despotluk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
despotluk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Haziran 2015 Salı

Sanki 7 Haziran hiç olmamış gibi…


13 yıllık bir tek parti iktidarı sonrasında AKP, tüm adaletsiz seçim öncesi şartlarına ve devlet imkanlarını hoyratça ve partizanca seferber etmesine, muhalif partileri alabildiğine engelleme çabasına rağmen arzu ettiği sonuçları alamadı. Formal anlamda bir yenilgi almasa da, anayasa değiştirme gücü elde etmek için yanıp tutuştuğu seçimlerde tek parti iktidarı olma şansını bile kaybetti. Özellikle anayasal sınırlarını tanımayarak sürekli suç işleme pahasına AKP lehine en ateşli seçim kampanyalarını yürüten Erdoğan’ın bu yenilgideki rolü ve payı çok büyük oldu. Buna rağmen, tıpkı AKP hükümetinin yaptığı gibi, seçim öncesinde günde 3 miting yapıp medyaya birkaç söyleşi vererek bir cumhurbaşkanının nasıl olmaması gerektiğini gösteren Erdoğan, bu büyük siyasal hezimetinin sarsıcı şoklarını atlatır atlatmaz kaldığı yerden yeniden devam etmeye koyuldu.
Oysa şunu unutuyorlar, ne bugünkü Türkiye 6 Haziran’daki Türkiye, ne de bugünkü AKP ve Erdoğan o günkü konum ve etkinliğinde. Çünkü AB uyum süreçlerine sarıldığı, demokratikleşmeyi derinleştirdiği, hakları pekiştirdiği, özgürlükçü reform çabasını sürdürdüğü, devletten ziyade halkı öncelediği, iktidar kibrinin henüz zirve yapmadığı, mutlak iktidar sarhoşluğuyla küstahlıkların ve yolsuzlukların ortalığı sarmadığı, Türkiye’nin akutlaşmış 100 yıllık sorunlarına hala neşter atarmış gibi göründüğü, gayri samimi de olsa hukukun üstünlüğünü tesis etmek için uğraşırken derin devlet çeteleri ve cunta yapılanmalarıyla mücadele ettiği, dış politikada son yıllarda sergilediği berbat performansının tam aksine Türkiye’nin yakın çevresine istikrar ihraç ettiği, yakın bölgesinde ve tüm dünyada İslam ile demokrasinin nasıl uzlaşabileceğine dair bir rol model olarak görüldüğü yılların tersine seçmen AKP’den desteğini çekti. Belli ki çekmeye de devam edecek.
Seçmen yükselen otoriterliğe, despotlaşmaya, tek adam yönetimine, hukuksuzluğa, keyfiliğe, kibre, küstahlığa, nobranlığa, hırsızlığa, yolsuzluğa olan tepkisini sandıkta açık ve net olarak ortaya koydu. AKP’yi ve daha ziyade Erdoğan’ı feci şekilde cezalandırdı. Kampanya sürecinde giriştikleri onca manipülasyona ve sebep oldukları onca şaibeye rağmen vatandaşın üzeri belirli bir süreliğine küllenmiş sağduyusu uyanma sürecine girdi. Halk duruma el koydu ve 7 Haziran günü Erdoğan’ın AKP’yi de peşine takarak ülkeyi sürüklediği kaos ve kabus macerasının tam ortasında sert bir şekilde frene bastı. Erdoğan ve AKP’ye açıkça “artık yeter, haddini aşma” mesajını verdi.
Bu mesajın içeriğinde “Haddini aşarak anayasal sınırları zorlamanı istemiyorum. Tipik bir tek adamcı Asya diktatörlüğüne karşılık gelecek ucube bir başkanlık sistemi istemiyorum. Verdiğim yetkilerin dışına çıkıp top yekün bir milleti aptal yerine koyarak hepsini hoyratça güdülecek sürüler gibi görmeni istemiyorum. Tercihimi senin tehlikeli şahsi ihtiraslarından yana değil güçler ayrılığı, kontrol ve denge mekanizmalarına dayalı parlamenter sistemden yana kullanıyorum. Keyfiliğe karşı hukukun üstünlüğünü, tek adam diktasına karşı çoğulcu toplumun ihtiyaçlarına saygılı bir kurumsallaşmış anayasal düzeni tercih ediyorum ” gibi sert uyarılar da vardı.
