Mısır etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Mısır etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
20 Aralık 2015 Pazar
Türkiye Ankara’dan mı yönetiliyor?
Genel itibariyle “bir ülkenin,
elindeki imkan ve yetenekleri ödül, ceza, ikna ve zorlama gibi çeşitli
stratejiler yoluyla kullanarak bir başka ülkenin veya muhatap olunan karşı
tarafın davranışlarını kendi çıkarları doğrultusunda etkileme ve yönlendirme
kapasitesi” olarak tanımlanan “güç” kavramı, uluslararası ilişkilerin en
nihayet gelip dayandığı etkeni oluşturmuştur. Nye’a göre uluslararası ilişkilerin
en temel analitik birimi olan “güç” hava durumu gibidir. Yani herkesin hakkında
konuştuğu ancak çok az insanın işleyiş mantığını anladığı bir kavramdır.
İşleyiş mantığı yaygın şekilde anlaşılmasa da gücün hangi ülkede olduğunu
anlamak için kriz ve gerilim süreçlerinin neticesine bakmak yeterlidir. Neticede
uluslararası ilişkilerin zora girdiği her dönemde bu ilişkilerin geçer akçesini
oluşturan şey bütün parçaları ile güçtür. Uluslararası ilişkiler alanında
ülkelerin temel hedefini oluşturna ulusal menfaatlere erişmek ancak güçle
mümkün olur.
Ülkelerin toplam gücü ise siyasi,
askeri, ekonomik, demografik, coğrafik, bilimsel, teknolojik, psiko-sosyal ve
kültürel gücün toplamından oluşur. Bunlar arasında önem ve öncelik sırası ise yoktur.
Herbiri diğerlerinin tamamlayıcısıdır. Bir ülkenin sahip olduğu gücü en verimli
şekilde kullanıp kullanamaması ise gücün kendisinden ziyade o ülkenin gücü
üzerinde tasarrufta bulunma yetki ve sorumluluğundakilerin ortaya koydukları
siyasi iradeye bağlıdır. Bu yönüyle ortaya konulacak “siyasi irade” tüm diğer
üç komponentleri karşısında güçlü bir çarpan etkisi yapmaktadır. Uluslararası
ilişkiler alanında bir ülkenin, daha doğrusu o ülkeyi yönetenlerin ortaya
koyduğu “siyasi irade” ile o ülkenin reel gücü arasında bir mütanasiplik ve bir
orantılılık gerekir. Şayet basiretsiz ve ferasetsiz bir yönetim ülkesinin sahip
olduğu güç potansiyelinin farkında olmayıp düşük bir siyasi irade sergiliyorsa,
bu o ülkenin uluslararası ilişkiler sistematiğinde hak ettiği etkinlikten
mahrum kalması anlamına gelir.
Siyasi iradenin bu noktadaki çarpan
etkisi gücü aşağı çekecek şekilde (güç komponentleri x 0,5’lik siyasi irade
gibi) negatiftir. Türkiye Cumhuriyeti devletinin bazı istisnai dönemler dışında
yakın geçmişe kadar güç potansiyelini aşağı çeken düşük siyasi irade çarpanıyla
hareket ettiği söylenebilir. Düşük siyasi irade ülkelerin gerçek
potansiyellerini ziyan eden bir etkiye sahip olduğu gibi sahip olunan güç
potansiyeliyle mütenasip olmayan aşırı siyasal irade sergilemek de (güç
komponentleri x 3 birim siyasi irade gibi) ülkelerin başına üstesinden
gelemeyecekleri büyük sorunlar açabilir, o ülke ve millete geri döndürülemez
büyük zararlar verebilir.
Tarih yetersiz güç potansiyeline
rağmen aşırı siyasal irade sergileyen liderlerin ve yönetimlerin sebep
oldukları trajedilerin vahim örnekleriyle doludur. Kendi tarihimizde de İttihat
ve Terraki’nin Osmanlı’yı yıkıma sürükleyen aşırı siyasi irade sergileyici
tarzını bu şekilde değerlendirebiliriz. Yine Napolyon Fransa’sının giriştiği
maceraları, Saddam Hüseyin Irak’ının bölgede maceradan maceraya atılan tarzını
da aynı kapsamda değerlendirebiliriz. Ülkesinin sahip olduğu reel güç potansiyeliyle
mütenasip olmayan aşırı siyasi irade sergileme basiretsizliğinin en canlı
örneğini ise maalesef 2010’dan bu yana Türkiye’yi yönetenler sergilemektedir. Türkiye’nin
uzun yıllar boyunca büyük güçlüklerle elde ettiği güç imkanlarını gerçeklikle
ilgisi olmayacak derecede abartan mevcut yöneticiler, muhatapların muhtemel
tepkilerini bile hesap etme gereği duymaksızın, kendi güç imkanlarını doğru
okuyamadıkları gibi karşılarına aldıkları güçlerin niteliğini ve uluslararası
çevrelerdeki dayanaklarını anlamakta da acziyet sergilemişlerdir. Bu liderler iyi
hesap edilmemiş, kişiselleştirilmiş ve ulusal çıkarlardan ziyade şahsi
ihtirasların şekillendirdiği niteliği tam belli olmayan amaçlar peşinde basiretsiz
ve fevri karar ve hamlelerle ülkenin başını beladan belaya sokmuşlardır ve
sokmaya da devam etmektedirler.
AKP hükümetlerinin 2011 yılından
beri izlediği İsrail, Mısır, Irak, Libya ve özellikle Suriye politikaları bu
kapsamdadır. Gündelik iç siyasetin ve hamasetin konusu edilmeyecek kadar yüksek
siyasetin alanında olması gereken en kritik mevzular bile en
bayağısından bir iç siyaset konusu haline getirilerek kitlelerin efsunlanmasına
malzeme yapılmıştır. Kendi kof hamasetleri ve yüksek desibelli propagandalarının
içeride oluşturduğu siyasi mobilizasyondan hız alan liderler kendi estirdikleri
sanal güç rüzgarının önünde hedefsiz ve iradesiz bir şekilde güz yaprakları
gibi sürüklenir olmuşlardır.
İsrail kuşatması altındaki Gazze’ye
yardım etmek için uluslararası teamüllerin yerine zorlayıcı oldu-bittilerle
sonuç almaya çalışan AKP dış politikası, gönderdiği Mavi Marmara yardım
gemisindeki vatandaşlarının güvenliğini korumaktan aciz kaldığı gibi,
uluslararası suların 72 mil açıklarında öldürülen 9 vatandaşının haklarını
takipte bile büyük bir acziyet sergilemiştir. İç kamuoyunu İsrail karşıtı
keskin söylemlerle yöneterek tatmin eden AKP hükümetleri, 9 Türk’ü öldüren
İsrail’li komutanlara yönelik Interpol çağrısını sümen altı edecek kadar
ikiyüzlü oynamış, Mavi Marmara katliamından sonra İsrail’i adeta ödüllendirerek
ikili ticaret hacmini en az 3 katına çıkarmıştır. Ve nihayet geçtiğimiz
günlerde uluslararası yalnızlığını ve sıkışmışlığını kendisini İsrail’in
kollarına atarak kurtarma noktasına kadar gelmiştir.
Tamamen yanlış analizler ve temelsiz
varsayımlarla Suriye’ye girerek birkaç gün içerisinde Şam’ı ele
geçirebileceğini sanan basiretsiz AKP liderleri, Doğu Akdeniz’de düşürülen bir
Türk savaş uçağının kimler tarafından ve nasıl düşürüldüğünü soruşturamayacak
kadar büyük bir acziyet sergilemiştir. Suriye’de işler sarpa sarınca Türkiye’nin
konvansiyonel güç imkanlarının yetersizliğiyle acı bir şekilde tanışan AKP
zihniyeti, bu sefer Türkiye’nin başını on yıllar boyunca ağrıtacak gayri meşru
bir yola sapmış ve ülkeyi bölgedeki radikal unsurların destekçisi haline
sokmuştur. Türkiye’yi Suriye ve Irak’ın uluslararası radikal cihadist grupların
merkezi haline gelmesinde sürekli adı geçen bir ülke haline getirmişlerdir.
