siyaset etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
siyaset etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Ekim 2015 Pazar

Çok az, çok geç


Herkes ona “AK Parti’nin vicdanı” diye bakardı. Kritik dönemlerde cesur çıkışlar yapar, “hakikatin sesi” olarak görülürdü. Siyasi sicili temizdi. Adı yolsuzluklarla, hırsızlıklarla, rüşvetle, şaibelerle anılan bir isim değildi. Ama ne yazık ki, AKP’ye dönüşüm sürecinde AK Parti’nin neredeyse tamamını kaybettiği hayati değerlerin paralelinde O da kendisini kendisi yapan pek çok şeyini kaybetti. Kim ne derse desin nev-i şahsına münhasır siyasi ve insani bir değerdi. Ama kendi değerini bilemedi.
Çünkü göz göre göre ve taammüden işlenen hukuksuzluklar, keyfilikler, zulümler, despotluklar, hırsızlıklar, yolsuzluklar, rüşvetler, talanlar, yalanlar, iftiralar, hakaretler, dökülen kanlar karşısında sus pus olmuştu. Sus pus olmakla da kalmayıp Türkiye’nin en masum çevrelerine karşı girişilen linç kampanyalarıyla Şeytanlaştırma korosunun bir parçası haline gelmişti. Ancak tek adam despotluğunu kurma çabaları gelip kendi sınırını tehdit etmeye başlayınca sesini hafiften ve ürkek bir edayla yükseltmiş, Erdoğan’ın ayaklar altına alıp paspasa çevirdiği tartışmalı “özgül ağırlığı”nı hatırlama ve hatırlatma ihtiyacını duymuştu.
Erdoğan’ın dümende olduğu Türkiye adım adım keyfiliğe, hukuksuzluğa ve bir tek adam despotizmine doğru hızla yol alırken kırmızı çizgilerini kendi siyasi ikbalinin gereklerine eşitleyerek halk nezdindeki “AKP’nin vicdanı”, “hakikatın sesi” olma kredisini müsrif bir siyasi hovarda gibi kendi elleriyle yiyip bitirmişti. Çok hızlı bir mutasyona uğrayarak siyasi bir canavara dönüşen AKP’nin saflarında türeyen siyasal İslamcı bir güruhun ülkeyi kesif bir İslamo-Faşizme doğru taşımasına karşı sesini hiç çıkarmamıştı. Cılız da olsa ses çıkarıyor gibi yaptığı her seferinde ise kişisel sıkıntılarını merkeze alarak bazı tumturaklı sözler sarf etmekten öteye gidememişti. İşte böyle böyle inandırıcılığını, güvenilirliğini, saygınlığını, itibarını ve ağırlığını geri dönüşü olmayacak şekilde kaybetmişti.  
Bu hazin noktaya gelmesi hemen olmadı tabii… Ne yazık ki, şöhretli vicdanını ne Roboski/Uludere katliamı sonrasında sızlarken görebilmiştik, ne de Gezi Parkı protestoları sırasında. 2011’den bu yana ne Kürtlerin karşı karşıya kaldığı kıyım ve baskılar karşısında hakikatin sesi olabilmişti, ne de Alevi vatandaşlarımızın yıllarca boş vaatlerle oyalanmalarına karşın haklarının verilmemesi karşısında. Soma’da, Ermenek’te para hırsına feda edilen önlemlerin alınmaması yüzünden kurban verilen yüzlerce madencinin ardından aymazlığı ve utanmazlığı maske edinenlerle aynı kabinede yan yana oturmakta bir sorun görmemişti mesela. Ne kadar farkındaydı bilemem ama 17/25 Aralık 2013’te ortalığa saçılan devasa yolsuzluk ve rüşvet kanıtlarının güçlü bir sel gibi önüne katıp sürükledikleri arasında kendisinin “temiz adam”, “dürüst adam” imajı da vardı. İmaj işte! Demek ki yıllarca tecrübeye dayalı elde edilen tüm o ütme ve aldatmaca becerilerine rağmen acı ve kahredici gerçekliğin yerini tutamıyor.  