7 Haziran’ın verdiği tüm bu net uyarılara rağmen maalesef söylem itibariyle tabulaştırdığı “millet iradesi”ni fiiliyatta yok saymaya meyleden Erdoğan ve AKP sanki bu mesajlar hiç yokmuş gibi davranmaya çabalıyor. Anayasal zorunluluklar gereği istifa eden ama yeni hükümet kuruluncaya kadar ülke yönetimine sadece idareten nezaret etmesi gereken AKP hükümeti, sanki yeniden tek parti iktidarı olmuşçasına icraatlarına tam gaz devam ediyor. Valiler, kaymakamlar, bürokratlar atıyor. Ekonomiyi ve sosyal hayatı derinden etkileyecek kararlar alıyor. Dört dörtlük bir “topal ördek”ken bir leopar çevikliği ve bir akbaba iştihasıyla iktidarın nimetlerine dört elle sarılıyor, bırakmak istemiyor. Güç ve iktidara olan bağımlılığında o kadar ileri gidiyor ki, görülmedik bir cüretkarlıkla Türkiye’yi kendi elleriyle kaosa sürükledikleri Suriye’ye sokmak için yanıp tutuşuyor. Bunu hangi hakla, hangi yetkiyle ve hangi meşruiyetle yapıyor belli değil. Ne anayasal çerçeve, ne mevcut hukuk düzeni, ne de siyaset ahlakı ve teamülleri Erdoğan ve AKP için bir anlam ifade ediyor. Belli ki tek hedefleri var o da  savaşa girmiş bir ülkede iktidarlarının ömrünü uzatıp uzatamayacakları.  
Tıpkı AKP gibi Erdoğan da 7 Haziran’da çok büyük bir yenilgi aldığını kabullenmek istemiyor. Adeta 7 Haziran hiç olmamış, sonuçları hiç yokmuş gibi hala tek adam olma hayallerinin peşinde koşuyor. Eski hastalıklı alışkanlıkları ve saplantılarıyla Anayasa’nın kendisine verdiği kısıtlı ve sembolik rolü bir kenara bırakıp siyaseti dizayn etmeye çabalıyor. Tıpkı AKP’yi aldığı gibi tüm siyaseti ve hukuk sistemini de tamamen vesayeti altına almak için türlü ayak oyunları deniyor. Halk sandıkta verdiği net mesajla kendisini siyaset arenasının dışına atmasına rağmen Erdoğan oyun sahasının en cevval oyuncusu gibi hareket ediyor. Belli ki partizanlık hastalığı henüz geçmiş değil. Siyaseti kendi inisiyatifi altında tutmak, kurulacak olan hükümeti kendisi belirlemek ve arzu etmediği bir yenilgiyle sonuçlanan 7 Haziran seçimlerini mümkünse yok hükmüne sokacak yeni bir seçimin yapılması için yanıp tutuşuyor. Bu ihtiraslarıyla siyasi partiler arasında ayrımcılık yapmakla kalmıyor, ülkeyi hedefleri, süresi ve sonu belli olmayan bir savaş belasına bulaştırmak istiyor.