Türkiye’nin
öyle bir gücü yokken, olsa bile yapması meşru değilken, komşu ülkelerin
rejimlerini şekillendirme ihtirasına kapılan mevcut liderler, gelinen nokta itibariyle
söylemlerinin ve hedeflerinin sürekli tersine zorlanan bir acziyetin aktörleri
haline gelmişlerdir. Mavi Marmara, Suriye üzerinde hedeflenenler ve
gerçekleşenler arasındaki uçurum, Rusya’nın düşürülen savaş uçağı sonrası
yaşanan yalpalamalar, Musul’a asker gönderilmesi ve benzeri olayların akabinde
birbiriyle taban tabana çelişen tutarsız açıklamalar ve bu açıklamaların tam
tersine gerçekleşen gelişmeler bu acziyetin boyutlarını tüm çıplaklığı ile
gözler önüne serdiği gibi “Türkiye acaba Ankara’dan mı yönetiliyor?” sorusunu
da akıllara getiriyor.
Söylemler
Türkiye’yi yönetenlerin siyasi iradesinin bir ifadesi ise bu söylemlerin sahada tam tersinin yaşanması neyin ifadesi oluyor? Yukarıda verdiğimiz “güç”ün genel
kabul gören tanımını yeniden hatırlayalım ve Türkiye’nin hesapsız muhterislerin elinde nasıl görülmedik bir acziyete sürüklendiğini anlamaya çalışalım.
Etiketler:
AK Parti,
akıllı güç,
AKP,
dış politika,
güç,
hard power,
İsrail,
Libya,
Mısır,
Nye,
Rusya,
sert güç,
smart power,
soft power,
Suriye,
Türkiye,
yumuşak güç
20 Ekim 2015 Salı
Bir ‘duygusal vampir’ olarak AKP'nin portresi
Herhangi bir AKP’liye “vampir”
deseniz başınıza gelecek ilk iş, ülkenin yeni muktedirlerine hakaret ettiğiniz
iddiasıyla tetikçi bir savcının sizin hakkınızda soruşturma açması olur.
Kullandığı hiç de etik olmayan siyasi yöntemlerle üç dönem iktidar olmayı
başarmış, aynı yöntemler sayesinde içinden cumhurbaşkanları çıkarmış AKP’ye
toptan “vampir” dediğinizde ise başınıza gelecek olanları tahmin bile
edemezsiniz.
Neyse ki AKP’nin siyaset
tarzına “duygusal vampirlik” diyen bir AKP kurmayından başkası değil. 1 Kasım’da
yapılacak seçime yönelik parti stratejisini belirlemek üzere 31 Ağustos’ta toplanan
AKP’nin önde gelen isimlerinin burada yaptıkları dehşet veren konuşmaların
tutanakları Nokta dergisi tarafından yayınlanmaya devam ediliyor. Bu
tutanaklarda toplumun neden bu kadar kutuplaştırılarak birbirine düşman
edildiğinin, çözüm sürecinin neden bitirilerek yeniden şiddet ve terörün
tetiklendiğinin sebeplerini çıplak gözle görebiliyorsunuz.
Okuyanlarında dehşet
uyandıran bu tutanakların kaleme alındığı işte bu toplantıda AKP Grup Bakan Vekili
Mahir Ünal, AKP’yi bugünlere taşıyan etik ve ahlaki hiçbir ilke ve sınır
tanımayan istismarcı zihniyeti çok başarılı bir şekilde ifade ediyor: “150
yıllık mirasla biz bu sorunları 13 yılda bir hal yoluna soktuk. Bunu yaparken
elimizde bir pipet toplumdaki her duyguyu sömürdük. Buna psikolojide ‘duygusal
vampirlik’ deniliyor.”
Ünal’ın “duygusal
vampirlik” diyerek tanımladığı AKP’nin ahlak dışı istismarcılığının örneklerini
saymakla bitiremeyiz. Ama herhalde bunların en başında AKP’nin “kimsesizlerin
kimsesi” söylemi gelir. Söylemde kendisini “kimsesizlerin kimsesi” olarak prezante
eden AKP, pratikte ise sadece bir sadaka ekonomisi yaratarak zengini daha
zengin etmiş, kamu kaynaklarını peşkeş çekerek kendi yandaşlarından yeni bir zengin
sınıfı oluşturmuş, yoksulları ise daha da yoksullaştırmıştır. 2002’de toplam milli
servetin yüzde 39’una sahip olan toplumun en zengin yüzde 1’lik kesimi 2015’te milli
servetin yüzde 54’üne sahip hale gelmişse 13 yıllık iktidarları döneminde AKP
zihniyetinin tam olarak gerçekte kimin nesi olduğu konusunda yoruma bile gerek
kalmaz.
Sırf yoksul edebiyatı
yapabilmek için sofrasına oturulan gariban ailelerin duygularını bir vampir
gibi sömüren AKP zihniyetinin iş insan onuruna yakışır istihdam koşulları yaratmaya
veya asgari ücreti açlık sınırının üzerine taşımaya gelince nasıl kan emici bir
yaratığa dönüştüğünü herkes biliyor. Taşeron işçilik sisteminin mucidi ve en
yaygın kullanıcıları olan AKP zihniyetinin asgari ücretin artırılması konusunda
nasıl da ayak direyip sermaye sahiplerinden yana tavır aldığını da herkes
gördü. Lafa gelince “gününü iki hurma ile geçiren Peygamber’in ümmetiyiz”
deyip, kamu kaynaklarıyla sakilliğe varan bir görgüsüzlük içerisinde kimlerin nasıl
aşırı lüks ve şatafat içerisindeki saraylara, villalara, makam araçlarına ve
uçaklara boğulduğunu herkes biliyor. Türlü sorunlarla, yokluklarla boğuşan “ümmet”
lafı dillerinden düşmeyen bu zihniyetin sahipleri tarihin görüp görebileceği en
utanılası müsriflikle bir lüks, debdebe ve şatafatın içerisinde yaşıyor.
Ne yazık ki yoksulluk ve
yoksullar AKP zihniyetinin büyük bir başarıyla “duygusal vampirlik” yaptığı istismar
alanlarından sadece biri. AKP zihniyetinin dini değerler ve duygular konusundaki
vampirlik iştihasını ise hiçbir şeyle kıyas etmek mümkün değil. Başörtüsü
sorununu kalıcı bir şekilde çözmek yerine uzun yıllar boyunca bir hak ve özgürlük
sorunu olan bu sorunu siyaseten istismarını tercih eden AKP zihniyeti pratik
açıdan pejoratif bir rahatlama sağladığı bu sorunu kalıcı bir çözüme halen de kavuşturmuş
değil. Bu sorunu elinde ihtiyaten “bakın biz gidersek yine gelir başörtüsünü
yasaklarlar” diyebileceği bir sopa olarak tutan ve sorunun istismarına devam
eden AKP zihniyetinin, siyasi istismar konusunda ne camileri, ne ezanı, ne de
Kur’an-ı Kerim’i ihmal etmediğini görüyoruz. Seçim meydanlarında elde Kur’an-ı
Kerim sallayacak kadar işi abartan AKP zihniyeti, toplumda dine ve dindarlara karşı
alerji oluşturacak kadar dini duyguların istismarına abanmış durumda. Aynı AKP zihniyeti
kendi çekirdek kitlelerini ise açtığı 1000’e yakın niteliksiz İmam-Hatip
Liseleri ile avutmaya çabalıyor. Oysa bu okullara devam eden öğrencilerin ve
öğretmenlerinin dindarlığı ve dini pratiklerinin yerlerde süründüğü birçok
araştırmanın bulguları arasında yer alıyor.
