seçimler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
seçimler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Haziran 2015 Salı

Sanki 7 Haziran hiç olmamış gibi…


13 yıllık bir tek parti iktidarı sonrasında AKP, tüm adaletsiz seçim öncesi şartlarına ve devlet imkanlarını hoyratça ve partizanca seferber etmesine, muhalif partileri alabildiğine engelleme çabasına rağmen arzu ettiği sonuçları alamadı. Formal anlamda bir yenilgi almasa da, anayasa değiştirme gücü elde etmek için yanıp tutuştuğu seçimlerde tek parti iktidarı olma şansını bile kaybetti. Özellikle anayasal sınırlarını tanımayarak sürekli suç işleme pahasına AKP lehine en ateşli seçim kampanyalarını yürüten Erdoğan’ın bu yenilgideki rolü ve payı çok büyük oldu. Buna rağmen, tıpkı AKP hükümetinin yaptığı gibi, seçim öncesinde günde 3 miting yapıp medyaya birkaç söyleşi vererek bir cumhurbaşkanının nasıl olmaması gerektiğini gösteren Erdoğan, bu büyük siyasal hezimetinin sarsıcı şoklarını atlatır atlatmaz kaldığı yerden yeniden devam etmeye koyuldu.
Oysa şunu unutuyorlar, ne bugünkü Türkiye 6 Haziran’daki Türkiye, ne de bugünkü AKP ve Erdoğan o günkü konum ve etkinliğinde. Çünkü AB uyum süreçlerine sarıldığı, demokratikleşmeyi derinleştirdiği, hakları pekiştirdiği, özgürlükçü reform çabasını sürdürdüğü, devletten ziyade halkı öncelediği, iktidar kibrinin henüz zirve yapmadığı, mutlak iktidar sarhoşluğuyla küstahlıkların ve yolsuzlukların ortalığı sarmadığı, Türkiye’nin akutlaşmış 100 yıllık sorunlarına hala neşter atarmış gibi göründüğü, gayri samimi de olsa hukukun üstünlüğünü tesis etmek için uğraşırken derin devlet çeteleri ve cunta yapılanmalarıyla mücadele ettiği, dış politikada son yıllarda sergilediği berbat performansının tam aksine Türkiye’nin yakın çevresine istikrar ihraç ettiği, yakın bölgesinde ve tüm dünyada İslam ile demokrasinin nasıl uzlaşabileceğine dair bir rol model olarak görüldüğü yılların tersine seçmen AKP’den desteğini çekti. Belli ki çekmeye de devam edecek.
Seçmen yükselen otoriterliğe, despotlaşmaya, tek adam yönetimine, hukuksuzluğa, keyfiliğe, kibre, küstahlığa, nobranlığa, hırsızlığa, yolsuzluğa olan tepkisini sandıkta açık ve net olarak ortaya koydu. AKP’yi ve daha ziyade Erdoğan’ı feci şekilde cezalandırdı. Kampanya sürecinde giriştikleri onca manipülasyona ve sebep oldukları onca şaibeye rağmen vatandaşın üzeri belirli bir süreliğine küllenmiş sağduyusu uyanma sürecine girdi. Halk duruma el koydu ve 7 Haziran günü Erdoğan’ın AKP’yi de peşine takarak ülkeyi sürüklediği kaos ve kabus macerasının tam ortasında sert bir şekilde frene bastı. Erdoğan ve AKP’ye açıkça “artık yeter, haddini aşma” mesajını verdi.
