seçim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
seçim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Ekim 2015 Perşembe

92. yaşında can çekişen Cumhuriyet


İhtişamlı dönemler geçirdikten, 600 yıl sürdükten sonra zamana ayak uydurmakta zorlanıp miadını doldurarak çöken Osmanlı İmparatorluğu’nun küllerinden doğan Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunun üzerinden tam 92 yıl geçti. Zor şartlar altında kurtarılan Anadolu’nun kalbinde Mustafa Kemal Atatürk’ün liderliğiyle kurulan Cumhuriyet o dönemin şartlarına göre demokratik hukuk devleti olabilme çabası sergilemekten de geri durmadı.
Ancak, Cumhuriyet bazı tarihsel sebeplerden, bazı kifayetsizliklerden ve uluslararası konjontürden dolayı maalesef gerçek bir demokratik hukuk devleti olma idealine bir türlü ulaşamadı. Bu yöndeki çabalar ya demokrasi ve hukuk vaatleriyle gelen samimiyetsiz ve muhteris siyasi liderlerin yeterince güç temerküzü sağladıktan sonra bir tek adam diktası kurma hayali peşinde despotlaşmaşıyla sonuçlandı. Ya da siyasi aktörlerin beceriksizlikleri yüzünden dönem dönem paralize olan acemi demokrasimiz askeri darbeler ve müdahalelerle kesintiye uğradı. Netice 92 yıl boyunca Cumhuriyet bir türlü özgürlükçü ve tam teşekküllü bir demokratik hukuk devleti olma vasfıyla taçlandırılamadı.
Yarım yamalak bu demokrasisine, bir türlü yerli yerine oturtulamayan hukuk devletinin her türden zafiyetine rağmen bütün renkleri ve görüşleriyle Türk milleti Cumhuriyet’i yine de çok sevdi. Zihniyet olarak tarih öncesinde kalmış çok marjinal bazı gruplar dışında halkın tamamı Cumhuriyet’i benimsedi ve sahiplendi.
Buna rağmen bugün Türkiye Cumhuriyeti, kemale ermemiş olsa da kimliğini bütünleyen bütün demokratik ve hukuki ilkeleriyle birlikte can çekişiyor. Çünkü o “çok marjinal bazı gruplar” diye tanımladığımız bir azınlığın arsız ve şımarık tahakkümü altında bulunuyor. Cumhuriyet dönemi değerleri ve tecrübeleri yerine kendilerine geçmiş zamanların sıkıntılı istibdat dönemlerini referans alarak “Büyük Devlet” hayalleri peşinde koşan bu küçük güruh, gün be gerçeklikle bağlarını tamamen yitirdikleri halde, Cumhuriyet’i neredeyse tamamen esir almış durumdalar. Gırtlağına kadar suça ve yolsuzluğa batmış bu muktedir azgın azınlığın elinde Cumhuriyet adeta maalesef son demlerini yaşıyor. Ya çok geç olmadan uygulanacak bir şok tedaviyle demokratik Cumhuriyet kendisine yeniden gelecek ya da tamamen Orta Doğu’nun ve Asya’nın hiç de yabancısı olmadığı kesif bir diktatörlüğün hakimiyetine girecek.
Ülkede son yıllarda ve özellikle de son günlerde yaşananlara şöyle bir kuş bakışı bakanlar, şu an bile sultası altında yaşamakta olduğumuz nev-i şahsına münhasır rejimin demokratik bir hukuk devleti olmadığına rahatlıkla kanaat getirebilirler. “Halk yönetimi” anlamına gelen Cumhuriyet’in bu mümeyyiz vasfını gün be gün nasıl da yitirmekte olduğuna kolayca ve doğru bir şekilde hükmedebilirler. Devletin en tepesinde bulunanların bile her türlü yolsuzluk ve rüşvet şaibeleriyle anıldığı, işlemedik ulusal ve uluslararası suç bırakmadıklarına dair şüphelerin ise zirve yaptığı bir ortamda güçler ayrılığı sistemi, kontrol ve denge mekanizmaları, temel hak ve özgürlükler, şeffaflık, hukuk ve hesap verebilirlik özelliklerinden gün be gün mahrum bırakılan mevcut rejimin sultanlıkla diktatörlük karışımı bir tek adam rejimine dönüşmekte olduğu aklını ve izanını tamamen yitirmemiş herkes tarafından açıkça görülebiliyor.