Öte yandan, hayal bile edemeyeceğimiz bir büyük çaresizlik içerisinde yutkunarak mı sustu, yoksa bile isteye mi sessiz kaldı bilemiyorum. Ama yoksul halkı ahlaksızca soyanlara karşı dik durabilmek şöyle dursun, bu adi hırsızlıkları, yolsuzlukları ve rüşvetleri ortaya çıkaran polislerin, savcıların ve hakimlerin oradan oraya sürülmelerinde, görevlerinden alınmalarında ve hapse atılmalarında ciddi roller bile aldı. Yetmedi, alçakça bir palavradan ibaret olduğunu adı gibi bildiği “Paralel” safsatasının gereğini yaparak 40 bin civarındaki kamu çalışanını perişan edenlerden biri de kendisi oldu. Neticede Başbakan Yardımcısıydı ve hakkın, hakikatin sesi olmak yerine zulmün ve hukuksuzluğun bir parçası olmayı kendi rızasıyla tercih etti.
Lafa gelince en “müstağni” oydu. Ama zulümlere alet olmak ya da göz yummak suretiyle kirlettikçe kirlettiği koltuğundan olmaktan endişe ettiği için mi, yoksa şaibelerin odağı haline gelen partisinde siyasi konumunu daha da güçlendirmek için midir bilinmez, 60-65 yıl boyunca inşa ettiği kendisini kendisi yapan neyi varsa bu uğurda bozuk para gibi harcadı. Öyle ki, ahlaksızca sürdürülen “cadı avı”nın bile sıradan bir parçasına, bir aparatına dönüştü. Masum insanlar görevlerinden edilirken, polis akademisi örneğinde olduğu gibi öğrenciler yıllarca okudukları okullardan keyfi şekilde atılırken, adı en ufak suça karışmamış insanlar hukuksuzca kovuşturulurken ve hatta tuhaf oldu-bittilerle hapse atılırken bastırmayı başardığı ya da tamamen kaybettiği vicdanının verdiği o rahatsız edici rahatlıkla devleti yönetmeye devam etti.
Eğitsel ve sosyal işlevlerini çok iyi bildiği dershaneler keyfi bir şekilde kapatılmaya çalışılırken, hayır işleri dışında bir derdi olmayan Kimse Yok mu felç edilmeye çalışılırken o da despotik güruhun arasındaydı. İntikam hisleriyle el konulan Bank Asya’nın gaspçılarına karşı kaşını bile kaldırmadı. Ailesinden insanların bile aralarında olduğu ve eline hiç silah almamış olduklarını çok iyi bildiği insanlar “terör örgütü üyeliği” ile suçlanırken ne vicdanından bir kırıntı, ne şüphe duyulmayan ahlakından bir emare, ne de o kasırgalar gibi açık sözlülüğüyle kendisini gösteren cesaretinden bir esinti hissettirmedi. Hükümetlerinin askeri cuntalara karşı ayakta kalabilmesi mücadelesi sırasında çok şey borçlu oldukları ve çok yakından tanıdıkları için dürüstlüklerini çok iyi bildikleri gazeteciler en aşağılık linçlere hedef yapılırken, hukuksuzca tutuklanıp keyfi bir şekilde hapishanelere atılırken gıkını bile çıkarmadı. Hiçbir suç içermeyen kurgusal bir dizi senaryosu yüzünden 11 aydır hapis yatan,  tahliye kararına rağmen aylardır tutsak tutulan Hidayet Karaca’nın adını bir kez bile anmadı.
