İran etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İran etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Şubat 2016 Pazartesi

Suriye açmazı ve Rus muhasarası

AKP/Erdoğan rejimi tarafından 2011 yılından beri izlenen yanlış Suriye politikasının Türkiye’ye bedeli çok ağır oldu. Geleneksel Türk dış politikasından sapılarak girişilen “komşu ülkede rejim değiştirme” macerasının sebep olduğu maliyet sadece ikili ilişkilerle ve bölge politikalarıyla sınırlı kalmadı. Tamamen boş hayallere ve şahsi ihtiraslara dayalı yanlış varsayımlarla yürütülen yanlış Suriye politikası Türkiye’nin uluslararası güçlerle ve örgütlerle olan ilişkilerinde zehirleyici vahim sonuçlar doğurdu. Bunların yanı sıra, ülkenin iç güvenliğini, toprak bütünlüğünü, milli beraberliğini, sosyal barışını ve ekonomisini tehdit eder hale geldi.
Suriye’de aldığı yanlış tavır sonucu AKP/Erdoğan rejiminin oluşturduğu krizler anaforuna kaptırılarak zedelenen Türkiye’nin kritik ikili ya da uluslararası ilişkilerini burada saymakla bitiremeyiz. Ama ilk akla gelenlerin İran, Irak, Rusya, ABD, AB ve hatta NATO ile olan ilişkiler olduğunu söyleyebiliriz. Şayet AKP/Erdoğan rejimi sorunlu Suriye politikasının tamamen çöktüğünü kabullenerek çok keskin bir manevra yapamazsa korkarım ki krizin Türkiye’ye ödeteceği bedeller daha da ağırlaşacaktır. Uğradığımız kayıplar geri döndürülemez noktalara varacaktır.
Sadece Türk-Rus ilişkilerindeki berbat gidişata baksak dahi Suriye’de izlenen yanlış politikaların Türkiye’nin milli çıkarları üzerindeki yıkıcı sonuçlarını kolayca görebiliriz. Rusya, bu yanlış politikalar yüzünden, daha şimdiden, yüzyıllar boyunca erişemediği büyük bir jeo-stratejik imkana kavuşmuş durumda. Uluslararası hukuk açısından kolayca izah edebileceği meşru gerekçelere dayanan, uluslararası toplumun IŞİD’e olan haklı nefretini başarıyla kullanan Rusya, Türkiye’nin 910 km ortak sınırının bulunduğu Suriye’ye askeri ve siyasi olarak yerleşmeyi başardı. Bu sayede Doğu Akdeniz’de de yüzyıllardır hayal ettiği bir nüfuz alanı oluşturdu.
Yakın zamana kadar ortak bakanlar toplantısı yapacak, vizeyi karşılıklı kaldıracak kadar iyi ilişkilerin bulunduğu Türkiye ile Rusya arasındaki siyasi, ticari ve ekonomik münasebetler bugün maalesef baş aşağı bir seyir izliyor. Yıllık 32 milyar dolar seviyesine ulaşmış Türk-Rus ekonomik ilişkileri artık bir hayal, tıpkı Rus yatırımlarının ve Rus turistlerin artık birer hayal olması gibi.
Türkiye’nin ödediği siyasi, ekonomik, askeri ve stratejik bedeller bunlarla kalsa yine iyi. 17 saniyelik sınır ihlali gerekçesiyle bir Rus savaş uçağının düşürülmesinden bu yana Türkiye dört bir tarafından fiilen bir Rus askeri muhasarası altına alınmış durumda. Üstelik Rusya, düşürülen uçağına karşı bir misillemede bulunarak intikam almak için Türkiye’yi çatışma zeminine çekmenin de arayışı içerisinde. Çevremizde oluşan vahim tabloya baktığımızda şu tür analizler yapmak mümkün:
Rusya, büyük ölçüde AKP/Erdoğan rejiminin yanlış politikalarının oluşturduğu fırsatları değerlendirerek ve her türlü muhtemel çatışmaya hazırlıklı olacak şekilde Suriye’ye yerleşmiştir. Rusya’nın büyük bir askeri varlıkla bu ülkeye yerleşmesinin sınırlı bir süre için olduğuna dair ise herhangi bir veri ya da gösterge bulunmamaktadır.
