Yemen etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Yemen etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Ocak 2016 Salı

Ortadoğu’nun Ortaçağı


Avrupa’nın yüzlerce yıl önce, yani Ortaçağda, yaşadığı türden kanlı mezhep çatışmalarını 2016 yılında yaşamaya devam eden Ortadoğu hakikaten giderek daha da trajik bir görüntü veriyor. Batı dünyası temel insani değerlerde buluşurken Yemen’den Suriye’ye, Lübnan’dan Suudi Arabistan’a, Bahreyn’den Pakistan’a, Irak’tan Afganistan’a maalesef bütün İslam coğrafyası mezhep çatışmalarının savaş alanına dönüşmüş durumda. Gün geçmiyor ki İslam dünyası Avrupa’nın Ortaçağını andıran bir vahşet görüntüsü sergilemesin. IŞİD’in kameralar önünde kafa kesmeleri, insanları diri diri yakmaları, Irak’ta, Lübnan’da, Suriye’de, Pakistan’da, Afganistan’da camilerde ibadet eden insanların intihar saldırılarıyla katledilmesi neredeyse bölgenin kan donduran bir rutini haline geldi. Kelime anlamı bile “barış” olan bir din ne yazık ki yobaz ve bağnaz müntesiplerinin vahşet eylemleriyle kirletildikçe kirletiliyor.
İslam’ın yasakları ve ceza hükümleri üzerine oturtulan birbirlerine zıt ama birbirleriyle yarışacak kadar despotik rejimler kuran sözde “İslam devletleri” iç ve dış siyasette sıkıştıkları oranda din istismarını artırıyor ve sonu belirsiz bir felakete kapı aralayacak mezhepler çatışması kartını pervasızca masaya sürüyor. En temel insan hak ve özgürlüklerini bile ihlal etmekten çekinmeyen bu tür despotik rejimlerin başında gelen Suudi Arabistan ile İran’ın ihtiyaç duydukça sarıldığı mezhepçi siyaset genişçe bir coğrafyayı ve hatta dünyayı cehenneme çevirme potansiyeli taşıyor.
Uluslararası Af Örgütü verilerine göre 2007-2012 yılları arasında Çin’den sonra en fazla idam geçekleştiren ülkelerin başında İran (1663) ve Suudi Arabistan (423) geliyor. İdam Cezasına Karşı Dünya Koalisyonu isimli sivil toplum insiyatifi verilerine göre ise, 2014 yılında İran 721, Suudi Arabistan 90 kişiyi idam etmiş. İşte bu idamlar ve insan hakları ihlalleri konusunda birbiriyle yarışan iki rejim, Suudi Arabistan’ın 2 Ocak günü 35 yıldan beri bir defada en fazla idam infazı gerçekleştirmesi üzerine, yeniden karşı karşıya geldi.
Çoğu ülkede bazıları hafif cezalarla geçiştirilebilen tam 16 farklı suçtan idam cezaları verebilen Suudi rejimi aynı gün içerisinde tam 47 kişiyi infaz ederek tarihe geçti. 9 yaşındaki çocukları bile gözünü kırpmadan idam edebilen İran’ın elbette ki itirazı idam cezalarının çokluğuna değil. Çoğu el-Kaide üyesi 43 Sünni’ye ilaveten idam edilenlerin arasındaki 4 Şii’den birinin önemli bir dini lider olması İran’ın tepkisini çeken. Suudi Arabistan nüfusunun yüzde 10’unu oluşturan Şiilerin yoğunlukta olduğu el-Katif bölgesinden Şii din adamı Ayetullah Nemr Bakır en-Nemr’in idamı mezhepçi nefretle dolu patlamaya hazır bir barut fıçısının adeta fitilini ateşledi.
Suudi yönetimine muhalefeti kadar şiddete karşıtlığı ile de bilinen Ayetullah Nemr’in “terör ithamı” ile idamının böyle bir etki oluşturacağını eminim Suudiler de tahmin etmekteydi. Durum tahmin ettiğimiz gibiyse Ayetullah Nemr’in alelacele infaz edilmesinin önceden hazırlığı yapılmış bir plan çerçevesinde gerçekleştirildiğini varsayabiliriz. İdam cezası almış güçlü Batılı ülkelerin vatandaşlarının infazından vazgeçtiğine defalarca şahitlik ettiğimiz Suudi Arabistan rejimi, her ne kadar “cezalar suçluların dinine, mezhebine göre değişmez” diye kendisini savunsa da, Suudi Arabistan’ın bu tehlikeli hamlesi yakın geçmişte attığı diğer bazı adımlarla birlikte daha da anlamlı hale geliyor.
