MHP etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
MHP etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Ocak 2016 Çarşamba

Herkes sussun! “Yeni anayasa” yapıyoruz…


Kuruluşundan beri demokratik yeni bir anayasa yapma sözü veren AKP, 2007 seçimleri öncesi tekrarladığı bu sözünü 2011 seçimlerinin en baskın vaadi haline getirmişti. 2007 yılında Anayasa Profesörü Ergün Özbudun önderliğinde ehil bir ekibe hazırlattıkları taslak bu yönde iyi niyetli bir adım olarak tarihe geçmişti. Bu başarılı ve dengeli taslağın AKP tarafından budanarak siyasileştirilmesi ise tüm demokrat çevrelerin tepkilerine yol açmıştı. Son birkaç yılda yaşananlar ışığında bakıldığında Özbudun’un özgürlükçü/çoğulcu/demokrat Anayasa taslağının AKP ve Erdoğan tarafından neden benimsenmediği artık daha iyi anlaşılabiliyor.
Tüm diğer iktidar namzedi siyasi partiler gibi, askeri darbe eseri 1982 Anayasasını değiştirme vaadini siyasi bir yem olarak kullanan AKP, 2011 seçimleri sonrası Meclis’te bu vaadini gerçekleştirmek yerine bir “Anayasa Uzlaşma Komisyonu” kurarak oyalama yöntemlerine yönelmişti. Ancak hemen itiraf etmeliyim ki, AKP “yeni Anayasa yapma” konusunda sanki bu sefer daha samimi gibi. Peki, samimiyetle yapmaya niyetlendikleri bu yeni anayasanın demokrasi, hukuk ve özgürlük beklentileriyle herhangi bir ilgisi olacak mı? İşte orası çok şüpheli…
AKP, “yeni anayasa” yapma konusunda bu sefer samimi çünkü mevcut Anayasa maddelerine, hukuk ilkelerine, yargı kararlarına ve demokratik teamüllere hiçbir saygısı olmayan Erdoğan, kendisini daha da güçlendirecek yeni bir anayasa istiyor. Bu yeni anayasanın hukuka saygılı, temel insan haklarına ve özgürlüklere duyarlı demokrat çevrelerin arzu etmeyeceği bir anayasa olacağı ise şimdiden belli. Çünkü AKP’nin derhal kollarını sıvamasına yol açan bu çabanın ana motivasyonunu daha fazla güç isteyen Erdoğan’ı mutlu etmek oluşturuyor. Erdoğan’a istediğini vermek için yola çıkılan yeni Anayasa arayışının demokrasiyi ilerletmesi, hukuk devletini yeniden rayına oturtarak güçlendirmesi, hak ve özgürlükleri genişleterek geliştirmesi hiç beklenebilir mi?
Mevcut Anayasa’yı sürekli ihlal eden, oldu-bittileri ve fiili durumlar oluşturmayı bir yönetim tarzı olarak benimseyen Erdoğan’ın “yeni Anayasa” kılıfı altında bir diktatoryal sistem arayışında olduğundan şüphelenmek için sebep çok. Tıpkı III. Napolyon’un 1851’de Fransa’da gerçekleştirdiği gibi… Erdoğan gibi III. Napolyon da maceralı hayatının bir aşamasında cumhurbaşkanı seçilmişti. Ancak Cumhurbaşkanlığı koltuğundayken bir süre sonra elindeki yetkilerle yetinememiş, Meclis’e ve hükümete darbe yapmış ve kendisini İmparator ilan etmişti. Parlamentoyu ortadan kaldırmış, aralarında Victor Hugo’nun da olduğu 1545 kişiyi sürgüne yollamıştı. 59 muhalifine ise idam kararı (5’i infaz edilmiştir) verdirtmişti. 