Bu hamlesiyle Rusya, Türkiye’nin her türlü muhtemel tepkisini göze almıştır. Hatta Ankara’yı tepki göstermeye kışkırtan bir tavır içerisindedir. Öte yandan, ABD, AB ve NATO’dan ciddi bir itiraz beklemeyen Rusya, büyük bir ihtimalle, bundan böyle hep Suriye’de kalacaktır. Dahası Suriye’de oluşacak siyasi ve askeri yapı ancak Rusya’nın arzu ettiği ve Rusya’nın çıkarlarına uygun bir istikrardan ibaret olacaktır.
Bir savaş uçağının düşürülmesini büyük bir stratejik hamle için fırsata çeviren Rusya, bu sayede Türk savaş uçaklarının Suriye hava sahasındaki etkinliğini tamamen yok etmiştir. Böylece Türk ordusuna Suriye’deki PYD/YPG/PKK unsurlarına top ateşinden başka bir alan bırakmamıştır. Üstelik Rusya’nın çok sınırlı etkiye sahip bu top ateşini de Suriye’nin “meşru” unsurlarına yönelik bir “saldırgan eylem” olarak görme riski bulunmaktadır. Çünkü Esed rejimi PYD/YPG güçlerini meşru görmektedir. Ve bu resmi görüşünü BM Güvenlik Konseyi kayıtlarına da geçirmiştir. Rusya da silahlı PYD/YPG güçlerini resmen Suriye’deki “vatansever muhalif unsur” olarak tanımlamıştır.
Kritik soru şu: Moskova-Şam arasındaki ikili savunma antlaşmaları çerçevesinde Suriye’de bulunan Rus askeri varlığı bu ülkedeki PYD/YPG/PKK unsurlarına yönelik Türk topçu ateşine karşı bir mukabelede bulunabilir mi? Böyle bir müdahalenin fiili sonuçları ne olur? Böyle muhtemel bir tepkime durumunda Türk ordusu cevap olarak Suriye’ye giremeyeceğine göre, Türkiye’nin sınır aşan ve hatta sınır üzerindeki askeri etkisi daha da yitirilebilir mi? Yapılan yoğun top ateşine rağmen YPG’nin ilerlemesi engellenemiyorsa bu uygulamanın mantığı gözden geçirilemez mi?
27 Şubat’ta başlayacak olan ateşkes öncesi sahadaki güçlerin hızla hareket ederek etki alanlarını genişletmeleri ve pozisyonlarını güçlendirmeleri beklenebilir. Böyle bir durumda, iddia edildiği gibi, Esed rejimi ve Rusya’nın “terörist” olarak tanımladığı muhalif savaşçıları geceleri sınırdan Suriye’ye sokmak Türkiye’nin çıkarlarına ne kadar uygundur? Bu pratiğin Rusya’ya yeni kozlar verdiğinden hiç mi kuşku duyulmamaktadır?
Türkiye-Suriye ortak sınırı büyük ölçüde PYD kontrolünde olsa da bunun Rusya sayesinde mümkün olduğu herkes tarafından bilinmektedir. Yani Türkiye, çok az bir kısmı dışında, 910 km’lik Suriye sınırının neredeyse tamamında Rusya ile fiilen sınırdaş hale gelmiştir. Üstelik Türkiye’nin Rusya tarafından muhasarası sadece Suriye toprakları üzerinden de değildir. Çünkü Rusya, tarih boyunca izlediği Ortodoksların hamiliği politikasını bugün de sürdürmektedir. Bu bağlamda Ermenistan, AB üyesi Kıbrıs Rum kesimi, AB ve NATO üyesi Yunanistan Rusya’nın doğal müttefikleridir. İran’ın yanı sıra bu komşularına da yerleştirilen Rus S-300’leri ve S-400’leri Türkiye’nin çevresini kuşatmış durumdadır.
Öte yandan, Ermenistan’da konuşlandırdığı savaş uçaklarının sayısını daha da artıran Rusya, Mart ayından itibaren bölgede devriye uçuşlarına başlayacaktır. 1500 Rus subayının görev yaptığı Ermenistan Sınır Kuvvetleri’ne ait 29 karakolun 14’ünün Türkiye sınırına çok yakın olması kaygı vericidir. Rusya’nın Türkiye muhasarası Karadeniz üzerinde de güçlenerek devam etmektedir. Rusya, Kuban hava üssüne 40 yeni savaş uçağı ve helikopteri göndererek Türk savaş uçaklarının keşif kabiliyetlerini Karadeniz üzerinde de ciddi şekilde kısıtlanmıştır.
