dış politika etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
dış politika etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Ocak 2016 Çarşamba

Satranç tahtasında tavla


Peşinen söyleyeyim ki, özellikle Türkiye’de kahvehane kültürüne aşina erkeklerin tamamının aksine, tavladan hiç anlamam. Satrancı ise biraz bilirim ve ara sıra kızımla oynarım. Ama yine baştan söyleyeyim buradaki kastım satrancı övmek, tavlayı yermek ya da tam tersi değil. Çünkü her oyunun kendi güzellikleri, kendi kuralları, kendi stratejileri olduğunu bilirim.
Ama, tabii olarak, her konuda olduğu gibi bu iki masa oyununa dair de bir algı ve imaj konusu var. Dört bin yıllık bir geçmişi olan satrancın bendeki algısı daha kurallı, daha disiplinli, daha açık ve daha centilmence bir oyun olması şeklinde. Bana göre satranç kurnazlığa, aldatmaya, ayak oyunlarına veya şansa değil rakibinin gözlerinin içine bakarak ve belki de 4-5 hamle sonrasında neler yapabileceğini göstere göstere oynanan bir zekâ ve strateji oyunudur.
Öte yandan geçmişi M.Ö. 3000 yıllarına kadar uzanan tavlanın da kendine has kuralları ve zekâ gerektiren stratejileri vardır. Zaten 4.500 hamle ihtimali olduğu söylenen tavla da pek hafife alınabilecek bir oyun gibi görünmüyor. Yine de çıkan fırsatların isabetli değerlendirilmesini sağlayan kıvrak zekâ ve tecrübeyle edinilmiş ustalığın yanı sıra her an oyunun kaderini değiştirebilecek baskın şans faktörü tavlayı büyük ölçüde satrançtan ayrı bir kategoriye taşıyor. Çünkü bütün diğer niteliklerinin yanında tavlanın en baskın karakterini bir “şans oyunu” olması oluşturuyor.
Burada asla o bundan iyidir, bu şundan kötüdür şeklinde bir kastım yok. Çünkü iki oyun bambaşka kuralları olan ve tamamen bambaşka olan oyunlardır. Bu yüzden satrancı tavla gibi, tavlayı satranç gibi oynayamazsınız. Oynamaya kalkarsanız komik durumlara düşersiniz. Çevrenizde alay konusu olursunuz. Üstelik aptalca bir şey yapıp satrancı tavla gibi oynayarak makul ve geçerli bir sonuç almanız da mümkün olamaz. Aynısı tavlayı satranç gibi oynamaya kalkanlar için de geçerlidir. Böyle bir saçmalığı yapmaya kalkanlar, bundan sonuç alamayacakları, bir de üstüne rezil olacakları gibi ileride olur da kurallarına uygun ciddi bir oyun oynamak istediklerinde kendisine saygısı olan herhangi bir oyun arkadaşı da bulamazlar.  
“Sen neden bahsediyorsun? Bu kadar saçmalığı yapabilecek satranç ya da tavla meraklısı olabilir mi?” diyen itirazlarınızı duyar gibiyim. Haklısınız. Zaten böyle bir saçmalık olmaz. Olamaz. Tüm benzer oyunlarda olduğu gibi tavla ve satrançta da oyunun esasını hiçe saymak, hep kazanmak hırsıyla oyunun kurallarını keyfi bir şekilde ihlal etmek ya da sürekli değiştirmek mümkün değildir. Ya peki gerçek hayat? Gerçek hayat eninde sonunda eğlencelik olan bu oyunlar kadar ciddiyetten mahrum olmalı ki siyasette, ekonomide, yargıda, dış politikada kuralsızlık, ilkesizlik, disiplinsizlik ve keyfilik had safhada.
Tavlada, satrançta sergilendiklerinde acımasızca alay edeceğimiz saçmalıkların çok fazlası gerçek hayatta ve her tarafta kol gezmiyor mu? Sahip olduğu kaba kuvvetin verdiği pervasızlıkla parlamenter demokratik hukuk devletinin tüm kurum ve kurallarını yok sayanlar bu ülkede yok mu? Anayasa’nın, yasaların, demokratik ve diplomatik teamüllerin, en temel ahlaki ilkelerin, mahkeme kararlarının yerine ilkesizliği, hukuksuzluğu, keyfiliği, fırsatçılığı, üç kağıtçılığı ve çıkarcılığı koyanlar tüm bunları hepimizin gözleri önünde yapmıyor mu? Sahi nasıl oluyor da satranç diye başladığınız bir oyunu tavla gibi oynamaya kalkışacak bir kendini bilmezin zararsız saçmalığına hiç tahammül edilemezken bir toplumsal tepkisizlik konforu içerisinde Anayasa ve parlamenter demokrasinin bütün yasaları, ilkeleri, kuralları ve kurumları arsız bir cüretkârlıkla yok sayılabiliyor?