Bu mesajın içeriğinde “Haddini aşarak anayasal sınırları zorlamanı istemiyorum. Tipik bir tek adamcı Asya diktatörlüğüne karşılık gelecek ucube bir başkanlık sistemi istemiyorum. Verdiğim yetkilerin dışına çıkıp top yekün bir milleti aptal yerine koyarak hepsini hoyratça güdülecek sürüler gibi görmeni istemiyorum. Tercihimi senin tehlikeli şahsi ihtiraslarından yana değil güçler ayrılığı, kontrol ve denge mekanizmalarına dayalı parlamenter sistemden yana kullanıyorum. Keyfiliğe karşı hukukun üstünlüğünü, tek adam diktasına karşı çoğulcu toplumun ihtiyaçlarına saygılı bir kurumsallaşmış anayasal düzeni tercih ediyorum ” gibi sert uyarılar da vardı.
7 Haziran’ın verdiği tüm bu net uyarılara rağmen maalesef söylem itibariyle tabulaştırdığı “millet iradesi”ni fiiliyatta yok saymaya meyleden Erdoğan ve AKP sanki bu mesajlar hiç yokmuş gibi davranmaya çabalıyor. Anayasal zorunluluklar gereği istifa eden ama yeni hükümet kuruluncaya kadar ülke yönetimine sadece idareten nezaret etmesi gereken AKP hükümeti, sanki yeniden tek parti iktidarı olmuşçasına icraatlarına tam gaz devam ediyor. Valiler, kaymakamlar, bürokratlar atıyor. Ekonomiyi ve sosyal hayatı derinden etkileyecek kararlar alıyor. Dört dörtlük bir “topal ördek”ken bir leopar çevikliği ve bir akbaba iştihasıyla iktidarın nimetlerine dört elle sarılıyor, bırakmak istemiyor. Güç ve iktidara olan bağımlılığında o kadar ileri gidiyor ki, görülmedik bir cüretkarlıkla Türkiye’yi kendi elleriyle kaosa sürükledikleri Suriye’ye sokmak için yanıp tutuşuyor. Bunu hangi hakla, hangi yetkiyle ve hangi meşruiyetle yapıyor belli değil. Ne anayasal çerçeve, ne mevcut hukuk düzeni, ne de siyaset ahlakı ve teamülleri Erdoğan ve AKP için bir anlam ifade ediyor. Belli ki tek hedefleri var o da  savaşa girmiş bir ülkede iktidarlarının ömrünü uzatıp uzatamayacakları.  
Tıpkı AKP gibi Erdoğan da 7 Haziran’da çok büyük bir yenilgi aldığını kabullenmek istemiyor. Adeta 7 Haziran hiç olmamış, sonuçları hiç yokmuş gibi hala tek adam olma hayallerinin peşinde koşuyor. Eski hastalıklı alışkanlıkları ve saplantılarıyla Anayasa’nın kendisine verdiği kısıtlı ve sembolik rolü bir kenara bırakıp siyaseti dizayn etmeye çabalıyor. Tıpkı AKP’yi aldığı gibi tüm siyaseti ve hukuk sistemini de tamamen vesayeti altına almak için türlü ayak oyunları deniyor. Halk sandıkta verdiği net mesajla kendisini siyaset arenasının dışına atmasına rağmen Erdoğan oyun sahasının en cevval oyuncusu gibi hareket ediyor. Belli ki partizanlık hastalığı henüz geçmiş değil. Siyaseti kendi inisiyatifi altında tutmak, kurulacak olan hükümeti kendisi belirlemek ve arzu etmediği bir yenilgiyle sonuçlanan 7 Haziran seçimlerini mümkünse yok hükmüne sokacak yeni bir seçimin yapılması için yanıp tutuşuyor. Bu ihtiraslarıyla siyasi partiler arasında ayrımcılık yapmakla kalmıyor, ülkeyi hedefleri, süresi ve sonu belli olmayan bir savaş belasına bulaştırmak istiyor.