Kaostan bunalan, geçmişin belirsiz ve acı dolu günlerine geri dönmekten korkan çeşitli halk kesimlerinin desteğini almayı başaran III. Napolyon, bu desteğine karşılık halka, Erdoğan’ın tüm muhaliflerini sindirmek için çıkarttığı “makul şüphe yasası”nın aksine, “makul ölçüde özgürlük” sözü vermişti. Ancak özgürlük sözüne rağmen en ceberut “polis devleti” yöntemlerini uygulamaya koymuştu. “Bonapartizm”i bir ideoloji haline getirmiş, ekonomi ve refahta bazı geçici iyileştirmeler olmakla birlikte Fransa’yı sonu felaketle biten demir yumruklu bir diktatörlük rejimi ile yönetmişti. Şimdi, biraz farklı yöntemlerle de olsa, biz de Fransa’nın III. Napolyon tecrübesine benzer bir tecrübeyi yaşamanın eşiğinde bulunuyoruz.
Bu eşiği aşmak için ise sadece Erdoğan’ın arzularını kendisine dava edinmiş güçlü bir siyasi partiye ve bu eşiği aşmaya istemeyerek de olsa alet olacak basiretsiz bir muhalefete ihtiyaç var. Tamamen Erdoğan’ın kontrolünde hareket eden AKP’nin bu konudaki yoğun çabası elbette ki anlaşılabilir bir durum. Ama bu çabanın asıl niyeti belli olduğu halde, şu ana kadar HDP dışında, Meclis’teki muhalif partilerin kurulan uzlaşma komisyonuna üye vermekteki acelecilikleri hakikaten şaşırtıcı. Muhalefet partilerinin ülkede sanki yeni bir anayasa yapmak için gerekli tartışmaların yapılmasına uygun demokratik ve özgürlükçü bir iklim varmış gibi hareket etmekte kendi kendilerini bu kadar çabuk nasıl ikna ettiklerini hakikaten çok merak ediyorum.
Bu muhalif partiler gazetecilerden akademisyenlere, sivil toplumdan aydınlara varıncaya kadar herkesin susturulduğu, korkutulduğu, sindirildiği bir ortamda sahiden özgürlükçü yeni bir anayasanın yapılabileceğine mi inanıyor? Hakikaten, 6 milyon oy almış HDP’nin kapatılmasından, bu partinin önde gelen isimlerinin tutuklanmasından söz edilen bir ortamda mı demokratik yeni bir anayasa yapılacak? Tüm muhalif isimlere polis baskınlarının yapıldığı, üzerlerinde her türlü baskının kurulduğu, ana muhalefet partisi CHP’nin liderine bile soruşturma üzerine soruşturma açıldığı bir ortamda mı özgürlükçü yeni bir anayasa tartışılacak? Yargının Erdoğan rejimi ve AKP iktidarının elinde bir dikta sopasına dönüştürüldüğü, hoşa gitmeyen her ses çıkaranın başına balyoz gibi indiği bir ortamda mı hukuku ve adaleti esas alacak yeni bir anayasa yapılacak?
İş dünyasının keyfi el koymalar ve mali cezalarla sindirildiği, muhalif görülen iş çevrelerinin şirketlerinin Erdoğan rejimi ve AKP hükümeti tarafından gasp edildiği bir ortamda mı rekabetçi piyasayı öngören yeni bir anayasa yapılacak? Muhalif gazetecilerin tutuklanarak hapse atıldığı, binlercesinin işlerinden edildiği, yüzlercesinin açılan soruşturmalar ve güdümlü davalarla boğulduğu bir ortamda mı hak ve özgürlüklerin garantisi yeni bir anayasa yapılacak? Muhalif gazetelere el konulduğu, bağımsız TV’lerin yayın yapamaz hale getirildiği bir ortamda mı çok sesliliği esas alan yeni bir Anayasa yapılacak? Geçmişteki cesur çıkışlarıyla tanınan Sezen Aksu gibi toplumun her kesiminin severek dinlediği bir sanatçının bile “herkes tarafından tembihlendim, konuşamam” dediği bir korku ikliminde mi farklılıklara saygılı çoğulcu yeni bir anayasa yapılacak?
