7 Haziran etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
7 Haziran etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Ağustos 2015 Perşembe

Meşru iktidar boşluğu ve muhalefet sorunu


Bugün Türkiye’de ne gerçek ve meşru bir iktidardan, ne de gerçek bir muhalefetten söz etmek mümkün. 13 yıldır tek başına iktidar olan AKP, 7 Haziran’da yapılan seçimlerde 9 puan birden kaybederek bu imtiyazını kaybetti. Halk, hukuk dışına çıkan, keyfiliği norm haline getiren, geride demokratik hukuk devletine yakışır işlerlikte tek bir kurum bırakmayan, dahası yolsuzlukları, hırsızlıkları ve radikal terör örgütleriyle giriştiği alengirli ilişkilerle her türden örgütlü suçların odağı haline gelen AKP’ye “artık yeter” dedi.
Her ne kadar seçimlerden birinci parti çıksa da, yaşadığı bu büyük seçim hezimetine rağmen AKP, daha doğrusu Erdoğan, Şeytan’a pabucunu ters giydirecek maharetteki politik entrikalarıyla ve kendisini normal gören her insanı tiksindirecek şark kurnazlıklarıyla bu seçimi fiilen geçersiz kılmayı başardı. Dahası halkın kendilerine vermediği, kendilerinin almayı başaramadığı sanal bir siyasi güce ve yetkiye dayanarak hak etmedikleri iktidar koltuğuna adeta yapıştılar.
AKP 80 günü aşkın bir süredir demokratik teamülleri, Anayasa’nın açık hükümlerini, en asgarisinden politik nezaketi ve en temel ahlaki ilkeleri hiçe sayarak sanki iktidarmış gibi yapmaya devam ediyor. Oysa ortada ne seçilmiş bir irade, ne de demokratik ve hukuki meşruiyeti olan herhangi bir iktidar bulunmuyor. Durum o kadar teamüller dışı, o kadar demokratik nezaket ve hukuktan uzak ki, bu çakma ve gayr-i meşru iktidarın bazı kabine üyelerine maaş vermek için uzun süre hukuki bir formül bile bulunamadı. Maliye bakanlığı herhangi bir hukuki çerçevesi olmaksızın fiili ödeme yapmak suretiyle sorunu güya halletti. Sadece bu skandal bile aslında AKP’nin nasıl bir gayr-i meşruluk ve hukuksuzluk içerisinde debelendiğini aklı ve vicdanı körleşmemiş herkese göstermeye yeter.
Aslında burada ben de herkesin düştüğü bir yanlışa düşüyorum. İktidardan bahsederken, AKP’den ve özellikle Başbakan Davutoğlu’ndan sanki iktidarmış gibi bahsetmek yanlış. Asıl iktidar, Anayasa’yı, yasaları, hukuku, mahkeme kararlarını, demokratik teamülleri, devlet sistemini, en temel siyasi ahlak kriterlerini hiçe sayan başka bir adreste. Oyun planını kurgulayan ve bu kurgu kapsamında AKP’yi ve muhalefet partilerini istediği gibi maniple etmeyi başaran Erdoğan’dan başkası değil. Peki Erdoğan, Anayasal olarak sembolik yetkilerle donatılmış bir konumu işgal ettiği halde sürekli gayr-i meşru icraatlarıyla kendisini gösteren bir iktidar odağı olmayı nasıl başarıyor? Bence sorulması gereken asıl soru bu…
Bu soruyu bizzat kendisinin ifadeleriyle cevaplamak mümkün. İşin sırrını, sıkıştıkça “Anayasa’ya uygun olmayan hiçbir eylemim yok” diyerek milleti kandırmaya çalışan Erdoğan’ın “Ben alışılmış bir Cumhurbaşkanı değilim”, “Yönetim sistemi fiilen değişmiştir” sözlerinde aramak gerekiyor. Hem Anayasa’ya uygun, hem de alışılmış cumhurbaşkanı olmamanın nasıl mümkün olabileceğini açıklama ihtiyacı bile duymuyor. Ayrıca, laf olsun diye söylenmemiş bu sözlerin gereğinin gerçekleşmesi için ise, “400’ü verin, bu iş huzur içerisinde çözülsün” sözüne bir göz atmak gerekiyor. Erdoğan’ın hukuksuzluklarını hayata geçirmek için güç aldığı AKP’nin 7 Haziran’da 400 vekil alamaması üzerine ülkenin neden bir anda kan gölüne döndüğünün sırrı da sanırım burada saklı.