Hukuksuz proje hakimlikler, partizan savcılıklarla bağımsızlığını ve tarafsızlığını yitirmiş yargının bulunduğu, iktidarın ve iktidardan da muktedir bir tek adamın milis gücüne dönüştürülmüş polis teşkilatının olduğu, özgür basının tek tek susturulduğu, basının ve medyanın en az yüzde 80’inin o tek adam tarafından doğrudan ya da dolaylı kontrol edildiği, kamu yayıncılığı yapan medya organlarının gün be gün güçlenen bu despotluğun sıradan  propaganda makinasına dönüştürüldüğü bir rejime ne demokrasi, ne hukuk devleti, ne de Cumhuriyet diyebilmenin imkanı kalmamıştır.
Şirketlerin ve işadamlarının tek tek tehdit edildiği, mallarına keyfi şekilde el konulduğu, can çekişmekte olan bir avuç özgür ve bağımsız medya kuruluşunun gazetelerinin kapatıldığı, televizyonlarının karartıldığı bir rejimin bir adı varsa, o da herhalde diktatörlüktür. Gerçek sivil toplum örgütlerinin üzerinde tepinildiği, GONGO niteliğinde binlerce çakma sivil toplum görünümlü entitenin kurulduğu, en basit eleştiri getirenlerin bile derhal “terörist” diye yaftalanarak üzerlerine çullanıldığı bir rejimin adına demokratik bir hukuk devleti veya Cumhuriyet dışında her şey diyebilirsiniz.
Muhalefetin sesinin kısıldığı, kamu imkanlarının hiçbir denetime tabii olmaksızın tamamen iktidar ve tek adamın kullanımına verildiği, en ufak muhalif sese tahammülün dip yaptığı bir ortamda hakkında konuşulması gereken bir Cumhuriyet’in varlığı değil, hukuksuz ve keyfi bir diktatörlüğün kurulmakta olduğudur. Kimsenin can ve mal güvenliğinin kalmadığı, on binlerce partizan tetikçinin hedef aldığı demokrat aydınların ve muhalif toplumsal kesimlerin onur ve haysiyetlerinin sistematik bir şekilde linç edilerek inciltildiği  bir rejime halkın rejimi, yani Cumhuriyet diyemezsiniz.
Yargının muhalif görülen herkesi ezmekte kullanılan adi bir silaha dönüştürüldüğü, bu yüzden yargıya güvenin yerlerde süründüğü ve hukuk güvenliğinin tamamen ortada kalktığı bir tek adam despotluğuna demokratik hukuk devleti ya da Cumhuriyet diyemezsiniz. Bünyesinde en etkin demokratik medya araçlarını barındıran Türkiye’nin en büyük holdinglerinden İpek Koza Holding ve İpek Medya Grubu’na haksız, hukuksuz ve göz göre göre sergilenen küstahlıklar ile yüzlerce ağır silahlı polis eşliğinde el koyabiliyorsanız, orada bir erdem ve fazilet rejimi olan Cumhuriyet’ten bahsedemezsiniz.
Bir rejim düşünün ki, muktedirlerinin ve yandaşlarının kazanç kapısı olarak çalışmanın yerini halkı soymak, kamu mallarını talan etmek, hırsızlık ve rüşvet almış olsun, hukukun yerini despotluk, erdem ve faziletin yerini ahlaksızlık, şeffaflığın yerini denetimsizlik, hoşgörünün yerini küstahlık ve nobranlık almış olsun! Böyle bir rejime demokrasi ve cumhuriyet diyebilir misiniz? Örnekleri çoğaltmak, yazıyı uzatmak mümkün, ama sanırım gereksiz.
Özetle çağdaş vatandaşlık haklarının bilincinde bir toplumun temel hak ve özgürlüklerini garanti altına almış bir demokratik hukuk devleti vasfıyla taçlandırabilmek için uğruna nesiller boyu mücadele verilen Cumhuriyetimiz Erdoğan sultasının keyfilikleri ve hukuksuzlukları yüzünden savrulduğu berbat koşullardaki bir yoğun bakımda can çekişiyor. Ülke Cumhuriyet’in kurulmasına giden çileli yolun geçtiği yıllardakinden çok daha büyük bir tehlike altında bulunuyor.