Çünkü aslında Erdoğan ve şürekası çok korkuyor. Ve aslında 7 Haziran’da çok ama çok büyük bir yenilgi aldığının o da farkında. Ama bu büyük yenilgiyi kabullenmenin sonuçlarını göze alamıyor. Erdoğan, bu büyük yenilgiyi kabullenmesi durumunda, bunun ulusal ve uluslararası hukuk açısından devasa bir suç kataloğuna dönüşen son yıllardaki tüm gayr-i meşru ve illegal faaliyetlerinin hesabını vermesini gerektirecek bir süreci başlatacağını çok iyi biliyor. Hukukun yeniden canlandığı; yasama, yürütme ve yargı erkeleri arasındaki birbirini denetleyici dengenin yeniden kurulduğu, dış politikadaki tehlikeli sapmanın giderildiği, demokrasinin kurumakta olan damarlarına yeniden can suyunun pompalandığı bir ortamda kendisine ve zihniyetine umut vaat eden bir geleceğin olamayacağının Erdoğan farkında. Böyle bir durumda Erdoğan ve şürekasını bekleyen tek geleceğin hukuk önünde yıllar süren bir hesap vermekten başkası olmayacağını biliyor.
Erdoğan ve kısmen AKP işte bu mukadder akıbetten kaçmak için çırpınıyor. Onun için anayasayı, hukuku, siyasi etiği ve teamülleri, millet iradesini ve verdiği sert mesajı görmezden gelmeye çabalıyor. Onun için Erdoğan, bir ucu muhtarlara kadar uzanan ve kendisinin merkezinde olduğu gerçek bir “paralel devlet” kurmaya çabalıyor. Onun için çekirdeğinde AK Saray’ın yer aldığı şahsi sadakate dayalı olarak kişiselleştirilmiş gayr-i meşru ve hukuksuz bir korsan yönetim ağı oluşturmaya çalışıyor. Onun için sanki 7 Haziran seçimleri hiç yaşanmamış ve hükümet istifa etmek zorunda kalmamış gibi AKP hükümeti alabildiğine cüretkar ve olabildiğince partizan icraatlarına aynen devam ediyor.
Bir süre daha böyle devam etsinler bakalım… Nasıl olsa biz biliyoruz ki tek adamlık, despotluk, hukuksuzluk ve keyfilikler için artık deniz bitti. Varsın bunun farkına varmayan, varıp da kabullenemeyenler suç hanelerine yeni suçlar eklesinler… Nasıl olsa hesabı sorulur bir gün!

2 Haziran 2015 Salı

Panik modu


Seçimlere sadece birkaç gün kaldı. 13 yıldır iktidarda olan AKP ve Cumhurbaşkanı Erdoğan, sıradan olması gereken seçimleri olağan bir seçim olmaktan çıkardı. Kendileri için ölüm-kalım meselesine çevirdikleri önümüzdeki seçimler artık sadece iktidarın değişimi ya da devamının oylanacağı bir seçim değil! Çünkü fiilen rejimin oylanacağı bir seçime dönüştü. AKP büyük ölçüde gönülsüz olarak, Erdoğan ise büyük bir hırsla ağırlığının her zerresini ortaya koyarak sınırsız bir iktidara ulaşmak için 150 yıllık parlamenter sistem tecrübesini toprağa gömmek istiyor.
Erdoğan’ın bu isteği elbette ki şahsi bir fantezisinden ya da nevi şahsına münhasır bir başkanlık sistemini ülkenin hayrına görüyor olmasından kaynaklanmıyor. Tam tersine, 17/25 Aralık 2013’te gırtlağına kadar yolsuzluklara bulaşmış olduğu ortaya çıkan, tamamen yozlaşarak çürümüş bir siyasal iktidarı temsil eden Erdoğan, kendisinin ve çevresinin bu yolsuzluklardan dolayı hesap vermeyeceği yeni bir sistem kurgulamak istiyor. Arzu ettikleri sistemin anti-demokratik ve hukuk dışı olmasının Erdoğan ve çevresi için hiçbir önemi bulunmuyor. Çünkü, ne kadar paralize ederlerse etsinler mevcut siyasal sistemin şu haliyle bile yolsuzluk, rüşvet, talan iddialarının yanı sıra Suriye, Irak, Mısır ve Libya’da destek verdikleri radikal İslamcı terör örgütleri ile olan ilişkilerinden dolayı da eninde sonunda kendilerinden mutlaka hesap soracağından endişe ediyorlar.
