anayasa etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
anayasa etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Şubat 2016 Çarşamba

Davutoğlu, Erdoğan’a Anayasa kitapçığı fırlatır mı?

Alışılmadık bir başbakanlık tarzı sergileyen Ahmet Davutoğlu hakkında eleştirel bir şeyler yazmak benim için artık daha da zorlaştı. Çünkü yapılan eleştirilerin hangisini hakaret kapsamına sokacağını, hangisine derhal dava açacağını ve bağımsızlığını yitirmiş hangi mahkemeden ne ceza verdireceğini kestirmek imkansız.
1 Ocak 2015 tarihinde Today’s Zaman için kaleme aldığım, Türkçesini ise şahsi bloğumda yayınladığım yıllık değerlendirme yazısında 2014 yılının temel sorunlarını analize gayret etmiştim. Yazının ana tezi olarak tek-adam rejimi peşinde koşan Erdoğan’ın Türkiye’nin en büyük sorunu haline geldiğini, bu hale gelmesinde ise en büyük sorumluluğun Anayasa’da tanımlanmış başbakanlık yetkilerine sahip çıkma iradesini gösteremeyen Davutoğlu’na ait olduğunu işlemiştim. Eleştirel ifadelerim belki sert ve köşeli olabilir ama söz konusu yazıda o güne kadar ne gördümse onu yazmaya çalışmıştım.
Maalesef, 2015 yılı boyunca ikili arasında yaşananlar ve ülkeye yaşattıkları o yazıdaki görüşlerimi sadece doğrulamakla kalmadı, daha da güçlendirdi. Ama bu ülkede haklı olmak, doğrulanmak hiçbir şeyi değiştirmiyor. Tam tersine başınızı beladan belaya sokuyor. Benim de öyle oldu.
Tıpkı gölgesinden bir türlü çıkamadığı Erdoğan’ın muhaliflerine karşı bir sansür, yıldırma, sindirme ve susturma yöntemi olarak kullandığı gibi farklı mecralardaki eleştirilerimden dolayı hakkımda birçok dava açan Davutoğlu, bu yazım hakkında da hapse atılarak cezalandırılmam talebiyle derhal bir hakaret davası açmıştı.
İfade ve basın özgürlüğünü evrensel demokratik kriterlere uygun olarak düzenleyen ilgili AİHS maddeleri ve bu konudaki AİHM kararları çerçevesinde asla suç olmayacak yazımdaki eleştirel düşüncelerden dolayı yargılandım. Bağımsızlık ve tarafsızlık açısından nasıl bir durumda olduklarını özel olarak anlatmaya gerek duymadığım bir mahkeme tarafından 1 Şubat 2016 günü 354 gün hapis cezasına çarptırıldım. Nispeten insaflı olmalı ki mahkeme bu cezayı günde 20 TL üzerinden 7080 TL’lik para cezasına çevirdi. Yeniden hapse atılma opsiyonunu açık bırakmak ve “aynı suçu” işlememem şartıyla hükmün açıklanmasını 5 yıl erteledi.
Yani o yazıdaki basit eleştirilerimden dolayı şimdilik hapse girmedim. Mahkeme masrafları dışında kalan 7080 TL’lik para cezasını da şimdilik ödemem gerekmiyor. Ama kim bilir belki şu an bile bu satırları yazmak suretiyle “aynı suçu” işleyerek tekrarlamış olabilirim. Neyin suç olup olmadığını hukukun belirlemediği, kimin keyfi şekilde cezalandırılacağına muktedirlerin bir işaretinin yeterli olduğu bir iklimde ceza almak açıkçası çok da önemli değil. Hem mademki asıl amaçları en basit eleştiriye bile bu türden saçma sapan davalar açarak gazetecileri, aydınları ve halkı sindirmek, o zaman bizlerin üzerine düşen görev de her türlü riski göze alarak yanlışlara yanlış, zulümlere zulüm demeye ve hukuksuzlukları, hırsızlıkları, yolsuzlukları, keyfilikleri eleştirmeye devam etmektir.
            Bu haksız ve hukuksuz cezanın tek iyi tarafı varsa o da hiçbir anayasal sınırı tanımayan, hiçbir demokratik teamüle uymayan ve güçler ayrılığı sistemini kasti bir şekilde tarumar eden Erdoğan karşısında Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun muhteşem iradesizliğini yeniden düşünmeme vesile olmasıdır. Hala geçerli olan parlamenter demokratik sistem çerçevesinde konumları, yetkileri ve sorumlulukları Anayasa tarafından çok net bir şekilde tanımlanmış olduğu halde Erdoğan’ın adeta bir diktatör gibi davranmasına olanak veren zeminin Davutoğlu’nun iradesizliğinden kaynaklandığına dair görüşüm geçerliliğini bugün de ve üstelik güçlenerek koruyor. Ama yine de insan bir siyasal fantezi kabilinden Davutoğlu gibi bir şahsiyetten “bir sürpriz gelir mi acaba?” diye beklemeden de edemiyor.