İşte bu berbat şartlar ve büyük tehlikeler altında Türkiye, Pazar günü ya Cumhuriyet’ine yeniden sahip çıkacak ve ona ihtiyaç duyduğu nefesi ve ruhu üfleyecek, ya da demokrasiyi “uygun gördüğü istasyonda inilecek bir tramvay” gibi gören muhteris ve ilkesiz zihniyetin elinde heder olup gidecek. Pazar günü yapılacak seçimler Cumhuriyet’imizi kurtarmak için bütün muhtemel sıkıntılarıyla birlikte son demokratik şansımız. Hukukun büyük ölçüde yok edildiği ülkemizde, Cumhuriyet’in ve kazanımlarının korunmasının tek demokratik yolu olarak, belki de önümüze son kez konulacak olan, sandık görünüyor. Demokratik yöntemlerden vazgeçmeden Cumhuriyet’in kazanımlarını korumanın bu son şansı iyi kullanılamayıp, dikta heveslilerinin beklentisi doğrultusunda heder edilirse Türkiye’yi her açıdan derinliği bugünden tahmin edilemeyecek büyük sıkıntılar, krizler ve kaotik günler bekliyor.  
  

27 Ağustos 2015 Perşembe

Meşru iktidar boşluğu ve muhalefet sorunu


Bugün Türkiye’de ne gerçek ve meşru bir iktidardan, ne de gerçek bir muhalefetten söz etmek mümkün. 13 yıldır tek başına iktidar olan AKP, 7 Haziran’da yapılan seçimlerde 9 puan birden kaybederek bu imtiyazını kaybetti. Halk, hukuk dışına çıkan, keyfiliği norm haline getiren, geride demokratik hukuk devletine yakışır işlerlikte tek bir kurum bırakmayan, dahası yolsuzlukları, hırsızlıkları ve radikal terör örgütleriyle giriştiği alengirli ilişkilerle her türden örgütlü suçların odağı haline gelen AKP’ye “artık yeter” dedi.
Her ne kadar seçimlerden birinci parti çıksa da, yaşadığı bu büyük seçim hezimetine rağmen AKP, daha doğrusu Erdoğan, Şeytan’a pabucunu ters giydirecek maharetteki politik entrikalarıyla ve kendisini normal gören her insanı tiksindirecek şark kurnazlıklarıyla bu seçimi fiilen geçersiz kılmayı başardı. Dahası halkın kendilerine vermediği, kendilerinin almayı başaramadığı sanal bir siyasi güce ve yetkiye dayanarak hak etmedikleri iktidar koltuğuna adeta yapıştılar.
AKP 80 günü aşkın bir süredir demokratik teamülleri, Anayasa’nın açık hükümlerini, en asgarisinden politik nezaketi ve en temel ahlaki ilkeleri hiçe sayarak sanki iktidarmış gibi yapmaya devam ediyor. Oysa ortada ne seçilmiş bir irade, ne de demokratik ve hukuki meşruiyeti olan herhangi bir iktidar bulunmuyor. Durum o kadar teamüller dışı, o kadar demokratik nezaket ve hukuktan uzak ki, bu çakma ve gayr-i meşru iktidarın bazı kabine üyelerine maaş vermek için uzun süre hukuki bir formül bile bulunamadı. Maliye bakanlığı herhangi bir hukuki çerçevesi olmaksızın fiili ödeme yapmak suretiyle sorunu güya halletti. Sadece bu skandal bile aslında AKP’nin nasıl bir gayr-i meşruluk ve hukuksuzluk içerisinde debelendiğini aklı ve vicdanı körleşmemiş herkese göstermeye yeter.
