Mısır etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Mısır etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Aralık 2015 Pazar

Türkiye Ankara’dan mı yönetiliyor?

         Uluslararası ilişkilerdeki “güç” kavramı üzerinde çeşitli tartışmalar yapılagelmiştir. “Güç” kavramı uluslararası ilişkiler alanında daha ziyade realist ekolün kafa yorduğu bir kavram olmakla birlikte idealistler bile bu kavrama dair genel çerçeveler çizmekten kendilerini alamamışlardır. Reel politiğin belkemiğini oluşturan “sert güç – hard power”ün yanısıra Joseph Nye gibi düşünürler “yumuşak güç - soft power” ve “akıllı güç – smart power” kavramlarını da tedavüle sokmuştur.

            Genel itibariyle “bir ülkenin, elindeki imkan ve yetenekleri ödül, ceza, ikna ve zorlama gibi çeşitli stratejiler yoluyla kullanarak bir başka ülkenin veya muhatap olunan karşı tarafın davranışlarını kendi çıkarları doğrultusunda etkileme ve yönlendirme kapasitesi” olarak tanımlanan “güç” kavramı, uluslararası ilişkilerin en nihayet gelip dayandığı etkeni oluşturmuştur. Nye’a göre uluslararası ilişkilerin en temel analitik birimi olan “güç” hava durumu gibidir. Yani herkesin hakkında konuştuğu ancak çok az insanın işleyiş mantığını anladığı bir kavramdır. İşleyiş mantığı yaygın şekilde anlaşılmasa da gücün hangi ülkede olduğunu anlamak için kriz ve gerilim süreçlerinin neticesine bakmak yeterlidir. Neticede uluslararası ilişkilerin zora girdiği her dönemde bu ilişkilerin geçer akçesini oluşturan şey bütün parçaları ile güçtür. Uluslararası ilişkiler alanında ülkelerin temel hedefini oluşturna ulusal menfaatlere erişmek ancak güçle mümkün olur.

            Ülkelerin toplam gücü ise siyasi, askeri, ekonomik, demografik, coğrafik, bilimsel, teknolojik, psiko-sosyal ve kültürel gücün toplamından oluşur. Bunlar arasında önem ve öncelik sırası ise yoktur. Herbiri diğerlerinin tamamlayıcısıdır. Bir ülkenin sahip olduğu gücü en verimli şekilde kullanıp kullanamaması ise gücün kendisinden ziyade o ülkenin gücü üzerinde tasarrufta bulunma yetki ve sorumluluğundakilerin ortaya koydukları siyasi iradeye bağlıdır. Bu yönüyle ortaya konulacak “siyasi irade” tüm diğer üç komponentleri karşısında güçlü bir çarpan etkisi yapmaktadır. Uluslararası ilişkiler alanında bir ülkenin, daha doğrusu o ülkeyi yönetenlerin ortaya koyduğu “siyasi irade” ile o ülkenin reel gücü arasında bir mütanasiplik ve bir orantılılık gerekir. Şayet basiretsiz ve ferasetsiz bir yönetim ülkesinin sahip olduğu güç potansiyelinin farkında olmayıp düşük bir siyasi irade sergiliyorsa, bu o ülkenin uluslararası ilişkiler sistematiğinde hak ettiği etkinlikten mahrum kalması anlamına gelir.

            Siyasi iradenin bu noktadaki çarpan etkisi gücü aşağı çekecek şekilde (güç komponentleri x 0,5’lik siyasi irade gibi) negatiftir. Türkiye Cumhuriyeti devletinin bazı istisnai dönemler dışında yakın geçmişe kadar güç potansiyelini aşağı çeken düşük siyasi irade çarpanıyla hareket ettiği söylenebilir. Düşük siyasi irade ülkelerin gerçek potansiyellerini ziyan eden bir etkiye sahip olduğu gibi sahip olunan güç potansiyeliyle mütenasip olmayan aşırı siyasal irade sergilemek de (güç komponentleri x 3 birim siyasi irade gibi) ülkelerin başına üstesinden gelemeyecekleri büyük sorunlar açabilir, o ülke ve millete geri döndürülemez büyük zararlar verebilir.

            Tarih yetersiz güç potansiyeline rağmen aşırı siyasal irade sergileyen liderlerin ve yönetimlerin sebep oldukları trajedilerin vahim örnekleriyle doludur. Kendi tarihimizde de İttihat ve Terraki’nin Osmanlı’yı yıkıma sürükleyen aşırı siyasi irade sergileyici tarzını bu şekilde değerlendirebiliriz. Yine Napolyon Fransa’sının giriştiği maceraları, Saddam Hüseyin Irak’ının bölgede maceradan maceraya atılan tarzını da aynı kapsamda değerlendirebiliriz. Ülkesinin sahip olduğu reel güç potansiyeliyle mütenasip olmayan aşırı siyasi irade sergileme basiretsizliğinin en canlı örneğini ise maalesef 2010’dan bu yana Türkiye’yi yönetenler sergilemektedir. Türkiye’nin uzun yıllar boyunca büyük güçlüklerle elde ettiği güç imkanlarını gerçeklikle ilgisi olmayacak derecede abartan mevcut yöneticiler, muhatapların muhtemel tepkilerini bile hesap etme gereği duymaksızın, kendi güç imkanlarını doğru okuyamadıkları gibi karşılarına aldıkları güçlerin niteliğini ve uluslararası çevrelerdeki dayanaklarını anlamakta da acziyet sergilemişlerdir. Bu liderler iyi hesap edilmemiş, kişiselleştirilmiş ve ulusal çıkarlardan ziyade şahsi ihtirasların şekillendirdiği niteliği tam belli olmayan amaçlar peşinde basiretsiz ve fevri karar ve hamlelerle ülkenin başını beladan belaya sokmuşlardır ve sokmaya da devam etmektedirler.  

            AKP hükümetlerinin 2011 yılından beri izlediği İsrail, Mısır, Irak, Libya ve özellikle Suriye politikaları bu kapsamdadır. Gündelik iç siyasetin ve hamasetin konusu edilmeyecek kadar yüksek siyasetin alanında olması gereken en kritik mevzular bile en bayağısından bir iç siyaset konusu haline getirilerek kitlelerin efsunlanmasına malzeme yapılmıştır. Kendi kof hamasetleri ve yüksek desibelli propagandalarının içeride oluşturduğu siyasi mobilizasyondan hız alan liderler kendi estirdikleri sanal güç rüzgarının önünde hedefsiz ve iradesiz bir şekilde güz yaprakları gibi sürüklenir olmuşlardır.

            İsrail kuşatması altındaki Gazze’ye yardım etmek için uluslararası teamüllerin yerine zorlayıcı oldu-bittilerle sonuç almaya çalışan AKP dış politikası, gönderdiği Mavi Marmara yardım gemisindeki vatandaşlarının güvenliğini korumaktan aciz kaldığı gibi, uluslararası suların 72 mil açıklarında öldürülen 9 vatandaşının haklarını takipte bile büyük bir acziyet sergilemiştir. İç kamuoyunu İsrail karşıtı keskin söylemlerle yöneterek tatmin eden AKP hükümetleri, 9 Türk’ü öldüren İsrail’li komutanlara yönelik Interpol çağrısını sümen altı edecek kadar ikiyüzlü oynamış, Mavi Marmara katliamından sonra İsrail’i adeta ödüllendirerek ikili ticaret hacmini en az 3 katına çıkarmıştır. Ve nihayet geçtiğimiz günlerde uluslararası yalnızlığını ve sıkışmışlığını kendisini İsrail’in kollarına atarak kurtarma noktasına kadar gelmiştir.