Aslında Erdoğan “Alışılmış bir cumhurbaşkanı değilim” demekte haklı. Çünkü bu ülkede yakın geçmişe kadar hep gerçekten de alışılmış cumhurbaşkanları oldu. Sivil ve demokratik yollardan o konuma gelmiş cumhurbaşkanları bir yana, askeri darbe yaparak demokratik olmayan süreçler sonrası o konuma gelen Kenan Evren gibi cumhurbaşkanlarının bile belli bir devlet terbiyesi, belli ölçüde hukuk devleti ilkelerine sadakati vardı. Bu cumhurbaşkanlarının en nefret edilenlerinde bile en nefret ettikleri toplumsal kesimlere karşı belli bir siyasi nezaketi olurdu. Ellerine geçirdikleri konumu ve hükmettikleri devlet gücünü muhalif gördükleri toplumsal kesimlere yönelik bir zulüm ve intikam aracına dönüştürmeyecek kadar belirli bir ahlaki düzeyleri vardı. Hiçbiri ne devleti, ne ülkeyi babasının çiftliği gibi görmüyordu. Milleti de kendilerinin kulu, kölesi görme densizliğine düçar olmamışlardı.
Partizan Erdoğan ise koskoca devleti, demokratik ilkeleri, güçler ayrılığını, temel insan hak ve özgürlüklerini, hukukun üstünlüğünü hiçe sayan bir partizan örgüte çevirdi. Siyasi hesaplarına uyuyorsa en radikal terör örgütlerini bile masumlaştırmakta sorun görmedi. Uluslararası suç çetelerine ve liderlerine bile “hayırsever” diyebilen Erdoğan’ın keyfi şekilde “terör örgütü” dediği kesimlere karşı devleti bir zulüm ve örgütlü suç aracına dönüştürdüğünü görmemek için ise kör, aptal ya da vicdansız olmak gerekiyor.
Her ne kadar görünürde demokratik ve hukuki meşruiyetten yoksun iktidar koltuğunda oturanlar Davutoğlu ve benzeri isimler olsa da, onların da hakiki iktidar olmaktan fersah fersah uzak olduklarını görmek gerekiyor. İşin gerçeği Türkiye’de şu an ne alışılmış anlamda bir hükümet, ne de bir Cumhurbaşkanı bulunuyor. Yani iktidar koltuğunu işgal edenler hükümet değil, cumhurbaşkanlığı koltuğunu işgal eden ise meşru bir cumhurbaşkanı değil. Türkiye, fiilen anayasal sınırlarının dışına taşmış, demokratik meşruiyetten tamamen yoksun, suç üstüne suç işlemeyi huy edinmiş, vatandaşlarının haklarını sürekli ihlal eden, tehdit ve şantajı bir yönetim tarzı olarak benimseyen bir suç çetesinin tahakkümü altında bulunuyor.
Bugün Türkiye’de maalesef demokratik, hukuki ve ahlaki meşruiyeti olan bir iktidar bulunmuyor. Peki demokrasi, özgürlükler, haklar ve hukuk alanındaki felaketleri sahiden kendilerine sorun eden ve bunları engellemek için demokratik yöntemler konusunda ciddi kafa yorup, fiili tepkiler geliştirebilen ve bu sayede suça batmış AKP’ye alternatif bir adres ve umut olmayı başarabilen bir muhalefet bulunuyor mu? Maalesef, o da yok.