Tıpkı diğer küçük Körfez ülkeleri gibi kendisine en büyük tehdit olarak İran’ı gören Suudi Arabistan, yüz milyarlarca dolarlık silahlanmasını ve izlediği bölgesel politikaları hep bu tehdit algısına göre şekillendiren bir ülke. 1979 Devrimi’nden bu yana Ortadoğu’da varoluşsal bir rekabet içerisinde bulunan Suudi Arabistan ile İran pek çok ülkede aslında birbirlerine karşı örtülü savaşlar veriyor. Yemen, Suriye, Irak, Bahreyn ve Afrika bu kıran kırana rekabetin çatışma alanlarını oluşturuyor.
Geniş bir caddeye benzeyen Sünniliğin çok dar ve aşırıcı bir sokağı olan Selefiliğe dayansa da sanki Sünni dünyanın lideriymiş gibi hep hareket eden Suudi Arabistan, Müslüman dünyanın yüzde 20’sini oluşturan Şiiliğin hamiliğine soyunan İran’a karşı mücadelesini belli ki artık açıktan yürütme stratejisine yönelmiş bulunuyor. Suriye’deki İran yanlısı Esed rejimine, Irak’taki Şii yönetime, Lübnan’daki Hizbullah’a, Mısır’da İran’a en ufak yakınlık gösterecek herhangi bir yönetime, Bahreyn’de yüzde 70’i Şii olan halkın iradesine, Yemen’de İran destekli Husilerin iktidar emellerine ölümüne karşı olan Suudi Arabistan, başını çektiği Sünni bloğun 2001 yılından bu yana jeo-stratejik bakımdan adım adım gerilediğinin ise son derece farkında.
11 Eylül 2001’deki terör saldırıları sonrası gerçekleşen Afganistan ve Irak işgallerinin en büyük kazananı hiç şüphesiz ki tek kurşun atmadan en büyük düşmanları olan Taliban ve Saddam Hüseyin rejimlerinden kurtulan İran olmuştu. Bu gelişmelerin en büyük kaybedeni ise, üstelik ABD’nin savaş maliyetlerine ortak olmasına rağmen, geçmişte Saddam rejiminin ve Taliban’ın perde gerisindeki destekçisi Suudi Arabistan'dan başkası değildi. Tam 10 yıl öncesinden başlayarak Arap dünyasını kuşatan bir “Şii Hilali”nden bahsedilmesi boşuna değildir. Hakikaten ABD’nin bilerek ya da bilmeyerek izlediği bölge politikaları sayesinde İran, tarihinin en büyük jeopolitik fırsatlarını yakalamıştır. Bu sayede Arap ülkelerinde azınlıktaki Şii nüfusunu ve diğer nüfuz faktörlerini de başarıyla kullanarak Hint Okyanusu’ndan Doğu Akdeniz’e kadar uzanan kesintisiz bir coğrafik kuşakta en etkin güç haline gelmiştir.
Uluslararası şartların sağladığı maliyetsiz imkanlarla sürekli önü açılan İran, Lübnan örneğinde olduğu gibi, çeşitli Arap ülkelerindeki Şii azınlığa dayanarak çıkarlarını maksimize etmeyi bilmiştir. Bu ülkelerde İran çıkarları lehine ya da İran çıkarlarını tehdit etmeyen bir istikrar oluşturmayı başaramadığı durumlarda ise Şii faktörü üzerinden o ülkeyi kolayca istikrarsızlaştırarak çıkarlarının alyehine bir istikrarın oluşmasını engellemeyi becerebilmiştir. İran’ın Batı dünyası ile tartışmalı nükleer programı konusunda (bana göre muvakkat) bir anlaşmaya varmış olması ise jeopolitik yayılmacılığına uluslararası destek devşirmesinin iyice önünü açmıştır. Özellikle terör örgütü IŞİD’in Suriye, Irak ve diğer bölge ülkelerindeki vahşi katliamları yüzünden Selefi aşırıcılığın uluslararası toplumda büyük tepki topladığı bir ortamda İran yelkenlerini sadece jeopolitik kazanımlarla değil başarılı diplomatik açılımlarla da şişirmesini bilmiştir.