Görüleceği gibi AKP/Erdoğan rejiminin Ankara’yı sapladığı Suriye açmazı Türkiye’ye her cephede kaybettiriyor. Bir örümcek ağı gibi ülkemizi kuşatan Rus muhasarasından çıkmanın yolu ise tescilli yanlışlardan dönülerek öncelikle Suriye açmazından çıkmaktan geçiyor.

17 Şubat 2016 Çarşamba

Savaş üzerine

İçinde bulunduğumuz coğrafyada uzunca bir zamandır savaşlar, çatışmalar, kıtallar eksik olmuyor. Nihayet kendi ülkemizde de savaş tamtamları çalmaya başladı. Hatta tamtam aşamasını geçip çoktan savaşa girdiğimizi iddia eden hükümet yanlısı savaşçı kalemşörler bile var.
            Demokrasi ve hukuktan uzaklaştıkça denetlenemez bir güç haline gelerek akılalmaz hukuksuzluklara ve suçlara bulaşan bir iktidar kliğinin tüm bunların üstünü örtmek ve bir daha günyüzüne çıkmalarını engellemek için belli ki despotlukta birkaç kademe daha yukarı çıkmaya ihtiyaçları var. Despotlukta arzu ettikleri seviyeye çıkmanın en kestirme yolu ise muhtemel bir savaşın sağlayacağı uygun koşulları kullanmak. “Bütün savaşları, dövüşemeyecek kadar korkak olan, bu yüzden de kendileri adına dövüşmek için gençleri cepheye süren hırsızlar çıkarır,” diyen yazar Emma Goldman meğer ne kadar da haklıymış. 
            Şurası açık ki gırtlaklarına kadar hukuksuzluklara, yolsuzluklara ve suçlara batan bu iktidar kliğinin ihtiyacı dışında Türkiye’yi başka bir ülkenin topraklarında sonu belirsiz bir kanlı maceraya mecbur eden herhangi bir milli menfaat ya da sebep bulunmuyor. Kaldı ki Türkiye bitişiğinde bulunduğu coğrafyalarda kanlı savaşların ilk kez yaşandığı bir ülke de değil. Öyleyse Suriye konusunda çevresinde cereyan eden geçmiş savaşlardaki tavrından başka türlü bir tavır neden alsın ki? Emin olun bu sorunun milli menfaatlar çerçevesinde makul bir açıklaması yok.
            Madem ki konu milli menfaatlerle ilgili değil, öyleyse bir komşu ülkede kanlı bir iç savaşın çıkmasında baskın rol oynayan bir iktidar kliğinin siyasi ihtirasları adına izledikleri tutarsız politikaların bir devamı olarak tüm ülkeyi savaşa sokmaları çok feci bir cinayet, bir felaket olur. Hele hele de bu kifayetsiz klik doyumsuz ihtiraslarını dahiyane birer strateji, dünya gerçekleriyle hiç ilgisi olmayan hayallerini ise gerçek sanan lunatiklerden oluşuyorsa. 
            Tabiatı gereği her savaş büyük insani trajedileri beraberinde getirir. İnsancıl yaklaşım elbette ki yanıbaşımızda yaşanan bu trajedilerin mağduru olmuş sivillere el uzatmayı gerektirir. Bunun yolu da uluslararası toplumla birlikte ve uluslararası hukuk çerçevesinde savaşın mağduru olmuş sivillere yardım elini uzatmaktır. Bunu yapmak yerine bu tür krizlere, uluslararası hukuk tarafından herhangi bir yetkilendirme olmaksızın, tek taraflı askeri müdahaleler sadece krizin daha da genişlemesine, yaşanan insani trajedinin yayılarak daha da derinleşmesine yol açar.
            Geçtiğimiz yüzyılın başında birbiri ardına patlak veren kanlı savaşlar yüzünden yıkılan bir imparatorluğun yerine, yine verilen kanlı bir kurtuluş savaşı sonucunda kurulmuş olan Türkiye Cumhuriyeti, hiç şüphesiz ki, savaşın yıkıcılığını en iyi bilen devletlerden biridir. Mustafa Kemal Atatürk’ün “milletin hayatı tehlikeye düşmedikçe savaş bir cinayettir” sözünü hayata aktaran bu devlet, yıkıcı savaşlardan uzak kalma konusunda ciddi tecrübelere de sahiptir.