Çünkü aslında Erdoğan ve şürekası çok korkuyor. Ve aslında 7 Haziran’da çok ama çok büyük bir yenilgi aldığının o da farkında. Ama bu büyük yenilgiyi kabullenmenin sonuçlarını göze alamıyor. Erdoğan, bu büyük yenilgiyi kabullenmesi durumunda, bunun ulusal ve uluslararası hukuk açısından devasa bir suç kataloğuna dönüşen son yıllardaki tüm gayr-i meşru ve illegal faaliyetlerinin hesabını vermesini gerektirecek bir süreci başlatacağını çok iyi biliyor. Hukukun yeniden canlandığı; yasama, yürütme ve yargı erkeleri arasındaki birbirini denetleyici dengenin yeniden kurulduğu, dış politikadaki tehlikeli sapmanın giderildiği, demokrasinin kurumakta olan damarlarına yeniden can suyunun pompalandığı bir ortamda kendisine ve zihniyetine umut vaat eden bir geleceğin olamayacağının Erdoğan farkında. Böyle bir durumda Erdoğan ve şürekasını bekleyen tek geleceğin hukuk önünde yıllar süren bir hesap vermekten başkası olmayacağını biliyor.
Erdoğan ve kısmen AKP işte bu mukadder akıbetten kaçmak için çırpınıyor. Onun için anayasayı, hukuku, siyasi etiği ve teamülleri, millet iradesini ve verdiği sert mesajı görmezden gelmeye çabalıyor. Onun için Erdoğan, bir ucu muhtarlara kadar uzanan ve kendisinin merkezinde olduğu gerçek bir “paralel devlet” kurmaya çabalıyor. Onun için çekirdeğinde AK Saray’ın yer aldığı şahsi sadakate dayalı olarak kişiselleştirilmiş gayr-i meşru ve hukuksuz bir korsan yönetim ağı oluşturmaya çalışıyor. Onun için sanki 7 Haziran seçimleri hiç yaşanmamış ve hükümet istifa etmek zorunda kalmamış gibi AKP hükümeti alabildiğine cüretkar ve olabildiğince partizan icraatlarına aynen devam ediyor.
Bir süre daha böyle devam etsinler bakalım… Nasıl olsa biz biliyoruz ki tek adamlık, despotluk, hukuksuzluk ve keyfilikler için artık deniz bitti. Varsın bunun farkına varmayan, varıp da kabullenemeyenler suç hanelerine yeni suçlar eklesinler… Nasıl olsa hesabı sorulur bir gün!

16 Haziran 2015 Salı

Koalisyon ortağı: Erdoğan ve AKP


7 Haziran seçimlerinde siyaseti yeniden regüle eden ve ülkeye demokratik sapmaları törpüleme şansı veren sonuçlar bir koalisyonu veya bir azınlık hükümetini kaçınılmaz kılıyor. Siyasi aktörler sandıktan çıkan sonuçlardan bir koalisyon hükümeti çıkarabilmek için harıl harıl çalışıyor. Siyasete dair sözü olanlar da tercihlerini dile getiriyor. TÜSİAD, MÜSİAD gibi iş örgütleri sahaya inerken, barolar ve sivil toplum örgütleri yeni döneme dair yapıcı katkılarını muhataplarına sunuyor. Sandıktan çıkan sonuçlar büyük ölçüde mutlulukla karşılanıyor.
Tabii ki sandıktan çıkan mesaj dolu sonuçlardan mutlu olmayanlar da var. Bunların başında meydanlara inerek partizanca mitingler yapan Cumhurbaşkanı Erdoğan geliyor. Partizan Erdoğan’ın “icracı başkanlık” adı altında tek adam despotizmi kurma hayallerini çökerten seçim sonuçlarından memnun olmaması normal. Zaten normal olmayan Erdoğan’ın partizanlığıydı ve parlamento seçimlerini kendisi için bir kaldıraca dönüştürme çabasıydı. Umut bağladığı kaldıraç elinde kalan Erdoğan şimdilerde bir erken seçim için çırpınıyor. Ancak ciddi bir sorunu var. Vesayeti altındaki AKP lideri dışında kalan ve Meclis’in yüzde 60’ını oluşturan siyasi partiler Erdoğan’ın ihtiraslı oyun planını görüyor. Hepsi de Erdoğan’ın anayasal sınırlarına çekilmesi konusunda gözle görülür bir kararlılık sergiliyor.