Aslında burada ben de herkesin düştüğü bir yanlışa düşüyorum. İktidardan bahsederken, AKP’den ve özellikle Başbakan Davutoğlu’ndan sanki iktidarmış gibi bahsetmek yanlış. Asıl iktidar, Anayasa’yı, yasaları, hukuku, mahkeme kararlarını, demokratik teamülleri, devlet sistemini, en temel siyasi ahlak kriterlerini hiçe sayan başka bir adreste. Oyun planını kurgulayan ve bu kurgu kapsamında AKP’yi ve muhalefet partilerini istediği gibi maniple etmeyi başaran Erdoğan’dan başkası değil. Peki Erdoğan, Anayasal olarak sembolik yetkilerle donatılmış bir konumu işgal ettiği halde sürekli gayr-i meşru icraatlarıyla kendisini gösteren bir iktidar odağı olmayı nasıl başarıyor? Bence sorulması gereken asıl soru bu…
Bu soruyu bizzat kendisinin ifadeleriyle cevaplamak mümkün. İşin sırrını, sıkıştıkça “Anayasa’ya uygun olmayan hiçbir eylemim yok” diyerek milleti kandırmaya çalışan Erdoğan’ın “Ben alışılmış bir Cumhurbaşkanı değilim”, “Yönetim sistemi fiilen değişmiştir” sözlerinde aramak gerekiyor. Hem Anayasa’ya uygun, hem de alışılmış cumhurbaşkanı olmamanın nasıl mümkün olabileceğini açıklama ihtiyacı bile duymuyor. Ayrıca, laf olsun diye söylenmemiş bu sözlerin gereğinin gerçekleşmesi için ise, “400’ü verin, bu iş huzur içerisinde çözülsün” sözüne bir göz atmak gerekiyor. Erdoğan’ın hukuksuzluklarını hayata geçirmek için güç aldığı AKP’nin 7 Haziran’da 400 vekil alamaması üzerine ülkenin neden bir anda kan gölüne döndüğünün sırrı da sanırım burada saklı.
Aslında Erdoğan “Alışılmış bir cumhurbaşkanı değilim” demekte haklı. Çünkü bu ülkede yakın geçmişe kadar hep gerçekten de alışılmış cumhurbaşkanları oldu. Sivil ve demokratik yollardan o konuma gelmiş cumhurbaşkanları bir yana, askeri darbe yaparak demokratik olmayan süreçler sonrası o konuma gelen Kenan Evren gibi cumhurbaşkanlarının bile belli bir devlet terbiyesi, belli ölçüde hukuk devleti ilkelerine sadakati vardı. Bu cumhurbaşkanlarının en nefret edilenlerinde bile en nefret ettikleri toplumsal kesimlere karşı belli bir siyasi nezaketi olurdu. Ellerine geçirdikleri konumu ve hükmettikleri devlet gücünü muhalif gördükleri toplumsal kesimlere yönelik bir zulüm ve intikam aracına dönüştürmeyecek kadar belirli bir ahlaki düzeyleri vardı. Hiçbiri ne devleti, ne ülkeyi babasının çiftliği gibi görmüyordu. Milleti de kendilerinin kulu, kölesi görme densizliğine düçar olmamışlardı.
Partizan Erdoğan ise koskoca devleti, demokratik ilkeleri, güçler ayrılığını, temel insan hak ve özgürlüklerini, hukukun üstünlüğünü hiçe sayan bir partizan örgüte çevirdi. Siyasi hesaplarına uyuyorsa en radikal terör örgütlerini bile masumlaştırmakta sorun görmedi. Uluslararası suç çetelerine ve liderlerine bile “hayırsever” diyebilen Erdoğan’ın keyfi şekilde “terör örgütü” dediği kesimlere karşı devleti bir zulüm ve örgütlü suç aracına dönüştürdüğünü görmemek için ise kör, aptal ya da vicdansız olmak gerekiyor.
Her ne kadar görünürde demokratik ve hukuki meşruiyetten yoksun iktidar koltuğunda oturanlar Davutoğlu ve benzeri isimler olsa da, onların da hakiki iktidar olmaktan fersah fersah uzak olduklarını görmek gerekiyor. İşin gerçeği Türkiye’de şu an ne alışılmış anlamda bir hükümet, ne de bir Cumhurbaşkanı bulunuyor. Yani iktidar koltuğunu işgal edenler hükümet değil, cumhurbaşkanlığı koltuğunu işgal eden ise meşru bir cumhurbaşkanı değil. Türkiye, fiilen anayasal sınırlarının dışına taşmış, demokratik meşruiyetten tamamen yoksun, suç üstüne suç işlemeyi huy edinmiş, vatandaşlarının haklarını sürekli ihlal eden, tehdit ve şantajı bir yönetim tarzı olarak benimseyen bir suç çetesinin tahakkümü altında bulunuyor.
Bugün Türkiye’de maalesef demokratik, hukuki ve ahlaki meşruiyeti olan bir iktidar bulunmuyor. Peki demokrasi, özgürlükler, haklar ve hukuk alanındaki felaketleri sahiden kendilerine sorun eden ve bunları engellemek için demokratik yöntemler konusunda ciddi kafa yorup, fiili tepkiler geliştirebilen ve bu sayede suça batmış AKP’ye alternatif bir adres ve umut olmayı başarabilen bir muhalefet bulunuyor mu? Maalesef, o da yok.