AKP’nin seçimlerden istedikleri sonucu alamaması durumunda sadece iktidarı kaybetmekle kalmayacaklarını en iyi Erdoğan ve tüm suçları birlikte işledikleri yakın çevresi biliyor. AKP’nin Meclis’te anayasayı referanduma götürmek suretiyle olsa bile değiştirme çoğunluğuna ulaşamayacağı her seçim sonucunu kendileri için bir kabus olarak görüyorlar. Hele hele seçimlerden AKP’nin tek başına iktidar olamayacağı bir tablonun çıkması Erdoğan ve çevresi için kabustan da öte bir dehşet anlamına geliyor.
Bu dehşetle yüz yüze kalma endişesi, halkın aldatabildiği geniş kesimlerinin oyuyla devletin en tepesine çıkmayı başarmış Erdoğan’ın belli ki uykularını kaçırıyor. Kamu kaynaklarını har vurup, harman savurarak devletin tepesinde oluşturduğu lüks, debdebe ve şatafatla bezeli kaçak sarayının bile belli ki tadını çıkaramıyor. Bir dakika olsun huzur yüzü görmüyor. Büyük bir korku ve panik içerisinde hareket ederek ne bulunduğu makamın onuruna, ne de bir devlet adamında olması gereken vakar ve izzete yakışmayan pespaye işlere kalkışıyor.
Konumu için anayasanın zorunlu kıldığı tarafsızlık ilkesini, namusu ve şerefi üzerine ettiği yeminini hiçe sayarak,  alay konusu olan gerekçeler üretip her gün AKP’ye oy isteyen siyasi mitingler yapması, bu mitinglerin her birinin kendi kontrolündeki onlarca TV kanalı tarafından canlı verilmesi boşuna değil. Bu mitinglerde sürekli aynı argümanları, aynı yalanları, aynı iftiraları tekrarlayan Erdoğan’ın her konuşmasının neredeyse bütün ulusal kanallarda canlı verilmesinin niçin gerektiğinin gazetecilik ilkeleri arasında bir açıklaması bulunmuyor.
Erdoğan gerek mitinglerde gerekse her akşam bir başka TV kanalına verdiği söyleşilerde tekrarladığı boş vaatler, yalanlar ve iftiralarla tam bir kitlesel hipnoz ve beyin yıkama kampanyası yürütüyor. Ancak Erdoğan görülmedik bir panik içerisinde bu çabasını artırdıkça toplumdaki saygınlığı ve itibarı hızla azalıyor. Kendisine ve yalan-yanlış söylediklerine olan ilgi düşüyor. TV kanallarında canlı yayınlanan özel söyleşileri bile çizgi film kahramanı Keloğlan kadar bile artık ilgi çekmiyor. Erdoğan’ın ardı arkası kesilmeyen söyleşileri reyting savaşı içerisindeki TV kanalları için taşımakta gittikçe zorlandıkları çok büyük bir yük haline geliyor.
Apaçık görünen o ki, devletin en onurlu, en izzetli ve en muktedir konumunda bulunan Erdoğan, o konuma yakışmayacak akıl almaz anayasal cürümlere ve uluslararası hukuk açısından çok ciddi suç teşkil eden netameli işlere karıştığı için korku ve panik içerisinde hareket ediyor. Öyle ki Erdoğan ve çevresindekiler, panik içerisinde yapıp ettikleriyle siyaset bilimi veya diğer sosyal bilimlerin konusu olmaktan çıkalı çok zaman oldu. Hak, hukuk tanımaksızın, hiçbir etik kaygı duymaksızın uyguladıkları zulmün mağduru olan kitlelerdeki huzurun bile kendilerinde artık esamisi bulunmuyor. Korkular üzerine kurduğu despotik iktidarını kaybedeceği korkusuyla panik içerisinde zücaciye dükkanındaki fil gibi önüne gelen ne varsa kırıyor, döküyor.