Anayasa’ya göre sembolik rolü olan Erdoğan’ın, seçim sonrası aleyhine oluşan siyasi şartlara rağmen kendisini hala bir siyasal aktör gibi sunma çabası nafile. Siyasetten rol çalma çabası ise fazlasıyla zavallı ve oldukça sakil görünüyor. Alakasız bir seçimi hırsları yüzünden kendisini oylatmaya dönüştüren Erdoğan, çok büyük bir yenilgi aldığını görmeli. Çok büyük oynadı ve kabul etmeli ki çok büyük kaybetti. Bu saatten sonra Erdoğan’ın hala siyasete yön verme çabası içerisinde olması gerçeklerden iyice koptuğundan başka bir şeyi göstermez.
Somut gerçek şu ki, seçim sonuçları bir koalisyonu kaçınılmaz kıldı ve Erdoğan kendisiyle koalisyon kurulacak aktörler arasında yer almıyor. Erdoğan, kasten fauller yapan hırçın bir futbolcu gibi saha dışına atıldığının artık farkına varmalı. Şayet feci yenilgisini ve içinde bulunduğu hazin durumu kabullenmeyerek anayasal yetkilerini aşacak hamlelere devam ederse bunun bedelini önce siyaseten, sonra mutlaka hukuken ödeyeceğini bilmeli.
Halkın büyük sorumluluk yüklediği CHP, MHP ve HDP’nin koalisyon hükümeti kurma çabalarında Erdoğan’ı tamamen oyun dışı bırakma çabası doğru bir strateji. Ama yeterli değil. Erdoğan’ın ülkeye giydirdiği deli gömleğinde araç olarak kullandığı AKP’nin de mutlaka izole edilmesi gerekir. Erdoğan’ı tek bir kişi olarak görmek yanıltıcı olur. Çünkü Erdoğan AKP’dir. AKP ise Erdoğan. Sevapları için de bu böyledir, günahları için de.

Bugün Türkiye’de demokrasi ölümcül seviyede kan kaybetmişse bu sadece Erdoğan’ın günahlarının eseri olan bir durum değildir. Bu devasa enkaz despotik hayaller peşinde koşan Erdoğan’a sorgusuz sualsiz maşalık eden AKP’nin de eseridir. Bugün Türkiye’de hukuk adına geriye çok az şey kalmış, yargı adi bir tetikçiye dönüşmüşse şayet bunun da sebebi Erdoğan,  mimarı AKP’dir.
17/25 Aralık 2013’te ortalığa saçılan tarihin en büyük yolsuzluk ve rüşvet skandalının aktörlerinin tamamı, daha ziyade Erdoğan’ın yakın çevresi olmakla birlikte, AKP’li yetkililerdir. Bu tarihi skandalın üstünü örten ise yine AKP’dir. 17/25 Aralık yolsuzluklarının ortaya çıkmasından sonra yargıyı, bürokrasiyi ve polisi parti uzantısına dönüştürmeye ihtiyaç duyan Erdoğan’dır, ama bunu gerçekleştiren AKP’dir. Medyayı ele geçirmek, ele geçiremediğini türlü yollarla sindirmek, her şeye rağmen sinmeyene el koymaya kalkmak Erdoğan’ın arzusudur, ama bu arzuyu alet olan AKP’dir. Erdoğan’ın bağımsız konvansiyonel medyadan ne kadar nefret ettiği bir sır değildir. Ama bu nefretin gereğini yapan AKP’dir. Twitter başta olmak üzere Internet ve sosyal medyayı despotik hayallerine tehdit gören Erdoğan’dır, bu mecraların nefesini kesen ise AKP’dir.
