sansür etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sansür etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Kasım 2015 Perşembe

Hukuk devleti ve intikam


Rejim farklılıklarına rağmen hukuk devletlerini ilkel kabile devletlerinden ve despotik diktatörlüklerden ayıran bazı temel özellikler vardır. Hiç şüphesiz bu özelliklerin başında  bağımsız ve tarafsız yargı ile hukuk önünde herkesin eşitliği ilkeleri gelir. Şu ya da bu şekilde iktidar gücünü eline geçirmiş birileri halka hizmet için kullanması gereken bu gücü şahsi kin ve intikamının aracı haline getirmişse orada hukuk devletinden bahsedilemez. Hele hele o birileri yargıyı emir-komuta düzeni içine sokmuşsa, tek tük de olsa evrensel hukuk ilkelerine ve vicdani kanaatlerine göre karar veren hakimleri görevden aldırtıp hapse attırmışsa, daha da ileri gidip önceden müjdesini verdiği proje hakimlikler ve savcılıklar ihdas ederek özel motivasyonlarla donattığı savcı ve hakimleri buralarda istihdam etmişse o ülkeye her şey denilebilir ama bir hukuk devleti denilemez.
Demokratik hukuk devletlerinde halka hizmet etmeleri maksadıyla görev verilen herkesin ve her pozisyonun hakları, yetkileri, sorumlulukları ve sınırları bellidir. Bu net çizgilere rağmen hiç kimse anayasal sınırlarını mütemadiyen aşarak hukuksuz ve gayr-i meşru fiili durumlar oluşturamaz. Sırf canı öyle istiyor diye anayasal olarak hala parlamenter sistem olan bir düzende adeta bir “icracı başkanlık” sistemine geçilmiş gibi hiç kimse davranamaz. Demokrasilerin olmazsa olmazı olan güçler ayrılığı sitemini, kontrol ve denge mekanizmalarını yok sayarak attığı her yeni adımla apaçık anayasal suçlar işleyemez.
Hiç kimse demokratik hukuk devletine adeta sivil bir darbe yaparak demokratik yasalara, evrensel temel hak ve özgürlük ilkelerine, hukuk kurallarına ve demokratik teamüllere uymamazlık edemez. Eline geçirdiği devlet gücünü hukuksuzluğuna, keyfiliğine, şahsi kin ve intikam duygularına alet ederek toplumun değişik kesimlerine karşı düşmanca davranamaz. Ürettiği hukuksuz araçlarla kendisi gibi düşünmeyenleri yok etmeye yeltenemez. Çünkü demokratik hukuk devletlerinde böyle davranmak anayasal suçtur ve bu suçları işleyenlerin konumları suçların ağırlığını hafifletmez. Kaldı ki bu suçların sürekli işlenerek devamlılık kazandığı yerlere de artık demokratik hukuk devleti denemez.
Çarşamba akşamı emrindeki yandaş bir TV kanalına verdiği söyleşide Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın kesif bir şekilde kin ve intikam kokan sözleri bu kapsamda değerlendirilmelidir. Bugüne kadar somut hiçbir suça adları karışmamış oldukları halde mesnetsiz iddialar ve tutarsız iftiralarla haklarında “cadı avı” başlatılan Hizmet hareketine yönelik, tüm mesnetsiz ithamlar zorlamayla da olsa yargının alanına girmiş olmasına rağmen, bir cumhurbaşkanı çıkıp “attığımız bazı özel adımlar var ki, bu adımlar da onlara çok daha farklı bir gelecek yaşatacak,” şeklinde bir dil ve üslup kullanamaz. Şayet kullanırsa, kendisine “pardon ama siz kimsiniz? Savcı mısınız, hakim misiniz?” sorularını sormak kaçınılmaz olur. “Savcı ve hakim değilseniz kurduğunuz proje savcılıklar ve hakimliklerin patronu musunuz? Yargının üzerinde patronluk yapma hak ve yetkisini nereden alıyorsunuz?” soruları da meşru olur.  