            Hem hazır AKP’nin kurucu babalarından Bülent Arınç geç de olsa, az da olsa, ürkek de olsa Erdoğan diktasına karşı sesini şöyle bir hafiften yükseltmişken bir benzerini neden Davutoğlu yapmasın ki? Mesela, arkasında pek de hoş olmayan izler bırakarak kaçak göçek davranmak yerine Türk siyasi tarihinde öncülü olan bir davranışı neden tekrarlamasın? Fantezi bu ya, mesela, Erdoğan’ın anayasa gereği başkanlık ettiği bir MKG toplantısı ya da keyfi bir şekilde başköşeye oturduğu bir bakanlar kurulu toplantısı sırasında Davutoğlu, anayasal sınırlarını etkili bir şekilde hatırlatmak için anayasa kitapçığını Erdoğan’a neden fırlatmasın?
Sınır tanımayan ihtiraslarına ulaşmak için sergilediği pervasız tavırlarıyla Erdoğan’ın sadece Anayasayı veya demokratik parlamenter hukuk devletini değil kendisinin iradesini ve hatta şahsiyetini de paçavraya çevirdiğini engin birikimiyle Davutoğlu hiç görmüyor olabilir mi? Farkında olduğu halde bu acıklı durumuna nasıl tahammül edebiliyor, doğrusu ben hiç anlayamıyorum.  
Biliyorum 19 Şubat 2001 tarihli MGK toplantısında DDK konusunda ve büyük ölçüde haksız bir zeminde dönemin Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in dönemin Başbakanı Bülent Ecevit’e karşı yaptığı şeyin bir benzerini, çok haklı bir zeminde dahi olsa, Davutoğlu’ndan beklemek neredeyse imkansız. Güneydoğu’da iç savaşa, Ankara’da kaosa, tıpkı 2001’deki gibi ekonomide büyük bir yıkıma ve toplumda güçlü bir sosyal patlamaya doğru koşar adım gidildiği şu şartlarda böyle bir çıkışa oysa ne kadar da ihtiyaç var.
Hep söylendiği gibi olağandışı şartlardan ancak olağandışı yöntemlerle çıkılabilir. Mevcut olağandışı şartlar mademki çok büyük ölçüde Erdoğan’ın sınır tanımayan ihtiraslarından ve demokratik nezakete uymayan tavırlarından kaynaklanıyor, öyleyse Erdoğan’ın şu ya da bu yöntemle zinhar kendi Anayasal sınırlarına çekilmesini sağlayacak meşru olmakla birlikte olağandışı bir hamle şart. Şüphesiz ki, zaten her açıdan perişan durumda olan ülkeye daha fazla bedel ödetmeyecek olağan ya da olağandışı bir yöntem bulmak gerekiyor.
Anayasa’da ve parlamenter sistem içerisinde kendisine tanınan müthiş yetkilere rağmen sergilediği acıklı iradesizliğine dair yazdıklarımdan dolayı Davutoğlu, bana ister yeni davalar açar, isterse açmaz. Bu tamamen kendisinin bileceği ve karar vereceği bir durum. Ama unutmasın ki böyle devam ederse, bütün sosyal bilimciler gibi çok sevdiğini bildiğim tarih bir gün bu dönemde yaşananları yargılamaya başladığında Türkiye Cumhuriyeti başbakanları arasında Davutoğlu’nu ne kendisinin, ne çocuklarının, ne de torunlarının hiç de memnun kalmayacakları ve asla gurur duyamayacakları ayrı bir kategoride ele alacaktır.

20 Ocak 2016 Çarşamba

Herkes sussun! “Yeni anayasa” yapıyoruz…


Kuruluşundan beri demokratik yeni bir anayasa yapma sözü veren AKP, 2007 seçimleri öncesi tekrarladığı bu sözünü 2011 seçimlerinin en baskın vaadi haline getirmişti. 2007 yılında Anayasa Profesörü Ergün Özbudun önderliğinde ehil bir ekibe hazırlattıkları taslak bu yönde iyi niyetli bir adım olarak tarihe geçmişti. Bu başarılı ve dengeli taslağın AKP tarafından budanarak siyasileştirilmesi ise tüm demokrat çevrelerin tepkilerine yol açmıştı. Son birkaç yılda yaşananlar ışığında bakıldığında Özbudun’un özgürlükçü/çoğulcu/demokrat Anayasa taslağının AKP ve Erdoğan tarafından neden benimsenmediği artık daha iyi anlaşılabiliyor.