Neticede Erdoğan’ın “Yönetim sistemi fiilen değişmiştir” şeklindeki haddini aşan pervasızlığı karşısında “Hukuk yok. Demokrasi askıya alınmış, Anayasa çalışmıyor. Sivil darbeyle karşı karşıyayız” diyen ve bu vahim tespitleri yaptıktan sonra her şey sanki son derece normalmiş gibi evlerine dağılan bir muhalefetimiz var. Gırtlağına kadar suça batmış, her açıdan gaspçı ve yozlaşmış bir iktidarı yerine dibine sokmak, dünyayı ona dar etmek yerine, sürekli o iktidarın kurguladığı entrikaları savuşturmakla meşgul bir muhalefet olabilir mi? Tek dertleri, demokratik ve hukuki meşruiyetini yitirerek adi bir suç çetesine dönüşüp Türkiye’nin başını beladan belaya sokan iktidar partisi olması gerekirken, kendisi gibi muhalif diğer partilerin etkisini kırmaya, oyun planlarını bozmaya çalışan bir muhalefet olabilir mi?
Türkiye’de özel bankalara, özel şirketlere, özel mülkiyete hukuksuz ve keyfi el konulması karşısında; ortalık terör örgütlerinin eylemlerinden geçilmezken adı tek bir suça bile karışmamış yüzlerce özel okul, dershane ve kreşlere keyfi polis baskınları karşısında kılı bile kıpırdamayan bir muhalefet olabilir mi? Erdoğan’ın yaptığı son açıklamalarla resmen teyit ettiği Türkiye’nin tüm muhalif medya organlarına el konulması ve muhalif gazetecilerin tutuklanması planlarına karşı son derece cılız demeçler vermekle yetinen bir muhalefet olabilir mi? Türkiye’nin ve belki de dünyanın gelmiş geçmiş en büyük yolsuzluk ve hırsızlık skandalını, şu yaşanan kaotik ortamın sebeplerini görüşmek üzere bile Meclis’i açık tutmayı başaramayan bir muhalefet olabilir mi? Siyasetin tabiatı gereği muhalefetle iktidarın bazı konularda bir araya gelmesi zor olabilir. Peki Türkiye’yi felakete sürükleyen iktidarın rezilliklerine karşı ortak tavır belirlemek ve sonuç alıcı etkili hamleler yapmak için muhalefet partilerinin birbirleriyle görüşmelerinin önünde hangi engel var?
Olağanüstü şartları, anti-demokratik ve hukuk dışı faktörleri devreye sokmazlarsa AKP’nin ve doğal olarak Erdoğan’ın tıpkı 7 Haziran’daki gibi 1 Kasım seçimlerinde de en büyük kaybeden olması için sebepler çok. Peki AKP’nin kaybedecek olmasının, toplumsal ve siyasal potansiyelini mobilize etmekte yetersiz kalan bu tarzı ve anlayışıyla muhalefet partilerini sonuç üreten bir alternatif haline getirmesinin bir garantisi var mı? Sanmam…

7 Temmuz 2015 Salı

İyi seyirler CHP, MHP ve HDP!


Salı günü itibariyle AKP ve Erdoğan’ın tüm despotik ihtiraslarını ve hukuk tanımaz hayallerini boşa çıkaran 7 Haziran seçimlerinin üzerinden tam 1 ay geçti. Halk 7 Haziran’da muhalefet partilerine Türkiye’yi ve siyaseti demokrasi, temel hak ve özgürlükler ile hukuk devleti çerçevesinde yeniden şekillendirme iradesi verdiği halde ortada ne işleyen bir parlamento, ne de seçimle ortaya çıkan halk iradesini yansıtan bir hükümet bulunuyor.