Karşımızda öyle bir
zihniyet var ki, “duygusal vampirliği” 17/25 Aralık 2013 tarihinde somut
kanıtları ortalığa saçılan dünya tarihinin en büyük rüşvet, yolsuzluk ve
hırsızlık cürümlerini bile adeta bir dini gereklilikmiş ve dinen meşruymuş gibi
sunabiliyor. Çaldıkları kamu kaynaklarıyla, aldıkları rüşvet ve komisyonlarla,
bulaştıkları yolsuzluklara elde ettikleri gayr-i meşru kaynaklarla güya “İslam
davası” güdüyorlarmış. Oysa kamu kaynaklarından çalınarak oluşturulan illegal paralarla
her gün onlarca yalan ve iftirasına tanık olduğumuz devasa medyalar
yönetiliyor, ulusal ve uluslararası hukuk açısından konusu suç teşkil eden
radikal terör örgütleri ve cihadist gruplar finanse ediliyor,
silahlandırılıyor. Bu illegal kaynaklar gayr-i meşru yöntemlerle kullanılarak
Türkiye’de toplum mühendisliği yapmanın yanı sıra Suriye’nin, Mısır’ın, Libya’nın
ve benzeri ülkelerin iç işlerine yön verilmeye çalışılıyor.
“Duygusal vampirlik”
konusunda sınır tanımayan AKP zihniyeti uluslararası sorunları da siyasi
amaçları doğrultusunda işine geldiği oranda vıcık vıcık istismar etmekten
çekinmiyor. Türkiye’de polis tarafından öldürülmüş bir çocuğun acılı annesini
seçim meydanlarında toplanan on binlerce insana yuhalatmaktan çekinmeyen bu utanılası
zihniyet, Mısır’da katledilmiş 19 yaşındaki Esma’nın arkasından
televizyonlarda, manşetlerde, meydanlarda sahte gözyaşları dökebiliyor. Mısır’daki
darbe mağdurlarıyla dayanışma adı altında oradaki mağduriyeti kendi mağduriyeti
gibi istismar ederek aylarca mitinglerde rabia işareti yapabiliyor. Suudi
Arabistanlı karanlık finansörlerinden gelen talimat üzerine ise bir daha ne
Mısır’ı ne Esma’yı ne de rabiayı hatırlama ihtiyacı duymuyor.
“Büyük güç” olma
ihtirasıyla Suriye’de yıllarca kankalık yaptıkları Esed rejimini yıkmaya karar
veren bu zihniyet son 4 yıldır “duygusal vampirlik” stokuna Suriyelileri de
eklemiş oldu. Bu istismarcı ve ikiyüzlü zihniyet, bir taraftan Esed rejimine
karşı Suriyeli muhalifleri eğitip, silahlandırırken diğer yandan Esed rejimin
en büyük destekçisi konumundaki İran’ın uluslararası yaptırımlar sırasındaki en
büyük destekçisi olmaktan çekinmiyor. Azgın ihtirasları yüzünden yüz binlercesinin
ölümünde, yüz binlercesinin sakat kalmasında, milyonlarcasının evsiz-barksız
mülteci durumuna düşmesinde rolü olan AKP zihniyeti, Suriyeli mülteciler
konusunda ulusal bazda istismarın zirvesine çıktıktan sonra şimdi de bu konunun
uluslararası istismarının kapısını aralamış bulunuyor.
İzlediği muhteris, müdahaleci
ve anti-demokratik politikalar yüzünden her geçen gün dünyada daha da yalnızlaşarak
izole olan AKP zihniyeti, bu sıkışmışlığını aşmak için Suriyeli mültecileri bile
bir istismar aracı olarak kullanmaktan hiç utanmıyor, çekinmiyor. 2011 yazından
itibaren uluslararası toplumun mültecilere destek tekliflerini hep reddeden AKP
zihniyeti, bir taraftan “açık kapı” politikası izleyerek ne kadar Suriyeli
gelirse gelsin bakacağını deklare ederken, diğer yandan uluslararası gözlerden
azade bir şekilde bu gelenlerden bir kısmını eğitip, silahlandırıp Esed
rejimine karşı kullanmanın konforunu yaşıyordu.
Despotik tek-adam rejimi
kurma hevesine kapılıp, uluslararası toplumdan tecrit edilerek marjinalleşmeye başlayınca
düne kadar Suriye sınırında mültecilere yönelik “açık kapı” politikası izleyen
AKP zihniyeti, Batı sınırlarında ve Ege kıyılarında bu sefer “açık pencere”
politikası izleyerek on binlerce Suriyeli mülteciyi Avrupa ülkelerine doğru
yönlendirmeye başladı. Bu konuda haklarını yememek ve Avrupalı liderleri istedikleri
kıvama getirmeyi başardıklarını kabul etmek gerekiyor. Angela Merkel’in hafta sonu
gerçekleştirdiği İstanbul ziyareti her ne kadar Merkel için bir utanç kaynağı
olarak anılacak olsa da, bunu görülmedik ölçüde şantajcı ve “duygusal vampirlik”te
zirve olan AKP zihniyetinin etik dışı bir başarısı olarak değerlendirmek lazım.
Etiketler:
AK Parti,
AK Party,
AKP,
erdoğan,
günlükler,
Libya,
Mahir Ünal,
Mısır,
mülteciler,
Nokta,
Suriye,
tutanaklar,
Türkiye
5 Ekim 2015 Pazartesi
Türkiye'nin Ortadoğu'daki aşırı acıklı hikayesi
600
yıl boyunca Osmanlı İmparatorluğu yönetiminde kalan Türkiye, imparatorluklar ve
sultanlar devrinin kapandığı, Osmanlı Devleti’nin parçalanarak yıkıldığı 1.
Dünya Savaşı sonrası kendi küllerinden ama oldukça küçülerek yeniden doğmuştur.
Osmanlı’nın yaşadığı çok acı tecrübelerden ders çıkaran genç Türkiye
Cumhuriyeti yüzünü tamamen Batı’ya dönerken, sekülerizmi yeni rejimin ideolojik
temeli olarak görmüştür. Son döneminde daha baskın şekilde Pan-İslamist ve
hilafetçi siyasetler izleyen Osmanlı Devleti’nin aksine, Türkiye Cumhuriyeti
Ortadoğu’daki eski Osmanlı toprakları ve bölgenin Müslüman halkları ile arasına
da ciddi bir mesafe koymuştur.
Ancak
bu bölge ile olan ilişkilerini uluslararası ilişkilerin ve ulusal çıkarların
gerektirdiği seviyede tutmayı soğukkanlılıkla sürdürmüştür. Daha yakın zamana
kadar Osmanlı’nın bir parçası olan Arap coğrafyası ile mesafeli bir ilişki
geliştirirken, o coğrafyada İngiltere ve Fransa gibi kolonyalist ülkeler
tarafından suni sınırlar üzerinde kurulan devletlerle uluslararası şartların
gerektirdiği formal ittifaklar geliştirmekten ise imtina etmemiştir. 1937
yılında, yani Cumhuriyet’in kurucusu Mustafa Kemal Atatürk henüz hayattayken,
Türkiye, İran, Irak ve Afganistan arasında İran’la olan sınır sorunlarının
çözümü ve saldırmazlık temini için Sadabad Paktı kurulmuştur.