Tüm diğer iktidar namzedi siyasi partiler gibi, askeri darbe eseri 1982 Anayasasını değiştirme vaadini siyasi bir yem olarak kullanan AKP, 2011 seçimleri sonrası Meclis’te bu vaadini gerçekleştirmek yerine bir “Anayasa Uzlaşma Komisyonu” kurarak oyalama yöntemlerine yönelmişti. Ancak hemen itiraf etmeliyim ki, AKP “yeni Anayasa yapma” konusunda sanki bu sefer daha samimi gibi. Peki, samimiyetle yapmaya niyetlendikleri bu yeni anayasanın demokrasi, hukuk ve özgürlük beklentileriyle herhangi bir ilgisi olacak mı? İşte orası çok şüpheli…
AKP, “yeni anayasa” yapma konusunda bu sefer samimi çünkü mevcut Anayasa maddelerine, hukuk ilkelerine, yargı kararlarına ve demokratik teamüllere hiçbir saygısı olmayan Erdoğan, kendisini daha da güçlendirecek yeni bir anayasa istiyor. Bu yeni anayasanın hukuka saygılı, temel insan haklarına ve özgürlüklere duyarlı demokrat çevrelerin arzu etmeyeceği bir anayasa olacağı ise şimdiden belli. Çünkü AKP’nin derhal kollarını sıvamasına yol açan bu çabanın ana motivasyonunu daha fazla güç isteyen Erdoğan’ı mutlu etmek oluşturuyor. Erdoğan’a istediğini vermek için yola çıkılan yeni Anayasa arayışının demokrasiyi ilerletmesi, hukuk devletini yeniden rayına oturtarak güçlendirmesi, hak ve özgürlükleri genişleterek geliştirmesi hiç beklenebilir mi?
Mevcut Anayasa’yı sürekli ihlal eden, oldu-bittileri ve fiili durumlar oluşturmayı bir yönetim tarzı olarak benimseyen Erdoğan’ın “yeni Anayasa” kılıfı altında bir diktatoryal sistem arayışında olduğundan şüphelenmek için sebep çok. Tıpkı III. Napolyon’un 1851’de Fransa’da gerçekleştirdiği gibi… Erdoğan gibi III. Napolyon da maceralı hayatının bir aşamasında cumhurbaşkanı seçilmişti. Ancak Cumhurbaşkanlığı koltuğundayken bir süre sonra elindeki yetkilerle yetinememiş, Meclis’e ve hükümete darbe yapmış ve kendisini İmparator ilan etmişti. Parlamentoyu ortadan kaldırmış, aralarında Victor Hugo’nun da olduğu 1545 kişiyi sürgüne yollamıştı. 59 muhalifine ise idam kararı (5’i infaz edilmiştir) verdirtmişti. 
Kaostan bunalan, geçmişin belirsiz ve acı dolu günlerine geri dönmekten korkan çeşitli halk kesimlerinin desteğini almayı başaran III. Napolyon, bu desteğine karşılık halka, Erdoğan’ın tüm muhaliflerini sindirmek için çıkarttığı “makul şüphe yasası”nın aksine, “makul ölçüde özgürlük” sözü vermişti. Ancak özgürlük sözüne rağmen en ceberut “polis devleti” yöntemlerini uygulamaya koymuştu. “Bonapartizm”i bir ideoloji haline getirmiş, ekonomi ve refahta bazı geçici iyileştirmeler olmakla birlikte Fransa’yı sonu felaketle biten demir yumruklu bir diktatörlük rejimi ile yönetmişti. Şimdi, biraz farklı yöntemlerle de olsa, biz de Fransa’nın III. Napolyon tecrübesine benzer bir tecrübeyi yaşamanın eşiğinde bulunuyoruz.
Bu eşiği aşmak için ise sadece Erdoğan’ın arzularını kendisine dava edinmiş güçlü bir siyasi partiye ve bu eşiği aşmaya istemeyerek de olsa alet olacak basiretsiz bir muhalefete ihtiyaç var. Tamamen Erdoğan’ın kontrolünde hareket eden AKP’nin bu konudaki yoğun çabası elbette ki anlaşılabilir bir durum. Ama bu çabanın asıl niyeti belli olduğu halde, şu ana kadar HDP dışında, Meclis’teki muhalif partilerin kurulan uzlaşma komisyonuna üye vermekteki acelecilikleri hakikaten şaşırtıcı. Muhalefet partilerinin ülkede sanki yeni bir anayasa yapmak için gerekli tartışmaların yapılmasına uygun demokratik ve özgürlükçü bir iklim varmış gibi hareket etmekte kendi kendilerini bu kadar çabuk nasıl ikna ettiklerini hakikaten çok merak ediyorum.