Şöyle böyle bir anayasası olan, kendisine şöyle böyle bir demokratik hukuk devleti diyen hiçbir ülkede bir cumhurbaşkanı televizyonlara çıkıp, 2 yıldır sürdürülen keyfi cadı avına rağmen tek bir suçuna dair tek bir somut delil ortaya konamamış bir sivil toplum hareketine yönelik “Şahıs olarak onlar beni çok iyi tanıyor, ben de onları çok iyi tanıyorum. Onlar Tayyip Erdoğan’a ihanet ettiler, ben onlara ihanet etmiyorum. Ben sadece milletin hakkını onlardan geri alma mücadelesini veriyorum. Yalnız dahi kalsam sonuna kadar bunu sürdüreceğimi söyledim” diyemez. Şayet derse ne o ülkenin demokratik bir hukuk devleti olduğundan, ne de bunu söyleyenin demokratik ve medeni bir cumhurbaşkanı olduğundan kimse bahsedemez.
 “Cadı avıysa cadı avı. Biz bu cadı avını yapacağız” diyebilecek kadar işi şirazesinden çıkarmış, özellikle son 2 yıldır hak ve hukuk nosyonunu tamamen yitirmiş bir anlayışın ele geçirdiği devlet gücünü şahsi kin ve intikam duygularını tatmin etmek için kullanmasına hiçbir medeni ülkede göz yumulamaz. Bunlara göz yumulan rejimlere ise ne demokrasi, ne de hukuk devleti denilebilir. Bu tür rejimlere denilse denilse tek adam diktatörlüğü denir ki, Türkiye’de uzun süredir yaşananlar maalesef bu tanıma daha fazla uyuyor.
Erdoğan’ın sırf şahsi kin ve intikam duygularını tatmin etmek için tarafsız ve bağımsız olması, ayrım gözetmeksizin herkese adalet dağıtması gereken yargı, gerçek bir yargı olmaktan çıkarılıyor. Polis partizan bir milis gücüne dönüştürülüyor. Muktedirlerin suç işlemesi “sen denileni yap gerekirse yeni bir kanun yapar ve yaptığını suç olmaktan çıkarırız” pervasızlığıyla yaygınlaşıyor. Hür teşebbüs ürünü şirketlere keyfi şekilde el konuluyor ya da hukuksuz bir şekilde kapılarına kilit vuruluyor. Mülkiyet dokunulmazlığı tarih öncesi ilkel zamanlardakine benzer bir talan furyasına kurban ediliyor. Hukuk güvenliğinin ve güvencesinin kalmadığı bir ortamda insanların can güvenliği bile bulunmuyor.
Sırf eleştirel fikirlerinden dolayı aydınlar, gazeteciler Erdoğan yanlısı vandallar tarafından sokak ortasında dövülüyor. Gözü dönmüş kalabalıklar gazete binalarına giriyor ve hiçbiri hiçbir adli soruşturmaya tabii olmuyor. Korumacı bir cezasızlıkla yapanın yaptığı yanına kar kalıyor. Farklı düşünen gazeteciler işlerinden atılıyor. Yetmiyor haklarında onlarca dava açılıyor. O da yetmiyor tutuklanıp hapse atılıyorlar. Bir şekilde hala çalışan gazetecilerin çalıştıkları televizyonlara ve gazetelere hukuksuz ve keyfi bir şekilde el konuluyor. Eleştirel yayın yapan TV kanalları milletin vergileri ile alınan ve kamu hizmeti vermek zorunda olan tekel durumundaki uydudan keyfi bir şekilde atılıyor. Bir günde 14 TV kanalı birden karartılıyor.
Hakkında 1,5 yıldır sürdürülen tüm soruşturmalara rağmen tek bir suç delili ortaya konulamadığı halde Türkiye’nin en büyük yayıncı şirketine keyfi şekilde el konuluyor. Atanan kayyım yönetimi ilk iş olarak bu şirketin kitap/dergi basımı ve kitap satışlarını engelliyor. Kasabalar, şehirler haftalarca kuşatılarak dünyaya kapatılıyor. Düne kadar tüm faaliyetlerine göz yumulan PKK terör örgütü ile mücadele adı altında on binlerce insanın yaşadığı kasabalar ve şehirler yoğun ateş altına alınarak sivil halka zulmediliyor.
Hayatı boyunca eline silah almamış, adları tek bir suça karışmamış olan, tek dertleri ayrım gözetmeksizin tüm insanlara kaliteli eğitim sağlayarak barış içerisinde mürrefeh bir dünyanın kurulmasına katkı vermek olan eğitimciler ve hayırseverler “terör örgütü”, “paralel devlet yapılanması” gibi ipe sapa gelmez iddia ve iftiralarla baskı üzerine baskı görüyor. Gece yarıları keyfi şekilde gözaltına alınıyorlar. İtilip kakılıyorlar. Bileklerine kelepçeler vuruluyor. Uyduruk mahkemeler tarafından tutuklanıyorlar. Yargılanmadan senelerce hapislerde tutuluyorlar.