            Tamamen yanlış analizler ve temelsiz varsayımlarla Suriye’ye girerek birkaç gün içerisinde Şam’ı ele geçirebileceğini sanan basiretsiz AKP liderleri, Doğu Akdeniz’de düşürülen bir Türk savaş uçağının kimler tarafından ve nasıl düşürüldüğünü soruşturamayacak kadar büyük bir acziyet sergilemiştir. Suriye’de işler sarpa sarınca Türkiye’nin konvansiyonel güç imkanlarının yetersizliğiyle acı bir şekilde tanışan AKP zihniyeti, bu sefer Türkiye’nin başını on yıllar boyunca ağrıtacak gayri meşru bir yola sapmış ve ülkeyi bölgedeki radikal unsurların destekçisi haline sokmuştur. Türkiye’yi Suriye ve Irak’ın uluslararası radikal cihadist grupların merkezi haline gelmesinde sürekli adı geçen bir ülke haline getirmişlerdir.

            “Birkaç gün içerisinde Şam’dayız” kof kabadayılığı ve ileri derecedeki kendine aşıklık duygusuyla büyük bir körlük içerisinde hareket eden AKP dış politikası ulaşmak için yola çıktığı Suriye’deki hedeflerinin en basitini bile gerçekleştiremezken, Türkiye-Suriye sınırını dünyanın en güvensiz ve sorunlu sınırı haline getirmiştir. Ne kadar süreceği ve şiddetinin ne olacağı konusunda tek doğru analizde bulunamayan AKP dış politikası, savaş koşulları altındaki bölgede tüm demografik unsurların yerli yerinde duracağını varsayacak kadar byük bir basiretsizlik örneği sergileyerek Suriye’nin kuzeyindeki PKK uzantısı unsurların bölgeyi kontrol altına almalarının imkansızlığı varsayımıyla hareket etmişlerdir. Bu körlükle AKP dış politikası, 2 yıl gibi kısa bir sürede Türkiye sınırını ya PKK uzantısı bu unsurların ya da radikal terör örgütü IŞİD’in kontrolüne terketmiştir.

           Gücünü abartarak ve daha önemlisi yumuşak güç unsurlarını erozyona uğratarak sadece sert güç unsurlarıyla ya da Avrupa üzerine salınan yüz binlerce Suriyeli mülteciler örneğinde görüldüğü gibi etikten yoksun uluslararası şantajlar veya müttefiklerini zor tercihlee zorlayan tehlikeli oldu-bittilerle yol almaya çalışan mevcut liderlik, Türkiye’yi everensel değerlere verdiği kıymetle kıymet kazanan bir ülke olmaktan hızla çıkararak sadece jeopolitiğinin kıymeti kadar, yani arsa değeri kadar, kerhen kıymet verilen bir ülke haline getirmiştir. Buna rağmen ulusal menfaatlerden ziyade şahsi ihtiraslarla peşinde koşulan meşruiyeti tartışmalı hedeflerin hiçbiri gerçekleştirilememiştir. Bu felaket yetmezmiş gibi dış politika ve ulusal güvenlik alanlarındaki büyük beceriksizliklerin kamuoyunda tartışılmasını engellemek için de ülke içinde tam bir tek adam despotizmi kurmanın arayışlarına girilmiştir.

            Türkiye’nin öyle bir gücü yokken, olsa bile yapması meşru değilken, komşu ülkelerin rejimlerini şekillendirme ihtirasına kapılan mevcut liderler, gelinen nokta itibariyle söylemlerinin ve hedeflerinin sürekli tersine zorlanan bir acziyetin aktörleri haline gelmişlerdir. Mavi Marmara, Suriye üzerinde hedeflenenler ve gerçekleşenler arasındaki uçurum, Rusya’nın düşürülen savaş uçağı sonrası yaşanan yalpalamalar, Musul’a asker gönderilmesi ve benzeri olayların akabinde birbiriyle taban tabana çelişen tutarsız açıklamalar ve bu açıklamaların tam tersine gerçekleşen gelişmeler bu acziyetin boyutlarını tüm çıplaklığı ile gözler önüne serdiği gibi “Türkiye acaba Ankara’dan mı yönetiliyor?” sorusunu da akıllara getiriyor.


            Söylemler Türkiye’yi yönetenlerin siyasi iradesinin bir ifadesi ise bu söylemlerin sahada tam tersinin yaşanması neyin ifadesi oluyor? Yukarıda verdiğimiz “güç”ün genel kabul gören tanımını yeniden hatırlayalım ve Türkiye’nin hesapsız muhterislerin elinde nasıl görülmedik bir acziyete sürüklendiğini anlamaya çalışalım. 