Bu muhalif partiler gazetecilerden akademisyenlere, sivil toplumdan aydınlara varıncaya kadar herkesin susturulduğu, korkutulduğu, sindirildiği bir ortamda sahiden özgürlükçü yeni bir anayasanın yapılabileceğine mi inanıyor? Hakikaten, 6 milyon oy almış HDP’nin kapatılmasından, bu partinin önde gelen isimlerinin tutuklanmasından söz edilen bir ortamda mı demokratik yeni bir anayasa yapılacak? Tüm muhalif isimlere polis baskınlarının yapıldığı, üzerlerinde her türlü baskının kurulduğu, ana muhalefet partisi CHP’nin liderine bile soruşturma üzerine soruşturma açıldığı bir ortamda mı özgürlükçü yeni bir anayasa tartışılacak? Yargının Erdoğan rejimi ve AKP iktidarının elinde bir dikta sopasına dönüştürüldüğü, hoşa gitmeyen her ses çıkaranın başına balyoz gibi indiği bir ortamda mı hukuku ve adaleti esas alacak yeni bir anayasa yapılacak?
İş dünyasının keyfi el koymalar ve mali cezalarla sindirildiği, muhalif görülen iş çevrelerinin şirketlerinin Erdoğan rejimi ve AKP hükümeti tarafından gasp edildiği bir ortamda mı rekabetçi piyasayı öngören yeni bir anayasa yapılacak? Muhalif gazetecilerin tutuklanarak hapse atıldığı, binlercesinin işlerinden edildiği, yüzlercesinin açılan soruşturmalar ve güdümlü davalarla boğulduğu bir ortamda mı hak ve özgürlüklerin garantisi yeni bir anayasa yapılacak? Muhalif gazetelere el konulduğu, bağımsız TV’lerin yayın yapamaz hale getirildiği bir ortamda mı çok sesliliği esas alan yeni bir Anayasa yapılacak? Geçmişteki cesur çıkışlarıyla tanınan Sezen Aksu gibi toplumun her kesiminin severek dinlediği bir sanatçının bile “herkes tarafından tembihlendim, konuşamam” dediği bir korku ikliminde mi farklılıklara saygılı çoğulcu yeni bir anayasa yapılacak?
Diyelim ki CHP, MHP ve HDP sonuçları peşinen belli olan böyle bir sürece alet oldular ve yeni bir anayasa yapıldı. Sanıyor musunuz ki bu yeni anayasa demokrat ve özgürlükçü çevrelerin beklediği gibi demokratik, çoğulcu, özgürlükçü bir ruhta ve evrensel hukukun gereklerine uygun bir anayasa olacak? Hiç sanmam.
Elbette ki önünde küresi olan bir kahin değilim. Ama geçmişte benzer süreçler yaşamış halkların ilham verici tecrübelerinden ders alarak size olacakları peşinen söyleyeyim. Bu sözde yeni anayasa çabaları sayesinde Erdoğan Rejimi hızla yerleştirdiği dikta sitemini konsolide etmek için ihtiyaç duyduğu çok kıymetli zamanı kazanmış olacak. Her şeye rağmen sonuca ulaştırılması durumunda bu yeni anayasa Erdoğan’ı arzu ettiği nitelikteki bir tuhaf başkanlığa taşırsa ne ala. Peki bunu başaramayacak olan bir anayasanın hayata geçmesi sizce mümkün olabilir mi? Güçler ayrılığı/dengesine dayalı parlamenter sistemi kodlayan mevcut anayasanın hiçbir maddesine ve kurumsallaştırdığı siyasal sistemin hiçbir ilkesine saygı göstermemek suretiyle 150 yıllık tecrübeye dayalı parlamenter sistemi çöpe çeviren Erdoğan’ın, şu ya da bu sistemi getiren ama Erdoğan’ı mutlu edemeyen, henüz sistemleşmemiş bir anayasaya geçit vereceğini mi sanıyorsunuz?
Kamuoyu araştırmalarına göre yüzde 52,4’ü mevcut parlamenter sistemden, sadece yüzde 31’i bilerek ya da bilmeyerek başkanlıktan yana olan bir halka rağmen icracı başkanlık sistemini getirme amaçlı bir anayasa yapma çalışmalarının ne kadar demokratik olduğu ise ayrı bir konu tabii. AKP’li seçmenin bile yüzde 43’ünün ikna edilemediği belirsiz bir sistem için bu kadar uğraşmaya yol açan kuşkulu motivasyondan sadece ben mi irkiliyorum?