Diyelim ki CHP, MHP ve HDP sonuçları peşinen belli olan böyle bir sürece alet oldular ve yeni bir anayasa yapıldı. Sanıyor musunuz ki bu yeni anayasa demokrat ve özgürlükçü çevrelerin beklediği gibi demokratik, çoğulcu, özgürlükçü bir ruhta ve evrensel hukukun gereklerine uygun bir anayasa olacak? Hiç sanmam.
Elbette ki önünde küresi olan bir kahin değilim. Ama geçmişte benzer süreçler yaşamış halkların ilham verici tecrübelerinden ders alarak size olacakları peşinen söyleyeyim. Bu sözde yeni anayasa çabaları sayesinde Erdoğan Rejimi hızla yerleştirdiği dikta sitemini konsolide etmek için ihtiyaç duyduğu çok kıymetli zamanı kazanmış olacak. Her şeye rağmen sonuca ulaştırılması durumunda bu yeni anayasa Erdoğan’ı arzu ettiği nitelikteki bir tuhaf başkanlığa taşırsa ne ala. Peki bunu başaramayacak olan bir anayasanın hayata geçmesi sizce mümkün olabilir mi? Güçler ayrılığı/dengesine dayalı parlamenter sistemi kodlayan mevcut anayasanın hiçbir maddesine ve kurumsallaştırdığı siyasal sistemin hiçbir ilkesine saygı göstermemek suretiyle 150 yıllık tecrübeye dayalı parlamenter sistemi çöpe çeviren Erdoğan’ın, şu ya da bu sistemi getiren ama Erdoğan’ı mutlu edemeyen, henüz sistemleşmemiş bir anayasaya geçit vereceğini mi sanıyorsunuz?
Kamuoyu araştırmalarına göre yüzde 52,4’ü mevcut parlamenter sistemden, sadece yüzde 31’i bilerek ya da bilmeyerek başkanlıktan yana olan bir halka rağmen icracı başkanlık sistemini getirme amaçlı bir anayasa yapma çalışmalarının ne kadar demokratik olduğu ise ayrı bir konu tabii. AKP’li seçmenin bile yüzde 43’ünün ikna edilemediği belirsiz bir sistem için bu kadar uğraşmaya yol açan kuşkulu motivasyondan sadece ben mi irkiliyorum?

7 Temmuz 2015 Salı

İyi seyirler CHP, MHP ve HDP!


Salı günü itibariyle AKP ve Erdoğan’ın tüm despotik ihtiraslarını ve hukuk tanımaz hayallerini boşa çıkaran 7 Haziran seçimlerinin üzerinden tam 1 ay geçti. Halk 7 Haziran’da muhalefet partilerine Türkiye’yi ve siyaseti demokrasi, temel hak ve özgürlükler ile hukuk devleti çerçevesinde yeniden şekillendirme iradesi verdiği halde ortada ne işleyen bir parlamento, ne de seçimle ortaya çıkan halk iradesini yansıtan bir hükümet bulunuyor.
AKP ve Erdoğan 7 Haziran seçim sonuçlarından boşuna meyus olmuş. CHP, MHP ve HDP’nin performanslarının böyle olacağını bilselermiş canlarını sıkmaya hiç gerek kalmazmış. Neyse ki durumu çabuk kavradılar ve CHP, MHP ve HDP’nin sergilediği siyasal acziyetten dolayı Erdoğan ve AKP sanki 7 Haziran hiç yaşanmamışçasına muktedir olmaya kaldıkları yerden devam ediyor.
CHP, MHP ve HDP ülke hala 6 Haziran koşullarındaymış gibi hareket ededursun, seçimi kaybettiği 7 Haziran’dan beri fiilen sakıt olan AKP hükümeti, sanki meşru bir tek parti hükümetiymiş gibi karar üzerine kararlar alıyor; siyasi etiğe ve demokratik nezakete sığmayacak şekilde üst düzey bürokratik ve diplomatik atamalar yapıyor; Suriye’de hedefi, kapsamı ve süresi belli olmayan bir savaşa girme hazırlığı yapıyor.