AKP ve Erdoğan 7 Haziran seçim sonuçlarından boşuna meyus olmuş. CHP, MHP ve HDP’nin performanslarının böyle olacağını bilselermiş canlarını sıkmaya hiç gerek kalmazmış. Neyse ki durumu çabuk kavradılar ve CHP, MHP ve HDP’nin sergilediği siyasal acziyetten dolayı Erdoğan ve AKP sanki 7 Haziran hiç yaşanmamışçasına muktedir olmaya kaldıkları yerden devam ediyor.
CHP, MHP ve HDP ülke hala 6 Haziran koşullarındaymış gibi hareket ededursun, seçimi kaybettiği 7 Haziran’dan beri fiilen sakıt olan AKP hükümeti, sanki meşru bir tek parti hükümetiymiş gibi karar üzerine kararlar alıyor; siyasi etiğe ve demokratik nezakete sığmayacak şekilde üst düzey bürokratik ve diplomatik atamalar yapıyor; Suriye’de hedefi, kapsamı ve süresi belli olmayan bir savaşa girme hazırlığı yapıyor.
Tam 12 bakanı 7 Haziran’da seçilmiş milletvekilleri arasından olmayan emanetçi (caretaker) hükümet, Erdoğan’ın bireysel kininin takipçisi olmayı da ihmal etmiyor. Gün geçmiyor ki, Erdoğan’ın şahsen kin beslediği herhangi bir toplumsal kesime yönelik polis ya da maliye tarafından keyfi ve hukuksuz operasyonlar yapılmasın. Benzer durum yargıdaki kurgu mahkemelerin aldıkları hukuksuz ve keyfi kararlar aracılığıyla da sürdürülüyor.
Kimse kusura bakmasın ama bu olup bitenlerden dolayı, gırtlağına kadar suça ve hukuksuzluğa batmış ne Erdoğan’ı ne de AKP’yi suçlayacak değilim. Bu acziyet tablosu ve siyasal pejmürdeliğin tek sorumlusu varsa o da AKP ve Erdoğan’a “artık yeter” diyen halkın teslim ettiği iradenin hakkını veremeyen CHP, MHP ve HDP’dir. Ne yazık ki CHP, MHP ve HDP’nin en büyük mahareti Erdoğan ve AKP’nin oyun planında beceriksiz figüranlar gibi rol beklemekten ibaretmiş. Seçim vaatlerinin asgari yüzde 60’ı örtüşen bu üç partinin, demokrasi ve hukuk devletinin çok acil müdahale gerektiren kan kaybını durdurmak konusundaki atalet ve acziyetleri cidden endişe verici.
Esas itibariyle AKP ve Erdoğan despotizmine karşı olanlar, AKP ve Erdoğan’ın küstah ve nobran tarzından iyice yorulanlar çeşitli hassasiyetlerden dolayı 7 Haziran’da farklı siyasal adreslere dağılmış olabilirler. Ama bu insanların tercihlerindeki önceliğin mevcut anti-demokratik ve hukuk dışı gidişata dur demek olduğunu görmemek ve duymamak için kör ve sağır olmak gerekir. Parlamenter sistemi yok etmek ve bir tek adam-tek parti rejimi kurmak için büyük oynayan Erdoğan ve vesayeti altında tuttuğu AKP’ye halk gerekli dersi verdiği halde, CHP, MHP ve HDP ne yazık ki tüm siyasal maharetlerini bu dersi boşa çıkarmakta kullanıyorlar. Parlamento’daki yüzde 60 çoğunluk, AKP’ye kendi elleriyle hediye ettikleri Meclis Başkanlığı’nın tamamen Erdoğan’ın emrinde hareket edeceğini göremeyecek kadar siyasal basiretten yoksun olabilir mi? Olabiliyormuş...