Neticede Erdoğan’ın “Yönetim sistemi fiilen değişmiştir” şeklindeki haddini aşan pervasızlığı karşısında “Hukuk yok. Demokrasi askıya alınmış, Anayasa çalışmıyor. Sivil darbeyle karşı karşıyayız” diyen ve bu vahim tespitleri yaptıktan sonra her şey sanki son derece normalmiş gibi evlerine dağılan bir muhalefetimiz var. Gırtlağına kadar suça batmış, her açıdan gaspçı ve yozlaşmış bir iktidarı yerine dibine sokmak, dünyayı ona dar etmek yerine, sürekli o iktidarın kurguladığı entrikaları savuşturmakla meşgul bir muhalefet olabilir mi? Tek dertleri, demokratik ve hukuki meşruiyetini yitirerek adi bir suç çetesine dönüşüp Türkiye’nin başını beladan belaya sokan iktidar partisi olması gerekirken, kendisi gibi muhalif diğer partilerin etkisini kırmaya, oyun planlarını bozmaya çalışan bir muhalefet olabilir mi?
Türkiye’de özel bankalara, özel şirketlere, özel mülkiyete hukuksuz ve keyfi el konulması karşısında; ortalık terör örgütlerinin eylemlerinden geçilmezken adı tek bir suça bile karışmamış yüzlerce özel okul, dershane ve kreşlere keyfi polis baskınları karşısında kılı bile kıpırdamayan bir muhalefet olabilir mi? Erdoğan’ın yaptığı son açıklamalarla resmen teyit ettiği Türkiye’nin tüm muhalif medya organlarına el konulması ve muhalif gazetecilerin tutuklanması planlarına karşı son derece cılız demeçler vermekle yetinen bir muhalefet olabilir mi? Türkiye’nin ve belki de dünyanın gelmiş geçmiş en büyük yolsuzluk ve hırsızlık skandalını, şu yaşanan kaotik ortamın sebeplerini görüşmek üzere bile Meclis’i açık tutmayı başaramayan bir muhalefet olabilir mi? Siyasetin tabiatı gereği muhalefetle iktidarın bazı konularda bir araya gelmesi zor olabilir. Peki Türkiye’yi felakete sürükleyen iktidarın rezilliklerine karşı ortak tavır belirlemek ve sonuç alıcı etkili hamleler yapmak için muhalefet partilerinin birbirleriyle görüşmelerinin önünde hangi engel var?
Olağanüstü şartları, anti-demokratik ve hukuk dışı faktörleri devreye sokmazlarsa AKP’nin ve doğal olarak Erdoğan’ın tıpkı 7 Haziran’daki gibi 1 Kasım seçimlerinde de en büyük kaybeden olması için sebepler çok. Peki AKP’nin kaybedecek olmasının, toplumsal ve siyasal potansiyelini mobilize etmekte yetersiz kalan bu tarzı ve anlayışıyla muhalefet partilerini sonuç üreten bir alternatif haline getirmesinin bir garantisi var mı? Sanmam…

25 Haziran 2015 Perşembe

Kusura bakmayın, hepiniz o karedesiniz


Bir kısım AKP’li bakanlar, vekiller ve yandaş gazetecilerde tam bir 7 Haziran aydınlanması yaşanıyor. Bu aydınlananlar arasına görevdeyken “ürkekçe” bile olsa dile getirdiğine şahit olmadığımız eleştirilerini bir danışmanına yazdırdığı siyasal PR kitabı üzerinden “cesaretle” dile getiren eski Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ü da dahil etmek mümkün. Ben buna “7 Haziran aydınlanması” diyorum, çünkü AKP 7 Haziran’da aldığı oy oranından 3 puan fazla oy almış olsaydı bu zevatın “onur” çıkışlarına, kahramanca eleştirilerine ve adeta bir şövalye asaleti kokan tavırlarına asla şahit olmayacağımızı adım gibi biliyorum.
Şimdilik bir suni teneffüsle de olsa demokrasiye ve hukuk devletine yeniden hayata dönme imkanı veren 7 Haziran seçimleri, görünen o ki, demokrasi ve hukuk devletinden belki de daha ziyade bu zevatın çok uzun zamandır yarı ölü vaziyetteki izzet, onur ve haysiyetinin dirilmesine yol açmış. Şundan eminiz ki 7 Haziran seçimlerinin sonuçları olduğu gibi olmasaydı ne Abdullah Gül, elçisi vasıtasıyla da olsa, bir cesaret devrimi yapabilecekti, ne Gül’e yakınlığıyla bilinen “duayen” gazeteciler keyfilikler ve hukuksuzluklara karşı yaylım ateşine başlamaya cüret edebileceklerdi.
