da kendilerinden beklendiği gibi, yasaları, demokratik teamülleri, Anayasa’yı ve anayasal kurumları hiçe sayma pervasızlıklarını artırdılar. Öyle ki “Anayasa’yı tanımamak” yaklaşımını bir fikir olmaktan çıkardılar ve fiili bir durum haline getirdiler. Cumhurbaşkanı Erdoğan 10 Ağustos 2014 tarihinde Cumhurbaşkanı seçilir seçilmez, sanki nev-i şahsına münhasır tek adamcı bir icracı başkan olarak seçilmiş gibi, parlamenter sistem içerisinde cumhurbaşkanının yetkilerini, yükümlülüklerini ve sınırlarını tanımlayan Anayasa’nın 101-106. maddelerini fiilen ortadan kaldırdı. Seçildikten sonra günlerce AKP vekili ve parti başkanı olarak devam etti. AKP’nin siyasal işlerini doğrudan yönetti. Yeni konumu ile ilgili neredeyse tüm anayasa maddelerini ihlal etmek suretiyle Türkiye’nin bir hukuk devleti olduğunu tartışmalı hale getirdi. Çok vahim anayasal suçlar işledi. Dahası ilerideki tavır ve eylemleriyle anayasal suç işlemeyi alışkanlık haline getirdi.   
Üstelik Erdoğan herkesin gözleri önünde işlediği bu anayasal suçları müthiş bir pervasızlıkla itiraf etmekten de hiç çekinmedi. Mevcut Anayasa çerçevesinde üniter, parlamenter, laik, demokratik bir hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti’nin devlet sistemi içerisinde yetki ve sorumluluk sınırları çok açık bir şekilde belirlenmiş cumhurbaşkanlarından biri olduğu halde Erdoğan, şunları söyleyebiliyordu: “İster kabul edilsin ister edilmesin. Türkiye’nin yönetim sistemi değişmiştir. Şimdi yapılması gereken, bu fiili durumun hukuki çerçevesinin anayasal olarak kesinleştirilmesidir.’’
Anayasa değiştirilmeden, halk bu değişimi onaylamadan rejimi değiştirmek için “fiili durum” oluşturmak mevcut anayasal rejime yönelik açık ve pervasız bir darbe değilse nedir? Erdoğan’ın bir sivil olması anayasal rejime karşı gerçekleştirdiği darbe gerçeğini gölgelemez.
Bu kadarıyla kalsa yine iyi… Anayasa’ya ve demokratik hukuk devleti ilkelerine uymayan onlarca eylemi, sayısız söylemi olan Erdoğan’ın, yapmak istediği hukuksuzlukların yaptıklarından ibaret olmadığını ise 17 Mayıs 2015 günü Kayseri’de yaptığı bir konuşmadan anlıyoruz. Erdoğan, Türkiye’nin hala arzu etmediği kadar bir hukuk devleti olduğundan bakın hayıflanarak nasıl söz ediyor: “Bunun (Suriye’deki örgütlere silah taşıyan MİT tırlarının durdurulması B.K.) adı açıkça vatana ihanettir. Benim gönlümde de milletimin gönlünde de bunlara verilecek ceza aslında bellidir. Ama, Türkiye bir hukuk devleti. Bunlara rağmen bir hukuk devleti.”
Bir avuç kalan özgür medyanın baskılarla susturulmaya çalışıldığı, medyanın yüzde 85’inin Erdoğan rejimi tarafından tamamen kontrol altına alındığı, iş dünyasının ve sivil toplumun iyice sindirildiği, yalan ve iftirada sınır tanımayan propaganda gücüyle milletin kolayca aldatılabildiği, Erdoğan sultası altında AKP kadrolarının basit kuklalara dönüştürüldüğü, yargının tarafsızlığının ve bağımsızlığının tamamen ortadan kaldırıldığı, muhalefetin PH taktikleri ile büyük ölçüde işlevsiz hale getirildiği, demokrat aydınların sistematik şekilde linç edildiği bir ortamda anayasadan, yasalardan ve demokratik ilkelerden geriye sadece adları kaldı.  