            Ömrünün önemli bir kısmını savaş meydanlarında geçirmiş olan Atatürk’ün, arzuladığı şekilde çözüme ulaştığını hayattayken göremediği “Hatay Sorunu” konusunda, savaş seçeneğinden hep uzak durması, tercihini hep siyasi çözümden ve diplomasiden yana kullanması boşuna değildir. Benzer şekilde ömrü cephelerde geçmiş İsmet İnönü’nün de Türkiye’yi 50 milyon insanın hayatını kaybettiği 2. Dünya Savaşı’nın yakıcılığından uzak tutmak için sergilediği çaba herkesin malumudur.
            Hemen yanıbaşında 1980-1988 yılları arasında yaşanan İran-Irak Savaşı, 1990 Körfez Savaşı, 2003’te Irak’ın işgali gibi savaşlarda da Türkiye’nin, insani trajedilere her türlü duyarlılığı göstermekle birlikte, savaşın alevleri içerisine çekilmekten kendisini başarılı bir şekilde koruduğunu görüyoruz. Bugün dönüp baktığımızda “bu savaşlara keşke müdahil olsaydık” diyen, ne dediğinin farkında bile olmayan birkaç ruh hastası dışında, kimseye rastlayamazsınız.
Benzer bir yaklaşımla “Savaş Üzerine” isimli strateji kitabında “savaş, siyasetin ve diplomasinin bir devamıdır” diyen Carl von Clausewitz de, üstelik çok az bir kelime sarfiyatıyla kriz durumlarında önceliğin siyaset ve diplomaside olduğunun altını başarıyla çizer.
            Prusyalı Von Clausewitz, şüphesiz ki strateji ilmi açısından 2500 yıl önce yaşamış büyük dedesi Çinli komutan Sun Tzu’nun izindedir. Sun Tzu, “Savaş Sanatı” isimli efsanevi kitabında şöyle der: “Gerçek zafer, savaşmadan kazanılan zaferdir. Gerçek önder savaşmadan kazanan önderdir.” Hırsızlık ve yolsuzlukta suç üstü yakalanıp, suçlarını örtmek için savaş dahil her şeyi göze alanları istisna tutacak olursak, Adolf Hitler gibi gücü kutsayan bazı sosyal Darvinistler dışında, aklı başında olup da savaşı yücelten kimseye rastlayamazsınız. Çünkü, Benjamin Franklin’in dediği gibi “iyi bir savaş, kötü bir barış hiç olmamıştır.”
            Bununla birlikte Antik Yunan devrinde yaşamış bir oyun yazarı olan Aeschylus’un “savaşta verilen ilk kayıp, gerçektir,” sözünü aradan geçen 2500 yıldan sonra sanırım biraz güncellemek gerekiyor. Çünkü modern zamanlarda gerçekler savaş başlamadan çok önce öldürülür. Mesela, Irak Savaşı öncesinde Amerikan işgalini gerekçelendirmek için uydurulan yalanlar hala hafızalarda. Bugün Suriye’ye girmek için gerekçe arayan Türkiye’deki iktidar kliğinin yüzde 85’ini kontrol ettiği medya üzerinden yapmaya çalıştıkları da George W. Bush’un Irak’ı işgal öncesi yaptıklarından açıkçası pek farklı değil.
            İngiliz düşünür Bertrand Russel der ki, “savaş kimin haklı olduğuna değil, kimin güçsüz olduğuna karar verir.” Tamamen silah kapasitesine ve kaba güce dayalı savaşlar için Russel elbette ki haklı, ama bu durum savaş öncesi durumlar için de geçerli. Hitler, Stalin gibi ya da zaman zaman ABD’nin yaptığı gibi uygun koşullar oluştuğunda sahip olunan kaba güce dayanılarak bölgesel ya da küresel bir düzen kurmaya yeltenilebiliyor. Bu tür hareketler elbette ki ahlaken ve uluslararası hukuk açısından meşru değildir. Ama bu tür eylemlerin meşru olmadığını kendilerine söyleyebilecek ve geri adıma zorlayabilecek bir güç yoksa şayet reel politiğin ahlaksız ilkeleri gereği dilediklerini yapabiliyorlar. Şayet bu çapta bir gücünüz yoksa uluslararası alana tekabül eden her adımınızda meşruiyeti ve uluslararası hukuk kurallarını gözetmek zorundasınız. Belli ki Türkiye’deki muhteris iktidar kliğinin Suriye’deki gelişmelere dair anlayamadığı nokta da bu.