Tam 12 bakanı 7 Haziran’da seçilmiş milletvekilleri arasından olmayan emanetçi (caretaker) hükümet, Erdoğan’ın bireysel kininin takipçisi olmayı da ihmal etmiyor. Gün geçmiyor ki, Erdoğan’ın şahsen kin beslediği herhangi bir toplumsal kesime yönelik polis ya da maliye tarafından keyfi ve hukuksuz operasyonlar yapılmasın. Benzer durum yargıdaki kurgu mahkemelerin aldıkları hukuksuz ve keyfi kararlar aracılığıyla da sürdürülüyor.
Kimse kusura bakmasın ama bu olup bitenlerden dolayı, gırtlağına kadar suça ve hukuksuzluğa batmış ne Erdoğan’ı ne de AKP’yi suçlayacak değilim. Bu acziyet tablosu ve siyasal pejmürdeliğin tek sorumlusu varsa o da AKP ve Erdoğan’a “artık yeter” diyen halkın teslim ettiği iradenin hakkını veremeyen CHP, MHP ve HDP’dir. Ne yazık ki CHP, MHP ve HDP’nin en büyük mahareti Erdoğan ve AKP’nin oyun planında beceriksiz figüranlar gibi rol beklemekten ibaretmiş. Seçim vaatlerinin asgari yüzde 60’ı örtüşen bu üç partinin, demokrasi ve hukuk devletinin çok acil müdahale gerektiren kan kaybını durdurmak konusundaki atalet ve acziyetleri cidden endişe verici.
Esas itibariyle AKP ve Erdoğan despotizmine karşı olanlar, AKP ve Erdoğan’ın küstah ve nobran tarzından iyice yorulanlar çeşitli hassasiyetlerden dolayı 7 Haziran’da farklı siyasal adreslere dağılmış olabilirler. Ama bu insanların tercihlerindeki önceliğin mevcut anti-demokratik ve hukuk dışı gidişata dur demek olduğunu görmemek ve duymamak için kör ve sağır olmak gerekir. Parlamenter sistemi yok etmek ve bir tek adam-tek parti rejimi kurmak için büyük oynayan Erdoğan ve vesayeti altında tuttuğu AKP’ye halk gerekli dersi verdiği halde, CHP, MHP ve HDP ne yazık ki tüm siyasal maharetlerini bu dersi boşa çıkarmakta kullanıyorlar. Parlamento’daki yüzde 60 çoğunluk, AKP’ye kendi elleriyle hediye ettikleri Meclis Başkanlığı’nın tamamen Erdoğan’ın emrinde hareket edeceğini göremeyecek kadar siyasal basiretten yoksun olabilir mi? Olabiliyormuş...
İşte o Meclis Başkanı, tıpkı Erdoğan’ın hükümet kurma sürecindeki sembolik rolünü ağırdan alması gibi, işleri alabildiğince ağırdan alıyor. Seçimlerin üzerinden tam 1 ay, Meclis Başkanı’nın seçilmesinin üzerinden bir hafta geçmesine rağmen Meclis Başkanı İsmet Yılmaz’ın Meclis’i ilk kez Salı günü toplantıya çağırmasının ne yoruma, ne de tevile ihtiyacı bulunuyor. Halkın büyük bir feraset sergileyerek siyasal inisiyatifi ellerinden aldığı Erdoğan ve AKP’ye, CHP, MHP ve HDP’nin akıl almaz beceriksizlikleri ve ataleti cansuyu oluyor.
            Bu sayede Erdoğan ve AKP, sanki değişen hiçbir şey yokmuş gibi keyfiliklerine ve hukuksuzluklarına kaldıkları yerden aynı hızla devam edebiliyor. Sakıt ve müstafi AKP hükümeti, seçimlerden sonra sanki parlamentodan onay almış gibi, gayr-i meşru bir şekilde üst düzey bürokratik pozisyonlara tam 663 atama yapabiliyor. CHP, MHP ve HDP ise olup biteni milletle birlikte seyirci tribünlerinden izlemekle yetiniyor.