Böylesine boğucu iklim yaratan Erdoğan tabii ki burada duracak değildi. Pürüzsüz bir tek-adam diktasını geri döndürülemeyecek şekilde sistemleştirinceye kadar keyfiliklerini ve hukuksuzluklarını bir kartopu gibi büyütmeye devam edecekti. Bunun için işlenen suçlara yeni ortaklar bulmak zorundaydı. Onu da yaptı. Her hafta topladığı ve kendilerinden hafiyelik beklediği muhtarlarla yetinmeyip bu sefer kaymakamları toplayan Erdoğan, onları açıkça suç işlemeye ve kendi günahlarına ortak olmaya çağırdı.
“Bazı muhtarlar kaymakamları şikâyet ediyor, takip ediliyorsunuz ona göre” diyerek kaymakamları şaka yollu da olsa tehdit eden Erdoğan, kaymakamları da kendisi gibi keyfi ve hukuksuz davranmaya davet etti: “Statükonun gardiyanlığını yapan bir bürokrasi ülkeye patinaj yaptırır. Mevzuat şöyledir, böyledir. Mevzuatı koyun şöyle bir tarafa yeri geldiğinde, ben bunu bu şekilde yaparım deyin ve yapın. İşte bu iradeyi kullanmaktır.”
Günahlarına ortak olmaya çağırdığı kaymakamlara “Desteğim daima yanınızdadır.” diyerek cesaret veren Erdoğan, konuşmasında belki sadece “mevzuat” dedi ama kastettiğinin yasaların, anayasanın, demokratik teamüllerin ve hukuk ilkelerinin, temel insan hak ve özgürlüklerinin, ahlaki normların bir kenara konulması olduğundan hiç kimse şüphe duymadı.
Hakikaten beterin beteri varmış… Bürokratlara devletin en tepesinden suça ve günaha çağrı yapılacağı günleri de görecekmişiz meğer…

3 Mart 2015 Salı

Gazeteci Baransu hapiste, peki şimdi sıra kimde?


Karakteri her geçen gün biraz daha netleşen Erdoğan dikta rejiminin son kurbanı Mehmet Baransu oldu. Mehmet Baransu gazetecidir. Hem de iyi bir gazeteci. Çünkü iyi gazeteciliğin asgari ihtiyaç duyduğu ahlak ve cesarete fazlasıyla sahiptir. Ahlaklıdır, çünkü ilgi çekeceğim diye şaklabanlıklara, yalana ve tezvirata tenezzül etmez. Cesurdur, çünkü ne darbeci generallerin, ne de iktidarı tekelleştiren bu devrin hırsız despotlarının tehditlerine boyun eğmez. Doğru bildiği yolda ilerler ve şövalye ruhundan asla taviz vermez. Yozlaşmış muktedirler ve çevrelerinde hemen bitiveren kaypak ve karaktersiz işbirlikçileri eliyle başına geleceklerden adı gibi emin olduğu halde hakkın hatırını hep ali tutar.
Aslına Mehmet Baransu’yu şahsen fazla tanımam. Tanışıklığımın ağırlıklı kısmı imza attığı gazetecilik başarıları üzerindendir. TV programları ya da bazı etkinliklerde 3-5 kez karşılaşmışlığımız da var elbette. Ama şahsen fazla tanımıyor olmam, Pazar günü evi basılıp 12 saat arandıktan sonra gözaltına alınması ve akabinde tutuklanması karşısında tavır almama engel değil. Hatta bu konuda bir dakikalık değerlendirme yapmama bile gerek olmadı. Çünkü Baransu, dayanışmak için doğal bir refleksle safında yer almamı hak eden meslektaşlarımdandır. Tıpkı Can Dündar’ın, Sedef Kabaş’ın, 75 gündür hapiste olan Hidayet Karaca’nın, Ekrem Dumanlı’nın ve daha birçok meslektaşımın başına gelenlerde olduğu gibi.
Palavralara, yalanlara, iftiralara ve hatta despotun maşası olmayı zul addetmeyen güdümlü mahkemenin tutuklama gerekçelerine kulak asmaya hiç gerek yok. Gazeteci Mehmet Baransu, basın sektöründe artık bolca bulunan karaktersiz ödleklerin ya zalime ve zulme şakşakçılığa soyunduğu ya da zalimden korktuğu için araziye uyduğu bir dönemde gazetecilik yapmakta ısrar ettiği için tutuklandı. Baransu, hak ve özgürlüklerin savunucusu ya da gerçeklerin peşinde olduğu için tutuklanan ne ilk kişiydi, ne de son kişi olacak. Erdoğan dikta rejimi kurumsallaşıp daha da konsolide olduğu ölçüde Baransu’nun yanına yeni isimler eklenecek.  