13 Eylül 2015 Pazar

'Tek Adam'ın adamı

Bu yazıda aslında size anlatabileceğim yeni bir hikaye yok. Çünkü bu hikaye hiç de yeni bir hikaye değil. Geçen yıl 27 Ağustos’ta yazılmıştı. Cumartesi günü ise bu bilindik hikaye sadece tekrar edildi o kadar. Tekrarı yapılırken de hikayenin ana teması doğal olarak daha güçlendirildi. Ana temayı sıkıntıya sokan bazı önemsiz küçük detaylar törpülendi. Bilindik bu kötücül hikayemiz kemale erdirildi.
Hatırlayacağınız gibi Erdoğan 10 Ağustos 2014 tarihinde cumhurbaşkanı seçilmiş, ancak Anayasa’nın 101.-107. maddeleri arasındaki hükümlerin tamamını ihlal etmek pahasına ne milletvekilliğinden, ne başbakanlıktan, ne de parti başkanlığından haftalarca vazgeçmemişti. Üstelik seçilmiş bir cumhurbaşkanı olarak tarihine kendisinin karar verdiği 27 Ağustos 2014’teki AKP 1. Olağanüstü Kongresi’ne katılmaktan çekinmemişti.
Bu kongreyi tuhaf kılan tek şey Erdoğan’ın Anayasa’nın açık maddelerini, demokratik teamülleri ve siyasi nezaketi hiçe saymasından ibaret değildi. Erdoğan sonrası AKP’nin doğal lideri olması beklenen, tüm anketlerde de öyle çıkan, devrin cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün görev süresi 28 Ağustos 2014 günü sona erecekti ve bu kongre sadece bir gün önce düzenleniyordu. Açıkçası hukuk, Anayasa, demokratik teamüller, siyasi ve en temel insani nezaket kuralları alabildiğine zorlanıyor, kanırtılıyordu. Belli ki Erdoğan ve çevresi Gül’ün AKP’ye dönmesini istemiyordu. İstememekle kalmayıp, türlü şark kurnazlığı ve çeşitli Ali Cengiz oyunlarıyla bunu imkansızlaştırıyorlardı.
İşte böyle bir ortamda AKP, tek aday ve tek listeyle Olağanüstü Kongre’ye gitmiş ve Erdoğan’ın işaretiyle Ahmet Davutoğlu’nu parti başkanı seçmişti. Seçmişti demem lafın gelişi. Çünkü, kongrede tek aday olunca seçimden ziyade bir atama mevzubahisti. Ama Davutoğlu tek aday gösterilse bile demokrasinin işlemesi mümkün olabilir ve bu AKP’yi izleyenlere bu partide demokratik bir umudun hala canlı olduğuna dair fikir verebilirdi. Öyle ya, neticede son derece tartışmalı ve sıkıntılı bir dönemde, üstelik hiç de şık olmayan çeşitli ayak oyunlarıyla olağanüstü bir kongre yapılıyordu. O zamana kadar yapılan bütün anketlerin Erdoğan sonrası doğal lider olarak gösterdiği Abdullah Gül’e, göstere göstere bir çerme takılıyordu. Kongrede tek aday olsa dahi yapılan bütün bu nezaketsizliklerin, haksızlıkların ve ayak oyunlarının mutlaka bir siyasi sonucu olmalıydı.
Ama olmadı. AKP’nin 1. Olağanüstü Kongresi’ne tek aday olarak sokulan Ahmet Davutoğlu bin 388 delegeden bin 382’sinin oyunu aldı. Sakın yanlış anlaşılmasın o 6 oy da olup bitenlere karşı protesto oyu falan değildi. Teknik sebeplerden geçersiz sayılan oylardan ibaretti. Yani Erdoğan bir sürü hukuki olmazları zorlayarak, demokratik teamülleri, siyasi etik ve nezaketi hiçe sayarak Davutoğlu’nu atamış ve Davutoğlu yine de delegenin tamamının oyunu almıştı. Benim için o gün AKP’nin bilinen anlamıyla bir siyasi parti olarak tarihe gömüldüğü gün olmuştu. Ortada demokratik parti olma niteliğini tamamen kaybetmiş bir şey vardı artık.