Herkesin gözleri önünde koskoca bir devlet, sırf çevresindekiler yolsuzluk yaparken suçüstü yakalandığı için kin ve nefretle nevri dönmüş bir adamın intikam duygularını tatmin etmesinin aracına dönüşüyor. O adamın kin ve nefretiyle köpürttüğü intikam duygularına göre hizalanan partisinin, kitlesinin ve devlet aygıtlarının oluşturduğu devasa zulüm makinası sayesinde tüm ülkenin üzerinde kapkaranlık bir totaliter faşizm kol geziyor. Daha kötüsü ahlaksız ve ilkesiz bu faşizm yaygınlık kazandıkça insanlar aklını, izanını, vicdanını ve insafını daha fazla yitiriyor.
Hoyratlık, yobazlık ve bağnazlık kitlelere yayıldıkça yayılıyor. El-Kaide’den, IŞİD’den ve benzeri radikal terör örgütlerinden özenle esirgenen öfke ve nefret tüm dünyada eğitim merkezli insani faaliyetleriyle bilinen Hizmet hareketine ve radikal örgütlerin katlettiği masum kurbanlara yöneliyor. Sonra bütün dünya “nasıl oluyor da binlerce futbol taraftarı katil IŞİD’i kınamak yerine, Paris’te öldürülen masumları protesto ediyor?” diye büyük bir şaşkınlık içerisinde kara kara düşünüyor.

15 Kasım 2015 Pazar

Fransa’da katliam, Türkiye’de karartma


Dünyayı çepeçevre saran karanlığın neferleri bir an olsun boş durmuyor. Aydınlığa, medeniyete, demokrasiye, özgürlüklere, insan onuruna, hukuka, kardeşliğe, barış içinde bir arada yaşama iradesine, estetiğe, sanata, düşünceye ve iyi olan her şeye saldırı üzerine saldırı gerçekleştiriyorlar. Hiçbir ahlaki sınır tanımadıkları despotluk, zulüm ve katliamlarıyla iblislere parmak ısırtacak derecede ileri gidiyorlar üstelik.
En kutsal değerlerin arkasına sığınacak kadar alçaklaşan, şeytani planlarını ve ahlaksız eylemlerini insanlığın en kutsallarını istismar ederek gerçekleştiren İblis’in bu karanlık tohumları Paris’te kendi halinde yaşayıp giden sıradan masum insanları alçakça hedef alabiliyor. Hiçbir hedef gözetmeden, şeytani bir soğukkanlılıkla 130 kişinin canına kastedebiliyor. Sırf öldürmüş olmak için öldürmek üzere hedef aldıkları 350’den fazla insanın kanını hunharca dökebiliyor, ağır şekilde yaralayabiliyor.
Türkiye’de ise mafyatik bir suç şebekesine dönüşen muktedir güruh, zulüm ve despotik baskıların her gün bir yenisini icat ediyor. Sırf hırsızlıklarına ve ahlaksızlıklarına ortak olmadıkları, zulümlerine ve keyfiliklerine göz yummadıkları için ya da sırf kendileri gibi düşünmedikleri için toplumun en temiz ve en duyarlı kesimlerine karşı Şeytani bir hazla, ahlaksız bir zevkle ve arsız bir şehvetle  baskı üzerine baskı, saldırı üzerine saldırı gerçekleştiriyorlar. Mesela, bir gün dünyanın tüm mağdur ve yoksullarının yakından tanıdığı bir yardım kuruluşunu hedefe koyuyorlar, ertesi gün toplumun en hayırsever insanlarını. Bir gün dürüstlükleriyle tanınan işadamlarını şeytanlaştırıyorlar, ertesi gün Türkiye’de evrensel basın ahlak ilkelerine en sadık yayın gruplarını, yayın organlarını.
Tıpkı Paris’te masum insanları gözünü kırpmadan katleden ahlaksız teröristler gibi dinin ve dini değerlerin arkasına saklanan Türkiye’deki iki yüzlü muktedir güruh da topluma ışık olmuş kim ya da ne varsa ayrım gözetmeksizin yok etmeye çabalıyor. İster liberal ister solcu olsun, ister muhafazakar kesimden isterse çevreci olsun hak ve hakikat adına sesini çıkaran, iş işten geçmeden sürüklendiği karanlığa karşı halkı uyarma cesaretini gösteren kim varsa hedef alınıp yok edilmeye çalışılıyor.