İşte o Meclis Başkanı, tıpkı Erdoğan’ın hükümet kurma sürecindeki sembolik rolünü ağırdan alması gibi, işleri alabildiğince ağırdan alıyor. Seçimlerin üzerinden tam 1 ay, Meclis Başkanı’nın seçilmesinin üzerinden bir hafta geçmesine rağmen Meclis Başkanı İsmet Yılmaz’ın Meclis’i ilk kez Salı günü toplantıya çağırmasının ne yoruma, ne de tevile ihtiyacı bulunuyor. Halkın büyük bir feraset sergileyerek siyasal inisiyatifi ellerinden aldığı Erdoğan ve AKP’ye, CHP, MHP ve HDP’nin akıl almaz beceriksizlikleri ve ataleti cansuyu oluyor.
            Bu sayede Erdoğan ve AKP, sanki değişen hiçbir şey yokmuş gibi keyfiliklerine ve hukuksuzluklarına kaldıkları yerden aynı hızla devam edebiliyor. Sakıt ve müstafi AKP hükümeti, seçimlerden sonra sanki parlamentodan onay almış gibi, gayr-i meşru bir şekilde üst düzey bürokratik pozisyonlara tam 663 atama yapabiliyor. CHP, MHP ve HDP ise olup biteni milletle birlikte seyirci tribünlerinden izlemekle yetiniyor.
            17/25 Aralık 2013 yolsuzluk operasyonlarıyla ortalığa saçılan tüm hırsızlık ve rüşvet kanıtları ortadayken, seçimlerden önce en büyük vaatleri olan yolsuzluk soruşturmalarının önünü açacaklarına dair vaatlerini gerçekleştirmek için CHP, MHP ve HDP sanırım inisiyatifi AKP’den bekliyor! 17/25 Aralık pislikleri ortada duruyorken, bu operasyonla ilişkilendirilen yüzlerce, binlerce insan her türlü hukuksuzluğa, keyfiliğe ve zulme maruz kalmaya devam ediyorken, CHP, MHP ve HDP tam bir aydır olanı biteni izlemekle yetiniyor. Terörist faaliyetlerin, illegal silah kaçakçılığının, yolsuzlukların üzerine giden gazeteciler, polisler, bürokratlar, savcılar ve hakimler cezaevine atılarak ya da görevden el çektirilerek mağdur edilmeye devam ediliyorken atalete demir atmış CHP, MHP, HDP’nin kılı kıpırdamıyor.
            Erdoğan’ın emri altında despotik bir silaha dönüşen hukuksuz Sulh Ceza Hakimlikleri her gün yeni bir garabete imza atarken birlikte parlamento çoğunluğunu oluşturan CHP, MHP, HDP yine izlemekle yetinmiyor. Oysa hukuk ve özgürlük katili bu hakimliklerin ortadan kaldırılması ve işlediği suçların üzerine gidilmesi çıkarılacak bir yasaya bakıyor. CHP, MHP ve HDP’nin bunları yapmaya gücü var, ama belli ki irade zaafiyeti içerisinde.
            Mahkeme kararlarına rağmen sit alanında kaçak inşa edilen Erdoğan’ın sarayı hukuku yok sayıyorken, keyfi bir şekilde görevden alınan binlerce okul müdürünün Danıştay tarafından görevlerine iade edilmesinin gereği Milli Eğitim Bakanlığı tarafından yerine getirilmiyorken, tutuklu gazeteciler ve polisler hakkında tahliye kararı uygulanmazken ve bu kararı veren hakimler cezaevinde bulunuyorken, AKP’nin, Erdoğan’ın ve yandaşlarının hoşuna gitmeyen tüm mahkeme kararları yok hükmünde sayılıyorken CHP, MHP ve HDP bu garabete son verecek düzenlemeler için bir an önce kolları sıvamak yerine olup biteni izlemekle yetiniyor.