Bölgesel nüfuz ve uluslararası imaj rekabetinde İran’a karşı zorlanan Suudi Arabistan bu açığını çoğu zaman, tıpkı İran’ın yaptığı gibi, konvansiyonel ya da konvansiyonel olmayan güç kullanma yöntemleriyle gidermeye çalışmıştır. Mesela Arap Baharı isyanları sırasında Bahreyn’e asker göndermek zorunda kalan Suudi Arabistan, Yemen’de İran destekli Husilere karşı amansız bir savaşa girişmiştir. Afganistan üzerindeki etkisini kaybeden, burnunun dibindeki Yemen’de bile zorlanan, Irak’ı ise tamamen İran’a kaptıran Suudiler, Rusya’nın doğrudan savaşa dahil olması üzerine Suriye’de de zor günler geçirmeye başlamıştır. Böyle bir ortamda, 1980’li yıllar boyunca destek verdiği Saddam Hüseyin rejimi üzerinden Arap düşmanı olarak gördüğü İran’ı tökezletmeye çalışan Suudi Arabistan, bugün İran karşıtı daha büyük bir koalisyona ihtiyaç duyar hale gelmiştir. Her ne kadar "her türlü terörle mücadele" amacıyla kurulmuş gibi sunulsa da Suudi Arabistan liderliğinde tamamı Sünni ülkelerden oluşan 34 üyeli bir askeri İslam Bloku’nun tam da böyle bir zamanlamayla kurulmuş olması bir tesadüf olamaz.
Ayetullah Nemr’in alelacele infazı kolayca tahmin edilebileceği gibi Sünni Araplar ile Şiiler arasındaki dinamik mezhepsel fay hatlarını derhal hareketlendirdi. Beklenen tepkiler üzerine Suudiler İran’la diplomatik ilişkilerini keser kesmez Sudan, Bahreyn, BAE gibi birçok Sünni Arap rejimi de Suudileri takip etti. Arap Birliği açıktan taraf tutup Suudilerden yana tavır alırken, kendisi de Arap olan Bağdat yönetiminin tavrı mezhepdaşı Tahran’ın tavrının tekrarından ibaret kaldı. Hizbullah sert açıklamalar yaparken Bahreyn’den, Pakistan’a, Lübnan’dan Hindistan’a uzanan geniş bir coğrafyada Şiiler Suudilere karşı sert protestolar düzenlediler. Irak’ta ise hemen birkaç Sünni camii bombalandı. İran bu yıl hacı göndermeyebileceğini, Suudiler ise İranlı hacılara vize vermeyebileceğini duyurdu. Gerilim tırmandıkça tırmandı.
Maalesef Ayetullah Nemr’in infazı ile Ortadoğu’daki mezhepçi çatışmalar cehennemine tonlarca odun daha atılmış oldu. Geçmişte benzer durumlar yaşandığında dış politikasına soğukkanlılığın hakim olduğu Türkiye gibi ülkeler, kendilerini mezhepçi anaforlara kaptırmadan, hem kendi ulusal çıkarlarını koruyabilmiş hem de gerilimin düşürülmesinde katalizör görevi görebilmişti. Sık sık mezhepçilikle suçlanan ve bu konuda haklı olarak eleştirilen Erdoğan Türkiye’si maalesef bugün bu imkandan mahrum. Suudilerin başını çektiği Sünni İslam Bloku’na üye olmak suretiyle Türkiye durumunu daha da zora sokmuştur.
Öte yandan, Erdoğan’ın 2015 yılının en son resmi gezilerini İran karşıtı blokun en etkin iki ülkesi olan Katar ve Suudi Arabistan’a yapmış olması da sanırım durumu yeterince anlatmaya yeter. Mezhepçi çatışma cehenneminden uzak kalabilen NATO üyesi bir Türkiye kendisine ve bölgeye faydalı olabilecekken basiretsizlik ve ferastesizlikken dolayı ne yazık ki Ankara bu imkanını hızla yitiriyor.