7 Haziran o kadar mucizevi ve müthiş bir siyasal terkip ortaya koydu ki, bu terkip kendilerini AKP ve Erdoğan’ın anti-demokratik ve hukuk dışı savrulmalarını savunmaya adamış olan ve bu uğurda sergiledikleri dipsiz ilkesizlikleriyle medya tarihine birer kara leke olarak geçen bir kısım yandaş gazetecilerde bile bir rehabilitasyon etkisi yaptı. O kadar ki AKP’li bazı siyasetçi, gazeteci ve akademisyenler 17/25 Aralık 2013’te ortalığa saçılan kirli ilişkilerin, çürümüşlüğün, kokuşmuşluğun, rüşvet ve yolsuzluk skandallarının bile aniden farkına varıverdi. İşte tüm bunlar hep 7 Haziran aydınlanması veya 7 Haziran çarpmasından.
AKP’li bakanların, siyasetçilerin ve sarsılmaz sanılan despotik Erdoğanizm rejimine iman etmiş lejyoner kalemşörlerin birbirlerine girmek pahasına sergiledikleri bu gecikmiş ani aydınlanma 7 Haziran’la ortaya çıkan AKP’deki şizofrenik ruh haletinin, bozgun havasının ve gümbürtülü ve görkemli bir çöküşün ilk dalgasının güçlü emareleri niteliğinde. Mukadder gidişatın, türlü zulümler ve despotluklarla yüklü dev AKP gemisinin kaçınılmaz batışının ilk çatırtılarını erken fark etmekte mahir olanlar buldukları kırık dökük filikalarla acemice kaçma ve kendilerini kurtarma telaşındalar. Bu şatafatlı batıştan kendilerini kurtarma telaşına kapılanlar bir taraftan da korsanlıkla, hırsızlıkla, yolsuzlukla edinilen her türden zenginlikleri taşıyan bu dev geminin enkazının oluşturacağı mirastan en büyük payı alma yarışındalar.  
Bu zevatın işi hiç de kolay değil. Sağlı sollu esen sert fırtınaları, her yönden akın eden dev dalgaları maddi ve siyasi çıkar peşinde keskinleştirdikleri ustalaşmış sezgileriyle kestirmeye ve ona göre pozisyon almaya çabalamak zorundalar. Bu canhıraş, acınası ve umutsuz çabalarıyla, kirli ilişkilerin damga vurduğu kokuşmuş bir devrin mağdur ettiği tüm toplumsal kesimler için seyir keyfi yüksek olan ama insani açıdan da tahammül edilmesi zor bir pejmürdelik, ikiyüzlülük, mürailik sergiliyorlar.
 İşte böyle bir ortamda bazıları, özellikle 17/25 Aralık yolsuzluk skandalının patlamasından sonra, yalanlar, iftiralar ve tehditlerle bezeyerek sergiledikleri ilkesizliklerini ve yaptıkları büyük zulümlerle işledikleri günahları sanki millete kolayca unutturmayı başarabilecekleri gibi sebebini hiç bilemeyeceğim büyük bir iyimserlik içerisinde hareket ediyorlar. Aldıkları kararlarla Erdoğan’ın keyfiliklerinin ve hukuksuzluklarının hala payandası oldukları halde, görgüsüzlük abidesi dev masalar etrafına üşüşüp dini ve ahlaki ne kadar değer varsa AKP iktidarını tahkim için hala bozuk para gibi harcadıkları halde kendilerini olup bitenden soyutlamaya çalışanların zavallı hallerini gördükçe onlar yerine ben büyük bir utanç yaşıyorum.
17/25 Aralık 2013’te somut delilleriyle ortalığa saçılan yolsuzluk, rüşvet ve talanın üzerine gitmek yerine, bu rezillikleri ortaya çıkaran savcı/hakim ve polisleri darbecilikle suçlayan ve o günden beri yürütülen her türlü cadı avının parçası olanların bugün 17/25 Aralık denince akla gelen ilk ismi tanımıyormuş gibi davranması ve buna insanların inanmasını beklemesi tam bir ibretlik vaka. Türkiye’yi bir demokratik bir hukuk devleti olmaktan çıkarıp adi bir despotluğa dönüştürecek her hamlenin içinde olan birilerinin çıkıp sanki bu kepazelikte hiç payları yokmuş gibi insanların aklıyla alay edebilmesi tek kelimeyle mide bulandırıcı.