Sırf Erdoğan ve suça batmış güruhunun kişisel intikam duygusunu tatmin etmek için ağır silahlı polisler eşliğinde yurdun her köşesinde okullar, yurtlar, kreşler basılırken; yurtdışındaki Türk okullarının kapatılması için deli saçması işler yapılırken başını umarsızca kuma gömdü. Yakından tanıdığı hayırsever işadamları tek tek tutuklanıp nezarethanelere ya da hapishanelere tıkılırken, yapılan bu zulümler karşısında adeta bir “dilsiz şeytan” olmayı tercih etti.  
Kaderin garip bir cilvesi olsa gerek parçası olduğu adi iftiralar, hukuksuzluklar, keyfilikler, zulümler ve baskılar dönüp dolaşıp nihayet kendisini de bulunca şimdi çıkmış konuşuyor. Kaç-AK Saray’daki zatı ima ederek “Birilerine olan sevgimi kaybettim, insan yol arkadaşını iyi seçmeli” diyor. Bir zamanlar bakanken kendisine bağlı olan TRT’nin ve daha bir çok hükümet yanlısı TV kanalının ve medyanın kendisine 2 yıldır ambargo uyguladığından şikayet ediyor. Erdoğan medyasındaki bazı köşe yazarlarının masumlara zulmüyle maruf eli kanlı ve lanetli Yezid’den daha fazla cinayet işlediklerini söylüyor. Hatta “İnsanların haysiyetine alçakça saldırıyorlar. Yezid görse kıskanırdı,” diyor. Ne diyelim, günaydın!
Kendisinin de içinde bulunduğu gözü dönmüş bir güruh tarafından en aşağılık saldırıların ve en ahlaksız iftiraların hedefi haline getirilen saygın Türk-İslam alimi Fethullah Gülen Hocaefendi için nihayet bir-iki kırık cümle kurmayı da becerebiliyor. “Şimdi Gülen için terör örgütü (FETÖ) kavramı yerleştirilmeye çalışıyor birileri. Milli Güvenlik Siyaset Belgesi’nde (Kırmızı Kitap), MGK kararlarında böyle bir şey yok” diyor.
AKP’nin kurucu babalarından Bülent Arınç’ın, son birkaç yıldır AKP çevrelerinin işlediği bütün suçlarda, hukuksuzluklarda ve zulümlerde çok ciddi payı olsa da bunları seçimlere bir hafta kala söylemesi ya da söylemek zorunda kalması çok önemli. Arınç’ın sözleri yakın gelecekteki kaçınılmaz siyasi gelişmeler açısından ciddi semptomlar niteliğinde de. Ama yine de söylenmesi gerekenler açısından Arınç’ın söyledikleri çok ama çok az ve çok ama çok geç.

27 Ağustos 2015 Perşembe

Meşru iktidar boşluğu ve muhalefet sorunu


Bugün Türkiye’de ne gerçek ve meşru bir iktidardan, ne de gerçek bir muhalefetten söz etmek mümkün. 13 yıldır tek başına iktidar olan AKP, 7 Haziran’da yapılan seçimlerde 9 puan birden kaybederek bu imtiyazını kaybetti. Halk, hukuk dışına çıkan, keyfiliği norm haline getiren, geride demokratik hukuk devletine yakışır işlerlikte tek bir kurum bırakmayan, dahası yolsuzlukları, hırsızlıkları ve radikal terör örgütleriyle giriştiği alengirli ilişkilerle her türden örgütlü suçların odağı haline gelen AKP’ye “artık yeter” dedi.
Her ne kadar seçimlerden birinci parti çıksa da, yaşadığı bu büyük seçim hezimetine rağmen AKP, daha doğrusu Erdoğan, Şeytan’a pabucunu ters giydirecek maharetteki politik entrikalarıyla ve kendisini normal gören her insanı tiksindirecek şark kurnazlıklarıyla bu seçimi fiilen geçersiz kılmayı başardı. Dahası halkın kendilerine vermediği, kendilerinin almayı başaramadığı sanal bir siyasi güce ve yetkiye dayanarak hak etmedikleri iktidar koltuğuna adeta yapıştılar.