Soğuk
Savaş yıllarında ise Batı Blok’unun pozisyonunu tahkim etmek için Türkiye,
İran, Irak, Pakistan ve İngiltere arasında 1955 yılında Bağdat Paktı olarak da
bilinen CENTO (Central Treaty Organization; Merkezi Antlaşma Teşkilatı
(1955-1959)) kurulmuştur. Bağdat Paktı,
bölgesel arayışlardan ziyade, Doğu Bloku ile Batı Bloku arasındaki çekişmenin
bir neticesidir ve NATO’nun bir bölgesel uzantısı olarak Sovyetler Birliği’nin
Ortadoğu’da nüfuz kurmasını önlemeye yönelik kurulmuş bir güvenlik ve savunma
örgütüdür.
Askeri
ve güvenlik alanları dışında ekonomi ve ticaret odaklı olarak ise 1985 yılında
Türkiye, İran ve Pakistan tarafından Kalkınma İçin Bölgesel İşbirliği örgütü
kurulmuş, bu örgüt daha sonra Sovyetlerin çökmesi üzerine, Türki
Cumhuriyetlerin de katılımıyla, Ekonomik İşbirliği Örgütü adını almıştır.
Bunlara
ilaveten Türkiye, 1969 yılında Kudüs’te Mescid’i Aksa’ya yönelik yapılan bir
saldırıya karşı harekete geçen İslam ülkelerinin Rabat’ta kurduğu İslam
Konferansı Örgütü’nün de bir parçası olmuştur. 2000’li yıllarda Türkiye’den
Ekmeleddin İhsanoğlu’nun Genel Sekreterliği Döneminde bu teşkilatın ismi İslam
İşbirliği Teşkilatı olarak değiştirilmiştir.
Gerek ulusal çıkarları, gerek bölgesel
gereklilikler, gerekse içinde yer aldığı Batı Bloğunun ihtiyaçları çerçevesinde
hareket eden Türkiye, geliştirdiği bütün bu çok taraflı, kurumsal ve ikili
ilişkilerine rağmen genel olarak Ortadoğu bölgesiyle hep mesafeli bir ilişki
içerisinde kalmış ve kendisini daha ziyade Güneydoğu Avrupa’nın bir parçası
olarak görmüştür. Bu konumlandırma Türklerin bilinen tarihleri boyunca sürekli
olarak Batı yönelimli olmalarıyla da uyumludur. Kavimler göçünden başlayarak, istisnai
durumlar hariç, tüm Türk soylu devletler ve imparatorlukların atlarını hep
Batı’ya doğru sürdükleri bir tarihi gerçekliktir. Bu bir nevi genetik eğilimi Osmanlı’nın
son yüzyıllarında da gerek ekonomik, gerek siyasi ve diplomatik, gerekse
kültürel açıdan görmek mümkün.
Türkiye
Cumhuriyeti de aynı yolu takip etmiş ve kendisini daha ziyade Avrupai
değerlerle tanımlamayı tercih etmiştir. Cumhuriyet sonrası yapılan kıyafet
değişikliği gibi şekli, harf ve hukuk değişikliği gibi devrimsel değişiklikler
bu tarihi yönelimin radikal bir teyidi niteliğinde olmuştur. Yüzünü Batı’ya
dönen Türkiye’nin, bölgesel ilişkilerin gerektirdiği asgari ilişki düzeyi
dışında, Ortadoğu’ya sırtını döndüğünü söylemek abartı olmayacaktır. Bu durumlu
sürekli bir türbülans ve kaos içerisinde bulunan Ortadoğu’yu Türkiye’nin yapıcı
katkılarından kısmen mahrum bırakmış olsa da Türkiye’yi sürekli kaos içerisinde
bulunan bu bölgenin ateşinden büyük ölçüde muhafaza etmiştir.
1979
İran Devrimi sonrası İran’ın bölgesel ve uluslararası ilişkilerinde de devrimci
bir siyaset izleyerek bölge ülkelerini kendi amaçları doğrultusunda
istikrarsızlaştırma çabalarından elbette Türkiye de payını almıştır. Suriye ile
birlikte Kürt sorununu istismar eden terör örgütü PKK’ya destek olan İran,
Türkiye’de faaliyet gösteren radikal terör örgütü Hizbullah’ın terörist
faaliyetlerine de her türlü desteği sağlamıştır. Aynı şekilde Irak’ta bir dikta
rejimi kuran Saddam Hüseyin’in izlediği politikalar, en azından Irak Kürtlerine
yönelik katliamlarından kaçan yüzbinlerce Kürtün oluşturduğu sığınmacı göçleri
de Türkiye’yi olumsuz etkilemiştir.
Ortadoğu’daki
sınır komşuları dahil olmak üzere, bölge ile olan ilişkilerini hep karşılıklı
güvensizlik ve şüphe içeren bir mesafede tutan Türkiye’nin bu politikası, uzun
yıllar boyunca özellikle siyasal İslamcı çevrelerin hep sert eleştirilerine
hedef olmuştur. Osmanlı Devleti’nin son döneminde bölgede yaşanan trajedilerden
çıkarılan haklı derslere dayalı bu travmatik tavrın güçlü gerekçeleri ise
nesiller değiştikçe etkisini büyük ölçüde yitirmiştir. Özellikle 1980’lerde
güçlenen ticari ilişkiler, Türkiye’nin Ortadoğu ülkeleri ile mesafeli
ilişkilerini düzeyli bir yakınlaşma sürecine sokmakla sonuçlanmıştır.
2001
yılında çok ciddi bir ekonomik krizin yol açtığı siyasi çöküş sonrası, 2002 Kasım
ayında iktidara gelen Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP), her ne kadar nüvesini
eski siyasal İslamcılar oluştursa da, ana yönelim olarak Türk dış politikasının
önüne hedef olarak yine Batı’yı koymuştur. İlk dönemlerinde Kemalist-Militarist
vesayetçi yapılara karşı kendisini güvende hissetmeyen AKP özellikle Avrupa
Birliği üyelik sürecinin gerektirdiği siyasi, ekonomik ve sosyal reformlara hız
vermiştir. Öyle ki 2004-2005 yıllarına kadar olan süreçte Türkiye’nin izlediği
dış politikaya bakanlar sanki iktidarda siyasal İslamcı kökenden gelen bir
parti değil de Avrupai anlamda liberal demokrat bir parti varmış gibi
düşünebilirlerdi.
Avrupa
Birliği’nden müzakere tarihi almaya koşut olarak Türkiye, dış politikasını
çeşitlendirme hedefi çerçevesinde, çok boyutluluk siyasetine yönelmiştir. Bu
kapsamda Orta Asya, Kafkaslar, Afrika, Balkanlar’ın yanı sıra Ortadoğu ile olan
ilişkilerin güçlendirilmesinin de arayışına girilmiştir. 2006 yılında AKP
hükümetinin Gazze’de seçimleri kazanan HAMAS ile doğrudan temasa geçip bir
oyuncu olarak kendisine alan açma çabası yeni bir sürecin başlangıcı olmuştur.
Cumhuriyet dönemi boyunca Ortadoğu ile sürdürülen mesafeli ilişkilere o güne
kadar sadık kalan AKP hükümeti, 2006 Mayıs ayındaki bu hamlesi ile Ortadoğu’da
sahada aktif oyuncu olan aktörler arasında yer alma isteğini açıkça göstermiştir.
AB
üyelik müzakereleri sürecinde gerçekleştirilen demokratikleşme ve hukuk reformlarının
sağladığı cazibeyle Türkiye’nin yabancı yatırımcıların gözdesi haline gelmesi, diğer
uluslararası çevrelerde olduğu kadar, Ortadoğu’da da prestijinin artmasını
sağlamıştır. Bunun üzerine AKP hükümeti, elinde biriken bu diplomatik, siyasi
ve ekonomik sermayeyi sadece bir “yumuşak güç” olarak kullanmakla yetinmemiş,
oldukça abarttığı bu mahut gücü bölgesel bir başat aktör olma doğrultusunda
kullanmaya yönelmiştir Bu amaçla sadece formal devlet yapılarıyla ilişkiler
geliştirmekle kalmamış, ulus-altı ya da devlet dışı bölgesel aktörlerle de
niteliği netameli ilişkiler kurmaktan çekinmemiştir.