            17/25 Aralık 2013 yolsuzluk operasyonlarıyla ortalığa saçılan tüm hırsızlık ve rüşvet kanıtları ortadayken, seçimlerden önce en büyük vaatleri olan yolsuzluk soruşturmalarının önünü açacaklarına dair vaatlerini gerçekleştirmek için CHP, MHP ve HDP sanırım inisiyatifi AKP’den bekliyor! 17/25 Aralık pislikleri ortada duruyorken, bu operasyonla ilişkilendirilen yüzlerce, binlerce insan her türlü hukuksuzluğa, keyfiliğe ve zulme maruz kalmaya devam ediyorken, CHP, MHP ve HDP tam bir aydır olanı biteni izlemekle yetiniyor. Terörist faaliyetlerin, illegal silah kaçakçılığının, yolsuzlukların üzerine giden gazeteciler, polisler, bürokratlar, savcılar ve hakimler cezaevine atılarak ya da görevden el çektirilerek mağdur edilmeye devam ediliyorken atalete demir atmış CHP, MHP, HDP’nin kılı kıpırdamıyor.
            Erdoğan’ın emri altında despotik bir silaha dönüşen hukuksuz Sulh Ceza Hakimlikleri her gün yeni bir garabete imza atarken birlikte parlamento çoğunluğunu oluşturan CHP, MHP, HDP yine izlemekle yetinmiyor. Oysa hukuk ve özgürlük katili bu hakimliklerin ortadan kaldırılması ve işlediği suçların üzerine gidilmesi çıkarılacak bir yasaya bakıyor. CHP, MHP ve HDP’nin bunları yapmaya gücü var, ama belli ki irade zaafiyeti içerisinde.
            Mahkeme kararlarına rağmen sit alanında kaçak inşa edilen Erdoğan’ın sarayı hukuku yok sayıyorken, keyfi bir şekilde görevden alınan binlerce okul müdürünün Danıştay tarafından görevlerine iade edilmesinin gereği Milli Eğitim Bakanlığı tarafından yerine getirilmiyorken, tutuklu gazeteciler ve polisler hakkında tahliye kararı uygulanmazken ve bu kararı veren hakimler cezaevinde bulunuyorken, AKP’nin, Erdoğan’ın ve yandaşlarının hoşuna gitmeyen tüm mahkeme kararları yok hükmünde sayılıyorken CHP, MHP ve HDP bu garabete son verecek düzenlemeler için bir an önce kolları sıvamak yerine olup biteni izlemekle yetiniyor.
            İç güvenlik yasasıyla özgürlük alanları daraltılmışken, herkes “makul şüphe” altında en doğal demokratik haklarını bile kullanmaktan alıkonmuşken; medya görülmedik bir baskı altındayken; MİT yasasıyla Erdoğan yandaşlarının istihbaratçı kılıfı altında işledikleri vahim suçların üstü örtülüyorken; Erdoğan ve AKP’nin radikal terör örgütleriyle alengirli ilişkileri üzerinden Türkiye’nin imajı her geçen gün biraz daha terör örgütleriyle birlikte anılıp biraz daha karartılıyorken; Erdoğan medyası ve Erdoğan yandaşı işadamları kamu kaynaklarınca beslenmeye devam ediliyorken; AKP, Erdoğan ve çevresi kamu kaynaklarını şahsi amaçları uğruna har vurup harman savuruyorken CHP, MHP ve HDP bu rezilliklere son verecek adımları atmak yerine izlemekle yetiniyor.
            Suçsuz insanlar olmadık iddialarla suçlanıp kurgu mahkemelerde mahkum ediliyorken, tam bir yıldır mahkeme önüne çıkmasına bile müsaade edilmeyen onlarca polis amiri hapishanelerde çürütülüyorken, somut kanıtları ortalığa saçılmış muktedir suçlular ellerini kollarını sallayarak ortalıkta dolaşıyorken, devlete hükmeden çeteleşmiş bir grup hukuksuz işlemleriyle organize bir suç örgütü gibi pervasızca hareket ediyorken CHP, MHP ve HDP izlemekle yetiniyor.