AKP 80 günü aşkın bir süredir demokratik teamülleri, Anayasa’nın açık hükümlerini, en asgarisinden politik nezaketi ve en temel ahlaki ilkeleri hiçe sayarak sanki iktidarmış gibi yapmaya devam ediyor. Oysa ortada ne seçilmiş bir irade, ne de demokratik ve hukuki meşruiyeti olan herhangi bir iktidar bulunmuyor. Durum o kadar teamüller dışı, o kadar demokratik nezaket ve hukuktan uzak ki, bu çakma ve gayr-i meşru iktidarın bazı kabine üyelerine maaş vermek için uzun süre hukuki bir formül bile bulunamadı. Maliye bakanlığı herhangi bir hukuki çerçevesi olmaksızın fiili ödeme yapmak suretiyle sorunu güya halletti. Sadece bu skandal bile aslında AKP’nin nasıl bir gayr-i meşruluk ve hukuksuzluk içerisinde debelendiğini aklı ve vicdanı körleşmemiş herkese göstermeye yeter.
Aslında burada ben de herkesin düştüğü bir yanlışa düşüyorum. İktidardan bahsederken, AKP’den ve özellikle Başbakan Davutoğlu’ndan sanki iktidarmış gibi bahsetmek yanlış. Asıl iktidar, Anayasa’yı, yasaları, hukuku, mahkeme kararlarını, demokratik teamülleri, devlet sistemini, en temel siyasi ahlak kriterlerini hiçe sayan başka bir adreste. Oyun planını kurgulayan ve bu kurgu kapsamında AKP’yi ve muhalefet partilerini istediği gibi maniple etmeyi başaran Erdoğan’dan başkası değil. Peki Erdoğan, Anayasal olarak sembolik yetkilerle donatılmış bir konumu işgal ettiği halde sürekli gayr-i meşru icraatlarıyla kendisini gösteren bir iktidar odağı olmayı nasıl başarıyor? Bence sorulması gereken asıl soru bu…
Bu soruyu bizzat kendisinin ifadeleriyle cevaplamak mümkün. İşin sırrını, sıkıştıkça “Anayasa’ya uygun olmayan hiçbir eylemim yok” diyerek milleti kandırmaya çalışan Erdoğan’ın “Ben alışılmış bir Cumhurbaşkanı değilim”, “Yönetim sistemi fiilen değişmiştir” sözlerinde aramak gerekiyor. Hem Anayasa’ya uygun, hem de alışılmış cumhurbaşkanı olmamanın nasıl mümkün olabileceğini açıklama ihtiyacı bile duymuyor. Ayrıca, laf olsun diye söylenmemiş bu sözlerin gereğinin gerçekleşmesi için ise, “400’ü verin, bu iş huzur içerisinde çözülsün” sözüne bir göz atmak gerekiyor. Erdoğan’ın hukuksuzluklarını hayata geçirmek için güç aldığı AKP’nin 7 Haziran’da 400 vekil alamaması üzerine ülkenin neden bir anda kan gölüne döndüğünün sırrı da sanırım burada saklı.
Aslında Erdoğan “Alışılmış bir cumhurbaşkanı değilim” demekte haklı. Çünkü bu ülkede yakın geçmişe kadar hep gerçekten de alışılmış cumhurbaşkanları oldu. Sivil ve demokratik yollardan o konuma gelmiş cumhurbaşkanları bir yana, askeri darbe yaparak demokratik olmayan süreçler sonrası o konuma gelen Kenan Evren gibi cumhurbaşkanlarının bile belli bir devlet terbiyesi, belli ölçüde hukuk devleti ilkelerine sadakati vardı. Bu cumhurbaşkanlarının en nefret edilenlerinde bile en nefret ettikleri toplumsal kesimlere karşı belli bir siyasi nezaketi olurdu. Ellerine geçirdikleri konumu ve hükmettikleri devlet gücünü muhalif gördükleri toplumsal kesimlere yönelik bir zulüm ve intikam aracına dönüştürmeyecek kadar belirli bir ahlaki düzeyleri vardı. Hiçbiri ne devleti, ne ülkeyi babasının çiftliği gibi görmüyordu. Milleti de kendilerinin kulu, kölesi görme densizliğine düçar olmamışlardı.