İşte bu yüzden, çevremde yeni AKP Başkanı ve Başbakan olan Davutoğlu’nun bazı şeyleri değiştirebileceğine dair zayıf da olsa umutlarını dile getirenlere, böyle bir şeyin asla mümkün olamayacağını gerekçeleriyle anlatıp durdum. Çünkü, Davutoğlu’nu değil de Erdoğan şayet hiç kimsenin tanımadığı, bilmediği ve belki de hiç olmayan “Tavukoğlu” diye birini aday göstermiş olsaydı muhtemeldir ki o da delegenin yüzde yüz oyuyla seçilecekti. Neticede AKP ve yönetimi, Anayasa ve teamüllere göre artık tarafsız olması gereken Erdoğan’ın ihtirasları uğruna siyasette kullandığı bir aparattan ibaretti.
Cılız da olsa umutlarını dile getirenlere bu konuda hep şunu söyledim: “Şayet, AKP  demokratik kültürden azıcık nasibini almış bir parti olsaydı hukuk, demokratik ve siyasi nezaket böylesine kanırta kanırta zorlanarak yapılan bir kongrede en azından birkaç yüz delegenin protesto oyu kullanması gerekirdi. Davutoğlu delegelerin yüzde 100’ünün değil de mesela sadece yüzde 55’inin oyuyla seçilmiş bir parti başkanı ve başbakan olsaydı belki umutlu olunabilirdi. Böyle bir durumda AKP’nin en azından yüzde 55’inin Davutoğlu’nun arkasında olduğu düşünülebilirdi. Oysa Kongre’de kendisine oy veren delegenin yüzde 100’ü Erdoğan öyle istediği için Davutoğlu’na oy verdi. Davutoğlu kendisine ait olmayan bir gücün ürettiği bir figürdür ve artık kendisi olarak kalma şansını bile yitirdi. Görünürde AKP Başkanı ve Başbakan olsa da Davutoğlu’nun siyasi özgül ağırlığı yok hükmündedir. Çünkü böyle bir özgül ağırlığı yoktur. Dolayısıyla kendisinden hukuka uygun, özgün, medeni, izzetli ve demokrat bir tavır beklemek abesle iştigaldir.”
Belki de bu analizimde yanılmayı en çok isteyen kişi bendim. Ama geçtiğimiz bir yıl boyunca yaşanan gelişmeler, Davutoğlu’nun liderlik yapacak tıynetten hiç nasiplenmediğini apaçık ortaya koydu ve bu analizi maalesef doğruladı. Kendisini ve kişiliğini inkar ederek konuşma üslubunu, mimiklerini bile Erdoğan’a benzetmeye çalışmaktan, onu taklit etmekten çekinmeyen birinden ne beklenirdi ki zaten?
Dün de AKP 5. Olağan Kongresi’ni yaptı ve tek aday gösterilen Davutoğlu, oy kullanan bin 360 delegenin, geçersiz sayılan 7 oy hariç, tamamının oyuyla yeniden AKP başkanı seçildi. Pardon yeniden atandı. AKP hakiki bir demokratik siyasal parti olsaydı şayet, her şeyden önce mutlaka bu kadar türbulanslı bir zamanda içinden kaçınılmaz olarak başka adaylar ve başka listeler de çıkardı. Tek aday, tek liste ile yapılan Kongre, AKP’nin demokratik niteliklerinden geriye pek bir şeyin kalmadığının apaçık ve güçlü bir teyidi niteliğinde oldu. Ama bu durum hiç şaşırtmadı.
Aslında AKP 5. Olağan Kongresi, 28 Ağustos 2014 AKP 1. Olağanüstü Kongresi’nden çok daha feciydi. Çünkü, bu sefer Davutoğlu’nun parti yönetiminin şekillenmesi konusundaki etkisi de tamamen sıfırlandı. Kendisine en yakın isimleri bile parti yönetiminde koruyamazken, Erdoğan’ın dayattığı tüm isimleri parti yönetimine sokmak zorunda kaldı. Böylece Davutoğlu, kendi elleriyle Erdoğan’ın ellerine tamamen teslim olmuş kullanışlı bir siyasi aparatçığa dönüşmüş oldu. Bu garip durumun Türk siyasi tarihinde bir ilk olma özelliğiyle hep anılacağından hiç kimsenin şüphesi olmasın. Çünkü, Davutoğlu, kendi ekibini bile seçme hürriyetine sahip olamayan, en yakın yardımcılarını bile seçmesine izin verilmeyen bir genel başkan olarak ‘etkisiz eleman’ haline getirildi.