Baransu’nun net bir darbe planı olduğu Yargıtay tarafından onanmış Balyoz darbe planından dolayı tutuklanması, demokrasi mücadelesi vermek iddiasıyla yola çıkanların, hırsızlık ve yolsuzluk yaparken suçüstü yakalanınca darbecilerle nasıl ahlaksızca bir işbirliği içerisine girebileceğinin en somut göstergesi oldu. Baransu, bazı darbe severlerin ve muktedir hırsızların sunmaya çalıştığı gibi ‘kumpas’ ya da ‘sahte delil’den değil, bavulla savcıya teslim ettiği belgeler gerçek olduğu için hapse gönderildi. Bugüne kadar beş kere gözaltına alındığı ve her an yeniden gözaltına alınması beklendiği halde hiçbir yere kaçmayan Baransu’nun tutuklanma gerekçelerinden birinin “kaçma şüphesi” olması ise komik bile değil.
Mahkeme önüne çıkmasından saatlerce önce AKP’li sosyal medya trollerinin “Baransu bu sefer tutuklanacak” diye paylaşımlarda bulunması, hakkında yönetilen ithamların, iddiaların çürüklüğünün yanı sıra mahkemenin de aslında basit bir maşadan ibaret olduğunu ispatlar nitelikteydi. Şüpheniz olmasın ki Baransu, doğrudan Erdoğan diktasının talimatlarıyla hapse atılmış bir gazeteci olarak tarihe geçecektir. Çünkü, Baransu’nun tutuklanmasında hukuk değil emirler işlemiş, deliller değil talimatlar konuşmuştur. Hakim ve savcıların bu süreçteki rolleri ise basit ve bayağı birer figüranlıktan ibaret kalmıştır.
Basın ve ifade özgürlükleri ayaklar altına alınarak tutuklanması pahasına ilkelerinden asla taviz vermeyen Baransu, belki hukuksuz ve keyfi bir şekilde hapse atılmış olabilir, ama ahlaki olarak bu sürecin en büyük kazananı da yine kendisidir. En büyük kaybedeni ise elbette ki insanların hukuka ve yargıya olan güvenini yerle bir eden Erdoğan dikta rejimi ve bu rejimin gönüllü figüranlarıdır. Tabii kaybedenler bir de gazetecilik meslek ilkelerine bile sahip çıkmakta acziyet gösteren ya da büyük bir kısmı itibariyle diktatörün zulmüne ortak olan sözde gazeteciler olmuştur. Taraf gazetesinin bugünkü yönetimi bile Baransu konusunda son derece pısırık bir ses vermek suretiyle, kendilerine yakışmayacak bir şekilde, bu skandalın kaybedenleri arasında yerini almıştır. Bu haliyle Taraf, o eski cesur Taraf’tan çok şey kaybettiğini de apaçık gözler önüne sermiştir.
Eski Taraf’ın başat aktörleri ise kendilerine yakışanı yapmış, zalimin zulmü karşısında nasıl durulması gerektiğine dair tarihe bir manifesto olarak geçecek bir örneklik sergilemişlerdir. Baransu’nun tutuklanmasına gerekçe olarak sunulan manşetlerin atıldığı dönemde Taraf’ın Genel Yayın Yönetmenliği’ni yapan Ahmet Altan ve yardımcısı Yasemin Çongar, gazeteci olanlarla olmayanlar arasındaki farkı açıkça ortaya koyacak bir turnusol vazifesi görmüşlerdir. Bu asil ve cesur tavırlarıyla sahte gazetecilerin suratlarına şamar üstüne şamar indirmişlerdir.
Ahmet Altan’ın Cumhuriyet’te yayınlanan yazısı (İngilizce çevirisini Today’s Zaman’da da okuyabilirsiniz) eski Taraf’ın demokratik şöhretinin ve dillere destan cesaretinin ruh kaynağını da ele verir niteliktedir. Yazısında, sırf gazetecilik yaptığı için Baransu’yu cezaevine gönderen ahlaksız zalimlere ve zalimlerin karaktersiz kuklalarına meydan okuyan Ahmet Altan, haklı olarak “Ne zamandan beri darbe planları ‘devletin güvenliğine ilişkin belge’ ve ‘devletin gizli kalması gereken bilgileri’ olarak niteleniyor?” diye sormaktan kendisini alamamıştır.