            Söz konusu iktidar kliğinin Suriye konusundaki ihtirasları ile ülkenin sahip olduğu güç; bu kliğin Suriye’ye dair hayalleriyle Türkiye’nin uluslararası hukuktan kaynaklanan meşru hakları arasında bir uçurum bulunuyor. Eğri oturup doğru konuşalım, meşruiyet ve uluslararası hukuk açısından Türkiye, Suriye’de etkin bir askeri varlık gösteren Rusya’nın sahip olduğu haklar kadar bir hakka ve meşruiyete sahip bulunmuyor. Şöyle ki, uluslararası hukuk ve uluslararası sistem meşru Suriye devleti olarak hala Esed Rejimi’ni görüyor. Resmen Esed rejiminin egemenliği altındaki Suriye topraklarının bazı kısımlarının farklı silahlı grupların kontrolü altında olması uluslararası hukuk açısından hiçbir anlam ifade etmiyor.
            Uluslararası hukuk açısından egemen Esed rejiminin resmi daveti üzerine bu ülkeye asker ve silah gönderen Rusya’nın uluslararası hukuk tarafından tanınan Suriye sınırları içerisindeki eylemleri, Esed rejiminin rızası olduğu müddetçe, uluslararası hukuk açısından maalesef hiçbir sorun taşımıyor. Esed’in talebi olduğu müddetçe Rusya, Suriye topraklarındaki Esed muhalifi güçleri yok etme hakkına sahip olduğu gibi Esed rejiminin rızası dışında Suriye topraklarına yönelik herhangi bir dış müdahaleye karşı koyma hakkına da sahip bulunuyor.
            Suriye ile 910 km’lik ortak sınırı bulunan Türkiye’nin ise, uluslararası hukuk açısından maalesef böyle bir hakkı bulunmuyor. Türkiye’nin hukuk çerçevesinde Suriye topraklarına yönelik tek meşru hakkı Türk topraklarına yönelik herhangi bir saldırı sonrasında bu saldırıyı gerçekleştiren unsurları hedef alan, süresi ve kapsamı kısıtlı sıcak takipten (hot pursuit) ibaret. Elbette ki angajman kuralları gereği sınır ihlallerine yönelik önlemleri de uluslararası hukuk açısından meşru. Daha ötesi ise hayal.
            Sahi Türkiye hangi meşru davete veya ihtiyaca dayanarak Suriye topraklarına girecek? Türkiye’yi Esed rejimi mi davet ededec, yoksa terörist dediği PYD mi? Uluslararası dostlarına birlikte mücadele ediyorlarmış görüntüsü vermeye çalıştığı IŞİD mi? Yoksa Esed rejimine karşı desteklediği diğer radikal gruplar mı? İyi de meşru muhataplık açısından bunların hiçbirinin uluslararası hukukta hiçbir karşılığı yok ki.
            Dolayısıyla Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin (BMGK) daimi ve daimi olmayan toplam 15 üyesinin ortak tavrını yansıtan ve Suriye’deki PYD mevzilerini top ateşine tutan Türkiye’yi hem uyaran, hem de kınayan BMGK başkanlık açıklamasına hiç şaşırmamak gerekir. Kendi sınırlarımızın korunması, topraklarımızın savunulması ve halkımızın güvenliğinin sağlanması dışında, BMGK kararlarına dayanmayan, her türlü maceracı eylemden de uzak durmak gerekir.
            “Rusya’nın Suriye’de ne işi var?” tarzı boş efelenmeler kalabalıkların kulağına hoş gelse de, bilin ki bunlar hukuken hiçbir anlamı olmayan boş sözler. Başbakan Yardımcısı Yalçın Akdoğan’ın yaptığı gibi, bu tür boş hamasetin peşine takılıp Suriye’de 10 km’lik güvenlik koridoru açmaktan bahsetmek de hayalci bir safsatadan ibaret. Bir BMGK kararına dayanmadan ve uluslararası meşruiyeti sağlanmadan bunu yapabilmenin hiçbir imkanı yoktur. Yeni bir fikir olmayan Suriye içerisinde bir güvenlik koridoru oluşturmak mümkün olsaydı geçtiğimiz 5 yıl içerisinde zaten çoktan yapılmış olurdu.