Tek adam rejimi kurma hayalini gerçekleştirme yolunda ülkenin kaderini tek parti rejimine devretme arzusunda olan Erdoğan’dır. Bu müstakbel tek parti ise AKP’den başkası değildir. Uluslararası finans sisteminin kara para veya gri para olarak kabul ettiği kirli paraların Türkiye’deki dolaşımını organize eden Erdoğan zihniyetidir. Ama bunu mümkün kılan AKP’nin önceki Meclis’teki çoğunluğudur. Kamu bankalarını bu türden netameli paraların merkezine dönüştürmek; bu paralarla ulusal ve bölgesel politikaları gayr-i meşru yollardan finanse etmek belki Erdoğan’ın ihtiyacıdır, ama buna imkan veren yine AKP’dir.  
Hiçbir makul gerekçesi olmadığı halde dershaneleri kapatmak isteyen Erdoğan’dır. Kapatan AKP’dir. Türkiye’nin en güçlü, en yerli ve en sağlıklı faizsiz bankası olan Bank Asya’ya göz diken Erdoğan’dır. Erdoğan’ın kinine alet olan AKP’dir. Hoşuna gitmeyen vatandaşları düşman gören Erdoğan’dır. Bu vatandaşları “makul şüpheli” haline getiren yasaları çıkaran AKP’dir. Tüm ülkeyi bir olağanüstü hal rejimi altında yönetmek isteyen Erdoğan’dır. Bunu mümkün kılan AKP’dir.
Suriye’ye giden silah dolu binlerce tır örneğinde görüldüğü gibi bölgesel liderlik hevesine kapıldığı için ulusal ve uluslararası hukuku hiçe sayan Erdoğan’dır. Ama işlenmeye devam eden bu suçların her aşamasında suç ortağı AKP’dir. Suriye’de, Irak’ta, Mısır’da, Libya’da ve dahi Türkiye içinde ulusal ve uluslararası hukuka aykırı işlerde kullanılanları dokunulmaz kılma kararı Erdoğan’ındır. Bu kararın gereğini yaparak MİT’e olağanüstü yetkiler veren ve MİT elemanlarına yasal dokunulmazlık sağlayarak ülkeyi muhaberat devletine çeviren AKP’dir.
Sayıştay’ı devre dışı bırakan, kamu kaynaklarını şahsi mallarıymış gibi kullanan, ülkenin kaynaklarını komisyon dedikoduları arasında yandaş işadamlarına peşkeş çeken Erdoğan ve çevresidir, ama buna zemini hazırlayan AKP’dir. Kamu kaynaklarını kullanarak vakıflar kurup, kamu mülklerini herkesin gözü önünde bu vakıflara aktaran Erdoğan zihniyetidir, ama buna imkan veren AKP’dir. Kamu ihaleleriyle semirtilen küstah ve nobran yandaş işadamları Erdoğan’ın adamlarıdır, ama aynı zamanda AKP’lidirler de. Lüks makam araçları, ultra lüks uçaklar, irili ufaklı saraylar, sınırsız lüks ve şatafat belki Erdoğan ve ailesiyle özdeşleşti ama israf, lüks ve şatafat AKP’nin genel ahlakı haline de geldi.
Ülkenin yüzde 60’ını temsil eden CHP, MHP ve HDP’nin Erdoğan’ı siyasetin dışına atma ve anayasal sınırları içine hapsetme çabası takdire şayan. Ama aynısını Edoğan’ın bütün günahlarına ortak olmuş AKP’ye de yapmaları gerekir. Çünkü, AKP’yi bir koalisyon ortağı olarak kabul edecek herhangi bir parti çok az bir kısmını yukarıda özetlediğim AKP’nin tüm günahlarına ortak olur. Bununla kalmaz, ağır yenilgi almış ve feci kaybetmiş Erdoğan’a bir hayat öpücüğü olur bu. Üstelik AKP’li bir koalisyonun ortağı olacak partiye bunun bedeli ağır olur.
Oysa daha önce de bu köşede yazdığım gibi seçim sonuçlarının ortaya koyduğu hedef aşikar: Erdoğan’sız bir Türkiye ve AKP’siz bir hükümet… Yine yazdığım gibi bu formül mevcut şartlarda gereklidir, siyaseten idealdir ve son derece mümkündür. Yeter ki halkın iradesi, siyaset ve demokrasi liderlerin ve siyasi partilerin egolarına yenik düşmesin.           