Gazeteler, o kağıt parçalarına ruh katan en donanımlı aydınlardan hoyratça arındırılıp çölleştiriliyor. Onurlu duruşları, birikimleri ve tecrübeleriyle topluma ışık olan aydınlar, yüzde 90-95’i iktidar tarafından kontrol altına alınarak adi birer propaganda makinasına dönüştürülen televizyonlardan ve radyolardan uzak tutuluyor. Tüm demokratik değerler ve demokratik kurumlar tek tek yok edilirken ahlaki bir duruşla hala demokrasi, özgürlük, adalet ve hukuk diyen entelektüellerin seslerinin halka ulaşmasını sağlayan kanallar tek tek ortadan kaldırılıyor ya da  karartılıyor.  
 Ortadoğu’yu Cehenneme çevirdikleri gibi stratejik ahmaklıklar sonucu Ortadoğulaştıkça Cehenneme dönen Türkiye’yi de kan gölüne dönüştüren karanlığın neferleriyle zihniyet akrabalığı içerisindeki bu muktedir güruhun sorun etmediği tek kesimi ise kendileri gibi karanlığın neferleri oluşturuyor. Her türlü eleştirel düşünceden esirgedikleri hoşgörüyü eli kanlı IŞİD teröristlerine, el-Kaide hücrelerine gösteriyorlar. Türkiye’nin medeni dünyanın özgür ve demokratik bir parçası olması ve öyle kalması için çabalayan kim ve ne varsa hedef alıp büyük bir gaddarlıkla yok ederken, IŞİD, el-Kaide ve bu caniler güruhunun yerli versiyonlarından hiçbir desteği esirgemiyorlar.
Hasan Cemal, Ekrem Dumanlı, Ahmet Altan, Can Dündar ve daha pek çok farklı görüşten demokrat aydın sistematik kampanyalarla yok edilmeye çalışılırken, IŞİD, el-Kaide, İBDA-C ve benzeri cihadist terör grupları ülkenin her yerinde rahatça hareket edebiliyor. IŞİD ve benzeri radikal terör örgütlerinin yayın faaliyetlerine dokunmayan Erdoğan rejimi ve AKP hükümeti evrensel basın-ahlak ilkeleri çerçevesinde demokrasi, insan hak ve özgürlükleri, hukuk, şeffaflık, barış, kardeşlik için yayın yapan tüm medya organlarını tek tek ya da toplu halde karartıyor. Üstelik bunlar arsız bir cesaret ve pervasızlıkla tüm dünyanın gözleri önünde kanırta kanırta yapılıyor.
Her gün gazeteciler gözaltına alınıyor. Her gün dergiler, televizyonlar, gazeteler saçma sapan gerekçelerle polis tarafından basılıyor. Tüm baskılara ve tehditlere rağmen gerçekleri halka duyurmaktan vazgeçmeyen gazeteciler, bir adım daha ileri gidilerek, yani ya hapse atılarak ya da yayın organlarına el konularak susturulmaya çalışılıyor. Daha 3 hafta önce televizyonları, radyoları ve gazeteleriyle Türkiye’nin en önemli yayın kuruluşu olan İpek Medya Grubu’na haydutvari bir tarzda, hukuksuz ve keyfi bir şekilde el koydular. Pervasızlık ve cüretkarlığın şahikasına çıkan AKP iktidarı ve Erdoğan rejimi, G-20 liderler zirvesinden sadece bir gün önce ise bünyesinde tam 16 radyo ve televizyon bulunan, toplumun farklı kesimlerinin seslerine mecra olan Samanyolu Yayın Grubu’nu tekel durumundaki TÜRKSAT uydusundan atarak fiilen kararttılar.
Daha önce birçok TV platformundan keyfi bir şekilde çıkarılan Samanyolu Grubu’na ait TV kanalları bu sefer hiçbir somut gerekçe gösterilmeksizin, üstelik tüm ticari ve hukuki hakları yapılan bir sözleşmeyle 2024’e kadar garanti altına alınmış olduğu halde, milletin vergileriyle uzaya fırlatılmış bir milli uydu olan TÜRKSAT’tan keyfi bir şekilde çıkarıldı. Amaç belli ki muhalif ve eleştirel gördükleri tüm yayın organlarını ve gazeteleri susturmak ve yok etmek. Belki amaç tek ama her bir medya organının susturulması için ayrı bir bahane üretmeyi, farklı bir yöntem ve taktik uygulamayı da ihmal etmiyorlar.