İlk
iktidar dönemleri boyunca ağırlıklı seyahatlerini Avrupa, Orta Asya, kuzey
ülkeleri başkentlerine ya da ABD’ye yapan AKP’li yetkililerin, yeni gözde seyahat
destinasyonlarını Ortadoğu ülkeleri ve şehirleri oluşturur hale gelmiştir. Türkiye
bir anda Pakistan ile Afganistan, Hindistan ile Pakistan arasındaki sorunların
çözümünde bir aktör gibi davranmaya, Suriye ile İsrail arasında arabulucu rolü
üstlenmeye, hatta İran ile Batı arasındaki nükleer görüşmelerde kolaylaştırıcı
rol oynamaya soyunan bir aktör olarak belirmiştir.
Bu
yeni rollerinin hiçbirinden kayda değer bir sonuç alınamasa da bu çabalar başta
dönemin başbakanı Erdoğan olmak üzere AKP’li siyasetçiler tarafından başarılı
bir şekilde iç siyaset malzemesi olarak kullanılmıştır. 2009 yılında İsrail’in Gazze’yi
kuşatarak bombalaması, Gazze’ye koyduğu ablukayı aylarca kaldırmaması üzerine
yaşanan ve 9 Türk vatandaşının İsrail askerlerince öldürülmesiyle sonuçlanan
Mavi Marmara katliamı ve yaşanan Davos skandalından sonra ise Türkiye, Batı
yöneliminden hızla sapmaya başlamıştır. Bundan sonra Türkiye çok boyutlu dış
politikadan aşamalı olarak vazgeçerek tamamen bir Ortadoğu aktörü olmaya doğru
yönelmiştir.
Bu
şartlar altında 2011 yılı başlarında patlak veren Arap isyanlarını kendisi için
bir fırsat olarak gören Erdoğan ve AKP, bölgesel sorunların içine alabildiğine
dalmıştır. İlk devresinde demokrasi, laiklik, insan hakları, hukukun üstünlüğü,
temel özgürlükler gibi evrensel demokratik insani değerlerin taşıyıcısı rolünü
üstlenen ve bu rolü oynarken hep AB ve Batı’dan takdir toplamayı da gözeten
Türkiye, Ortadoğu’da müstakil bir aktör gibi hareket edebileceğine dair bir
özgüven patlaması yaşamıştır. Ancak Arap isyanlarının Mısır’da ve Suriye’de
duvara toslamasıyla tüm varsayımları çökmüş ve bambaşka bir sürece girmiştir.
Erdoğan
ve AKP yönetiminde Türkiye dış ilişkilerinde akıldan çok hissiyatla, çıkardan
çok ideolojik ön kabullerle hareket emiştir. Mesela, Mısır’da toplumun tamamını
muhatap almak yerine sadece ideolojik olarak yakın hissettiği Müslüman
Kardeşlerle yol almayı tercih etmiştir. Filistin’de el-Fetih ile HAMAS arasında
bir denge gözetmek yerine HAMAS yanlısı bir tavır sergilemiştir. Libya’da ise
Kaddafi sonrası uluslararası tanınırlığı olan Tobruk yönetiminin karşısındaki
radikal unsurları desteklemiştir. Erdoğan ve AKP, o dönemde ağır aksak da olsa
güçlenmekte olan Türkiye’nin askeri, ekonomik, siyasi, diplomatik ve insani
kapasitesini abartarak bir özgüven patlaması sergilemiş ve bu abartılı ve
temelsiz özgüvene dayanarak Ortadoğu’ya yön vermeye kalkışmıştır.
Bu
basiretsiz ve jeo-stratejik ferasetten yoksun teşebbüs dönemin Dışişleri Bakanı
Ahmet Davutoğlu’nun “Ortadoğu’nun sahibi biziz”, “Ortadoğu bizden sorulur”,
“Ortadoğu’da düzen kurucuyuz” sözleriyle karşılığını bulmuştur. Bu coşkunun
verdiği hızla bir taraftan “Yeni Osmanlıcılık” söylemleri ve politikaları
gündem oluşturmuş ve diğer taraftan da Hilafet dedikoduları fısıltı gazeteleri
aracılığıyla yayılmaya çalışılmıştır. Güya AKP ve Erdoğan yönetiminde Türkiye
şanlı mazisini yeniden canlandıracak ve tıpkı Osmanlı gibi bölgede düzene hakim
olarak yeni bir Pax-Osmanlı olmasa bile Pax-Yeni Osmanlı kuracaktı. Erdoğan da
doğal olarak bölgenin ve İslam coğrafyasının en büyük lideri olacaktı.
Ne var ki, evdeki hesap çarşıya uymamış ve AKP
yönetiminin içişlerine burnuna kadar gömüldüğü Mısır, Suriye ve Libya gibi
ülkelerde beklenen olmamıştır. AKP ve Erdoğan kadrolarının yönlendirdiği
Mısır’daki Müslüman Kardeşler ve seçtirdikleri Muhammet Mursi hata üzerine hata
yapmış ve kanlı bir askeri darbeye davetiye çıkarmıştır. General Sisi’nin
darbesi sonrası Türkiye-Mısır ilişkileri kökten bozulmuş, karşılıklı elçiler
bile başkentlerden çekilmiştir. Bugün tıpkı uluslararası tanınırlığı olan Libya
hükümetinin ve Bağdat yönetiminin yaptığı gibi, Mısır da sıklıkla Erdoğan
yönetimini ülkenin içişlerine karışmakla suçlamaktadır.
Asıl
trajedi ise Suriye’de yaşanmıştır. 2011 yılı ortalarına kadar Türkiye ile olan ilişkileri
sıradan iki komşu ülkenin ilişkilerinin çok ötesinde olan Suriye’de başlayan
isyanlar üzerine Türkiye 6 ay boyunca Şam üzerindeki uluslararası baskıları
teskin edici bir rol üstlenmiştir. 2011 sonbaharında ise tam tersi bir role
bürünerek, ne pahasına olursa olsun, Esed rejimini devirme arayışına girmiştir.
Türkiye Cumhuriyeti tarihi boyunca ilk kez Ankara bir başka ülkenin rejimini
açıktan değiştirme çabasına yeltenmiştir. Muhalefetin örgütlenerek
silahlandırılması sonucu bu işin haftalar içerisinde başarılabileceğine inanan
Erdoğan ve AKP hükümeti, tabii ki büyük bir hayal kırıklığına uğramıştır. Ancak
Erdoğan ve AKP’nin bu emelleri 26 milyonluk bir ülkenin harabeye dönmesine,
yüzbinlerce insanın ölmesine, yüz binlercesinin yaralanarak sakat kalmasına,
milyonlarca insanın evlerini terk edip mülteci durumuna düşmesine yol açmıştır.
Trajedinin boyutları bugün göçmen krizi olarak Avrupa içlerine kadar
yayılmıştır.