Erdoğan ve çevresinin kaybedeceklerine dair korkuları arttıkça müthiş bir panik içerisinde ancak psikiyatri biliminin açıklamalar getirebileceği eylemlere girişiyorlar. Her şeyini kaybetmenin arafesindeki bir umutsuzun çaresizliği içerisinde, kendilerini yok etmeden önce önüne çıkan herkesi yok etmeye azmetmiş dehşetengiz bir görüntü veriyorlar.
Şu hale bakın! Erdoğan, konumu gereği tarafsız olması gerekirken, meydanlarda muhalefet partileriyle sokak üslubundan bile bayağı bir tarzda kavgalara girişmeye çabalıyor. Allah’tan muhalif liderler kendisini fazla muhatap almıyor.
Panik ve korku içerisinde tutup Türkiye’nin en büyük, en milli ve en sağlam faizsiz bankası olan Bank Asya’yı gasp ediyor. Böylece zaten kırılgan olan Türk ekonomisinde sağaltılması hiç kolay olmayan büyük bir yara açıyor.
Başında bulunduğu hukuk tanımaz çetenin işlediği vahim suçlardan sadece çok küçük bir kısmını gazetesinde yayınladığı için Cumhuriyet gazetesini Genel Yayın Yönetmeni Can Dündar’ı açıktan tehdit ediyor.
Bu bile yetmiyor, şuyu bile vukuundan beter olacak şekilde, şu yada bu mesnetsiz iftiraları bahane göstererek önde gelen onlarca gazeteciyi tutuklatmaya, muhalif medya gruplarına el koymaya yeltenebiliyor.
Tükenmişlik duygusu pekiştikçe, gözden düştükçe, itibarını kaybettikçe korku ve panik içerisinde saldırganlaştıkça saldırganlaşıyor. Davutoğlu hükümetini bypass ederek verdiği talimatlarla operasyon üzerine operasyonlar yaptırıyor. Yüzlerce insanı gözaltına aldırtıyor, onlarcasını tutuklattırıyor. Azıcık eleştireni, “Ne yapıyorsun?” diyen herkesi azarlıyor, tehdit ediyor…
Tehditler, hakaretler havalarda uçuşuyor ama kof kabadayı görüntüsü veren Erdoğan artık kimseyi korkutamıyor. Demokrasiye, hukuka, ahlaka ve özgürlüklerine sahip çıkmak için çırpınan bu ülkenin her görüş ve inançtan namuslu ve cesur insanları kimin suçlu, kimin haklı olduğunu bilmenin verdiği cesaret ve güçle Erdoğan ve suç çetesine meydan okuyor. İşte bunlardır ki, bu ülkeye ve demokrasinin yeniden dirileceğine dair umudumuzu canlı tutuyor. Bu cesur insanlar iyi ki varlar!

26 Mayıs 2015 Salı

Türkiye adil olmayan bir seçimde kaderini oylayacak


           Türkiye 1950 yılında çok partili sisteme geçtiğinden bu yana demokratik standartları, adil ve eşit rekabet şartları, ahlakiliği bu ölçüde yerlerde sürünen bir seçim süreci yaşamadı. Kampanya döneminde demokratik yarışmacılığın olmazsa olmazı adil ve eşit şartları sağlamayan bir seçim sürecinin sandıkta üreteceği sonucun demokratikliği tartışmalı olacaktır. Bu garabeti sorun etmek sandıktan tamamen ümitsiz olmayı elbette ki gerektirmez. Tüm adaletsizliklere ve olumsuzluklara rağmen şayet en nihayet milletin önüne sandık konuluyorsa o sandığın mevcut demokrasi açığını kapayabileceğine, demokrasiden ve hukuktan vahim sapmaları düzeltebileceğine olan inancı diri tutmak gerekir. Körü körüne olmayan bir ümidi canlı tutmakla birlikte demokrasiye, hukuk devletine ve insanlığın eriştiği gelişmişlik düzeyine yakışmayan ahlaki sefaleti ve anti-demokratik ilkellikleri tarihe not düşmek faydalı olacaktır.