5 Mart 2015 Perşembe

İktidar çetesinin yalanları ve acı gerçekler


Türkiye’de sorunlar çözülmüyor. Ya çözülüyormuş gibi yapılıyor ya tümden görmezden geliniyor ya da sorunların çözümüyle uğraşmak yerine emre amade güçlü medya ağı ve değer tanımaz organik aydınlar üzerinden sadece algılar yönetiliyor. Demokratik kötüye gidiş, temel insan hak ve özgürlükler alanındaki gerileyiş, dış politikadaki büyük çöküş, ekonomideki derin kriz, hukuk ve yargı alanındaki çözülüş, eğitim ve sosyal alandaki sorunların kangrene dönüşmesi tamamen bir kenara bırakılmış durumda. Kendi ikbali ve istikbali dışında hiçbir derdi olmayan bir dar oligarşik iktidar çetesi, ülkenin karşı karşıya olduğu sorunların üzerine giden bir yönetim anlayışını terk edeli hayli zaman oluyor.
Ülkeyi yönetmekten vazgeçip şahsi emelleri doğrultusunda ülkeye tahakküm etmekten başka derdi kalmayan bu iktidar çetesi, algı yönetiminde ise tarihe geçecek büyük bir performans sergiliyor. Olgu ve gerçekler ne olursa olsun sistematik, koordineli ve kesintisiz medyatik yalan rüzgarıyla 80 milyonluk bir halk adeta ahmak yerine konuluyor. Demokrasi, temel hak ve özgürlükler ile hukuk çerçevesinde iyi yönetişim umurunda olmayan iktidar çetesi, kabul edelim ki algı yönetiminde son derece başarılı. Bu başarıyı elde etmek için ise yalan, uydurma, çarpıtma, iftira en büyük silahları. Bu silahları kullanırken ahlak, etik, onur ve izzet gibi kısıtlayıcı engeller de iktidar çetesinin anlam dünyasında kendisine yer bulamıyor. Yaşanan acı olayların ve olguların tam tersine öyle güçlü algılar oluşturabiliyorlar ki, büyüleyerek mankurtlaştırdıkları milyonlarca insan adeta aklını, izanını, vicdanını yitirmiş bir halde algıların efendilerine kul köle olma itaatkarlığını büyük maharet sanıyor
Mesela Türkiye sınırları dışında tek Türk toprağı olan Süleyman Şah Türbesi’nden apar topar yaşanan bir çekilmeden dolayı, özürler eşliğinde, mahcup ve başı eğik bir şekilde kamuoyuna bir izah yapmak yerine, böylesine utanç verici bir hezimetten tarihin nadiren kaydedebileceği bir zafer algısı oluşturabiliyorlar. Sırf kendi basiretsizliklerinden ve beceriksizliklerden dolayı, uluslararası hukuk tarafından tanınan bir vatan toprağının bir gece ansızın kaçar gibi terkedilmesinin iktidar çetesi tarafından çok büyük bir başarı hikayesi gibi anlatılma arsızlığının tarihte bir başka örneği var mıdır acaba?  
            Gelelim son yıllarda Türk halkına pompalanan “sağlam irade”, “büyük devlet”, “süper güç”, “dünyanın gıpta ettiği ülke” imajına. “Yalan ne kadar büyük olursa o kadar inandırıcı olur” diye düşünüyorlar galiba. Gerçekler ise bambaşka. Ülkeyi doymak bilmez ihtiraslarının peşinde sürükleyip beşinci sınıf bir adi diktatörlük haline getiren iktidar çetesi, Türkiye’ye son on yılların en yalnız dönemini yaşatıyor. Bu çete yüzünden Türkiye bugün maalesef kendisinden en uzak durulan, herkesin ayıpladığı bir ülke haline gelmiş durumda? Tıpkı Başbakan’ın son ABD gezisinde olduğu gibi, uluslararası muhatapları tarafından ciddiye alınmayan, randevu bile verilmeyen bir ülke haline getirmek başarıysa, bunu başardılar. Cumhurbaşkanı bile birçok uluslararası muhatabı tarafından defaatle yalanlanmadı mı? Türkiye, itibarları yerlerde sürünen bakanların gittikleri başkentlerde randevu bile alamadığı ya da aşağılayıcı muamelelere tabii olduğu böyle bir başka dönem asla yaşamadı. Sadece yolsuzluklar, hırsızlıklar, rüşvetler, keyfilikler, hukuksuzluklar ve despotluklarla anılan bir mafya görüntüsü veren bir iktidar mensuplarına kim niye itibar etsin ki!