            İç güvenlik yasasıyla özgürlük alanları daraltılmışken, herkes “makul şüphe” altında en doğal demokratik haklarını bile kullanmaktan alıkonmuşken; medya görülmedik bir baskı altındayken; MİT yasasıyla Erdoğan yandaşlarının istihbaratçı kılıfı altında işledikleri vahim suçların üstü örtülüyorken; Erdoğan ve AKP’nin radikal terör örgütleriyle alengirli ilişkileri üzerinden Türkiye’nin imajı her geçen gün biraz daha terör örgütleriyle birlikte anılıp biraz daha karartılıyorken; Erdoğan medyası ve Erdoğan yandaşı işadamları kamu kaynaklarınca beslenmeye devam ediliyorken; AKP, Erdoğan ve çevresi kamu kaynaklarını şahsi amaçları uğruna har vurup harman savuruyorken CHP, MHP ve HDP bu rezilliklere son verecek adımları atmak yerine izlemekle yetiniyor.
            Suçsuz insanlar olmadık iddialarla suçlanıp kurgu mahkemelerde mahkum ediliyorken, tam bir yıldır mahkeme önüne çıkmasına bile müsaade edilmeyen onlarca polis amiri hapishanelerde çürütülüyorken, somut kanıtları ortalığa saçılmış muktedir suçlular ellerini kollarını sallayarak ortalıkta dolaşıyorken, devlete hükmeden çeteleşmiş bir grup hukuksuz işlemleriyle organize bir suç örgütü gibi pervasızca hareket ediyorken CHP, MHP ve HDP izlemekle yetiniyor.
            Haksızlık etmeyelim, CHP, MHP ve HDP sadece olup biteni izlemekle yetinmiyor. Siyasete kazandırdıkları müthiş bir icatla bir miktar muhalefet de ediyorlar. Ama bu muhalefette küçük bir sorun var: Muhalefetleri demokrasi ve hukuk devletini harabeye çeviren Erdoğan ve AKP’ye karşı değil. CHP, MHP ve HDP’nin en güçlü muhalefeti maalesef birbirlerine karşı.
Ne diyelim, Allah akıl fikir versin…  
           

30 Haziran 2015 Salı

Sanki 7 Haziran hiç olmamış gibi…


13 yıllık bir tek parti iktidarı sonrasında AKP, tüm adaletsiz seçim öncesi şartlarına ve devlet imkanlarını hoyratça ve partizanca seferber etmesine, muhalif partileri alabildiğine engelleme çabasına rağmen arzu ettiği sonuçları alamadı. Formal anlamda bir yenilgi almasa da, anayasa değiştirme gücü elde etmek için yanıp tutuştuğu seçimlerde tek parti iktidarı olma şansını bile kaybetti. Özellikle anayasal sınırlarını tanımayarak sürekli suç işleme pahasına AKP lehine en ateşli seçim kampanyalarını yürüten Erdoğan’ın bu yenilgideki rolü ve payı çok büyük oldu. Buna rağmen, tıpkı AKP hükümetinin yaptığı gibi, seçim öncesinde günde 3 miting yapıp medyaya birkaç söyleşi vererek bir cumhurbaşkanının nasıl olmaması gerektiğini gösteren Erdoğan, bu büyük siyasal hezimetinin sarsıcı şoklarını atlatır atlatmaz kaldığı yerden yeniden devam etmeye koyuldu.
Oysa şunu unutuyorlar, ne bugünkü Türkiye 6 Haziran’daki Türkiye, ne de bugünkü AKP ve Erdoğan o günkü konum ve etkinliğinde. Çünkü AB uyum süreçlerine sarıldığı, demokratikleşmeyi derinleştirdiği, hakları pekiştirdiği, özgürlükçü reform çabasını sürdürdüğü, devletten ziyade halkı öncelediği, iktidar kibrinin henüz zirve yapmadığı, mutlak iktidar sarhoşluğuyla küstahlıkların ve yolsuzlukların ortalığı sarmadığı, Türkiye’nin akutlaşmış 100 yıllık sorunlarına hala neşter atarmış gibi göründüğü, gayri samimi de olsa hukukun üstünlüğünü tesis etmek için uğraşırken derin devlet çeteleri ve cunta yapılanmalarıyla mücadele ettiği, dış politikada son yıllarda sergilediği berbat performansının tam aksine Türkiye’nin yakın çevresine istikrar ihraç ettiği, yakın bölgesinde ve tüm dünyada İslam ile demokrasinin nasıl uzlaşabileceğine dair bir rol model olarak görüldüğü yılların tersine seçmen AKP’den desteğini çekti. Belli ki çekmeye de devam edecek.