Esed
rejimi düşünüldüğü kadar çabuk devrilmeyince Erdoğan yönetimi pek de meşru ve
konvansiyonel olmayan yöntemlere başvurmuştur. Kısa sürede “Esed rejimi
devrilsin de nasıl devrilirse devrilsin” noktasına gelinmiş ve maalesef AKP
hükümetinin kolaylaştırıcı rolüyle uluslararası radikal İslamcı ve cihadist
militanlar Suriye’ye akın etmiştir. AKP hükümeti ise binlerce tırla bu radikal
örgütlere silah ve lojistik destek taşımıştır. Süreç içerisinde en ılımlı
muhalif gruplar bile radikalleşmiş, radikalleşen bu gruplar el Kaide uzantısı
terör örgütleriyle birleşmiştir. Erdoğan rejiminin Suriye’ye taşıdığı silah ve
mühimmat ise ileride IŞİD’i oluşturan koalisyonun parçaları eliyle IŞİD’ın
kontrolüne geçmiştir.
Ortadoğu’da
formal devletlerarası ilişkilerin yanı sıra hep bir başka ilişki biçimi de olmuştur.
Diplomatik iletişimin yanı sıra farklı bir iletişim dili de kullanılmıştır.
Devletler resmi diplomatik ilişkilerinin yanı sıra bölgenin değişik ülkelerinde
kurarak destekledikleri proxy örgütler üzerinden de birbirleriyle bir çeşit
iletişim kurmuşlardır. Şiddet, terör, siyasi suikastler, intihar saldırıları,
canlı bombalar, ayrım yapmaksızın düzenlenen katliamlar ve adam kaçırmadan
oluşan bu lanetli iletişim dilinin başta Suriye, Irak, Libya ve Mısır olmak
üzere Ortadoğu’yu ne hale getirdiği bugün ortadadır.
Ortadoğu’ya
mesafeli olduğu onlarca yıl boyunca bu lanetli dile ve kanlı yönteme uzak duran
Türkiye, maalesef Erdoğan yönetimi altında bu dili acemice benimseyerek, kullanmaya
yönelmiştir. Bu amaçla AKP iktidarı Ortadoğu’nun değişik ülkelerindeki kriminal
işlerle uğraşan ve terör faaliyetleri yürüten bazı devlet altı yapılarla
sorunlu ve kuşkulu ilişkiler geliştirmiştir. Bunun doğal sonuçlarını da yaşanan
üstü örgütlü misillemelerle kendi ülkesini daha az güvenli hale getirerek
ödemeye başlamıştır. 11 Mayıs 2013 günü 52 vatandaşımızın öldüğü, 146
vatandaşımızın yaralandığı Reyhanlı katliamı; 20 Temmuz 2015 günü 34 genç
vatandaşımızın öldüğü, 100’den fazla vatandaşımızın yaralandığı Suruç katliamı
ve Niğde’de şehit edilen polisler gibi katliam ve saldırılar hep benimsenen bu
yeni iletişim dili ve izlenen sorunlu politikanın kaçınılmaz sonuçlarıdır.
Filistin’de
daha yaygın kabul gören Filistin Yönetimi’nden ziyade siyasi ve hukuki kimliği
hala tartışmalı olan HAMAS gibi bir yapıyla ikili ilişkiler geliştirmeye daha
fazla önem veren Erdoğan yönetimi, Suriye’de ise Esed karşıtı gördüğü her
radikal unsuru desteklemekte bir beis görmemiştir. Öyle ki, Esed rejimini
yıkmaya yönelik faydalı bulduğu oranda Türkiye’de 40 bin civarında insanın
ölümünden sorumlu olan terör örgütü PKK’nın bölgedeki faaliyetlerini bile
kolaylaştırmıştır.
Hatta
bir ara Erdoğan, peşine düştüğü nevi şahsına münhasır başkanlık hayallerini
bölgesel unsurları kapsayacak bir konfederasyonel ya da federasyonel devlet
kurarak gerçekleştirme düşleri görmeye bile başlamıştır. Bu bağlamda Erdoğan ve
çevresindekiler terör örgütü PKK’yı bir çeşit bölgesel çözüm ortağı gibi görme
eğilimine girmişlerdir. Bu bağlamda, bana göre, Türkiye’nin mevcut sınırlarını
aşacak bir coğrafyada hükümran olacak bir federal başkanlık sisteminin
altyapısını kurmakta destek alma karşılığında, PKK terör örgütü ile
müzakerelere başlanmış ve “çözüm süreci” başlatılmıştır.
Yakından
bakıldığında, hedefi ve kapsamı bir avuç insan dışında hiç kimse tarafından
bilinmeyen bir “çözüm süreci”nin başlatılma nedenleri ile Suriye’deki yanlış
varsayımlarla yola çıkılma süreçlerinin şaşırtıcı bir şekilde birbiri ile
örtüştükleri görülecektir. Ancak, Erdoğan’ın Kuzey Irak ve Suriye hakkındaki
varsayımları ve hedefleri boşa çıkınca PKK ile sürdürülen samimiyetsiz “çözüm
süreci”ne de gerek kalmamıştır. Sınırları genişlemiş “Büyük Türkiye”nin bir
gereği olarak Erdoğan tarafından başlatılan “çözüm süreci”, bu hedefin
gerçekleşmesinin mümkün olamayacağı görülerek sona erdirilmiştir.
Elbette
bunda iç siyasi maslahatların da etkisi vardır. 7 Haziran’da Kürt ağırlıklı
HDP’nin yüzde 13,6 oy alarak seçim barajını aşıp Meclis’e dördüncü parti olarak
girmesi ise Erdoğan’ın mevcut sınırlar içinde dahi başkanlık hayallerini
çökertmiştir. HDP ve liderinin siyasette yıldızlaşması, HDP’nin seçim
başarısıyla ihtiraslı planlarına darbe vurulan Erdoğan kadar terör örgütü
PKK’nın komuta kademesini de zora sokmuştur. Bu yüzden bir taraftan 7 Haziran
seçimlerini yok hükmünde saymak için proje geliştiren Erdoğan, diğer taraftan
yapılacak yeni seçimlerde HDP’yi baraj altı bırakmak için terörün yeniden
tetiklenmesini sağlayacak ne varsa yapmıştır. Ve maalesef bu amacında da
başarıya ulaşmıştır.
Erdoğan’ın
yeni pozisyonundan terör örgütü PKK’nın Suriye’deki uzantıları da payını
almıştır. Bu kapsamda, Erdoğan yönetimi Suriye’nin kuzeyinde PKK uzantılarını hedef
alan el-Kaide terör örgütü bağlantılı tüm grupların ve örgütlerin askeri ve
ekonomik lojistiğinin sağlanmasında hayati rol üstlenmiştir. Daha önce de
bahsettiğim gibi bir kolu MİT’e uzanan Erdoğan ekibinin koordinasyonunda
Suriye’deki IŞİD ve el-Kaide bağlantılı terör örgütlerine silah ve mühimmat sevkiyatları
yapılmıştır. Ulusal ve uluslararası hukuk ihlal edilerek bu radikal örgütlere
silah taşıyan birkaç tırın 1 Ocak 2014 günü Hatay’da ve 19 Ocak 2014 günü
Adana’da bir ihbar üzerine askerlerce durdurulması Türkiye’de bir şok etkisi
yaratmıştır.
Durdurulan
bu tırlar sayesinde Türkiye’de devletin içine ve MİT’e yerleşmiş Erdoğan
kontrolündeki bir grubun illegal bir şekilde 3 bine yakın tırla Suriye’ye silah
ve mühimmat taşıdığı gerçeği deşifre olmuştur. Ancak illegaliteye batmış Erdoğan
rejimi bu deşifreye çok sert bir cevap vermiş ve tırların durdurulmasında görev
alan savcıları, hakimleri ve askerleri kurgu mahkemelerde hukuksuzca tutuklatarak
hapse attırmıştır. Erdoğan, Meclis’teki AKP çoğunluğuna dayanarak apar topar
bir de yasa çıkartmış ve Suriye’deki radikal terör örgütlerine silah sevkiyatı
başta olmak üzere, konusu suç teşkil eden eylemlere karışmış tüm MİT mensuplarını
yasal koruma zırhı altına almaya çalışmıştır.