20 Ekim 2015 Salı

Bir ‘duygusal vampir’ olarak AKP'nin portresi


Herhangi bir AKP’liye “vampir” deseniz başınıza gelecek ilk iş, ülkenin yeni muktedirlerine hakaret ettiğiniz iddiasıyla tetikçi bir savcının sizin hakkınızda soruşturma açması olur. Kullandığı hiç de etik olmayan siyasi yöntemlerle üç dönem iktidar olmayı başarmış, aynı yöntemler sayesinde içinden cumhurbaşkanları çıkarmış AKP’ye toptan “vampir” dediğinizde ise başınıza gelecek olanları tahmin bile edemezsiniz.
Neyse ki AKP’nin siyaset tarzına “duygusal vampirlik” diyen bir AKP kurmayından başkası değil. 1 Kasım’da yapılacak seçime yönelik parti stratejisini belirlemek üzere 31 Ağustos’ta toplanan AKP’nin önde gelen isimlerinin burada yaptıkları dehşet veren konuşmaların tutanakları Nokta dergisi tarafından yayınlanmaya devam ediliyor. Bu tutanaklarda toplumun neden bu kadar kutuplaştırılarak birbirine düşman edildiğinin, çözüm sürecinin neden bitirilerek yeniden şiddet ve terörün tetiklendiğinin sebeplerini çıplak gözle görebiliyorsunuz.
Okuyanlarında dehşet uyandıran bu tutanakların kaleme alındığı işte bu toplantıda AKP Grup Bakan Vekili Mahir Ünal, AKP’yi bugünlere taşıyan etik ve ahlaki hiçbir ilke ve sınır tanımayan istismarcı zihniyeti çok başarılı bir şekilde ifade ediyor: “150 yıllık mirasla biz bu sorunları 13 yılda bir hal yoluna soktuk. Bunu yaparken elimizde bir pipet toplumdaki her duyguyu sömürdük. Buna psikolojide ‘duygusal vampirlik’ deniliyor.”
Ünal’ın “duygusal vampirlik” diyerek tanımladığı AKP’nin ahlak dışı istismarcılığının örneklerini saymakla bitiremeyiz. Ama herhalde bunların en başında AKP’nin “kimsesizlerin kimsesi” söylemi gelir. Söylemde kendisini “kimsesizlerin kimsesi” olarak prezante eden AKP, pratikte ise sadece bir sadaka ekonomisi yaratarak zengini daha zengin etmiş, kamu kaynaklarını peşkeş çekerek kendi yandaşlarından yeni bir zengin sınıfı oluşturmuş, yoksulları ise daha da yoksullaştırmıştır. 2002’de toplam milli servetin yüzde 39’una sahip olan toplumun en zengin yüzde 1’lik kesimi 2015’te milli servetin yüzde 54’üne sahip hale gelmişse 13 yıllık iktidarları döneminde AKP zihniyetinin tam olarak gerçekte kimin nesi olduğu konusunda yoruma bile gerek kalmaz.
Sırf yoksul edebiyatı yapabilmek için sofrasına oturulan gariban ailelerin duygularını bir vampir gibi sömüren AKP zihniyetinin iş insan onuruna yakışır istihdam koşulları yaratmaya veya asgari ücreti açlık sınırının üzerine taşımaya gelince nasıl kan emici bir yaratığa dönüştüğünü herkes biliyor. Taşeron işçilik sisteminin mucidi ve en yaygın kullanıcıları olan AKP zihniyetinin asgari ücretin artırılması konusunda nasıl da ayak direyip sermaye sahiplerinden yana tavır aldığını da herkes gördü. Lafa gelince “gününü iki hurma ile geçiren Peygamber’in ümmetiyiz” deyip, kamu kaynaklarıyla sakilliğe varan bir görgüsüzlük içerisinde kimlerin nasıl aşırı lüks ve şatafat içerisindeki saraylara, villalara, makam araçlarına ve uçaklara boğulduğunu herkes biliyor. Türlü sorunlarla, yokluklarla boğuşan “ümmet” lafı dillerinden düşmeyen bu zihniyetin sahipleri tarihin görüp görebileceği en utanılası müsriflikle bir lüks, debdebe ve şatafatın içerisinde yaşıyor.  
Ne yazık ki yoksulluk ve yoksullar AKP zihniyetinin büyük bir başarıyla “duygusal vampirlik” yaptığı istismar alanlarından sadece biri. AKP zihniyetinin dini değerler ve duygular konusundaki vampirlik iştihasını ise hiçbir şeyle kıyas etmek mümkün değil. Başörtüsü sorununu kalıcı bir şekilde çözmek yerine uzun yıllar boyunca bir hak ve özgürlük sorunu olan bu sorunu siyaseten istismarını tercih eden AKP zihniyeti pratik açıdan pejoratif bir rahatlama sağladığı bu sorunu kalıcı bir çözüme halen de kavuşturmuş değil. Bu sorunu elinde ihtiyaten “bakın biz gidersek yine gelir başörtüsünü yasaklarlar” diyebileceği bir sopa olarak tutan ve sorunun istismarına devam eden AKP zihniyetinin, siyasi istismar konusunda ne camileri, ne ezanı, ne de Kur’an-ı Kerim’i ihmal etmediğini görüyoruz. Seçim meydanlarında elde Kur’an-ı Kerim sallayacak kadar işi abartan AKP zihniyeti, toplumda dine ve dindarlara karşı alerji oluşturacak kadar dini duyguların istismarına abanmış durumda. Aynı AKP zihniyeti kendi çekirdek kitlelerini ise açtığı 1000’e yakın niteliksiz İmam-Hatip Liseleri ile avutmaya çabalıyor. Oysa bu okullara devam eden öğrencilerin ve öğretmenlerinin dindarlığı ve dini pratiklerinin yerlerde süründüğü birçok araştırmanın bulguları arasında yer alıyor.
Karşımızda öyle bir zihniyet var ki, “duygusal vampirliği” 17/25 Aralık 2013 tarihinde somut kanıtları ortalığa saçılan dünya tarihinin en büyük rüşvet, yolsuzluk ve hırsızlık cürümlerini bile adeta bir dini gereklilikmiş ve dinen meşruymuş gibi sunabiliyor. Çaldıkları kamu kaynaklarıyla, aldıkları rüşvet ve komisyonlarla, bulaştıkları yolsuzluklara elde ettikleri gayr-i meşru kaynaklarla güya “İslam davası” güdüyorlarmış. Oysa kamu kaynaklarından çalınarak oluşturulan illegal paralarla her gün onlarca yalan ve iftirasına tanık olduğumuz devasa medyalar yönetiliyor, ulusal ve uluslararası hukuk açısından konusu suç teşkil eden radikal terör örgütleri ve cihadist gruplar finanse ediliyor, silahlandırılıyor. Bu illegal kaynaklar gayr-i meşru yöntemlerle kullanılarak Türkiye’de toplum mühendisliği yapmanın yanı sıra Suriye’nin, Mısır’ın, Libya’nın ve benzeri ülkelerin iç işlerine yön verilmeye çalışılıyor.
“Duygusal vampirlik” konusunda sınır tanımayan AKP zihniyeti uluslararası sorunları da siyasi amaçları doğrultusunda işine geldiği oranda vıcık vıcık istismar etmekten çekinmiyor. Türkiye’de polis tarafından öldürülmüş bir çocuğun acılı annesini seçim meydanlarında toplanan on binlerce insana yuhalatmaktan çekinmeyen bu utanılası zihniyet, Mısır’da katledilmiş 19 yaşındaki Esma’nın arkasından televizyonlarda, manşetlerde, meydanlarda sahte gözyaşları dökebiliyor. Mısır’daki darbe mağdurlarıyla dayanışma adı altında oradaki mağduriyeti kendi mağduriyeti gibi istismar ederek aylarca mitinglerde rabia işareti yapabiliyor. Suudi Arabistanlı karanlık finansörlerinden gelen talimat üzerine ise bir daha ne Mısır’ı ne Esma’yı ne de rabiayı hatırlama ihtiyacı duymuyor.
“Büyük güç” olma ihtirasıyla Suriye’de yıllarca kankalık yaptıkları Esed rejimini yıkmaya karar veren bu zihniyet son 4 yıldır “duygusal vampirlik” stokuna Suriyelileri de eklemiş oldu. Bu istismarcı ve ikiyüzlü zihniyet, bir taraftan Esed rejimine karşı Suriyeli muhalifleri eğitip, silahlandırırken diğer yandan Esed rejimin en büyük destekçisi konumundaki İran’ın uluslararası yaptırımlar sırasındaki en büyük destekçisi olmaktan çekinmiyor. Azgın ihtirasları yüzünden yüz binlercesinin ölümünde, yüz binlercesinin sakat kalmasında, milyonlarcasının evsiz-barksız mülteci durumuna düşmesinde rolü olan AKP zihniyeti, Suriyeli mülteciler konusunda ulusal bazda istismarın zirvesine çıktıktan sonra şimdi de bu konunun uluslararası istismarının kapısını aralamış bulunuyor.
İzlediği muhteris, müdahaleci ve anti-demokratik politikalar yüzünden her geçen gün dünyada daha da yalnızlaşarak izole olan AKP zihniyeti, bu sıkışmışlığını aşmak için Suriyeli mültecileri bile bir istismar aracı olarak kullanmaktan hiç utanmıyor, çekinmiyor. 2011 yazından itibaren uluslararası toplumun mültecilere destek tekliflerini hep reddeden AKP zihniyeti, bir taraftan “açık kapı” politikası izleyerek ne kadar Suriyeli gelirse gelsin bakacağını deklare ederken, diğer yandan uluslararası gözlerden azade bir şekilde bu gelenlerden bir kısmını eğitip, silahlandırıp Esed rejimine karşı kullanmanın konforunu yaşıyordu.
Despotik tek-adam rejimi kurma hevesine kapılıp, uluslararası toplumdan tecrit edilerek marjinalleşmeye başlayınca düne kadar Suriye sınırında mültecilere yönelik “açık kapı” politikası izleyen AKP zihniyeti, Batı sınırlarında ve Ege kıyılarında bu sefer “açık pencere” politikası izleyerek on binlerce Suriyeli mülteciyi Avrupa ülkelerine doğru yönlendirmeye başladı. Bu konuda haklarını yememek ve Avrupalı liderleri istedikleri kıvama getirmeyi başardıklarını kabul etmek gerekiyor. Angela Merkel’in hafta sonu gerçekleştirdiği İstanbul ziyareti her ne kadar Merkel için bir utanç kaynağı olarak anılacak olsa da, bunu görülmedik ölçüde şantajcı ve “duygusal vampirlik”te zirve olan AKP zihniyetinin etik dışı bir başarısı olarak değerlendirmek lazım.