Seçmen yükselen otoriterliğe, despotlaşmaya, tek adam yönetimine, hukuksuzluğa, keyfiliğe, kibre, küstahlığa, nobranlığa, hırsızlığa, yolsuzluğa olan tepkisini sandıkta açık ve net olarak ortaya koydu. AKP’yi ve daha ziyade Erdoğan’ı feci şekilde cezalandırdı. Kampanya sürecinde giriştikleri onca manipülasyona ve sebep oldukları onca şaibeye rağmen vatandaşın üzeri belirli bir süreliğine küllenmiş sağduyusu uyanma sürecine girdi. Halk duruma el koydu ve 7 Haziran günü Erdoğan’ın AKP’yi de peşine takarak ülkeyi sürüklediği kaos ve kabus macerasının tam ortasında sert bir şekilde frene bastı. Erdoğan ve AKP’ye açıkça “artık yeter, haddini aşma” mesajını verdi.
Bu mesajın içeriğinde “Haddini aşarak anayasal sınırları zorlamanı istemiyorum. Tipik bir tek adamcı Asya diktatörlüğüne karşılık gelecek ucube bir başkanlık sistemi istemiyorum. Verdiğim yetkilerin dışına çıkıp top yekün bir milleti aptal yerine koyarak hepsini hoyratça güdülecek sürüler gibi görmeni istemiyorum. Tercihimi senin tehlikeli şahsi ihtiraslarından yana değil güçler ayrılığı, kontrol ve denge mekanizmalarına dayalı parlamenter sistemden yana kullanıyorum. Keyfiliğe karşı hukukun üstünlüğünü, tek adam diktasına karşı çoğulcu toplumun ihtiyaçlarına saygılı bir kurumsallaşmış anayasal düzeni tercih ediyorum ” gibi sert uyarılar da vardı.
7 Haziran’ın verdiği tüm bu net uyarılara rağmen maalesef söylem itibariyle tabulaştırdığı “millet iradesi”ni fiiliyatta yok saymaya meyleden Erdoğan ve AKP sanki bu mesajlar hiç yokmuş gibi davranmaya çabalıyor. Anayasal zorunluluklar gereği istifa eden ama yeni hükümet kuruluncaya kadar ülke yönetimine sadece idareten nezaret etmesi gereken AKP hükümeti, sanki yeniden tek parti iktidarı olmuşçasına icraatlarına tam gaz devam ediyor. Valiler, kaymakamlar, bürokratlar atıyor. Ekonomiyi ve sosyal hayatı derinden etkileyecek kararlar alıyor. Dört dörtlük bir “topal ördek”ken bir leopar çevikliği ve bir akbaba iştihasıyla iktidarın nimetlerine dört elle sarılıyor, bırakmak istemiyor. Güç ve iktidara olan bağımlılığında o kadar ileri gidiyor ki, görülmedik bir cüretkarlıkla Türkiye’yi kendi elleriyle kaosa sürükledikleri Suriye’ye sokmak için yanıp tutuşuyor. Bunu hangi hakla, hangi yetkiyle ve hangi meşruiyetle yapıyor belli değil. Ne anayasal çerçeve, ne mevcut hukuk düzeni, ne de siyaset ahlakı ve teamülleri Erdoğan ve AKP için bir anlam ifade ediyor. Belli ki tek hedefleri var o da  savaşa girmiş bir ülkede iktidarlarının ömrünü uzatıp uzatamayacakları.  