Maalesef
Anayasal sınırları içerisinde hareket etmediği gibi, uluslararası hukuk
konusunda da revizyonist bir yaklaşım sergileyerek kurallara ve teamüllere
uymayan Erdoğan yönetimi, bugün Suriye’de yaşanan insanlık trajedisinin Esed’den
sonraki en büyük sorumluları haline gelmiştir. Erdoğan rejiminin komşu
ülkelerin içişlerine müdahale edici yeni politikaları sadece Suriye ile sınırlı
kalmamıştır. Irak, Mısır, Libya, Filistin, Bulgaristan ve hatta Malezya gibi
ülkelerin içişlerine de farklı ölçülerde karıştığına dair haberler zaman zaman
medyada yer almaktadır.
Yıllarca
terörün ve yıkıcı faaliyetlerin hedefinde olan, bu konuda büyük acılar ve
kayıplar yaşayan bir ülke olarak Türkiye, tüm bunlara rağmen sürekli
Cumhuriyet’in kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün “yurtta sulh, cihanda sulh”
mottosu çerçevesinde hareket etmiştir. Bu yolla bölgesinde mümkün olduğunca bir
istikrar unsuru olarak kalmaya çaba harcamıştır. İlk kez Erdoğan ve AKP
iktidarının son dönemlerinde Türkiye maalesef bölgesinde bir istikrar unsuru
olmaktan ziyade bir sorun kaynağı ve istikrarsızlık faktörü olarak öne çıkmıştır.
Erdoğan’ın demokrasiyi, temel hak ve özgürlükleri ve hukuku yok etmek pahasına
giriştiği tek adam rejimi kurma projesi realize ve konsolide olduğu oranda da korkarım
ki Türkiye’nin geçmişteki barış ihraç eden tavrı sadece tatlı bir anı olarak
hatıralarda kalacaktır.
---
Bu yazı 29 Eylül 2015 günü Tokyo'da düzenlenen Türkiye-Japonya Medya Forumu'nda yaptığım konuşmaya dayalıdır...
---
Bu yazı 29 Eylül 2015 günü Tokyo'da düzenlenen Türkiye-Japonya Medya Forumu'nda yaptığım konuşmaya dayalıdır...
5 Mart 2015 Perşembe
İktidar çetesinin yalanları ve acı gerçekler
Türkiye’de sorunlar çözülmüyor. Ya çözülüyormuş gibi yapılıyor ya tümden görmezden geliniyor ya da sorunların çözümüyle uğraşmak yerine emre amade güçlü medya ağı ve değer tanımaz organik aydınlar üzerinden sadece algılar yönetiliyor. Demokratik kötüye gidiş, temel insan hak ve özgürlükler alanındaki gerileyiş, dış politikadaki büyük çöküş, ekonomideki derin kriz, hukuk ve yargı alanındaki çözülüş, eğitim ve sosyal alandaki sorunların kangrene dönüşmesi tamamen bir kenara bırakılmış durumda. Kendi ikbali ve istikbali dışında hiçbir derdi olmayan bir dar oligarşik iktidar çetesi, ülkenin karşı karşıya olduğu sorunların üzerine giden bir yönetim anlayışını terk edeli hayli zaman oluyor.
Ülkeyi yönetmekten vazgeçip
şahsi emelleri doğrultusunda ülkeye tahakküm etmekten başka derdi kalmayan bu
iktidar çetesi, algı yönetiminde ise tarihe geçecek büyük bir performans
sergiliyor. Olgu ve gerçekler ne olursa olsun sistematik, koordineli ve kesintisiz
medyatik yalan rüzgarıyla 80 milyonluk bir halk adeta ahmak yerine konuluyor. Demokrasi,
temel hak ve özgürlükler ile hukuk çerçevesinde iyi yönetişim umurunda olmayan
iktidar çetesi, kabul edelim ki algı yönetiminde son derece başarılı. Bu
başarıyı elde etmek için ise yalan, uydurma, çarpıtma, iftira en büyük
silahları. Bu silahları kullanırken ahlak, etik, onur ve izzet gibi kısıtlayıcı
engeller de iktidar çetesinin anlam dünyasında kendisine yer bulamıyor. Yaşanan
acı olayların ve olguların tam tersine öyle güçlü algılar oluşturabiliyorlar ki,
büyüleyerek mankurtlaştırdıkları milyonlarca insan adeta aklını, izanını,
vicdanını yitirmiş bir halde algıların efendilerine kul köle olma itaatkarlığını
büyük maharet sanıyor
Mesela Türkiye sınırları
dışında tek Türk toprağı olan Süleyman Şah Türbesi’nden apar topar yaşanan bir
çekilmeden dolayı, özürler eşliğinde, mahcup ve başı eğik bir şekilde kamuoyuna
bir izah yapmak yerine, böylesine utanç verici bir hezimetten tarihin nadiren
kaydedebileceği bir zafer algısı oluşturabiliyorlar. Sırf kendi basiretsizliklerinden
ve beceriksizliklerden dolayı, uluslararası hukuk tarafından tanınan bir vatan
toprağının bir gece ansızın kaçar gibi terkedilmesinin iktidar çetesi
tarafından çok büyük bir başarı hikayesi gibi anlatılma arsızlığının tarihte
bir başka örneği var mıdır acaba?
Gelelim
son yıllarda Türk halkına pompalanan “sağlam irade”, “büyük devlet”, “süper güç”,
“dünyanın gıpta ettiği ülke” imajına. “Yalan ne kadar büyük olursa o kadar
inandırıcı olur” diye düşünüyorlar galiba. Gerçekler ise bambaşka. Ülkeyi
doymak bilmez ihtiraslarının peşinde sürükleyip beşinci sınıf bir adi diktatörlük
haline getiren iktidar çetesi, Türkiye’ye son on yılların en yalnız dönemini
yaşatıyor. Bu çete yüzünden Türkiye bugün maalesef kendisinden en uzak durulan,
herkesin ayıpladığı bir ülke haline gelmiş durumda? Tıpkı Başbakan’ın son ABD
gezisinde olduğu gibi, uluslararası muhatapları tarafından ciddiye alınmayan, randevu
bile verilmeyen bir ülke haline getirmek başarıysa, bunu başardılar. Cumhurbaşkanı
bile birçok uluslararası muhatabı tarafından defaatle yalanlanmadı mı? Türkiye,
itibarları yerlerde sürünen bakanların gittikleri başkentlerde randevu bile alamadığı
ya da aşağılayıcı muamelelere tabii olduğu böyle bir başka dönem asla yaşamadı.
Sadece yolsuzluklar, hırsızlıklar, rüşvetler, keyfilikler, hukuksuzluklar ve
despotluklarla anılan bir mafya görüntüsü veren bir iktidar mensuplarına kim
niye itibar etsin ki!
Tabii bu durumun
ceremesini sadece muhteris iktidar mafyasının aktörleri çekmiyor. Bu
sapkınlığın ülkeyi bedeli ağır oluyor. Mesela Türkiye’nin AB, NATO ve ABD ile olan
ilişkileri üzerinde tamiri zor tahribatlara yol açıyor. Denebilir ki “ilişkilerin
değerler ekseninden tamamen çıkıp jeopolitik mecburiyetler seviyesine
gerilediği dönemler geçmişte de oldu.” Haklısınız ama, o dönemlerin de tarihte
pek gururla bahsedilecek şekilde yer almadığını da unutmamak gerekir.