Partizan Erdoğan ise koskoca devleti, demokratik ilkeleri, güçler ayrılığını, temel insan hak ve özgürlüklerini, hukukun üstünlüğünü hiçe sayan bir partizan örgüte çevirdi. Siyasi hesaplarına uyuyorsa en radikal terör örgütlerini bile masumlaştırmakta sorun görmedi. Uluslararası suç çetelerine ve liderlerine bile “hayırsever” diyebilen Erdoğan’ın keyfi şekilde “terör örgütü” dediği kesimlere karşı devleti bir zulüm ve örgütlü suç aracına dönüştürdüğünü görmemek için ise kör, aptal ya da vicdansız olmak gerekiyor.
Her ne kadar görünürde demokratik ve hukuki meşruiyetten yoksun iktidar koltuğunda oturanlar Davutoğlu ve benzeri isimler olsa da, onların da hakiki iktidar olmaktan fersah fersah uzak olduklarını görmek gerekiyor. İşin gerçeği Türkiye’de şu an ne alışılmış anlamda bir hükümet, ne de bir Cumhurbaşkanı bulunuyor. Yani iktidar koltuğunu işgal edenler hükümet değil, cumhurbaşkanlığı koltuğunu işgal eden ise meşru bir cumhurbaşkanı değil. Türkiye, fiilen anayasal sınırlarının dışına taşmış, demokratik meşruiyetten tamamen yoksun, suç üstüne suç işlemeyi huy edinmiş, vatandaşlarının haklarını sürekli ihlal eden, tehdit ve şantajı bir yönetim tarzı olarak benimseyen bir suç çetesinin tahakkümü altında bulunuyor.
Bugün Türkiye’de maalesef demokratik, hukuki ve ahlaki meşruiyeti olan bir iktidar bulunmuyor. Peki demokrasi, özgürlükler, haklar ve hukuk alanındaki felaketleri sahiden kendilerine sorun eden ve bunları engellemek için demokratik yöntemler konusunda ciddi kafa yorup, fiili tepkiler geliştirebilen ve bu sayede suça batmış AKP’ye alternatif bir adres ve umut olmayı başarabilen bir muhalefet bulunuyor mu? Maalesef, o da yok.
Neticede Erdoğan’ın “Yönetim sistemi fiilen değişmiştir” şeklindeki haddini aşan pervasızlığı karşısında “Hukuk yok. Demokrasi askıya alınmış, Anayasa çalışmıyor. Sivil darbeyle karşı karşıyayız” diyen ve bu vahim tespitleri yaptıktan sonra her şey sanki son derece normalmiş gibi evlerine dağılan bir muhalefetimiz var. Gırtlağına kadar suça batmış, her açıdan gaspçı ve yozlaşmış bir iktidarı yerine dibine sokmak, dünyayı ona dar etmek yerine, sürekli o iktidarın kurguladığı entrikaları savuşturmakla meşgul bir muhalefet olabilir mi? Tek dertleri, demokratik ve hukuki meşruiyetini yitirerek adi bir suç çetesine dönüşüp Türkiye’nin başını beladan belaya sokan iktidar partisi olması gerekirken, kendisi gibi muhalif diğer partilerin etkisini kırmaya, oyun planlarını bozmaya çalışan bir muhalefet olabilir mi?