Tıpkı AKP gibi Erdoğan da 7 Haziran’da çok büyük bir yenilgi aldığını kabullenmek istemiyor. Adeta 7 Haziran hiç olmamış, sonuçları hiç yokmuş gibi hala tek adam olma hayallerinin peşinde koşuyor. Eski hastalıklı alışkanlıkları ve saplantılarıyla Anayasa’nın kendisine verdiği kısıtlı ve sembolik rolü bir kenara bırakıp siyaseti dizayn etmeye çabalıyor. Tıpkı AKP’yi aldığı gibi tüm siyaseti ve hukuk sistemini de tamamen vesayeti altına almak için türlü ayak oyunları deniyor. Halk sandıkta verdiği net mesajla kendisini siyaset arenasının dışına atmasına rağmen Erdoğan oyun sahasının en cevval oyuncusu gibi hareket ediyor. Belli ki partizanlık hastalığı henüz geçmiş değil. Siyaseti kendi inisiyatifi altında tutmak, kurulacak olan hükümeti kendisi belirlemek ve arzu etmediği bir yenilgiyle sonuçlanan 7 Haziran seçimlerini mümkünse yok hükmüne sokacak yeni bir seçimin yapılması için yanıp tutuşuyor. Bu ihtiraslarıyla siyasi partiler arasında ayrımcılık yapmakla kalmıyor, ülkeyi hedefleri, süresi ve sonu belli olmayan bir savaş belasına bulaştırmak istiyor.
Çünkü aslında Erdoğan ve şürekası çok korkuyor. Ve aslında 7 Haziran’da çok ama çok büyük bir yenilgi aldığının o da farkında. Ama bu büyük yenilgiyi kabullenmenin sonuçlarını göze alamıyor. Erdoğan, bu büyük yenilgiyi kabullenmesi durumunda, bunun ulusal ve uluslararası hukuk açısından devasa bir suç kataloğuna dönüşen son yıllardaki tüm gayr-i meşru ve illegal faaliyetlerinin hesabını vermesini gerektirecek bir süreci başlatacağını çok iyi biliyor. Hukukun yeniden canlandığı; yasama, yürütme ve yargı erkeleri arasındaki birbirini denetleyici dengenin yeniden kurulduğu, dış politikadaki tehlikeli sapmanın giderildiği, demokrasinin kurumakta olan damarlarına yeniden can suyunun pompalandığı bir ortamda kendisine ve zihniyetine umut vaat eden bir geleceğin olamayacağının Erdoğan farkında. Böyle bir durumda Erdoğan ve şürekasını bekleyen tek geleceğin hukuk önünde yıllar süren bir hesap vermekten başkası olmayacağını biliyor.
Erdoğan ve kısmen AKP işte bu mukadder akıbetten kaçmak için çırpınıyor. Onun için anayasayı, hukuku, siyasi etiği ve teamülleri, millet iradesini ve verdiği sert mesajı görmezden gelmeye çabalıyor. Onun için Erdoğan, bir ucu muhtarlara kadar uzanan ve kendisinin merkezinde olduğu gerçek bir “paralel devlet” kurmaya çabalıyor. Onun için çekirdeğinde AK Saray’ın yer aldığı şahsi sadakate dayalı olarak kişiselleştirilmiş gayr-i meşru ve hukuksuz bir korsan yönetim ağı oluşturmaya çalışıyor. Onun için sanki 7 Haziran seçimleri hiç yaşanmamış ve hükümet istifa etmek zorunda kalmamış gibi AKP hükümeti alabildiğine cüretkar ve olabildiğince partizan icraatlarına aynen devam ediyor.
Bir süre daha böyle devam etsinler bakalım… Nasıl olsa biz biliyoruz ki tek adamlık, despotluk, hukuksuzluk ve keyfilikler için artık deniz bitti. Varsın bunun farkına varmayan, varıp da kabullenemeyenler suç hanelerine yeni suçlar eklesinler… Nasıl olsa hesabı sorulur bir gün!