5 Ekim 2015 Pazartesi

Türkiye'nin Ortadoğu'daki aşırı acıklı hikayesi

600 yıl boyunca Osmanlı İmparatorluğu yönetiminde kalan Türkiye, imparatorluklar ve sultanlar devrinin kapandığı, Osmanlı Devleti’nin parçalanarak yıkıldığı 1. Dünya Savaşı sonrası kendi küllerinden ama oldukça küçülerek yeniden doğmuştur. Osmanlı’nın yaşadığı çok acı tecrübelerden ders çıkaran genç Türkiye Cumhuriyeti yüzünü tamamen Batı’ya dönerken, sekülerizmi yeni rejimin ideolojik temeli olarak görmüştür. Son döneminde daha baskın şekilde Pan-İslamist ve hilafetçi siyasetler izleyen Osmanlı Devleti’nin aksine, Türkiye Cumhuriyeti Ortadoğu’daki eski Osmanlı toprakları ve bölgenin Müslüman halkları ile arasına da ciddi bir mesafe koymuştur.
Ancak bu bölge ile olan ilişkilerini uluslararası ilişkilerin ve ulusal çıkarların gerektirdiği seviyede tutmayı soğukkanlılıkla sürdürmüştür. Daha yakın zamana kadar Osmanlı’nın bir parçası olan Arap coğrafyası ile mesafeli bir ilişki geliştirirken, o coğrafyada İngiltere ve Fransa gibi kolonyalist ülkeler tarafından suni sınırlar üzerinde kurulan devletlerle uluslararası şartların gerektirdiği formal ittifaklar geliştirmekten ise imtina etmemiştir. 1937 yılında, yani Cumhuriyet’in kurucusu Mustafa Kemal Atatürk henüz hayattayken, Türkiye, İran, Irak ve Afganistan arasında İran’la olan sınır sorunlarının çözümü ve saldırmazlık temini için Sadabad Paktı kurulmuştur.
Soğuk Savaş yıllarında ise Batı Blok’unun pozisyonunu tahkim etmek için Türkiye, İran, Irak, Pakistan ve İngiltere arasında 1955 yılında Bağdat Paktı olarak da bilinen CENTO (Central Treaty Organization; Merkezi Antlaşma Teşkilatı (1955-1959)) kurulmuştur.  Bağdat Paktı, bölgesel arayışlardan ziyade, Doğu Bloku ile Batı Bloku arasındaki çekişmenin bir neticesidir ve NATO’nun bir bölgesel uzantısı olarak Sovyetler Birliği’nin Ortadoğu’da nüfuz kurmasını önlemeye yönelik kurulmuş bir güvenlik ve savunma örgütüdür.
Askeri ve güvenlik alanları dışında ekonomi ve ticaret odaklı olarak ise 1985 yılında Türkiye, İran ve Pakistan tarafından Kalkınma İçin Bölgesel İşbirliği örgütü kurulmuş, bu örgüt daha sonra Sovyetlerin çökmesi üzerine, Türki Cumhuriyetlerin de katılımıyla, Ekonomik İşbirliği Örgütü adını almıştır.
Bunlara ilaveten Türkiye, 1969 yılında Kudüs’te Mescid’i Aksa’ya yönelik yapılan bir saldırıya karşı harekete geçen İslam ülkelerinin Rabat’ta kurduğu İslam Konferansı Örgütü’nün de bir parçası olmuştur. 2000’li yıllarda Türkiye’den Ekmeleddin İhsanoğlu’nun Genel Sekreterliği Döneminde bu teşkilatın ismi İslam İşbirliği Teşkilatı olarak değiştirilmiştir.
 Gerek ulusal çıkarları, gerek bölgesel gereklilikler, gerekse içinde yer aldığı Batı Bloğunun ihtiyaçları çerçevesinde hareket eden Türkiye, geliştirdiği bütün bu çok taraflı, kurumsal ve ikili ilişkilerine rağmen genel olarak Ortadoğu bölgesiyle hep mesafeli bir ilişki içerisinde kalmış ve kendisini daha ziyade Güneydoğu Avrupa’nın bir parçası olarak görmüştür. Bu konumlandırma Türklerin bilinen tarihleri boyunca sürekli olarak Batı yönelimli olmalarıyla da uyumludur. Kavimler göçünden başlayarak, istisnai durumlar hariç, tüm Türk soylu devletler ve imparatorlukların atlarını hep Batı’ya doğru sürdükleri bir tarihi gerçekliktir. Bu bir nevi genetik eğilimi Osmanlı’nın son yüzyıllarında da gerek ekonomik, gerek siyasi ve diplomatik, gerekse kültürel açıdan görmek mümkün.
Türkiye Cumhuriyeti de aynı yolu takip etmiş ve kendisini daha ziyade Avrupai değerlerle tanımlamayı tercih etmiştir. Cumhuriyet sonrası yapılan kıyafet değişikliği gibi şekli, harf ve hukuk değişikliği gibi devrimsel değişiklikler bu tarihi yönelimin radikal bir teyidi niteliğinde olmuştur. Yüzünü Batı’ya dönen Türkiye’nin, bölgesel ilişkilerin gerektirdiği asgari ilişki düzeyi dışında, Ortadoğu’ya sırtını döndüğünü söylemek abartı olmayacaktır. Bu durumlu sürekli bir türbülans ve kaos içerisinde bulunan Ortadoğu’yu Türkiye’nin yapıcı katkılarından kısmen mahrum bırakmış olsa da Türkiye’yi sürekli kaos içerisinde bulunan bu bölgenin ateşinden büyük ölçüde muhafaza etmiştir.
1979 İran Devrimi sonrası İran’ın bölgesel ve uluslararası ilişkilerinde de devrimci bir siyaset izleyerek bölge ülkelerini kendi amaçları doğrultusunda istikrarsızlaştırma çabalarından elbette Türkiye de payını almıştır. Suriye ile birlikte Kürt sorununu istismar eden terör örgütü PKK’ya destek olan İran, Türkiye’de faaliyet gösteren radikal terör örgütü Hizbullah’ın terörist faaliyetlerine de her türlü desteği sağlamıştır. Aynı şekilde Irak’ta bir dikta rejimi kuran Saddam Hüseyin’in izlediği politikalar, en azından Irak Kürtlerine yönelik katliamlarından kaçan yüzbinlerce Kürtün oluşturduğu sığınmacı göçleri de Türkiye’yi olumsuz etkilemiştir.
Ortadoğu’daki sınır komşuları dahil olmak üzere, bölge ile olan ilişkilerini hep karşılıklı güvensizlik ve şüphe içeren bir mesafede tutan Türkiye’nin bu politikası, uzun yıllar boyunca özellikle siyasal İslamcı çevrelerin hep sert eleştirilerine hedef olmuştur. Osmanlı Devleti’nin son döneminde bölgede yaşanan trajedilerden çıkarılan haklı derslere dayalı bu travmatik tavrın güçlü gerekçeleri ise nesiller değiştikçe etkisini büyük ölçüde yitirmiştir. Özellikle 1980’lerde güçlenen ticari ilişkiler, Türkiye’nin Ortadoğu ülkeleri ile mesafeli ilişkilerini düzeyli bir yakınlaşma sürecine sokmakla sonuçlanmıştır.    
2001 yılında çok ciddi bir ekonomik krizin yol açtığı siyasi çöküş sonrası, 2002 Kasım ayında iktidara gelen Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP), her ne kadar nüvesini eski siyasal İslamcılar oluştursa da, ana yönelim olarak Türk dış politikasının önüne hedef olarak yine Batı’yı koymuştur. İlk dönemlerinde Kemalist-Militarist vesayetçi yapılara karşı kendisini güvende hissetmeyen AKP özellikle Avrupa Birliği üyelik sürecinin gerektirdiği siyasi, ekonomik ve sosyal reformlara hız vermiştir. Öyle ki 2004-2005 yıllarına kadar olan süreçte Türkiye’nin izlediği dış politikaya bakanlar sanki iktidarda siyasal İslamcı kökenden gelen bir parti değil de Avrupai anlamda liberal demokrat bir parti varmış gibi düşünebilirlerdi.
Avrupa Birliği’nden müzakere tarihi almaya koşut olarak Türkiye, dış politikasını çeşitlendirme hedefi çerçevesinde, çok boyutluluk siyasetine yönelmiştir. Bu kapsamda Orta Asya, Kafkaslar, Afrika, Balkanlar’ın yanı sıra Ortadoğu ile olan ilişkilerin güçlendirilmesinin de arayışına girilmiştir. 2006 yılında AKP hükümetinin Gazze’de seçimleri kazanan HAMAS ile doğrudan temasa geçip bir oyuncu olarak kendisine alan açma çabası yeni bir sürecin başlangıcı olmuştur. Cumhuriyet dönemi boyunca Ortadoğu ile sürdürülen mesafeli ilişkilere o güne kadar sadık kalan AKP hükümeti, 2006 Mayıs ayındaki bu hamlesi ile Ortadoğu’da sahada aktif oyuncu olan aktörler arasında yer alma isteğini açıkça göstermiştir.