17 Mayıs 2015 Pazar

İktidarın cinnet hali


17/25 Aralık 2013 tarihlerinde dünya tarihinin görüp görebileceği en büyük rüşvet ve yolsuzluk skandalında suçüstü yakalanan iktidar çevreleri o tarihten bu yana toplumun farklı kesimleriyle birlikte Hizmet Hareketi ile ilgili akla hayale gelmedik iddialarda ve suçlamalarda bulundular. Tam 18 aydır her gün meydanlardan, onlarca gazetenin manşetlerinden ve onlarca TV kanalından durmaksızın iddia, itham ve iftiralarını sürdürdüler. Ancak aradan geçen onca zamana rağmen ortaya bu akıl almaz iddia ve ithamlarını kanıtlayacak somut bir delil ortaya koyamadılar.
Delilsiz ve mesnetsiz bu iddia, iftira ve ithamlar binlerce polis şefini, yüzlerce hakim ve savcıyı, binlerce bürokratı görevlerinden almakta, meslekten ihraç etmekte kullanıldı. Bu insanları haklarından mahrum etmek ve hak arama yollarını kapatmak için yeni mahkemeler kuruldu. Var olan mahkemelere neredeyse mevcut kadroları kadar militan kadrolar ilave edildi. Yüzlerce insan “tabii hakim” ilkesine tamamen aykırı bir şekilde sonradan kurulan proje mahkemeler tarafından somut hiçbir delile dayanmaksınız hapse atıldı. “Paralel devlet” suçlamasıyla 22 Temmuz 2014 tarihinde yapılan ilk dalga operasyonlarda içeri atılan polis şefleri başta olmak üzere hapse atılanlarla ilgili ortaya hala bir iddianame ise konulmadı. Rivayet odur ki suçlananlara dair elle tutulur somut hiçbir delil olmadığı için iddianame yazımı kasten geciktiriliyor.
Bu arada, en üst düzey mensupları rüşvet alırken, yolsuzluklar yaparken suçüstü yakalanan AKP iktidarı tam 18 aydır akla hayale gelmedik yalan ve iftiralarla korkunç bir kara propaganda yürütüyor. Toplumun belirli kesimlerini bu kara propagandaya inandırabildikleri ölçüde harekete geçiyorlar ve hiçbir somut suçu olmayan insanlar karalanarak proje mahkemeler tarafından tutuklanarak hapse atılıyorlar. Aralarında gazetecilerin, bürokratların, askerlerin, polislerin, yargıçların, savcıların ve sivil toplum aktörlerinin bulunduğu insanlara yönelik soruşturma ve yargılama süreçleri maalesef bilinen anlamda bir yargısal süreç olarak işlemiyor. Bu süreçler hiçbir etik değerle kendisini bağlı görmeyen medyatik kampanyalarla kamuoyunda oluşturulan sanal algılar üzerinden yürütülüyor.
Öyle ki, medyatik kampanyalarda delilsiz ve mesnetsiz şekilde dile getirilen yalanlar, iftiralar ve ithamlarla kamuoyu nezdinde mahkum edilen masum insanlar sonra da dünyanın en absürt gerekçeleriyle proje mahkemelerden çıkarılan tutuklama kararlarıyla hapse atılıyor. Kimisi, Hidayet Karaca örneğinde olduğu gibi, bir TV dizininin tabiatı gereği kurgusal olan senaryosu gerekçe gösterilerek hapsediliyor. Polislere dair suçlamalarda olduğu gibi kimisi hukuk çerçevesinde belirlenen görevlerinin gereği olarak terör örgütlerini, organize suç şebekkelerini ya da uyuşturucu kartellerini takip ettiklerinden dolayı sorgulanıyor ve hapsediliyor. Daha da fecisi, TÜBİTAK eski Başkan Yardımcısı Hasan Palaz vakasında olduğu gibi, kimisi de iktidarın masum insanlar hakkında olmayan suçlar üretme çabasına destek olmadıklarından dolayı hapsediliyor. Bunlara görevlerinin gereği şüpheli kişilere ya da suç şebekelerine soruşturmalar açtıkları için meslekten ihraç edilen savcıları ve hukuk kuralları çerçevesinde verdikleri kararlardan dolayı hapse atılan hakimleri de eklemek gerekiyor.