İpek Medya Grubu’na, bağlı olduğu holdingle ilgili tek bir delilini sunamadıkları mali suç iddialarıyla el koyan karanlığın neferleri, Samanyolu televizyon ve radyolarını ise böyle bir yalandan gerekçe üretme ihtiyacı bile duymadan karartma yoluna gittiler. Sol-Kemalist gelenekten gelen Cumhuriyet gazetesine yönelik ayyuka çıkan baskı ve el koyma çabaları için “teröre destek” bahanesini üreten karanlığın IŞİD kafalı neferleri, Ulusalcı (neo-nationalist) çizgideki Sözcü gazetesine ise farklı bir bahaneyle baskı uyguluyor. Doğan Medya Grubu’nu yine alakasız bir terör örgütüne destek olmak bahanesiyle hedefe koyan ve bu medya grubunu büyük ölçüde sindirerek sonuç alan Erdoğan rejimi ve AKP iktidarı, Zaman Medya Grubu’na ise yine benzer temelsiz iddialarla el koymanın hazırlığı içerisinde bulunuyor.
Paris’te katliam yapan IŞİD’in karanlığı Avrupa üzerinden tüm dünyaya çökerken, IŞID kafalı muktedir bir militan azınlık Türkiye’yi farklı ses ve fikirlerin bir daha hayat hakkı bulamayacağı çölleşmiş bir karanlığa doğru sürüklüyor. Üstelik de bunu tüm dünyanın gözleri önünde ve belli başlı dünya liderleri tam da G-20 liderler zirvesi için Türkiye’de bulunuyorken yapıyor. Belli ki hukuksuz ve despotik muktedirler tüm dünyanın dikkatlerinin Türkiye’ye odaklandığı bir esnada gerçekleştirdikleri baskı ve karartma hamleleriyle Yeni Türkiye’nin road showunu yapıyorlar. Yeni Türkiye’nin böyle despotik bir ülke olduğunu ve bu çerçevede hareket etmeleri gerektiğini liderlere anlatmaya çalışıyorlar.
Obama, Cameron, Merkel, Trudaeu başta olmak üzere G-20’nin demokratik ülke liderleri tam da kendileri Türkiye’deyken gerçekleştirilen bu despotlukları ya olup biteni “ulusal çıkarlar” deyip sineye çekme bedbahtlığına düşme ya da baskıların müsebbibi Türk muhataplarının yüzüne doğrudan söyleme ahlaki sorumluluğuyla karşı karşıyalar.

27 Ekim 2015 Salı

Türkiye için kara bir gün


            Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından belirli bir kesime karşı zulümlere maşalık etmek üzere “proje hakimlikler” olarak kurdurulmuş olan, bu özelliği ile de demokrasi ve hukuk tarihine kara bir leke olarak geçecek olan operasyonel hakimlikler arasında yer alan Ankara 5. Sulh Ceza Hakimliği, pazartesi günü Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’nın hukuksuz ve keyfi talebi üzerine hiçbir somut kanıt veya gerekçe göstermeksizin Bugün gazetesi, Bugün TV, KanalTürk TV ve Millet Gazetesi’nin de içinde olduğu Koza İpek Holding ve bünyesindeki şirketlere kayyum atanmasına karar verdi.
Koza İpek Holding bu hukuksuz ve keyfi kararla gasp edilmeye çalışılırken, Türkiye’nin koşar adım bir diktatörlüğe doğru gidişine kendisi “hayır” diyebildiği gibi, aynı şekilde bu despotik ve hukuksuz gidişata “hayır” deme cesaretini gösterebilen her düşünce için etkili bir platform haline gelen İpek Medya Grubu yayın organları da susturulmaya çalışılıyor. Öte yandan İstanbul’un göbeğinde 25 yaşındaki genç bir kız kendi evinde polis tarafından öldürülüyor. Bu şartlar altında açıkça görünen o ki, hukuksuz Erdoğan rejimi ve keyfi AKP despotluğu altındaki bu ülkede hiç kimsenin ne can güvenliği, ne de mal güvenliği bulunuyor. 