            Bu seçim öncelikle “…üzerime aldığım görevi tarafsızlıkla yerine getirmek için bütün gücümle çalışacağıma Büyük Türk Milleti ve tarih huzurunda, namusum ve şerefim üzerine and içerim…” diye yemin ettiği halde kah Suudi Arabistan’dan, kah Orta Asya cumhuriyetlerinden, kah İngiltere’den gösterdiği modellerle adına “başkanlık” dediği bir garabetin peşine düşen Erdoğan’ın AKP lehine partizan çabalarıyla anılacaktır. “Eee ama Suudi Arabistan ve İngiltere başkanlık sistemiyle yönetilmiyor ki!..” diye itirazlarınızı duyar gibiyim. Sorun da burada zaten. Erdoğan, en yalın haliyle bir tek adam diktası kurmayı arzu ediyor. Ama istiyor ki tüm yürütme yetkilerini kullandığı halde bugünkü gibi halka ve hukuka karşı sorumsuz kalacağı o dikta rejimini millet “başkanlık sistemi” diye bilsin.
Hırsızlığı, rüşveti, yolsuzluğu, yalanı ve iftirayı kendisine destek verenlere normal ve ahlaki eylemlermiş gibi kabul ettirmeyi başaran Erdoğan’ın model başkanlık sistemi olarak Suudi Arabistan’ın monarşik sistemini kabul ettiremeyeceğini söylemekte doğrusu güçlük çekiyorum. Başkanlık sisteminin tartışıldığı Erdoğan yanlısı SETA’daki toplantıya katılanlar arasında siyaset bilimciler ve hukukçuların varlığı bu yöndeki gayretlerinde epey yol aldığının açık ispatı niteliğinde. Yine doğrudan yabancılara hitap eden Erdoğanist bir İngilizce gazetede “Başkanlık sistemi parlamento seçimlerinin merkezine oturdu - Presidential system takes center stage in parliamentary elections” gibi oksimoron bir ifadenin manşet olarak kullanılabiliyor olması da kat edilen yolun habercisi durumunda. Şurası açık ki Erdoğan, en ceberut dikta yönetimini başkanlık sistemi diye sunsa bile kendisiyle simbiyotik ilişki içerisindeki geniş bir çevrenin bunu anında kabul edeceğinin verdiği büyük bir özgüvenle hareket ediyor.
Seçim kampanyaları sırasında en fazla koşturan, en fazla miting ve toplantı yapan kim denilse en doğru cevabın, normalde teamüller, anayasa ve üzerine ettiği yemin gereği tarafsız kalması; siyasi partilerin adayları arasında yapılan bir seçime dair tek kelime etmemesi gereken Erdoğan olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Gittiği her yerde devlet imkanlarını seferber ettiren, kamu çalışanlarını ve öğrencileri mitinglerine katılmayı mecbur tutan, binlerce polisi görevlendiren, halkın vergileriyle oluşturulan kamu kaynaklarını ve devletin örtülü ödeneğini AKP’ye oy istemek için pervasızca kullanan biri olarak Erdoğan, cumhurbaşkanı konumuna asla yakışmayan canhıraş bir performans sergiliyor.