AB üyelik müzakereleri sürecinde gerçekleştirilen demokratikleşme ve hukuk reformlarının sağladığı cazibeyle Türkiye’nin yabancı yatırımcıların gözdesi haline gelmesi, diğer uluslararası çevrelerde olduğu kadar, Ortadoğu’da da prestijinin artmasını sağlamıştır. Bunun üzerine AKP hükümeti, elinde biriken bu diplomatik, siyasi ve ekonomik sermayeyi sadece bir “yumuşak güç” olarak kullanmakla yetinmemiş, oldukça abarttığı bu mahut gücü bölgesel bir başat aktör olma doğrultusunda kullanmaya yönelmiştir Bu amaçla sadece formal devlet yapılarıyla ilişkiler geliştirmekle kalmamış, ulus-altı ya da devlet dışı bölgesel aktörlerle de niteliği netameli ilişkiler kurmaktan çekinmemiştir.
İlk iktidar dönemleri boyunca ağırlıklı seyahatlerini Avrupa, Orta Asya, kuzey ülkeleri başkentlerine ya da ABD’ye yapan AKP’li yetkililerin, yeni gözde seyahat destinasyonlarını Ortadoğu ülkeleri ve şehirleri oluşturur hale gelmiştir. Türkiye bir anda Pakistan ile Afganistan, Hindistan ile Pakistan arasındaki sorunların çözümünde bir aktör gibi davranmaya, Suriye ile İsrail arasında arabulucu rolü üstlenmeye, hatta İran ile Batı arasındaki nükleer görüşmelerde kolaylaştırıcı rol oynamaya soyunan bir aktör olarak belirmiştir.
Bu yeni rollerinin hiçbirinden kayda değer bir sonuç alınamasa da bu çabalar başta dönemin başbakanı Erdoğan olmak üzere AKP’li siyasetçiler tarafından başarılı bir şekilde iç siyaset malzemesi olarak kullanılmıştır. 2009 yılında İsrail’in Gazze’yi kuşatarak bombalaması, Gazze’ye koyduğu ablukayı aylarca kaldırmaması üzerine yaşanan ve 9 Türk vatandaşının İsrail askerlerince öldürülmesiyle sonuçlanan Mavi Marmara katliamı ve yaşanan Davos skandalından sonra ise Türkiye, Batı yöneliminden hızla sapmaya başlamıştır. Bundan sonra Türkiye çok boyutlu dış politikadan aşamalı olarak vazgeçerek tamamen bir Ortadoğu aktörü olmaya doğru yönelmiştir.
Bu şartlar altında 2011 yılı başlarında patlak veren Arap isyanlarını kendisi için bir fırsat olarak gören Erdoğan ve AKP, bölgesel sorunların içine alabildiğine dalmıştır. İlk devresinde demokrasi, laiklik, insan hakları, hukukun üstünlüğü, temel özgürlükler gibi evrensel demokratik insani değerlerin taşıyıcısı rolünü üstlenen ve bu rolü oynarken hep AB ve Batı’dan takdir toplamayı da gözeten Türkiye, Ortadoğu’da müstakil bir aktör gibi hareket edebileceğine dair bir özgüven patlaması yaşamıştır. Ancak Arap isyanlarının Mısır’da ve Suriye’de duvara toslamasıyla tüm varsayımları çökmüş ve bambaşka bir sürece girmiştir.
Erdoğan ve AKP yönetiminde Türkiye dış ilişkilerinde akıldan çok hissiyatla, çıkardan çok ideolojik ön kabullerle hareket emiştir. Mesela, Mısır’da toplumun tamamını muhatap almak yerine sadece ideolojik olarak yakın hissettiği Müslüman Kardeşlerle yol almayı tercih etmiştir. Filistin’de el-Fetih ile HAMAS arasında bir denge gözetmek yerine HAMAS yanlısı bir tavır sergilemiştir. Libya’da ise Kaddafi sonrası uluslararası tanınırlığı olan Tobruk yönetiminin karşısındaki radikal unsurları desteklemiştir. Erdoğan ve AKP, o dönemde ağır aksak da olsa güçlenmekte olan Türkiye’nin askeri, ekonomik, siyasi, diplomatik ve insani kapasitesini abartarak bir özgüven patlaması sergilemiş ve bu abartılı ve temelsiz özgüvene dayanarak Ortadoğu’ya yön vermeye kalkışmıştır.
Bu basiretsiz ve jeo-stratejik ferasetten yoksun teşebbüs dönemin Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun “Ortadoğu’nun sahibi biziz”, “Ortadoğu bizden sorulur”, “Ortadoğu’da düzen kurucuyuz” sözleriyle karşılığını bulmuştur. Bu coşkunun verdiği hızla bir taraftan “Yeni Osmanlıcılık” söylemleri ve politikaları gündem oluşturmuş ve diğer taraftan da Hilafet dedikoduları fısıltı gazeteleri aracılığıyla yayılmaya çalışılmıştır. Güya AKP ve Erdoğan yönetiminde Türkiye şanlı mazisini yeniden canlandıracak ve tıpkı Osmanlı gibi bölgede düzene hakim olarak yeni bir Pax-Osmanlı olmasa bile Pax-Yeni Osmanlı kuracaktı. Erdoğan da doğal olarak bölgenin ve İslam coğrafyasının en büyük lideri olacaktı.
 Ne var ki, evdeki hesap çarşıya uymamış ve AKP yönetiminin içişlerine burnuna kadar gömüldüğü Mısır, Suriye ve Libya gibi ülkelerde beklenen olmamıştır. AKP ve Erdoğan kadrolarının yönlendirdiği Mısır’daki Müslüman Kardeşler ve seçtirdikleri Muhammet Mursi hata üzerine hata yapmış ve kanlı bir askeri darbeye davetiye çıkarmıştır. General Sisi’nin darbesi sonrası Türkiye-Mısır ilişkileri kökten bozulmuş, karşılıklı elçiler bile başkentlerden çekilmiştir. Bugün tıpkı uluslararası tanınırlığı olan Libya hükümetinin ve Bağdat yönetiminin yaptığı gibi, Mısır da sıklıkla Erdoğan yönetimini ülkenin içişlerine karışmakla suçlamaktadır.
Asıl trajedi ise Suriye’de yaşanmıştır. 2011 yılı ortalarına kadar Türkiye ile olan ilişkileri sıradan iki komşu ülkenin ilişkilerinin çok ötesinde olan Suriye’de başlayan isyanlar üzerine Türkiye 6 ay boyunca Şam üzerindeki uluslararası baskıları teskin edici bir rol üstlenmiştir. 2011 sonbaharında ise tam tersi bir role bürünerek, ne pahasına olursa olsun, Esed rejimini devirme arayışına girmiştir. Türkiye Cumhuriyeti tarihi boyunca ilk kez Ankara bir başka ülkenin rejimini açıktan değiştirme çabasına yeltenmiştir. Muhalefetin örgütlenerek silahlandırılması sonucu bu işin haftalar içerisinde başarılabileceğine inanan Erdoğan ve AKP hükümeti, tabii ki büyük bir hayal kırıklığına uğramıştır. Ancak Erdoğan ve AKP’nin bu emelleri 26 milyonluk bir ülkenin harabeye dönmesine, yüzbinlerce insanın ölmesine, yüz binlercesinin yaralanarak sakat kalmasına, milyonlarca insanın evlerini terk edip mülteci durumuna düşmesine yol açmıştır. Trajedinin boyutları bugün göçmen krizi olarak Avrupa içlerine kadar yayılmıştır.
Esed rejimi düşünüldüğü kadar çabuk devrilmeyince Erdoğan yönetimi pek de meşru ve konvansiyonel olmayan yöntemlere başvurmuştur. Kısa sürede “Esed rejimi devrilsin de nasıl devrilirse devrilsin” noktasına gelinmiş ve maalesef AKP hükümetinin kolaylaştırıcı rolüyle uluslararası radikal İslamcı ve cihadist militanlar Suriye’ye akın etmiştir. AKP hükümeti ise binlerce tırla bu radikal örgütlere silah ve lojistik destek taşımıştır. Süreç içerisinde en ılımlı muhalif gruplar bile radikalleşmiş, radikalleşen bu gruplar el Kaide uzantısı terör örgütleriyle birleşmiştir. Erdoğan rejiminin Suriye’ye taşıdığı silah ve mühimmat ise ileride IŞİD’i oluşturan koalisyonun parçaları eliyle IŞİD’ın kontrolüne geçmiştir.