Tabii bu durumun ceremesini sadece muhteris iktidar mafyasının aktörleri çekmiyor. Bu sapkınlığın ülkeyi bedeli ağır oluyor. Mesela Türkiye’nin AB, NATO ve ABD ile olan ilişkileri üzerinde tamiri zor tahribatlara yol açıyor. Denebilir ki “ilişkilerin değerler ekseninden tamamen çıkıp jeopolitik mecburiyetler seviyesine gerilediği dönemler geçmişte de oldu.” Haklısınız ama, o dönemlerin de tarihte pek gururla bahsedilecek şekilde yer almadığını da unutmamak gerekir.
Batı’da durum bu kadar vahim de Doğu’da çok mu matah sanki? Muhteris iktidar çetesinin “bölgenin sahibi biziz”, “bölge bizden sorulur”, “düzen kurucu biziz” dediği Ortadoğu’da neredeyse konuşabileceğimiz ülke kalmadı. Tek adam diktası ve mafyatik bir iktidar çetesi tahakkümündeki Türkiye, Mısır, Suriye, Libya, İsrail, Yemen gibi ülkelerde büyükelçi bile bulunduramaz hale geldi. Öyle ki Ortadoğu politikalarını Suudi Arabistan ve Katar’ın peşine takacak kadar büyük bir acziyet içerisinde. Maalesef Türkiye, bölgedeki gelişmelerin kaderini belirleyecek tüm süreçlerden dışlanmış, kendisine güvenilmeyen bir ülke haline gelmiş durumda. Türkiye’yi çevresine istikrar ihraç eden bir ülke olmaktan çıkarıp, şerrinden emin olunamayan bir ülke haline getirenlerin vebali çok büyük çok! Sadece bir iki açıdan örneklendirdiğim böylesine rezil bir dış politika ile arsızca dile getirilen büyük iddiaların tutarlılığını değerlendirmeyi ise size bırakıyorum.
Peki içeride durumlar nasıl? Maalesef bugün Türkiye’de tek adam diktasının banisi Erdoğan’a hakaret ettikleri gerekçesiyle gözaltına alınan insanlara ve hatta 10’lu yaşlardaki çocuklara her gün bir yenisi ekleniyor.  Gazete ve televizyonlara polis baskınları düzenleniyor. Sırf mesleklerini hakkıyla icra ettikleri için veya bir dizi senaryosundan dolayı gazeteciler tutuklanıp hapse atılıyor. Hala dışarıda kalıp işini yapmaya çaba harcayan gerçek gazeteciler tek tek işlerinden ediliyor. Gazetecilerle tek tek uğraşmak yerine bazen medya organlarına doğrudan hükümet tarafından el konuluyor. Muhalif her gazeteci ya da aydın hükümet çevrelerinden cesaret alan lümpen güruhlar tarafından ölümle tehdit ediliyor, her türlü hedef göstermeye ve karakter suikastine maruz bırakılıyor… Gelin görün ki tek adam diktasının eseri olan işte bu pespaye ortama Erdoğan’ın alay edercesine “dünyanın en özgür medyası Türkiye’de” iddiası eşlik ediyor.
İddia ve oluşturulmak istenen algı kulağa hoş geliyor ama gerçekler maalesef çok acı. Freedom House’a göre Türkiye geçen yıl medyası “özgür olmayan” ülkeler arasındaydı. Bu yıl, bana göre hatalı bir değerlendirmeyle, “yarı özgür” kategorisine alındı. Sınır Tanımayan Gazeteciler Örgütü’ne göre ise basın özgürlüğü açısından 180 ülke arasında 149. sırada. Geçen yıl 153. sıradan buraya gelmeye ne kadar sevinsek azdır herhalde! Gün geçmiyor ki Türkiye, gazetecilere yönelik baskı ve hukuksuzluklardan dolayı uluslararası demokratik örgütlerin ve meslek örgütlerinin kınamasını hak edecek bir şeyler yapmasın. Başbakanı’nın basın ve ifade özgürlüğü kriterini “evinize akşamları sağ dönebiliyorsanız, özgürsünüz” seviyesine düşürdüğü bir ülkenin talihli gazetecileri olarak, iktidar çetesinin bize lütfettiği özgürlüğün kıymetini yeterince bilemiyoruz galiba!  