Her günü Sabah Üsküdar’da, öğlen Hakkari’de, akşam Ankara’da seçim toplantıları yaptığı Salı günü gibi geçiyor. Şöyle bir cumhurbaşkanı düşünün ki halk arasına her gün ve sürekli olarak nefret ve kin pompalasın, toplumun muhalif kesimlerine yönelik yalan ve iftiralarla dolu uzun tiratlar çeksin ve bu konuşmaların hepsi en az 10 ulusal TV kanalı tarafından canlı verilsin. Tek başına Erdoğan’ın kamu imkanlarıyla partizan kampanya yürütmesi bile seçimin sıhhatine ve güvenilirliğine gölge düşürmeye yeter.
AKP’nin yürüttüğü hiçbir ahlaki kritere uymayan seçim kampanyasının belki motoru Erdoğan ama kampanyadaki anormallikler ve tuhaflıklar Erdoğan ve yapıp-ettiklerinden ibaret değil. Başbakan Davutoğlu da, partisinin hazineden aldığı yüz milyonlarca dolarlık devlet yardımı yetmiyormuş gibi, sınırsız devlet imkanlarıyla etik ve ahlak dışı bir seçim kampanyası yürütüyor. Öyle ki, objektif kamu yayıncılığı yapması gereken TRT kanalları ve Anadolu Ajansı partizan propaganda makinalarına dönüştürüldü. Muhalif partilere yer verme cesareti gösteren özel medya organları ise hükümetin her türlü baskı ve tehdidinin hedefi durumunda. İşi muhalif kanalların uydu hizmetleri gibi devlet kontörlündeki altyapıdan hizmet almasının durdurulmasını talep edecek noktaya kadar vardırdılar. Gün geçmiyor ki gerek Erdoğan, gerek Davutoğlu veya bir başka hükümet üyesi muhalif medya organlarını tehdit etmesin, gazetelere, televizyonlara veya gazetecilere kendi kurdukları kurgu mahkemelerde çabucak sonuç alabildikleri davalar açmasın.  
Türkiye’de kamu medyası uzunca bir zamandır tamamen AKP ve Erdoğan’a hizmet ediyor. Kamu kaynaklarıyla beslenerek desteklenen özel görünümlü çok güçlü bir Erdoğan medyasının varlığı da artık herkesçe biliniyor. Yalan ve iftiralarla muhalif herkesi sindirmeyi meslek edinen bu medyanın yaptığına gazetecilik demek ise çok zor. Henüz bu kıvama ulaşmamış bazı grupların medya organları tazyikten başını kaldıramaz hale gelmiş durumda. Geriye kalan bir avuç özgür medya da her türlü bedeli göze alarak asli vazifesini yerine getirmenin mücadelesi içerisinde. Her gün gazetecilere yönelik ölüm ve hapis tehditleri, gazetelere ve televizyonlara el koyma tehditleri havalarda uçuşuyor. Davutoğlu ve Erdoğan işte bu şartlarda güya demokratik bir seçim kampanyası yürütüyor.
Erdoğan ve AKP sadece medya üzerinde tahakküm kurmakla kalmıyor. YSK, yargı, polis teşkilatı, valilikler ve belediyeleri kullanarak muhalif partilerin seçim çalışmalarını sürekli engelliyorlar. Sokaklarda, caddelerde AKP ve Davutoğlu’nun afiş ve pankartları dışında afiş ve pankartlara fiilen müsaade edilmiyor. Muhalif partilerin mitinglerine ancak AKP ve Erdoğan’ın miting takvimine uygunsa izin veriliyor. Bütün partilerin demokratik ve hukuki kriterlere uyup uymadığını didik didik inceleyen YSK kurulları konu AKP ve Erdoğan olunca her türlü keyfiliği, hukuksuzluğu ve istismarı meşru görüyor.