Ortadoğu’da formal devletlerarası ilişkilerin yanı sıra hep bir başka ilişki biçimi de olmuştur. Diplomatik iletişimin yanı sıra farklı bir iletişim dili de kullanılmıştır. Devletler resmi diplomatik ilişkilerinin yanı sıra bölgenin değişik ülkelerinde kurarak destekledikleri proxy örgütler üzerinden de birbirleriyle bir çeşit iletişim kurmuşlardır. Şiddet, terör, siyasi suikastler, intihar saldırıları, canlı bombalar, ayrım yapmaksızın düzenlenen katliamlar ve adam kaçırmadan oluşan bu lanetli iletişim dilinin başta Suriye, Irak, Libya ve Mısır olmak üzere Ortadoğu’yu ne hale getirdiği bugün ortadadır.
Ortadoğu’ya mesafeli olduğu onlarca yıl boyunca bu lanetli dile ve kanlı yönteme uzak duran Türkiye, maalesef Erdoğan yönetimi altında bu dili acemice benimseyerek, kullanmaya yönelmiştir. Bu amaçla AKP iktidarı Ortadoğu’nun değişik ülkelerindeki kriminal işlerle uğraşan ve terör faaliyetleri yürüten bazı devlet altı yapılarla sorunlu ve kuşkulu ilişkiler geliştirmiştir. Bunun doğal sonuçlarını da yaşanan üstü örgütlü misillemelerle kendi ülkesini daha az güvenli hale getirerek ödemeye başlamıştır. 11 Mayıs 2013 günü 52 vatandaşımızın öldüğü, 146 vatandaşımızın yaralandığı Reyhanlı katliamı; 20 Temmuz 2015 günü 34 genç vatandaşımızın öldüğü, 100’den fazla vatandaşımızın yaralandığı Suruç katliamı ve Niğde’de şehit edilen polisler gibi katliam ve saldırılar hep benimsenen bu yeni iletişim dili ve izlenen sorunlu politikanın kaçınılmaz sonuçlarıdır.
Filistin’de daha yaygın kabul gören Filistin Yönetimi’nden ziyade siyasi ve hukuki kimliği hala tartışmalı olan HAMAS gibi bir yapıyla ikili ilişkiler geliştirmeye daha fazla önem veren Erdoğan yönetimi, Suriye’de ise Esed karşıtı gördüğü her radikal unsuru desteklemekte bir beis görmemiştir. Öyle ki, Esed rejimini yıkmaya yönelik faydalı bulduğu oranda Türkiye’de 40 bin civarında insanın ölümünden sorumlu olan terör örgütü PKK’nın bölgedeki faaliyetlerini bile kolaylaştırmıştır.
Hatta bir ara Erdoğan, peşine düştüğü nevi şahsına münhasır başkanlık hayallerini bölgesel unsurları kapsayacak bir konfederasyonel ya da federasyonel devlet kurarak gerçekleştirme düşleri görmeye bile başlamıştır. Bu bağlamda Erdoğan ve çevresindekiler terör örgütü PKK’yı bir çeşit bölgesel çözüm ortağı gibi görme eğilimine girmişlerdir. Bu bağlamda, bana göre, Türkiye’nin mevcut sınırlarını aşacak bir coğrafyada hükümran olacak bir federal başkanlık sisteminin altyapısını kurmakta destek alma karşılığında, PKK terör örgütü ile müzakerelere başlanmış ve “çözüm süreci” başlatılmıştır.
Yakından bakıldığında, hedefi ve kapsamı bir avuç insan dışında hiç kimse tarafından bilinmeyen bir “çözüm süreci”nin başlatılma nedenleri ile Suriye’deki yanlış varsayımlarla yola çıkılma süreçlerinin şaşırtıcı bir şekilde birbiri ile örtüştükleri görülecektir. Ancak, Erdoğan’ın Kuzey Irak ve Suriye hakkındaki varsayımları ve hedefleri boşa çıkınca PKK ile sürdürülen samimiyetsiz “çözüm süreci”ne de gerek kalmamıştır. Sınırları genişlemiş “Büyük Türkiye”nin bir gereği olarak Erdoğan tarafından başlatılan “çözüm süreci”, bu hedefin gerçekleşmesinin mümkün olamayacağı görülerek sona erdirilmiştir.
Elbette bunda iç siyasi maslahatların da etkisi vardır. 7 Haziran’da Kürt ağırlıklı HDP’nin yüzde 13,6 oy alarak seçim barajını aşıp Meclis’e dördüncü parti olarak girmesi ise Erdoğan’ın mevcut sınırlar içinde dahi başkanlık hayallerini çökertmiştir. HDP ve liderinin siyasette yıldızlaşması, HDP’nin seçim başarısıyla ihtiraslı planlarına darbe vurulan Erdoğan kadar terör örgütü PKK’nın komuta kademesini de zora sokmuştur. Bu yüzden bir taraftan 7 Haziran seçimlerini yok hükmünde saymak için proje geliştiren Erdoğan, diğer taraftan yapılacak yeni seçimlerde HDP’yi baraj altı bırakmak için terörün yeniden tetiklenmesini sağlayacak ne varsa yapmıştır. Ve maalesef bu amacında da başarıya ulaşmıştır.
Erdoğan’ın yeni pozisyonundan terör örgütü PKK’nın Suriye’deki uzantıları da payını almıştır. Bu kapsamda, Erdoğan yönetimi Suriye’nin kuzeyinde PKK uzantılarını hedef alan el-Kaide terör örgütü bağlantılı tüm grupların ve örgütlerin askeri ve ekonomik lojistiğinin sağlanmasında hayati rol üstlenmiştir. Daha önce de bahsettiğim gibi bir kolu MİT’e uzanan Erdoğan ekibinin koordinasyonunda Suriye’deki IŞİD ve el-Kaide bağlantılı terör örgütlerine silah ve mühimmat sevkiyatları yapılmıştır. Ulusal ve uluslararası hukuk ihlal edilerek bu radikal örgütlere silah taşıyan birkaç tırın 1 Ocak 2014 günü Hatay’da ve 19 Ocak 2014 günü Adana’da bir ihbar üzerine askerlerce durdurulması Türkiye’de bir şok etkisi yaratmıştır.
Durdurulan bu tırlar sayesinde Türkiye’de devletin içine ve MİT’e yerleşmiş Erdoğan kontrolündeki bir grubun illegal bir şekilde 3 bine yakın tırla Suriye’ye silah ve mühimmat taşıdığı gerçeği deşifre olmuştur. Ancak illegaliteye batmış Erdoğan rejimi bu deşifreye çok sert bir cevap vermiş ve tırların durdurulmasında görev alan savcıları, hakimleri ve askerleri kurgu mahkemelerde hukuksuzca tutuklatarak hapse attırmıştır. Erdoğan, Meclis’teki AKP çoğunluğuna dayanarak apar topar bir de yasa çıkartmış ve Suriye’deki radikal terör örgütlerine silah sevkiyatı başta olmak üzere, konusu suç teşkil eden eylemlere karışmış tüm MİT mensuplarını yasal koruma zırhı altına almaya çalışmıştır.
Maalesef Anayasal sınırları içerisinde hareket etmediği gibi, uluslararası hukuk konusunda da revizyonist bir yaklaşım sergileyerek kurallara ve teamüllere uymayan Erdoğan yönetimi, bugün Suriye’de yaşanan insanlık trajedisinin Esed’den sonraki en büyük sorumluları haline gelmiştir. Erdoğan rejiminin komşu ülkelerin içişlerine müdahale edici yeni politikaları sadece Suriye ile sınırlı kalmamıştır. Irak, Mısır, Libya, Filistin, Bulgaristan ve hatta Malezya gibi ülkelerin içişlerine de farklı ölçülerde karıştığına dair haberler zaman zaman medyada yer almaktadır.
Yıllarca terörün ve yıkıcı faaliyetlerin hedefinde olan, bu konuda büyük acılar ve kayıplar yaşayan bir ülke olarak Türkiye, tüm bunlara rağmen sürekli Cumhuriyet’in kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün “yurtta sulh, cihanda sulh” mottosu çerçevesinde hareket etmiştir. Bu yolla bölgesinde mümkün olduğunca bir istikrar unsuru olarak kalmaya çaba harcamıştır. İlk kez Erdoğan ve AKP iktidarının son dönemlerinde Türkiye maalesef bölgesinde bir istikrar unsuru olmaktan ziyade bir sorun kaynağı ve istikrarsızlık faktörü olarak öne çıkmıştır. Erdoğan’ın demokrasiyi, temel hak ve özgürlükleri ve hukuku yok etmek pahasına giriştiği tek adam rejimi kurma projesi realize ve konsolide olduğu oranda da korkarım ki Türkiye’nin geçmişteki barış ihraç eden tavrı sadece tatlı bir anı olarak hatıralarda kalacaktır.