Ya peki ekonomideki başarılar? Erdoğan ve ülkede yağmalamadık yer bırakmayan iktidar çetesinin anlattıklarına göre Türk ekonomisi tam bir başarı hikayesi. Dediklerine göre bu hikaye böyle devam ederse 2023’e kalmaz dünyanın en büyük 10 ekonomisi arasına girermişiz. Büyük devlet ve süper güce de ancak böyle bir ekonomi yakışır zaten! Halkı efsunlamak için söyledikleri bu pespaye yalanlara en fazla kendileri inanıyor olmalılar ki, büyük bir özgüven patlamasıyla, bir aralar iktidar çetemizin Eurozone ülkelerine tepeden bakan ekonomi dehaları AB liderlerine ekonomi dersleri vermeye bile yeltenmişlerdi.
Dünya ekonomisi gerilerken Türk ekonomisinin ne kadar büyük bir büyüme içerisinde olduğunu yıllar boyu her gün onlarca ekrandan, onlarca manşetten sürekli dinleyip, okuyup durduk. Hatta öyle ki, başarı sarhoşu Başbakanımızın bir Avrupa seyahati sırasında “Avrupalı işsizlerin yeni iş kapısının Türkiye olduğu”nu söyleyip, Avrupalı işsizleri Türkiye’ye davet etmişliği bile vardır. Ne güzel hikaye değil mi? Ya peki gerçekler?
Algı ve propaganda güzel ama maalesef palavra kaldırmayan “ekonomik gerçekler” gibi çok ciddi bir sorunumuz var. 1 doların 3 lira olmasına doğru yol alan Türk Lirası’nın tarihinin en değersiz dönemini yaşıyor olması sanki bu müthiş ekonomik başarı hikayesine pek uymuyor gibi. Uzun dönemli borçlanma faizinin son aylarda 2 puan artarak yüzde 9’un üzerine çıkması da müthiş başarı hikayemizi biraz gölgeliyor sanki. Gayrimenkul üzerinden rant ekonomisine yöneldikçe üretim ekonomisi tekleyen bir ülke olarak ihracatta da sanki işler iyi gitmiyor. 500 milyar dolar olan 2023’te ulaşılması planlanan ihracat hedeflerine ulaşmak için Türkiye’nin ihracatının her yıl yüzde 25 artması gerekiyor. Gelin görün ki yıllık ancak yüzde 3,3 artış gibi bir sorunumuz var. Üstelik bir de ihracata artış trendi de durdu ve maalesef gerileme başladı.
Dünyanın en büyük 10 ekonomisi arasına girmek şöyle dursun Türk ekonomisi yıllarca koruduğu 17.’lik sırasından 19.’luğa gerilemiş durumda. Bloomberg’in bir araştırmasına göre ise Türkiye işsizlik ve enflasyon kriterlerine göre dünyanın en sefil 9. ülkesi payesini edindi. Üstelik enflasyon bir türlü hedeflendiği gibi olmuyor, yüzde 8’leri zorluyor. Daha kötüsü geniş halk kitlelerini etkileyen ve gıda, barınma ve ulaşım gibi kalemlerden oluşan “yoksul enflasyonu” bu rakamdan da kat be kat fazla çıkıyor. İşsizlik yeniden henüz 2 basamaklı ama, eğitimli genç işsiz oranı yüzde 30’ları buluyor. Hava olsun diye “Avrupalı işsizlere kapımız açık” diyen iktidar çetesi kendi çocuklarına iş bulmakta nedense aciz kalıyor.
Daha bunlara görkemli mega projelerdeki başarısızlıkları, her öğrenciye bir tableti öngören Fatih Projesi’nde 4 yılda bir arpa boyu yol alınamamasını, estirilen medyatik terörle tartışılmaz bir tabuya dönüştürülen çözüm sürecindeki başarısızlıkların nasıl büyük başarı gibi sunulduğunu, gelecek nesillerden acısı feci şekilde çıkacak olan eğitimin içinde bulunduğu rezaleti ve daha pek çok şeyi eklemek mümkün. Ama sanırım bu kadarı yeter! İktidar mafyasının yalanlarla bizim sabrımızı zorladığı gibi acı gerçeklerle sizin de sabrınızı fazla zorlamamak lazım.