Kongreyle AKP’nin karar alma organı olan 50 üyeli Merkez Karar ve Yönetim Kurulu’nun (MKYK) yüzde 70'i yenilendi. Listenin neredeyse tamamı Cumhurbaşkanı Erdoğan’a sadakatleri ve bu sadakatin gereği militanlıklarıyla bilinen isimlerden oluştu. Kongre sonuçları Davutoğlu’nun ne resmen başkanıymış gibi yaptığı AKP üzerinde, ne de resmen başbakanıymış gibi göründüğü hükümet üzerinde herhangi bir fiili ağırlığı olmadığını gözler önüne serdi. Siyaseti yakından takip edenler bu durumu zaten biliyordu ama kongre bu tuhaflığı herkesin gözleri önüne serdi.
Neticede, bir “tek adam rejimi” kurmak amacıyla sivil bir darbe sürecinden geçen Türkiye’de görünürdeki Başbakan’ın tüm rolünün “tek adam”ın adamı olmaktan öteye gidemeyeceği bir durumla karşı karşıyayız. Dünkü net tablodan sonra ne AKP artık demokratik bir parti olarak kabul edilebilir, ne de Erdoğan vesayeti altında zoraki seçtiği parti yönetimi.

8 Eylül 2015 Salı

#Erdoğanİstifa


Bugün, sürekli asker ve polislerimiz şehit oluyorsa bunun sebepleri var…
Bugün, başta asker/polis aileleri olmak üzere bütün aileler çocukları ve yakınlarıyla ilgili her an kötü bir haberin ulaşacağından çok ciddi endişe ediyorlarsa bunun sebepleri var…
Bugün, ülkenin hiçbir köşesinde hiç huzur kalmamışsa bunun sebepleri var…
Bugün, toplum parça parça bölünüp kutuplaştırılmışsa ve her bir parçası ötekine düşmanlaştırılmışsa bunun sebepleri var…
Bugün, ülkenin dört bir yanında yaşayan her etnik ve inançtan vatandaşlarımız birbirine şüpheyle bakıyorsa bunun sebepleri var.
Bugün, 78 milyonluk koskoca bir milletin her ferdi büyük bir korku içerisinde her an başına kötü bir şeyler gelebileceğinden endişe duyuyorsa bunun sebepleri var.
Bugün, sıradan insanların başına endişe ettikleri kötü şeylerden pek çoğu, hiç beklemedikleri bir anda ve tam da endişe ettikleri gibi, geliyorsa bunun sebepleri var…
Bugün eli kanlı terör örgütü PKK, tarihinde hiç olmadığı kadar güçlenmişse bunun sebepleri var…
Bugün Türkiye’de başta PKK ve IŞİD olmak üzere tüm terör örgütleri için çok uygun bir iklim oluşmuşsa bunun sebepleri var...
Bugün, Türkiye dünyadan tamamen kopmuş, yapayalnız kalmış ve sıradan bir despotluk gibi iyice içine kapanmışsa bunun sebepleri var…
Bugün, Türkiye itibarını ve imajını tüm dünyada tamamen sıfırlamışsa bunun sebepleri var…
Bugün, ekonomi berbat gidiyorsa, enflasyon artıyor, işsizlik düşmüyorsa, üretim ve ihracat düşüyorsa, borçlar ve cari açık artıyorsa, yabancı yatırımcılar gelmiyor ya da gelmiş olanlar apar topar ayrılıyorsa, ülkeyi ziyaret eden turistler azalıyorsa bunun sebepleri var…
Bugün, 2008’de 1,16 olan TL’nin Dolar karşısındaki değeri 3,1 TL civarına gelmişse bunun sebepleri var…
Bugün, madenlerde yüzlerce madenci, işyerlerinde binlerce işçi ölüyorsa bunun sebepleri var.