---
Bu yazı 29 Eylül 2015 günü Tokyo'da düzenlenen Türkiye-Japonya Medya Forumu'nda yaptığım konuşmaya dayalıdır... 

5 Mart 2015 Perşembe

İktidar çetesinin yalanları ve acı gerçekler


Türkiye’de sorunlar çözülmüyor. Ya çözülüyormuş gibi yapılıyor ya tümden görmezden geliniyor ya da sorunların çözümüyle uğraşmak yerine emre amade güçlü medya ağı ve değer tanımaz organik aydınlar üzerinden sadece algılar yönetiliyor. Demokratik kötüye gidiş, temel insan hak ve özgürlükler alanındaki gerileyiş, dış politikadaki büyük çöküş, ekonomideki derin kriz, hukuk ve yargı alanındaki çözülüş, eğitim ve sosyal alandaki sorunların kangrene dönüşmesi tamamen bir kenara bırakılmış durumda. Kendi ikbali ve istikbali dışında hiçbir derdi olmayan bir dar oligarşik iktidar çetesi, ülkenin karşı karşıya olduğu sorunların üzerine giden bir yönetim anlayışını terk edeli hayli zaman oluyor.
Ülkeyi yönetmekten vazgeçip şahsi emelleri doğrultusunda ülkeye tahakküm etmekten başka derdi kalmayan bu iktidar çetesi, algı yönetiminde ise tarihe geçecek büyük bir performans sergiliyor. Olgu ve gerçekler ne olursa olsun sistematik, koordineli ve kesintisiz medyatik yalan rüzgarıyla 80 milyonluk bir halk adeta ahmak yerine konuluyor. Demokrasi, temel hak ve özgürlükler ile hukuk çerçevesinde iyi yönetişim umurunda olmayan iktidar çetesi, kabul edelim ki algı yönetiminde son derece başarılı. Bu başarıyı elde etmek için ise yalan, uydurma, çarpıtma, iftira en büyük silahları. Bu silahları kullanırken ahlak, etik, onur ve izzet gibi kısıtlayıcı engeller de iktidar çetesinin anlam dünyasında kendisine yer bulamıyor. Yaşanan acı olayların ve olguların tam tersine öyle güçlü algılar oluşturabiliyorlar ki, büyüleyerek mankurtlaştırdıkları milyonlarca insan adeta aklını, izanını, vicdanını yitirmiş bir halde algıların efendilerine kul köle olma itaatkarlığını büyük maharet sanıyor
Mesela Türkiye sınırları dışında tek Türk toprağı olan Süleyman Şah Türbesi’nden apar topar yaşanan bir çekilmeden dolayı, özürler eşliğinde, mahcup ve başı eğik bir şekilde kamuoyuna bir izah yapmak yerine, böylesine utanç verici bir hezimetten tarihin nadiren kaydedebileceği bir zafer algısı oluşturabiliyorlar. Sırf kendi basiretsizliklerinden ve beceriksizliklerden dolayı, uluslararası hukuk tarafından tanınan bir vatan toprağının bir gece ansızın kaçar gibi terkedilmesinin iktidar çetesi tarafından çok büyük bir başarı hikayesi gibi anlatılma arsızlığının tarihte bir başka örneği var mıdır acaba?  
            Gelelim son yıllarda Türk halkına pompalanan “sağlam irade”, “büyük devlet”, “süper güç”, “dünyanın gıpta ettiği ülke” imajına. “Yalan ne kadar büyük olursa o kadar inandırıcı olur” diye düşünüyorlar galiba. Gerçekler ise bambaşka. Ülkeyi doymak bilmez ihtiraslarının peşinde sürükleyip beşinci sınıf bir adi diktatörlük haline getiren iktidar çetesi, Türkiye’ye son on yılların en yalnız dönemini yaşatıyor. Bu çete yüzünden Türkiye bugün maalesef kendisinden en uzak durulan, herkesin ayıpladığı bir ülke haline gelmiş durumda? Tıpkı Başbakan’ın son ABD gezisinde olduğu gibi, uluslararası muhatapları tarafından ciddiye alınmayan, randevu bile verilmeyen bir ülke haline getirmek başarıysa, bunu başardılar. Cumhurbaşkanı bile birçok uluslararası muhatabı tarafından defaatle yalanlanmadı mı? Türkiye, itibarları yerlerde sürünen bakanların gittikleri başkentlerde randevu bile alamadığı ya da aşağılayıcı muamelelere tabii olduğu böyle bir başka dönem asla yaşamadı. Sadece yolsuzluklar, hırsızlıklar, rüşvetler, keyfilikler, hukuksuzluklar ve despotluklarla anılan bir mafya görüntüsü veren bir iktidar mensuplarına kim niye itibar etsin ki!
Tabii bu durumun ceremesini sadece muhteris iktidar mafyasının aktörleri çekmiyor. Bu sapkınlığın ülkeyi bedeli ağır oluyor. Mesela Türkiye’nin AB, NATO ve ABD ile olan ilişkileri üzerinde tamiri zor tahribatlara yol açıyor. Denebilir ki “ilişkilerin değerler ekseninden tamamen çıkıp jeopolitik mecburiyetler seviyesine gerilediği dönemler geçmişte de oldu.” Haklısınız ama, o dönemlerin de tarihte pek gururla bahsedilecek şekilde yer almadığını da unutmamak gerekir.
Batı’da durum bu kadar vahim de Doğu’da çok mu matah sanki? Muhteris iktidar çetesinin “bölgenin sahibi biziz”, “bölge bizden sorulur”, “düzen kurucu biziz” dediği Ortadoğu’da neredeyse konuşabileceğimiz ülke kalmadı. Tek adam diktası ve mafyatik bir iktidar çetesi tahakkümündeki Türkiye, Mısır, Suriye, Libya, İsrail, Yemen gibi ülkelerde büyükelçi bile bulunduramaz hale geldi. Öyle ki Ortadoğu politikalarını Suudi Arabistan ve Katar’ın peşine takacak kadar büyük bir acziyet içerisinde. Maalesef Türkiye, bölgedeki gelişmelerin kaderini belirleyecek tüm süreçlerden dışlanmış, kendisine güvenilmeyen bir ülke haline gelmiş durumda. Türkiye’yi çevresine istikrar ihraç eden bir ülke olmaktan çıkarıp, şerrinden emin olunamayan bir ülke haline getirenlerin vebali çok büyük çok! Sadece bir iki açıdan örneklendirdiğim böylesine rezil bir dış politika ile arsızca dile getirilen büyük iddiaların tutarlılığını değerlendirmeyi ise size bırakıyorum.