            Özetin özeti: Türkiye’nin çıkarları Türkiye’nin sınırlarında başlar. Türkiye’nin ve Türk halkının güvenliği Türkiye’nin sınırlarında korunur. Bunun ötesine geçecek her adım talihsiz bir maceracılık olarak ülkenin felaketine dönüşür. Uyarmadı demeyin!

Not: Çarşamba akşamı Ankara'nın en korunaklı yerinde doğrudan Türk Silahlı Kuvvetleri'ni hedef alan, 28 kişinin öldüğü, 61 kişinin yaralandığı terör saldırısını şiddetle kınıyor, yaralılara şifa, şehitlerimize rahmet, yakınlarına sabır ve metanet diliyorum. Milletimizin başı sağolsun, Allah beterinden korusun...

 
           

           
           
           



           

15 Şubat 2016 Pazartesi

Türkiye’de darbeler dönemi kapandı(!)


Türkiye’de darbeler dönemi kapandı. Bu başarıyı tabii ki AKP hükümetine ve Erdoğan rejimine borçluyuz. Üstelik bunu darbe teşebbüsleri somut kanıtlarla ispatlanmış ordu içerisindeki cunta yapılarını aklayarak başardılar. Bu başarılarını pek çok faili meçhul olayın ve kanlı kaosun faili derin devlet çetesi “Ergenekon Terör Örgütü” üyelerinin tamamını beraat ettirip, aklayarak perçinlediler. Dahası “orduya kumpas kuruldu” deyip çeteci, darbeci, cuntacı kim varsa hepsinden toptan özür dileyerek bu perçini güçlendirdiler.
Tabii ki yetmedi. “Darbeci” diye bilinenlere özür hediyesi olarak masum kelleleri sundular. Hiçbir delil göstermeksizin “paralel devlet” diye bir safsata uydurdular ve bu sözde yapıya hizmet ettiğini savundukları kamu görevlilerini orduya “kumpas” kurmakla, hükümete “darbe” yapmakla suçlayıp hukuksuzlukta ve zulümde zirve yaptılar. Zaten ancak bunları yaparak darbeler dönemini kapamayı başardılar.   
Malum olduğu üzere AKP hükümeti ve Erdoğan rejimi, 17/25 Aralık 2013 tarihinde ortalığa saçılan büyük yolsuzluk ve rüşvet skandalının üstünü örtmek üzere, o güne kadar mücadele ettiği tüm darbecileri, cuntacıları, derin devlet çetelerini aklayarak bunlarla işbirliği yapmayı tercih etti. Şimdi doğal olarak “Öyleyse darbeleri nasıl bitirdi?” diye sorabilirsiniz. Bu yazıda işte onu anlatmaya çalışacağım.
AKP hükümeti ve Erdoğan rejimi, somut kanıtlara dayanarak yargılanmış ve mahkum edilmiş askeri darbe girişimlerini, darbeci cuntaları ve derin devlet çetelerini, kendi yolsuzlukları ortaya çıkınca apar topar aklamakla kalmadı, “darbe” kavramının pratikteki anlamını ve içeriğini de değiştirdi. Yolsuzluk, rüşvet ve hırsızlıkta suçüstü yakalanınca darbecilerin, cuntacıların ve Ergenekoncuların desteğine ihtiyaç duyan AKP hükümeti ve Erdoğan rejimi, onları el çabukluğuyla aklarken, sayısız yeni darbe türleri üretmeyi de ihmal etmedi.  