Türkiye’de özel bankalara, özel şirketlere, özel mülkiyete hukuksuz ve keyfi el konulması karşısında; ortalık terör örgütlerinin eylemlerinden geçilmezken adı tek bir suça bile karışmamış yüzlerce özel okul, dershane ve kreşlere keyfi polis baskınları karşısında kılı bile kıpırdamayan bir muhalefet olabilir mi? Erdoğan’ın yaptığı son açıklamalarla resmen teyit ettiği Türkiye’nin tüm muhalif medya organlarına el konulması ve muhalif gazetecilerin tutuklanması planlarına karşı son derece cılız demeçler vermekle yetinen bir muhalefet olabilir mi? Türkiye’nin ve belki de dünyanın gelmiş geçmiş en büyük yolsuzluk ve hırsızlık skandalını, şu yaşanan kaotik ortamın sebeplerini görüşmek üzere bile Meclis’i açık tutmayı başaramayan bir muhalefet olabilir mi? Siyasetin tabiatı gereği muhalefetle iktidarın bazı konularda bir araya gelmesi zor olabilir. Peki Türkiye’yi felakete sürükleyen iktidarın rezilliklerine karşı ortak tavır belirlemek ve sonuç alıcı etkili hamleler yapmak için muhalefet partilerinin birbirleriyle görüşmelerinin önünde hangi engel var?
Olağanüstü şartları, anti-demokratik ve hukuk dışı faktörleri devreye sokmazlarsa AKP’nin ve doğal olarak Erdoğan’ın tıpkı 7 Haziran’daki gibi 1 Kasım seçimlerinde de en büyük kaybeden olması için sebepler çok. Peki AKP’nin kaybedecek olmasının, toplumsal ve siyasal potansiyelini mobilize etmekte yetersiz kalan bu tarzı ve anlayışıyla muhalefet partilerini sonuç üreten bir alternatif haline getirmesinin bir garantisi var mı? Sanmam…

16 Haziran 2015 Salı

Koalisyon ortağı: Erdoğan ve AKP


7 Haziran seçimlerinde siyaseti yeniden regüle eden ve ülkeye demokratik sapmaları törpüleme şansı veren sonuçlar bir koalisyonu veya bir azınlık hükümetini kaçınılmaz kılıyor. Siyasi aktörler sandıktan çıkan sonuçlardan bir koalisyon hükümeti çıkarabilmek için harıl harıl çalışıyor. Siyasete dair sözü olanlar da tercihlerini dile getiriyor. TÜSİAD, MÜSİAD gibi iş örgütleri sahaya inerken, barolar ve sivil toplum örgütleri yeni döneme dair yapıcı katkılarını muhataplarına sunuyor. Sandıktan çıkan sonuçlar büyük ölçüde mutlulukla karşılanıyor.
Tabii ki sandıktan çıkan mesaj dolu sonuçlardan mutlu olmayanlar da var. Bunların başında meydanlara inerek partizanca mitingler yapan Cumhurbaşkanı Erdoğan geliyor. Partizan Erdoğan’ın “icracı başkanlık” adı altında tek adam despotizmi kurma hayallerini çökerten seçim sonuçlarından memnun olmaması normal. Zaten normal olmayan Erdoğan’ın partizanlığıydı ve parlamento seçimlerini kendisi için bir kaldıraca dönüştürme çabasıydı. Umut bağladığı kaldıraç elinde kalan Erdoğan şimdilerde bir erken seçim için çırpınıyor. Ancak ciddi bir sorunu var. Vesayeti altındaki AKP lideri dışında kalan ve Meclis’in yüzde 60’ını oluşturan siyasi partiler Erdoğan’ın ihtiraslı oyun planını görüyor. Hepsi de Erdoğan’ın anayasal sınırlarına çekilmesi konusunda gözle görülür bir kararlılık sergiliyor.