Batı’da durum bu kadar
vahim de Doğu’da çok mu matah sanki? Muhteris iktidar çetesinin “bölgenin
sahibi biziz”, “bölge bizden sorulur”, “düzen kurucu biziz” dediği Ortadoğu’da
neredeyse konuşabileceğimiz ülke kalmadı. Tek adam diktası ve mafyatik bir
iktidar çetesi tahakkümündeki Türkiye, Mısır, Suriye, Libya, İsrail, Yemen gibi
ülkelerde büyükelçi bile bulunduramaz hale geldi. Öyle ki Ortadoğu
politikalarını Suudi Arabistan ve Katar’ın peşine takacak kadar büyük bir
acziyet içerisinde. Maalesef Türkiye, bölgedeki gelişmelerin kaderini
belirleyecek tüm süreçlerden dışlanmış, kendisine güvenilmeyen bir ülke haline
gelmiş durumda. Türkiye’yi çevresine istikrar ihraç eden bir ülke olmaktan çıkarıp,
şerrinden emin olunamayan bir ülke haline getirenlerin vebali çok büyük çok! Sadece
bir iki açıdan örneklendirdiğim böylesine rezil bir dış politika ile arsızca
dile getirilen büyük iddiaların tutarlılığını değerlendirmeyi ise size
bırakıyorum.
Peki içeride durumlar
nasıl? Maalesef bugün Türkiye’de tek adam diktasının banisi Erdoğan’a hakaret
ettikleri gerekçesiyle gözaltına alınan insanlara ve hatta 10’lu yaşlardaki
çocuklara her gün bir yenisi ekleniyor. Gazete ve televizyonlara polis baskınları düzenleniyor.
Sırf mesleklerini hakkıyla icra ettikleri için veya bir dizi senaryosundan
dolayı gazeteciler tutuklanıp hapse atılıyor. Hala dışarıda kalıp işini yapmaya
çaba harcayan gerçek gazeteciler tek tek işlerinden ediliyor. Gazetecilerle tek
tek uğraşmak yerine bazen medya organlarına doğrudan hükümet tarafından el
konuluyor. Muhalif her gazeteci ya da aydın hükümet çevrelerinden cesaret alan
lümpen güruhlar tarafından ölümle tehdit ediliyor, her türlü hedef göstermeye
ve karakter suikastine maruz bırakılıyor… Gelin görün ki tek adam diktasının
eseri olan işte bu pespaye ortama Erdoğan’ın alay edercesine “dünyanın en özgür
medyası Türkiye’de” iddiası eşlik ediyor.
İddia ve oluşturulmak
istenen algı kulağa hoş geliyor ama gerçekler maalesef çok acı. Freedom House’a
göre Türkiye geçen yıl medyası “özgür olmayan” ülkeler arasındaydı. Bu yıl, bana
göre hatalı bir değerlendirmeyle, “yarı özgür” kategorisine alındı. Sınır
Tanımayan Gazeteciler Örgütü’ne göre ise basın özgürlüğü açısından 180 ülke
arasında 149. sırada. Geçen yıl 153. sıradan buraya gelmeye ne kadar sevinsek
azdır herhalde! Gün geçmiyor ki Türkiye, gazetecilere yönelik baskı ve
hukuksuzluklardan dolayı uluslararası demokratik örgütlerin ve meslek
örgütlerinin kınamasını hak edecek bir şeyler yapmasın. Başbakanı’nın basın ve
ifade özgürlüğü kriterini “evinize akşamları sağ dönebiliyorsanız, özgürsünüz”
seviyesine düşürdüğü bir ülkenin talihli gazetecileri olarak, iktidar çetesinin
bize lütfettiği özgürlüğün kıymetini yeterince bilemiyoruz galiba!
Ya peki ekonomideki
başarılar? Erdoğan ve ülkede yağmalamadık yer bırakmayan iktidar çetesinin
anlattıklarına göre Türk ekonomisi tam bir başarı hikayesi. Dediklerine göre bu
hikaye böyle devam ederse 2023’e kalmaz dünyanın en büyük 10 ekonomisi arasına
girermişiz. Büyük devlet ve süper güce de ancak böyle bir ekonomi yakışır
zaten! Halkı efsunlamak için söyledikleri bu pespaye yalanlara en fazla
kendileri inanıyor olmalılar ki, büyük bir özgüven patlamasıyla, bir aralar iktidar
çetemizin Eurozone ülkelerine tepeden bakan ekonomi dehaları AB liderlerine ekonomi
dersleri vermeye bile yeltenmişlerdi.
Dünya ekonomisi
gerilerken Türk ekonomisinin ne kadar büyük bir büyüme içerisinde olduğunu yıllar
boyu her gün onlarca ekrandan, onlarca manşetten sürekli dinleyip, okuyup
durduk. Hatta öyle ki, başarı sarhoşu Başbakanımızın bir Avrupa seyahati
sırasında “Avrupalı işsizlerin yeni iş kapısının Türkiye olduğu”nu söyleyip,
Avrupalı işsizleri Türkiye’ye davet etmişliği bile vardır. Ne güzel hikaye
değil mi? Ya peki gerçekler?
Algı ve propaganda güzel
ama maalesef palavra kaldırmayan “ekonomik gerçekler” gibi çok ciddi bir
sorunumuz var. 1 doların 3 lira olmasına doğru yol alan Türk Lirası’nın
tarihinin en değersiz dönemini yaşıyor olması sanki bu müthiş ekonomik başarı
hikayesine pek uymuyor gibi. Uzun dönemli borçlanma faizinin son aylarda 2 puan
artarak yüzde 9’un üzerine çıkması da müthiş başarı hikayemizi biraz gölgeliyor
sanki. Gayrimenkul üzerinden rant ekonomisine yöneldikçe üretim ekonomisi tekleyen
bir ülke olarak ihracatta da sanki işler iyi gitmiyor. 500 milyar dolar olan 2023’te
ulaşılması planlanan ihracat hedeflerine ulaşmak için Türkiye’nin ihracatının
her yıl yüzde 25 artması gerekiyor. Gelin görün ki yıllık ancak yüzde 3,3 artış
gibi bir sorunumuz var. Üstelik bir de ihracata artış trendi de durdu ve
maalesef gerileme başladı.
Dünyanın en büyük 10
ekonomisi arasına girmek şöyle dursun Türk ekonomisi yıllarca koruduğu 17.’lik
sırasından 19.’luğa gerilemiş durumda. Bloomberg’in bir araştırmasına göre ise
Türkiye işsizlik ve enflasyon kriterlerine göre dünyanın en sefil 9. ülkesi
payesini edindi. Üstelik enflasyon bir türlü hedeflendiği gibi olmuyor, yüzde 8’leri
zorluyor. Daha kötüsü geniş halk kitlelerini etkileyen ve gıda, barınma ve ulaşım
gibi kalemlerden oluşan “yoksul enflasyonu” bu rakamdan da kat be kat fazla
çıkıyor. İşsizlik yeniden henüz 2 basamaklı ama, eğitimli genç işsiz oranı
yüzde 30’ları buluyor. Hava olsun diye “Avrupalı işsizlere kapımız açık” diyen
iktidar çetesi kendi çocuklarına iş bulmakta nedense aciz kalıyor.
Daha bunlara görkemli
mega projelerdeki başarısızlıkları, her öğrenciye bir tableti öngören Fatih
Projesi’nde 4 yılda bir arpa boyu yol alınamamasını, estirilen medyatik terörle
tartışılmaz bir tabuya dönüştürülen çözüm sürecindeki başarısızlıkların nasıl
büyük başarı gibi sunulduğunu, gelecek nesillerden acısı feci şekilde çıkacak olan eğitimin
içinde bulunduğu rezaleti ve daha pek çok şeyi eklemek mümkün. Ama sanırım
bu kadarı yeter! İktidar mafyasının yalanlarla bizim sabrımızı zorladığı gibi acı
gerçeklerle sizin de sabrınızı fazla zorlamamak lazım.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)