AKP ve Erdoğan’ın agresif kampanyasının yakıtını ise yalanlar, yalanalar ve yine yalanlar oluşturuyor. Erdoğan defalarca açılışı yapılmış tesisleri yeniden açma bahanesiyle devlet imkanlarıyla yaptığı seçim mitinglerinde yalanlar ve iftiralarla bezediği toplumu kutuplaştırıcı konuşmalar yapıyor. Davutoğlu ise gerek astırdığı afiş ve pankartlarda, gerekse konuşmalarında sürekli yalan söylüyor, iftiralar atıyor. Mesela, Davutoğlu’na göre Türkiye yüzde yüz yerli bir savaş helikopteri üretmeyi başarmış! Şimdi de yüzde yüz yerli savaş uçağı yapıyormuş! Yüzde yüz yerli dediği helikopterin motorunun Rolls Royce olduğunu söyleyeyim de gerisini siz tahmin edin.
Baskıların, tehditlerin, yalanın ve iftiranın bu kadar havada uçuştuğu bir seçim kampanyası olur da seçimlerin güvenli ve güvenlikli bir şekilde yapılacağına olan inanç hiç sarsılmaz mı? Hırsızlık, rüşvet ve yolsuzlukları meşru gören ve açıkça yalan söylemekten çekinmeyen bir siyasi kadronun oyları şu ya da bu şekilde çalmayacağından kim emin olabilir? Zaten kimse emin olamadığı için seçim güvenliğine dair sivil toplum ve muhalif partiler tam bir teyakkuz halinde. Nedense tüm şüpheler doğal olarak AKP üzerinde odaklanıyor. “Seçim hileleri” denildiğinde AKP tam bir makul şüpheli haline gelmiş durumda. Halk seçimlerde hileyi fiilen engelleyemezse ne iktidar güdümündeki YSK’dan, ne de tamamen AKP kontrolüne girmiş yargı organlarından bu hilelere dair bir sonuç alamayacağının son derece farkında.
İktidar partisinin en temel demokratik ve ahlaki ilkeleri hiçe sayarak rakiplerine karşı yaptıkları bunlardan ibaret değil. Gündem değiştirmek amaçlı her gün feyk operasyonlar yapılıyor. 17/25 Aralık 2013 tarihinde rüşvet ve yolsuzluk yaparken suçüstü yapılınca uydurdukları, ama 18 aydır kanıtlayamadıkları “paralel devlet”in üyesi olduğunu hiçbir somut kanıta dayanmaksızın iddia ettikleri insanlara, sivil toplum örgütlerine, hayır kurumlarına, işadamlarına operasyon üzerine operasyon düzenliyorlar. Her gün onlarca insan gözaltına alınıyor. Yine hiçbir delil ortaya koyamadan hayali suçlamalarla bunlardan birkaçı tutuklanıyor. Daha fecisi bağımsız adaylar bile adaylıklarını açıkladıklarından birkaç gün sonra tutuklanıp içeri atıldı bu ülkede. Bağımsız adaylar adına konuşan ya da kampanya yapanlar da maalesef aynı akıbetle karşılaştı. Erdoğan ve hükümetin gazabından ne gazeteciler, ne sendikalar, ne TÜSİAD gibi en güçlü iş örgütleri kendisini kurtarabiliyor. Hala konuşma/yazma cesareti gösteren akademisyenler ve aydınlar da bu despotluktan nasibini alıyor.
Çok az bir kısmını burada özetemeye çalıştığım baskılar ve hukuksuzluklarla dolu işte böylesine karanlık bir atmosferde Türkiye seçimlere gidiyor. Tüm bu olumsuzluklara rağmen Türk demokrasisi için ölüm-kalım niteliğindeki bu seçimlere dair umutlar hala dipdiri. Çünkü Türkiye, 7 Haziran günü tarihinin belki de en önemli kararını verecek. Bu seçim Türkiye’yi ya 3-5 had tanımaz muhterisin doymak bilmez ihtiraslarına ve dikta heveslerine teslim edecek ya da demokrasi ve hukukun yeniden rayına sokulmasına bir başlangıç teşkil edecek.