Anayasa’ya göre sembolik rolü olan Erdoğan’ın, seçim sonrası aleyhine oluşan siyasi şartlara rağmen kendisini hala bir siyasal aktör gibi sunma çabası nafile. Siyasetten rol çalma çabası ise fazlasıyla zavallı ve oldukça sakil görünüyor. Alakasız bir seçimi hırsları yüzünden kendisini oylatmaya dönüştüren Erdoğan, çok büyük bir yenilgi aldığını görmeli. Çok büyük oynadı ve kabul etmeli ki çok büyük kaybetti. Bu saatten sonra Erdoğan’ın hala siyasete yön verme çabası içerisinde olması gerçeklerden iyice koptuğundan başka bir şeyi göstermez.
Somut gerçek şu ki, seçim sonuçları bir koalisyonu kaçınılmaz kıldı ve Erdoğan kendisiyle koalisyon kurulacak aktörler arasında yer almıyor. Erdoğan, kasten fauller yapan hırçın bir futbolcu gibi saha dışına atıldığının artık farkına varmalı. Şayet feci yenilgisini ve içinde bulunduğu hazin durumu kabullenmeyerek anayasal yetkilerini aşacak hamlelere devam ederse bunun bedelini önce siyaseten, sonra mutlaka hukuken ödeyeceğini bilmeli.
Halkın büyük sorumluluk yüklediği CHP, MHP ve HDP’nin koalisyon hükümeti kurma çabalarında Erdoğan’ı tamamen oyun dışı bırakma çabası doğru bir strateji. Ama yeterli değil. Erdoğan’ın ülkeye giydirdiği deli gömleğinde araç olarak kullandığı AKP’nin de mutlaka izole edilmesi gerekir. Erdoğan’ı tek bir kişi olarak görmek yanıltıcı olur. Çünkü Erdoğan AKP’dir. AKP ise Erdoğan. Sevapları için de bu böyledir, günahları için de.

Bugün Türkiye’de demokrasi ölümcül seviyede kan kaybetmişse bu sadece Erdoğan’ın günahlarının eseri olan bir durum değildir. Bu devasa enkaz despotik hayaller peşinde koşan Erdoğan’a sorgusuz sualsiz maşalık eden AKP’nin de eseridir. Bugün Türkiye’de hukuk adına geriye çok az şey kalmış, yargı adi bir tetikçiye dönüşmüşse şayet bunun da sebebi Erdoğan,  mimarı AKP’dir.
17/25 Aralık 2013’te ortalığa saçılan tarihin en büyük yolsuzluk ve rüşvet skandalının aktörlerinin tamamı, daha ziyade Erdoğan’ın yakın çevresi olmakla birlikte, AKP’li yetkililerdir. Bu tarihi skandalın üstünü örten ise yine AKP’dir. 17/25 Aralık yolsuzluklarının ortaya çıkmasından sonra yargıyı, bürokrasiyi ve polisi parti uzantısına dönüştürmeye ihtiyaç duyan Erdoğan’dır, ama bunu gerçekleştiren AKP’dir. Medyayı ele geçirmek, ele geçiremediğini türlü yollarla sindirmek, her şeye rağmen sinmeyene el koymaya kalkmak Erdoğan’ın arzusudur, ama bu arzuyu alet olan AKP’dir. Erdoğan’ın bağımsız konvansiyonel medyadan ne kadar nefret ettiği bir sır değildir. Ama bu nefretin gereğini yapan AKP’dir. Twitter başta olmak üzere Internet ve sosyal medyayı despotik hayallerine tehdit gören Erdoğan’dır, bu mecraların nefesini kesen ise AKP’dir.
Tek adam rejimi kurma hayalini gerçekleştirme yolunda ülkenin kaderini tek parti rejimine devretme arzusunda olan Erdoğan’dır. Bu müstakbel tek parti ise AKP’den başkası değildir. Uluslararası finans sisteminin kara para veya gri para olarak kabul ettiği kirli paraların Türkiye’deki dolaşımını organize eden Erdoğan zihniyetidir. Ama bunu mümkün kılan AKP’nin önceki Meclis’teki çoğunluğudur. Kamu bankalarını bu türden netameli paraların merkezine dönüştürmek; bu paralarla ulusal ve bölgesel politikaları gayr-i meşru yollardan finanse etmek belki Erdoğan’ın ihtiyacıdır, ama buna imkan veren yine AKP’dir.  