            Haksızlık etmeyelim, CHP, MHP ve HDP sadece olup biteni izlemekle yetinmiyor. Siyasete kazandırdıkları müthiş bir icatla bir miktar muhalefet de ediyorlar. Ama bu muhalefette küçük bir sorun var: Muhalefetleri demokrasi ve hukuk devletini harabeye çeviren Erdoğan ve AKP’ye karşı değil. CHP, MHP ve HDP’nin en güçlü muhalefeti maalesef birbirlerine karşı.
Ne diyelim, Allah akıl fikir versin…  
           

21 Haziran 2015 Pazar

Psikolojik bariyer


Halk 7 Haziran’da Türkiye’nin bir diktatörlüğe dönüşmesine “hayır” dedi. Farklı ideolojik çevrelerden seçmenler geleceğe yönelik farklı beklentileri çerçevesinde farklı siyasi partilere oy vermekle birlikte esas olarak Erdoğan liderliğinde Türkiye’nin despotik savrulmasına “dur” ihtarı verdi. Başlı başına çok kıymetli olan bu tarihi ihtarı, pratik sonuçlar doğuracak şekilde kullanmak görevi ise siyasi partilerde. Halkın yüzde 60’ının Erdoğan ve AKP’nin aşırılıklarına, rasyonaliteden uzak doymak bilmez ihtiraslarına, hak, hukuk, ahlak tanımaz despotluklarına, hukuksuzluklarına ve keyfiliklerine “hayır” dediği bir ortamda AKP dışında kalan siyasi partilerin bu mesaja kulak asmaması düşünülemez.
Tevile, yoruma, kaçamak analizlere hiç gerek yok. Sandıktan çıkan sonuçlar CHP, MHP ve HDP’ye teknik açıdan AKP iktidarını sona erdirecek aritmetik imkanı sunuyor. Bu hayati imkanın söz konusu üç parti tarafından layığınca değerlendirilip değerlendirilemeyeceği ise günlerdir konuşuluyor. Herkesin gözü üç partinin ülkeyi bir uçurumun ta göbeğinden çekip alan halkın tarihi mesajına kulak asıp asmayacağında. Meclis’te, AKP dışında kalan, 292 sandalyenin müşterek ve birincil önceliği belli. Erdoğan’ın şahsi günahları ve ihtirasları; AKP’nin suça iştiraki ile yoldan çıkarılmış Türkiye’yi yeniden rayına oturtmak.
Bunun için yapılması gerekenler belli: Türkiye siyasal sistemini özgürlükçü, demokratik bir hukuk devleti ideali çerçevesinde restore etmek. AKP iktidarının, despotluklarına ve yolsuzluklarına muhalif tüm kesimleri düşman gören arkaik zihniyetinin devletin kurumlarını ve yargıyı silah gibi kullanmasının bir an önce önüne geçmek. Adalet duygusunu ortadan kaldıran, hukuka ve yargıya olan güveni sıfırlayan, toplumun geleceğe dair umutlarını karartan despotluğu sona erdirmek. Hiç saklama gereği bile duymadan hırsızlıkları, yolsuzlukları, kayırmacılıkları ve zulmü alenen ve pervasızlıkla gerçekleştirerek tüm ahlaki değerleri hiçe sayan çürümüşlüğü toprağa gömmek. Hukuken suç, dinen günah, ahlaken ayıp olan fiilleri gün be gün daha da normalleştirip olağanlaştırarak toplumun top yekun çürümesine yol açan kokuşmuş zihniyetle hesaplaşmak. İktidar gücüyle elde ettikleri dokunulmazlık ve cezasızlık konforunun verdiği şımarıklıkla suç üzerine suç işleyen yozlaşmış iktidar odaklarına yargı önüne çıkarmak…
Bu başlıklar altında yapılması gerekenler listesini istediğiniz kadar uzatabilirsiniz. Kürt sorununun çözümü konusu hariç CHP, MHP ve HDP’nin hiçbirinin yapılması gerekenler konusunda farklı düşünmediğini biliyoruz. Ancak bu üçlüden bazılarının halkın ne istediğini bilmiyormuş gibi hareket ettiğini şaşkınlıkla görüyoruz. Kafalarındaki psikolojik bariyerleri aşamayan bazı siyasiler halkın kendilerine bahşettiği imkanı çarçur etmenin maalesef işaretlerini veriyor. Bu partiler asgari müştereklerde buluşmak yerine, hiç olmaması gereken bir şey yapıyor ve ideolojik farklılıklara odaklanıyor. Erdoğan ve AKP’nin despotlukları, hukuksuzlukları, yolsuzlukları ile hesaplaşamaya dair seçim öncesinde verilen sözler adeta unutuluyor. Bu sayede, halkın kurtulmak istediğini açıkça gösterdiği despotluğun mimarı Erdoğan’a, yozlaşmanın banisi AKP’ye siyasette yeniden hak etmediği oyun kuruculuğu rolü göz göre göre bahşediliyor.