Hiçbir suçları olmayan masum insanlara yönelik yürütülen cadı avına yönelik kabinede alınan tüm hukuksuz kararlarda imzası, parlamentoda çıkarılmak üzere verilen anti-demokratik yasa tekliflerinde desteği, bu yasaların oylandığı parlamentoda oyu olanlar şimdi çıkmış hiç utanmadan, yüzleri hiç kızarmadan izzetli insan rolü kesebiliyorlar. Aşağılık bir cadı avının parçası olanlar, yolsuzlukların ve hırsızlıkların üstünü kapayanlar, bizden herhalde bütün bunlarla hiç ilişkileri yokmuş gibi davranmamızı bekliyorlar. Hukukun verdiği yetki ve sorumluluklar çerçevesinde bulundukları konumun hakkını vererek tarihin en büyük yolsuzluk, rüşvet ve hırsızlık skandalını ortaya çıkaran kamu görevlilerine “darbeci” yaftası yapıştıran sanki kendileri değilmiş gibi, saygıya değer ilkeli, onurlu ve ahlaklı siyasetçiler olduklarına inanmamızı istiyorlar. Bu halleriyle ne kadar zavallı bir duruma düştüklerini göremiyorlar.
Yaptığı İran’ın uluslararası finans sistemi tarafından illegal ya da yarı legal kabul edilen enerji paralarını aklamaktan, bu paraları altına çevirerek İran’a transferden ve bunu yaparken bazılarının kendisini “hayırsever” olarak görmesini sağlayacak bir sahte imajı yüksek meblağlar ödeyerek rüşvetlerle satın almaktan ibaret olan tarihimizin en büyük yolsuzluk skandalının kilit ismi olan Reza Zarrab’ı ve devletin bütün kılcallarıyla birlikte en tepesine kadar uzanan kirli ilişkilerini korumak adına ülkeyi yangın yerine çevirenler şimdi çıkmışlar kendilerinin erdemli, onurlu, haysiyetli insanlar olduklarına inanmamızı bekliyorlar.
Türkiye’den İran’a kirli para transfer eden bir adama Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın huzurunda “şampiyon ihracatçı” ödülü vermek için sahne alan isimlerden Başbakan Yardımcısı Numan Kurtulmuş, gelen tepkiler üzerine çıkmış “Zarrab’a ödül vereceğimi bilseydim o karenin içinde yer almazdım, çok üzüldüm!” diyor. AKP, 7 Haziran’da aldığından 3 puan fazla oy almış olsaydı bu tavrı asla göstermeyecek olan bir insanın trajedisidir bu sözler. Kaldı ki ben Kurtulmuş’un hangi kareden bahsettiğini ve neye üzüldüğünü de doğrusu anlayabilmiş değilim.
Bahsettiği Zarrab denen adamın yer aldığı fotoğraf karesi ise lütfen birileri Kurtulmuş’a tam 18 aydır o karenin tam ortasında olduğunu hatırlatsın. Tıpkı bütün diğer AKP’li bakanlarla birlikte Kurtulmuş da o kepaze karenin ta göbeğinde yer alıyor. Boşuna zahmet edip yerini yadırgıyor gibi hiç yapmasın. Çünkü Kurtulmuş, yolsuzlukların üzerini örtmek için canhıraş çaba harcayan, masum insanları ise despotlukla hapse attıran Erdoğan, AKP hükümeti, parti teşkilatı, parti üyeleri ve yandaş medyalarıyla o karenin sadece içinde değil, o rezil karenin mimarları arasında da.
 Hiç kimse kusura bakmasın! Somut delilleriyle yolsuzluklarının, rüşvetlerinin ve hırsızlıklarının bir kısmı ortaya saçıldığı halde ve bu skandalın patlak vermesinden bu yana geçen 18 ay boyunca yapmadıkları hukuksuzluk ve zulüm kalmamasına rağmen, 7 Haziran’da AKP’ye destek verip, suçlarına ortak olan 18 milyon 720 bin 223 kişi de önlerinde bir arsızlık kara deliği gibi duran o karedeki yerlerine alışmalılar.