Hiçbir makul gerekçesi olmadığı halde dershaneleri kapatmak isteyen Erdoğan’dır. Kapatan AKP’dir. Türkiye’nin en güçlü, en yerli ve en sağlıklı faizsiz bankası olan Bank Asya’ya göz diken Erdoğan’dır. Erdoğan’ın kinine alet olan AKP’dir. Hoşuna gitmeyen vatandaşları düşman gören Erdoğan’dır. Bu vatandaşları “makul şüpheli” haline getiren yasaları çıkaran AKP’dir. Tüm ülkeyi bir olağanüstü hal rejimi altında yönetmek isteyen Erdoğan’dır. Bunu mümkün kılan AKP’dir.
Suriye’ye giden silah dolu binlerce tır örneğinde görüldüğü gibi bölgesel liderlik hevesine kapıldığı için ulusal ve uluslararası hukuku hiçe sayan Erdoğan’dır. Ama işlenmeye devam eden bu suçların her aşamasında suç ortağı AKP’dir. Suriye’de, Irak’ta, Mısır’da, Libya’da ve dahi Türkiye içinde ulusal ve uluslararası hukuka aykırı işlerde kullanılanları dokunulmaz kılma kararı Erdoğan’ındır. Bu kararın gereğini yaparak MİT’e olağanüstü yetkiler veren ve MİT elemanlarına yasal dokunulmazlık sağlayarak ülkeyi muhaberat devletine çeviren AKP’dir.
Sayıştay’ı devre dışı bırakan, kamu kaynaklarını şahsi mallarıymış gibi kullanan, ülkenin kaynaklarını komisyon dedikoduları arasında yandaş işadamlarına peşkeş çeken Erdoğan ve çevresidir, ama buna zemini hazırlayan AKP’dir. Kamu kaynaklarını kullanarak vakıflar kurup, kamu mülklerini herkesin gözü önünde bu vakıflara aktaran Erdoğan zihniyetidir, ama buna imkan veren AKP’dir. Kamu ihaleleriyle semirtilen küstah ve nobran yandaş işadamları Erdoğan’ın adamlarıdır, ama aynı zamanda AKP’lidirler de. Lüks makam araçları, ultra lüks uçaklar, irili ufaklı saraylar, sınırsız lüks ve şatafat belki Erdoğan ve ailesiyle özdeşleşti ama israf, lüks ve şatafat AKP’nin genel ahlakı haline de geldi.
Ülkenin yüzde 60’ını temsil eden CHP, MHP ve HDP’nin Erdoğan’ı siyasetin dışına atma ve anayasal sınırları içine hapsetme çabası takdire şayan. Ama aynısını Edoğan’ın bütün günahlarına ortak olmuş AKP’ye de yapmaları gerekir. Çünkü, AKP’yi bir koalisyon ortağı olarak kabul edecek herhangi bir parti çok az bir kısmını yukarıda özetlediğim AKP’nin tüm günahlarına ortak olur. Bununla kalmaz, ağır yenilgi almış ve feci kaybetmiş Erdoğan’a bir hayat öpücüğü olur bu. Üstelik AKP’li bir koalisyonun ortağı olacak partiye bunun bedeli ağır olur.
Oysa daha önce de bu köşede yazdığım gibi seçim sonuçlarının ortaya koyduğu hedef aşikar: Erdoğan’sız bir Türkiye ve AKP’siz bir hükümet… Yine yazdığım gibi bu formül mevcut şartlarda gereklidir, siyaseten idealdir ve son derece mümkündür. Yeter ki halkın iradesi, siyaset ve demokrasi liderlerin ve siyasi partilerin egolarına yenik düşmesin.