Peki içeride durumlar nasıl? Maalesef bugün Türkiye’de tek adam diktasının banisi Erdoğan’a hakaret ettikleri gerekçesiyle gözaltına alınan insanlara ve hatta 10’lu yaşlardaki çocuklara her gün bir yenisi ekleniyor.  Gazete ve televizyonlara polis baskınları düzenleniyor. Sırf mesleklerini hakkıyla icra ettikleri için veya bir dizi senaryosundan dolayı gazeteciler tutuklanıp hapse atılıyor. Hala dışarıda kalıp işini yapmaya çaba harcayan gerçek gazeteciler tek tek işlerinden ediliyor. Gazetecilerle tek tek uğraşmak yerine bazen medya organlarına doğrudan hükümet tarafından el konuluyor. Muhalif her gazeteci ya da aydın hükümet çevrelerinden cesaret alan lümpen güruhlar tarafından ölümle tehdit ediliyor, her türlü hedef göstermeye ve karakter suikastine maruz bırakılıyor… Gelin görün ki tek adam diktasının eseri olan işte bu pespaye ortama Erdoğan’ın alay edercesine “dünyanın en özgür medyası Türkiye’de” iddiası eşlik ediyor.
İddia ve oluşturulmak istenen algı kulağa hoş geliyor ama gerçekler maalesef çok acı. Freedom House’a göre Türkiye geçen yıl medyası “özgür olmayan” ülkeler arasındaydı. Bu yıl, bana göre hatalı bir değerlendirmeyle, “yarı özgür” kategorisine alındı. Sınır Tanımayan Gazeteciler Örgütü’ne göre ise basın özgürlüğü açısından 180 ülke arasında 149. sırada. Geçen yıl 153. sıradan buraya gelmeye ne kadar sevinsek azdır herhalde! Gün geçmiyor ki Türkiye, gazetecilere yönelik baskı ve hukuksuzluklardan dolayı uluslararası demokratik örgütlerin ve meslek örgütlerinin kınamasını hak edecek bir şeyler yapmasın. Başbakanı’nın basın ve ifade özgürlüğü kriterini “evinize akşamları sağ dönebiliyorsanız, özgürsünüz” seviyesine düşürdüğü bir ülkenin talihli gazetecileri olarak, iktidar çetesinin bize lütfettiği özgürlüğün kıymetini yeterince bilemiyoruz galiba!  
Ya peki ekonomideki başarılar? Erdoğan ve ülkede yağmalamadık yer bırakmayan iktidar çetesinin anlattıklarına göre Türk ekonomisi tam bir başarı hikayesi. Dediklerine göre bu hikaye böyle devam ederse 2023’e kalmaz dünyanın en büyük 10 ekonomisi arasına girermişiz. Büyük devlet ve süper güce de ancak böyle bir ekonomi yakışır zaten! Halkı efsunlamak için söyledikleri bu pespaye yalanlara en fazla kendileri inanıyor olmalılar ki, büyük bir özgüven patlamasıyla, bir aralar iktidar çetemizin Eurozone ülkelerine tepeden bakan ekonomi dehaları AB liderlerine ekonomi dersleri vermeye bile yeltenmişlerdi.
Dünya ekonomisi gerilerken Türk ekonomisinin ne kadar büyük bir büyüme içerisinde olduğunu yıllar boyu her gün onlarca ekrandan, onlarca manşetten sürekli dinleyip, okuyup durduk. Hatta öyle ki, başarı sarhoşu Başbakanımızın bir Avrupa seyahati sırasında “Avrupalı işsizlerin yeni iş kapısının Türkiye olduğu”nu söyleyip, Avrupalı işsizleri Türkiye’ye davet etmişliği bile vardır. Ne güzel hikaye değil mi? Ya peki gerçekler?
Algı ve propaganda güzel ama maalesef palavra kaldırmayan “ekonomik gerçekler” gibi çok ciddi bir sorunumuz var. 1 doların 3 lira olmasına doğru yol alan Türk Lirası’nın tarihinin en değersiz dönemini yaşıyor olması sanki bu müthiş ekonomik başarı hikayesine pek uymuyor gibi. Uzun dönemli borçlanma faizinin son aylarda 2 puan artarak yüzde 9’un üzerine çıkması da müthiş başarı hikayemizi biraz gölgeliyor sanki. Gayrimenkul üzerinden rant ekonomisine yöneldikçe üretim ekonomisi tekleyen bir ülke olarak ihracatta da sanki işler iyi gitmiyor. 500 milyar dolar olan 2023’te ulaşılması planlanan ihracat hedeflerine ulaşmak için Türkiye’nin ihracatının her yıl yüzde 25 artması gerekiyor. Gelin görün ki yıllık ancak yüzde 3,3 artış gibi bir sorunumuz var. Üstelik bir de ihracata artış trendi de durdu ve maalesef gerileme başladı.
Dünyanın en büyük 10 ekonomisi arasına girmek şöyle dursun Türk ekonomisi yıllarca koruduğu 17.’lik sırasından 19.’luğa gerilemiş durumda. Bloomberg’in bir araştırmasına göre ise Türkiye işsizlik ve enflasyon kriterlerine göre dünyanın en sefil 9. ülkesi payesini edindi. Üstelik enflasyon bir türlü hedeflendiği gibi olmuyor, yüzde 8’leri zorluyor. Daha kötüsü geniş halk kitlelerini etkileyen ve gıda, barınma ve ulaşım gibi kalemlerden oluşan “yoksul enflasyonu” bu rakamdan da kat be kat fazla çıkıyor. İşsizlik yeniden henüz 2 basamaklı ama, eğitimli genç işsiz oranı yüzde 30’ları buluyor. Hava olsun diye “Avrupalı işsizlere kapımız açık” diyen iktidar çetesi kendi çocuklarına iş bulmakta nedense aciz kalıyor.
Daha bunlara görkemli mega projelerdeki başarısızlıkları, her öğrenciye bir tableti öngören Fatih Projesi’nde 4 yılda bir arpa boyu yol alınamamasını, estirilen medyatik terörle tartışılmaz bir tabuya dönüştürülen çözüm sürecindeki başarısızlıkların nasıl büyük başarı gibi sunulduğunu, gelecek nesillerden acısı feci şekilde çıkacak olan eğitimin içinde bulunduğu rezaleti ve daha pek çok şeyi eklemek mümkün. Ama sanırım bu kadarı yeter! İktidar mafyasının yalanlarla bizim sabrımızı zorladığı gibi acı gerçeklerle sizin de sabrınızı fazla zorlamamak lazım.