Tamamen algı yönetimine dayalı hukuk dışı ve keyfi bir süreç yürüttükleri için Erdoğan ve liderliğindeki iktidar şebekesi algı mühendisliğinin ve algı yönetiminin tıkandığı noktada halkın uyanmasından ve olan biten rezaletlerin farkına varmasından büyük endişe duyuyor. Bu yüzden de medya üzerindeki kuşatma ve baskıyı artırdıkça artırıyorlar. Türkiye’de işini gazetecilik mesleğinin evrensel ilkelerine, onur ve izzetine uygun bir şekilde yapıp da hakkında iktidar veya Erdoğan tarafından onlarca dava açılmayan herhangi bir gazeteci ya da medya organı artık bulunmuyor.
Öte yandan, Anayasa gereği tarafsız kalacağına şerefi ve namusu üzerine yemin ettiği halde Erdoğan’ın her gün çeşitli vesileler oluşturarak meydanlarda birkaç konuşma yapma ihtiyacı da, oluşturmaya ve güçlendirmeye çalıştıkları bir algıyı sürdürme amacından kaynaklanıyor. Bisiklet kullananların dengede kalarak yol alabilmek için nasıl ki pedal çevirmesi gerekiyorsa Erdoğan ve ekürisinin de oluşturdukları sanal algıyı canlı tutabilmek için yalan ve iftiralarla bezeli kampanyalarını sürdürmeleri gerekiyor. Yine bu yüzden Erdoğan ve ekürisinin artık ülkeyi yönetmek gibi bir dertleri bulunmuyor. Dertleri büyük ölçüde avuçlarının içine aldıkları halkın algısını yönetmekten ibaret. Bunun içindir ki hiç durmadan meydan meydan, ekran ekran dolaşıp konuşuyorlar. Yalanlarla, iftiralarla, gerçekleri çarpıtmakla, mesnetsiz ithamlarla bezedikleri birbirleriyle çelişen konuşmalarını onlarca TV kanalında canlı yayınlatıyor, onlarca gazeteye manşet yaptırıyorlar.
Erdoğan ve ekürisinin bildiğimiz anlamda demokratik hukuk devleti adına ne varsa tarumar etmek pahasına uydurduğu “paralel devlet” veya “paralel yapı” yalanıyla, başta Hizmet Hareketi olmak üzere, tüm muhalif çevreleri hedef aldığı artık saklanamıyor. Hiçbir somut suç işlememiş kişilere ve kesimlere yönelik hukuk içerisinde kalınarak herhangi bir şey yapılamayacağı için Erdoğan ve ekürisi büyük bir ihtirasla hukuk devletini yok ediyor. Muhalif kesimleri sindirmek için giriştiği mücadelenin her adımında aslında kendileri büyük suçlar işliyor ve eninde sonunda bu suçların yargı önünde hesabını vereceklerini biliyorlar.
Yine ellerinde bildiğimiz anlamda hukuki nitelikte somut delil olmayınca muhalifleri yok etme hedefini algı yönetimiyle halkın belirli bir kesiminden devşirdikleri siyasal destek üzerinden gerçekleştirmeye yöneliyorlar. Bu çabanın önündeki en büyük engel olarak da, artık geriye bir avuç kalan muhalif ya da bağımsız medyayı görüyorlar. Kabul etmek gerekir ki, bağımsız ve özgür medyadan geriye kalanlar Erdoğan ve ekürisinin toplum mühendisliği ve algı yönetimine karşı büyük bir oyun bozanlık rolü oynuyor. Sadece bu bile söz konusu medyanın Erdoğan diktatörlüğünün tüm gazabını üzerlerine çekmesine fazlasıyla yetiyor. Zaten Erdoğan da bu bir avuç bağımsız ve özgür medyayı sindirmek ve susturmak için elinden geleni ardına koymuyor.