Bugün kendi kendisini şişiren bir rant ekonomisinin azman dişlilerine dönüşen inşaat sektörünün elinde şehirlerimiz ve çevre geri döndürülemez şekilde tahrip ediliyorsa bunun sebepleri var…
Bugün, zaten hep güdük bırakılmış demokrasimiz iyice can çekişiyorsa bunun sebepleri var…
Bugün, zaten bir toplumsal sözleşme olamamış yarım yamalak Anayasamız bile sadece kağıt üzerinde kalmışsa bunun sebepleri var…
Bugün, zulüm ve despotluk zirve yapmışsa, hukuk ve ahlak ayaklar altına alınmışsa bunun sebepleri var…
Bugün, demokrasilerin olmazsa olmazı kontrol ve denge mekanizmasının saç ayaklarını oluşturan güçler ayrılığı sistemi tamamen yok olmuşsa bunun sebepleri var…
Bugün, yargı suça batmış azgın bir muktedir güruhun elinde acuze bir şaklabana dönüşmüşse bunun sebepleri var…
Bugün, bir siyaset mafyası tarafından halkın iradesi gasp edilerek yok sayılmışsa bunun sebepleri var…
Bugün, Meclis tamamen atıl bırakılmışsa, yasama ve denetim görevlerini yerine getiremez hale getirilmişse bunun sebepleri var…
Bugün, başta basın ve ifade özgürlüğü olmak üzere tüm temel insan hak ve özgürlükleri bu ülkede tek tek son nefesini vermek ve en temel özgürlükleri ellerinden alınan insanlar boğulmak üzereyse bunun sebepleri var…
Bugün, Türkiye’de en temel insan hakkı olan yaşama hakkının bile hiçbir güvencesi kalmamışsa bunun sebepleri var…
Bugün, eğitim sistemi tamamen çökmüş, hem ahlaki hem de akademik olarak işlevini tamamen yitirmişse bunun sebepleri var…
Bugün, insanlar geleceğe olan son umut kırıntılarını da büyük ölçüde yitirmişse bunun sebepleri var..
Bugün, sadece bu yazıdan dolayı bile başıma nelerin gelebileceğinden emin olamıyorsam bunun sebepleri var…
Evet, bunların hepsinin sebepleri var… Ve sandığınızın aksine bu sorunlara yol açan sebepler aslında hiç de fazla değil… Elbette ki, bütün bu sorunların sebebini tespit ve teşhis etmek çözümün ve tedavinin önemli bir kısmını oluşturuyor. Ancak sorunlara kaynaklık eden sebep veya sebepler, bir taraftan orada dimdik duruyorken ve sebep oldukları eski sorunları her geçen gün daha da derinleştirip pekiştiriyorken, diğer taraftan da sürekli yeni sorunlara yol açıyorsa çareyi doğru yerde aramak lazım. Sorunların bu kaynağını doğru tespit etmek ve çok münbit bir sorun kaynağı olmaktan acilen çıkarmak lazım… Sivrisineklerle mücadeleyi bırakmadan asıl bataklığı kurutmak lazım.
Yukarıda çok az bir kısmını saymaya çalıştığım sorunların baş sorumlusu ve kaynağı bana göre Recep Tayyip Erdoğan’dır. Tabii, bu eşsiz sorun üretme maharetini göstermesinde sıkı sıkıya vesayeti altında tuttuğu siyasetteki, bürokrasideki, iş dünyasındaki ve medyadaki azgın bir azınlığın katkılarını da unutmamak gerekir. Erdoğan ve çevresindeki bu azgın azınlığın ihtirasları yüzünden Türkiye maalesef her geçen gün daha da yaşanmaz bir hale geliyor.
Öte yandan, sanırım kaynağına dokunulmadan sorunlara çözümler bulmaya çalışmak büyük bir aptallık olur. Büyük bir basiretsizlik ve körlükle sorunlara kaynaklık edene çözüm için umut bağlamak ise çok daha büyük bir aptallık olacaktır. Neticede Einstein’ın dediği gibi “aptallığın en büyük kanıtı, aynı şeyi defalarca yapıp farklı bir sonuç almayı ummaktır.” Maalesef, bu durum bu ülkede son yıllarda sıklıkla görülür oldu. Çünkü halkın önemli bir kısmı ya çözümü tekrar be tekrar sorunun kaynağından ve sebeplerinden bekliyor ya da sorunlara yol açan sebepleri ortadan kaldırmadan bir çözüm olabileceğini umuyor.
            Oysa, yapılması gereken son derece net ve açık. Bütün bu sorunlara yol açan, işlemedik anayasal suç bırakmayan Erdoğan ve vesayeti altındaki hükümetten bir an önce kurtulmak gerekiyor. Belgeleri, kanıtları ortalığa saçılmış yolsuzluk iddiaları, terör örgütleriyle netameli ilişkileri bir yana, bu ülkede yaşanan vahim sorunların her biri aslında sorumluluk ve izzet sahibi olanlar için istifaya yeter.
İstifa talep ediyoruz ama maalesef Erdoğan ve taifesinden böyle bir sorumluluk ve izzetli duruş göstermelerini bekleyemiyoruz. Bu yüzden bu sorunların müsebbiplerini demokratik yollardan alaşağı etmekten başka geriye meşru bir çare kalmıyor. Bu sorunlardan kurtulmak ve sorunlara kaynaklık edenlerle hukuk önünde hesaplaşmak için 1 Kasım’da halkın önünde büyük bir fırsat bulunuyor. Tabii 1 Kasım’da seçim olabilirse. Ya nasip!