Her vatandaş polis tarafından kendi evinde vurulan Dilek Doğan’ın başına gelenlerin artık kendisinin veya ailesinin de başına gelebileceğinden endişe ediyor. İşinde gücündeki her şirket hukuksuz Erdoğan rejiminin ne zaman, hangi saçma gerekçeyle mülklerine keyfi şekilde el koyacağının korkusu içerisinde bulunuyor. Despotik Erdoğan rejimine ve keyfi AKP iktidarına hala boyun eğmemiş çok az sayıdaki medya organları ise bugün sıranın kimde olacağının kaygısını taşıyor. Gazeteciler, fikir adamları bu berbat şartlar altında tek satır yazabiliyorsa, tek kelime edebiliyorsa başlarına gelebilecek her türlü zulmü peşinen göze alarak bunları yazıyor, konuşuyorlar. Hukuksuzluk, baskı, zulüm ve keyfiliğin bir karabasan gibi üzerine çöktüğü Türkiye’de hukuk ve adaletin yanı sıra en temel demokratik hak ve özgürlükler bile can çekişiyor.
Lafı uzatmaya gerek yok. Özgür vicdanlı tüm demokrat sesler tek tek susturuluyor. Bu baskılar ve zulümler karşısında en büyük hayal kırıklığına ise olup bitene karşı toplumun sessizliği ve tepkisizliği sebep oluyor. Oysa susturulan gazeteler, gazeteciler değil sadece. Kendilerini ilgilendiren gerçeklere dair bilgi edinme hakları ve çocuklarına özgür bir ülke, düşüncesi ve yaşam tarzı ne olursa olsun her vatandaşın hak ve hukukunun garanti altında olduğu çoğulcu bir demokratik toplum bırakma ideali ellerinden alınıyor. Sırf sessiz kalmış olmamak için bu kısa yazıyı kaleme alıyor, Koza İpek Holding ve İpek Medya Grubu’na yapılan hukuksuz gasp girişimine karşı meslektaşlarımın sonun kadar yanlarında olduğumu ifade etmek istiyorum. 
Dün İpek Medya Grubu’na ait Bugün ve Millet gazetelerinin “Kara Bir Gün” başlığıyla kapkara bir birinci sayfa üzerine büyük puntolarla kısa, öz ve etkili bir manifesto ile çıktı. Bu sayfalar şüphesiz ki, kendilerine “AK” diyerek milleti aldatan bir hukuksuz siyasi güruhun Türkiye’nin ufkunu nasıl kararttığını da çok güçlü bir şekilde sembolize ediyor. Ben de bu kuralsız, ilkesiz, ahlaksız despotizme asla boyun eğmeyeceğine yemin etmiş bir gazeteci olarak bütün gücümle baskı altındaki bu meslektaşlarımın yanında olduğumu ifade etmek istiyorum. Bunun için meslektaşlarımın kapkara zemin üzerinde yükselen çığlıklarına ses katmak için bu sayfalarla birlikte o yazıyı da buraya alıyorum.


“Demokrasimiz, özgürlüğümüz ve Türkiye için…
KARA BİR GÜN

1 Kasım genel seçimlerine günler kala, özgür ve bağımsız İpek Medya Grubu’na yönelik gözdağı ve susturma operasyonunda bir hukuksuz karara daha imza atıldı.
“İftira” ve “suç uydurma” yöntemiyle yapılan “baskın” sonuç vermeyince, Koza Holding ve İpek Medya Grubu’nun tüm mali hesaplarının temiz olduğu ortaya çıkınca, medyamıza ve bağlı bulunduğumuz tüm Koza Grubu şirketlerine “kayyum” atandı.
Medyamızın yönetim kuruluna, “havuz gazetesi” Sabah ve atv Grubu’nun eski reklam grup direktörü ve finans müdürü atandı… Özgür medyayı susturamayınca, yayınlarının etkinliği ve geniş kitlelere ulaşmasını engelleyemeyince, tüm grubu “havuz medyası” haline getirme kararı yürürlüğe sokuldu...
TÜRKSAT’tan yasa dışı “talimat” ile atılmaya çalışılan Medya Grubumuz, bu kez “proje mahkemeler” üzerinden alınan bir kararla susturulma yoluna gidildi.
Adım adım özgür yayıncılığımız engellenirken, muhalefetin de sesini geniş kitlelere ulaştıracağı tüm mecralar sansürleniyor, karartılıyor...
“Özel mülkiyet hakkı”, “ifade ve fikir hürriyeti”, “haber alma ve verme hakkı” ayaklar altına alınırken, adil ve şeffaf bir seçim yarışı yapılması da artık imkânsız hale getirildi…
Türkiye demokrasisi, insan hakları ve hukukun üstünlüğü adına kara bir gün daha yaşadık...