Nafile beklemek yerine sorusunun can alıcı cevabını da kendisi vermiş: “Ne zamandan beri olacak, hırsızlarla darbeciler hukuktan kurtulmak için kol kola girdiğinden beri… Hırsızlık yaparken yakalanan bir iktidar, paçasını kurtarabilmek için hırsızlıktan da büyük suçlar işlemeye başlayınca, gidip darbecilere sığınmaya karar verdi. Ellerinde planlarıyla ortaya çıkan darbeciler de, dizleri korkudan titreye titreye, hırsız olduklarını açıkça bildikleri adamların arkasına utanmadan saklandılar… Birlikte, onların suçlarını ortaya çıkaranları suçlu ilan etmeye çalışıyorlar.”
Zalimlere meydan okuyan Altan, “Önce işi bir netleştirelim,” diyor ve ekliyor, “Ben Taraf Gazetesi’nin kurucularından biriyim, o gazeteyi beş yıl yönettim, Balyoz darbe planlarının basılmasına ben karar verdim. O planları bin defa önüme getirseler bin defa da basarım. Darbecilerin zorbalığından da, hırsızların zorbalığından da nefret ederim. Bu duygum hiç değişmedi, hiç değişmeyecek,” dedikten sonra her kelimesini bir yumruğa dönüştürdüğü cümleden şamarlarını ardı ardına indiriyor: “…O haberi basan, o haberi basmaya karar veren, Balyoz’un bir darbe hazırlığı olduğundan bir an bile kuşku duymayan adam benim. Hadi gelin bir konuşalım bakalım, Balyoz planları ‘devletin gizli kalması gereken’ bilgisi miymiş?”
Ahmet Altan, son yıllarda okuduğum en net, en ahlaki ve en cesur yazısında, ikiyüzlü muktedirlerin, menfaat için bu zalimlerin çevresinde kırk takla atan gazeteci kılıklı karaktersiz hokkabazların, hukuk adamı veya bürokrat kisvesinde despota yardakçılık yapan şaklabanların ve korkudan iyice sünepeleşerek artık mide bulandırır bir kıvama gelen sözde gazetecilerin ikiyüzlülüklerini yüzlerine vuran mızrak gibi sorularını da ardı ardına sıralamış.
            Benzer bir örnek tavrı da Yasemin Çongar sergilemiş. Baransu’nun tutuklanma gerekçesi ile ilgili söylenenler hakkında zehir zemberek bir yazı kaleme alan Çongar, “Baransu, TCK 327. maddesinde düzenlenen “devletin güvenliği veya iç veya dış siyasal yararları bakımından, niteliği itibarıyla, gizli kalması gereken bilgileri temin etmek”le suçlanıyor. Şimdi biz, darbe hazırlıklarının yasal bir iş olduğunu, devletin güvenliği veya iç veya dış siyasal yararları bakımından gizli kalması gerektiğini mi kabul etmeliyiz? Gazetecilerin, toplumun bilgilenme hakkını gözardı ederek, devlet içindeki yasadışı faaliyetlerle ilgili bilgi ve belgelerden uzak durmasını, bunları haberleştirmemesini mi savunmalıyız? Bu gazetecilikten vazgeçmek değil midir? Anayasa’nın 28. maddesinden, Basın Kanunu’nun 3. maddesinden vazgeçmek değil midir? Baransu’nun tutuklanma gerekçesi, TCK 327 kapsamında, “Balyoz” davasına konu olan belgelerin “gizliliğini,” dolaylı olarak da “gerçekliğini” teyid ediyor,” diyor ve yazısını “Biz gazetecilik yaptık.” diye bitiriyor.
            Çongar haklı! Bu ülkenin medyasında artık nadiren rastlanan bir işe imza attılar. Gazeteciliği hakkıyla yaptılar. Bu yüzden suç ve günahları büyük! Şimdi asker ya da sivil buldukları her müptezel güce tapınmayı marifet sanan serserilerin ve sözde gazetecilikten geçinen şöhret budalası şarlatanların alkışları arasında işledikleri bu günahın(!) bedelini ödüyorlar. Aslında asıl bedeli derin uykusunu sürdürüp, konforunu bozmaya pek niyetli olmayan tüm halk ödüyor. Ama satılığa çıkardığı basireti iyice körelmiş bu halk, henüz bunun farkında bile değil.