Açılan soruşturmalar, davalar, hakaretler, ithamlar, tehditler, salınan vergiler umdukları kadar işe yaramıyor olmalı ki, algı operasyonlarının önündeki en büyük engel olarak gördükleri özgür medyayı artık fiziksel olarak ortadan kaldırma planları yaptıkları konuşuluyor. Özellikle Erdoğan yandaşı medya organlarında gün geçmiyor ki muhalif medyaya nasıl el konulacağına dair yeni bir senaryo yayınlanmasın. Bu despotik hevesler yandaş medyanın ahlaksız, ilkesiz, ilkel, hoyrat ve mide bulandırıcı fantezilerinden ibaret olsa yine iyi. Seçimlere sadece 20 günün kaldığı bir ortamda savcıların özgür ve bağımsız medyayı susturmak için harekete geçtiği gazetelerde sayfa sayfa haber oluyor.
            Gazetelerde çıkan son haberlere bakılırsa, kendisini Erdoğan’ın koşulsuz hizmetine adamış bir Ankara savcısı, hem de çok kritik seçimlerin arefesinde, Ulaştırma Bakanlığı’na ‘muhalif medyayı susturma talimatı’ göndermiş. Yasalara aykırı şekilde gönderilen talimat, muhalefetin sesini duyuran televizyon, radyo ve internet sitelerinin iletişim altyapılarını kapatmayı hedefliyormuş. Muhalif görüşlerin medyada yer bulmasını anayasal düzene karşı yasadışı bir eylem gibi görüyor olsa gerektir ki Anayasal Düzene Karşı İşlenen Suçlar Bürosu Savcısı Serdar Coşkun, muhalif partilerin sesini duyurabildiği televizyon, radyo ve internet sitesi gibi medya organlarının kullandığı devlete ait uydu bağlantılarını kapatma talimatı verebiliyor.
İktidar yanlısı olmayan tüm medya organlarını susturmayı hedefleyen bu tuhaf talimatın gerekçesi ise çok daha vahim: Erdoğan yanlısı olmayan yayın organları toplumda kutuplaşma ve kamplaşmaya sebep oluyormuş. Askeri darbe dönemlerinde bile görülmeyen bu mantık ve bu talimat bir taraftan özgür basına müdahalenin ulaştığı boyutları gözler önüne sererken, diğer taraftan Erdoğan rejiminin darbe dönemlerinden bile despotik bir karaktere büründüğünü açıkça ortaya koyuyor. Demokrasinin çoğulcu rekabet ve çok seslilik demek olduğundan habersiz bu savcının talimatındaki iddialara göre söz konusu medya organları ‘toplumu terörize ediyormuş” ve “kutuplaşmaya yol açıyormuş”.
Savcılık makamını işgal etmiş demokrasi ve hukuk fukarası bu adam belki de haklı! Gırtlaklarına kadar suça bulaşmış Erdoğan ve ekürisinin önünde istinasız herkes boyun eğse, olup biten haksızlıklara ve hukuksuzluklara hiç sesini çıkarmasa, hırsızlıkları ve yolsuzlukları hiç görmese, iktidarın yalanlarını ve iftiralarını yüzlerine hiç vurmasa ülke en az Kuzey Kore kadar huzurlu bir ülke olmaz mı? Hatta bir gün gelip de Erdoğan ve ekürisi bununla da yetinmezse, yine bir savcı talimatı ile milletçe Erdoğan’a secde edilmesi zorunlu hale getirilirse ülke daha da huzurlu olmaz mı?
Ey savcı, hiç çekinme, hiç utanma hadi bunu da talimatlandır!