Yanlış anlaşılmasın, kimsenin birbirinden ideolojik olarak çok farklı CHP, MHP ve HDP’nin her konuda yüzde yüz anlaşmasını beklediği falan yok. Beklenen geçici süreli bir restorasyon hükümeti kurmaları ve yoldan çıkmış Türkiye’yi asgari düzeyde de olsa rayına oturtup, adil ve özgür seçim atmosferinde bir seçime gidilmesini sağlamaları. Azami 2 yıllık bir süre için, ağırlıklı olarak Meclis’in yasama faaliyetleri üzerinden, yapılması gerekenler belliyken MHP’nin HDP nefreti, HDP’nin MHP alerjisi halkın umutlarını gün be gün söndürüyor. Böylece, daha fazla güç elde etmek için hiçbir etik ya da hukuki ilkeye sadakat duymayan AKP’ye yeniden güç devşireceği bir süreci başlatmaya uygun bir zemin oluşturuluyor.
Başbakanlığı MHP’ye verme teklifi dahil CHP’nin sergilediği siyasi olgunluk ve yapıcı tavra karşılık MHP’nin ikircikli tavrı kafaları karıştırıyor. “Hatırla” sloganıyla AKP’nin ve Erdoğan’ın günah ve suç galerisini seçimlerden önce millete hatırlatan MHP’nin kendi hatırlattıklarını unuttuğundan şüphe ediliyor. MHP’nin sıklıkla AKP ile birlikte anılması hayal kırıklığına yol açıyor. Hele hele CHP’nin altın tepside sunduğu iktidar imkanını elinin tersiyle iten MHP ve lideri Bahçeli sanki iktidar olma fobisi taşıyan bir ekip görüntüsü veriyor.
Oysa demokrasilerde her siyasal parti iktidar olmak için yarışır. Demokrasilerin temel motivasyonuna ters bu yaklaşımın MHP ve Bahçeli’ye çok şey kaybettireceği ise aşikar. Eski homojen yapısından çıkmış, gösterdiği adaylar ve devşirdiği seçmen desteğiyle iyice kozmopolit bir hal almış olan HDP’nin desteğiyle kurulabilecek bir CHP-MHP koalisyonu yerine, onca despotluğu, günahı, suçu ve hukuksuzluğuna rağmen AKP’nin iktidarda kalmasına yardımcı olacak her hamle ülkeye olduğu kadar bu hamlenin paydaşlarına da büyük bedel ödetecektir.
Ekonomi, dış politika, yargı, sosyal barış, hak ve özgürlükler ve daha pek çok konuda Türkiye’yi bir sorunlar yumağı haline getiren AKP’ye payanda olacak bir parti kendi siyasal infaz kararını kendi elleriyle vermiş olacaktır. Türkiye’nin içinde bulunduğu durumun aciliyetine rağmen halkın verdiği görevi yerine getirmemek için türlü mazeretler üreterek kendi psikolojik bariyerlerine ve fobilerine sığınan siyasi liderleri bu millet asla affetmeyecektir.