Yolsuzlukla kirlenen AKP hükümeti ve Erdoğan rejimi için Balyoz, Sarıkız, Eldiven, Suga vb yasadışı ve anti-demokratik cunta faaliyetleri ve askeri eylem planları darbe değildi artık. “Darbe” olarak bunların yerini hükümet üyelerinin veya Erdoğan’ın aile fertlerinin yolsuzluklarının ortaya çıkarılması aldı. Sonra devamı da geldi. Yeni “darbe” anlayışı kapsamında İran menşeli bir casusluk örgütüne yönelik soruşturma, ordu içerisindeki casusluk faaliyetlerine dair soruşturma, radikal İslamcı terör örgütlerine ve PKK’ya yönelik yapılan soruşturmalar ve operasyonlar artık AKP hükümetine yönelik birer darbe olarak görülür oldu. Bu da yetmedi. AKP ve Erdoğan rejimine göre, Hizmet Hareketi’ne yakın işadamları, bu işadamları tarafından kurulan banka, şirketler, medya kuruluşları, okullar, dershaneler, insani yardım kuruluşları ve hastaneler eski darbecilerin ve darbelerin yerini aldı.
Böylece gündeme her gün yeni bir “darbe” hikayesi damgasını vurur oldu. Ortalık her gün yeni bir darbe hikayesiyle velveleye verildi. İçinde askerin, militanın, silahın, kan dökmenin, anayasal düzeni değiştirmenin ya da hukuk dışılığın olmadığı bu yeni darbe türü sayesinde adları tek bir reel suça karışmamış masum insanlar ve kurumlara yönelik akıl almaz iddialar, deli saçması suçlamalar havalarda uçuştu. Polis operasyonlarında, gece yarısı baskınlarında yapılan kitlesel göz altıları proje mahkemelerde uyduruk yargılamalar ve tutuklamalar takip etti. Darbeciler, cuntacılar, derin devlet çeteleri aklanıp itibar görürken, yakın döneme kadar PKK ve el-Kaide başta olmak üzere pek çok terör örgütüne adeta dokunulmazlık sağlanırken, bugüne kadar adları tek bir suça karışmamış öğretmenler, iş adamları, hayırseverler, gazeteciler, polisler, savcılar, hakimler farklı farklı gerekçeler ve iddialarla hükümete darbe yapmakla suçlandılar.
Tek bir hukuksuz işlemin bulunmadığı 17/25 Aralık 2013 yolsuzluk ve rüşvet skandalı soruşturmalarında AKP’li bakanlar ve Erdoğan’ın yakınları ile ilgili ortalığa saçılan yüzlerce somut suç deliline rağmen bu yolsuzluk ve rüşvet soruşturmalarında yer alan savcılar, hakimler, polisler ve hatta bu skandalı haber yapan gazeteciler derhal “hükümete darbe yapmak”la suçlandı. Devletin ve hükümetin en üst kademelerini bile kirli rüşvet çarkına dahil ederek ülkenin milli güvenliğini kevgire çeviren İran orijinli tartışmalı işadamı Reza Zarrab’ın ilişkiler sistematiğini ortaya çıkaranlar “darbeci” ilan edilirken, bazı kabine üyelerine yüz milyonlarca dolar rüşvet dağıttığı belgelenen Zarrab ise Erdoğan tarafından çoktan “hayırsever işadamı” olarak onurlandırılmıştı bile.
Reza Zarrab’dan yüklü rüşvet aldıkları somut delillerle kanıtlanmış olan bakanlar, bakan çocukları ve Erdoğan’ın yakınları el çabukluğuyla aklandı. Bu aklama tabii ki bedelsiz olmadı. Bunun için rejimin demokratik bir hukuk devleti olma niteliğinin hızla feda edilmesi gerekti. Böylece bağımsız ve tarafsız yargı yok edildi, polis teşkilatı hallaç pamuğu atıldı. Yani, yolsuzluğu ortaya çıkaranlar “darbe yapmak”la suçlanırken asıl darbe AKP ve Erdoğan rejimi tarafından hukuka, yargıya ve devlete yapıldı. Üstüne de savcıların, hakimlerin ve polislerin devasa boyutta yolsuzlukları ortaya çıkarmak suretiyle hükümete yaptıkları iddia edilen yeni bir “darbe” türü darbeler literatürüne girmiş oldu. Sakın “yolsuzlukları, hırsızlıkları, rüşvetleri ortaya çıkarmakla nasıl darbe yapılır?” diye normal ve makul sorular sormayın bana. Çünkü bu sorunun makul bir cevabı yok!
Üstelik en fecisi de bu değildi. Hırsızlıklar, yolsuzluklar ve aldıkları rüşvetlere dair belgeler ortalığa saçıldıkça AKP hükümeti ve Erdoğan rejiminin dağarcığındaki diğer “darbe” türleri de bir bir sökün etti. Mesela, bir zamanlar AKP ve Erdoğan rejiminin şeffaf olmayan çok yakın ilişkiler içerisinde bulunduğu İran’a hizmet eden bir terör ve casusluk örgütüne yönelik yürütülen soruşturma da derhal hükümete yönelik bir darbe olarak yaftalandı. Geçmişteki terör eylemlerinin yanı sıra İran adına yürüttüğü casusluk faaliyetleri bağlamında AKP hükümetinin en üst makamlarına ve devletin en hassas birimlerine kadar doğrudan erişme imkanına kavuştuğu anlaşılan Selam Tevhid Terör Örgütü’ne yönelik soruşturmada hukuk çerçevesinde ve görevleri gereği rol alan ne kadar savcı, hakim, polis varsa ya görevden alındı ya da tutuklanıp hapse atıldı. Örgütün İranlı elemanları ışık hızıyla ülkeden kaçarken, casusluk faaliyetlerine dair tüm somut delillere rağmen soruşturmada yer alan tüm kamu görevlileri darbecilikle suçlandı.
Durun heyecanlanmayın hemen! “Darbe” iddialarının en fecisini henüz okumadınız daha. Gerçek darbecileri, cuntaları aklayarak yolsuzluklarını örtmek için bunlarla işbirliğine giren Erdoğan rejimi literatüründe daha ne darbe türleri var hayal bile edemezsiniz. Mesela, Türkiye’ye ithali ve ülkede satışı yasak olan bir kanserojen GDO’lu prinç skandalı var ki evlere şenlik. Yaptığı askeri darbe ve cunta haberleri dolayısıyla AKP’liler tarafından yakın zamana kadar bir demokrasi kahramanı (ki hakikaten öyle) olarak görülen, yolsuzluklarını örtmek için darbeci cuntalarla ittifak arayışına girdiklerinde ise “orduya kumpas kurmak”la suçlanan Mehmet Baransu, bu skandalın da başkahramanlarındandı.
Sakın yanlış anlaşılmasın, Baransu olayın başkahramanlarındandı ama binlerce ton GDO’lu princi Türkiye’ye ithal eden tabii ki o değildi. Baransu, haber yapmak suretiyle, insanların sağlığıyla oynayan bu yolsuzluğu ortaya çıkardığı için “hükümete darbe yapmak”la suçlanan kişiydi. GDO’lu prinç ithalatı ile ilgili skandal daha önce başka gazetelerde de haber olmasına rağmen AKP hükümetinin ve Erdoğan rejiminin etkin isimlerine kadar ulaşan bu skandalın üzerine giden Baransu, böylece nev-i şahsına münhasır darbecilik koleksiyonuna bir yeni halka daha eklemiş oldu. Arkalarında Erdoğan’a yakın bazı bakanların olduğu GDO’lu prinç yolsuzluğunu yapanlar yerine tabii ki bazı polisler ve savcılarla birlikte Baransu’ya soruşturma ve dava açıldı. Baransu’ya “silahlı terör örgütüne üye olmak ve Türkiye Cumhuriyeti’ni ortadan kaldırmaya veya görevini yapmasını engellemeye teşebbüs etmek”, yani “darbe yapmak” suçlamaları yapıldı. Sırf gazetecilik yaptığı için Baransu “GDO’lu darbe”den de yargılanmaya başladı.
Bunlara benzer daha pek çok yeni nesil “darbe” türünün trajikomik hikayesini anlatabilirim. Kreşteki öğrencilerin bile tehdit olarak algılandığı, yaşlı kadın hayırseverlerin ve işini hakkıyla yapmaya çalışan gazetecilerin dahi darbe yapmakla suçlandığı bir ortamda “darbe” iddiaları ciddiyetini kaybeder. Yakın tarihi gerçek askeri darbelerle dolu Türkiye gibi bir ülkede askeri cuntaların darbe hazırlıklarına dair herhangi bir gerçek haber bile artık maalesef ciddiye alınmaz. Diyeceğim o ki, gerçek bir askeri darbe yapılıncaya kadar Türkiye’de “darbe” dönemi kapanmıştır. Ve bunu, hedefe koyduğu her muhalifini “darbe yapmak”la suçlayan, en masum insanlara bile iddialı darbe davaları açan AKP hükümeti ve Erdoğan rejimi başardı.