Basit bir oyundaki saçmalıklara tahammül edemeyecek milyonlar kendi hayatlarını ve çocuklarının geleceklerini tarumar ederek sonsuza kadar karartacak böylesine büyük bir vandallığa neden hiç seslerini çıkarmıyor? Ülkeyi göz göre göre kaçınılmaz bir felakete sürükleyen saçmalıklara ve hilelere nasıl oluyor da bu kadar göz yumulabiliyor? Sahi ne oldu da bu ülkede insanlar ruhları çoktan terk etmiş, kokuşarak, kurtlanarak çürümeye yüz tutmuş cansız cesetlere dönüşüverdi? Hakikaten ne oldu bu ülkeye, bu millete, akla, ahlaka, izana, insafa ve vicdana?
Yoksa niteliklerini daha geliştirmek için uğraştığımız o çoğulcu ve özgürlükçü anayasal demokratik hukuk devleti değil miydik biz? Öyleyse milyonların yadırgamayan bakışları arasında bu kadar hoyrat baskıların ve keyfi yasakların sökün etmesi neden? Neden “çocuklar ölmesin” diyenler herkesin gözleri önünde linç ediliyor, cezalandırılıyor da gıkınız hiç çıkmıyor? Niçin korkuyorsunuz bu kadar?
Hangi özgürlükçü gerçek demokraside oyun oynarken değiştirdikleri ve yerine başkasını koymadıkları için kuralsızlıkla zırvalayıp duran yöneticiler tarafından sırf “barış istediler” diye binden fazla aydın tehdit edilebilir? Hangi hukuk devletinde barış ve huzur isteyenler derhal cezalandırılırken, muhalif herkesi açıktan öldürmekle ve üstelik “dökülecek kanlarıyla duş almakla” tehdit eden mafyatik çeteler el üstünde tutulabilir?
Hangi demokratik hukuk sistemi, “sistemi değiştirdim” diyerek sanki sistem hakikaten değişmiş gibi anayasal ve ahlaki hadlerini bilmeyenlerin ülkeyi keyiflerince yönetmelerine müsaade eder? Anayasal parlamenter sistem hala yerli yerinde duruyorken ülkeyi nev-i şahsına münhasır despotik bir başkan gibi yönetmeye kalkarak her adımında anayasal suç işleyenlere kendisine azıcık saygısı olan hangi onurlu halk saygı duyar?
Türkiye hala Avrupa Konseyi’ne üye, AİHS’e taraf, AİHM’e bağlı, AB’ye üyelik sürecindeyken bu ülkede her gün en adi diktatörlüklerde bile görülemeyecek ölçüde yaşanan hukuksuzluklar, yolsuzluklar, keyfilikler, baskılar ve zulümler satranç tahtasında tavla oynamaktan daha mı az vahim ki kimselerden ses çıkmıyor, hiç itiraz yükselmiyor?
Şu hale bakın: NATO üyesiyken Şangay İşbirliği Örgütü’ne yaltaklanılıyor. NATO ordusuyken Çin ile füze sistemleri pazarlığı yaparak şark kurnazlıkları sergileniyor. Seküler bir cumhuriyet ve demokrasiyken Suudilerin mezhepçi askeri paktında yer alınıyor. Suriye’de ve Ortadoğu’nun birçok yerindeki radikal terör örgütleriyle netameli ilişkilere giriliyor. En fazla merhamet gösterilmesi gereken Suriyeli mülteciler bile insan dalgaları haline getirilip AB ülkelerine karşı bir şantaj aracı olarak kullanılabiliyor. Peki, tüm bunlar ve daha niceleri satranç tahtasında tavla oynamaktan daha küçük birer saçmalık mıdır ki, hiç kimseden hiçbir tepki gelmiyor?
Şunu kimse unutmasın! Satranç tahtasında tavla oynayarak hiçbir sonuç alınamayacağı gibi ilkesiz, kuralsız dış politika ve keyfi iç politika tercihleriyle Türkiye’nin müspet bir sonuca ulaşmasının da imkanı bulunmuyor. Ülke içinde ve dış politikada kendisini hiçbir müesses kaideye bağlı hissetmeyen, revizyonist demeye bile imkan vermeyecek kadar ilkesizlik batağına saplanan Erdoğan Rejimi’nin öngörülemeyen, tahmin edilemeyen ve dolayısıyla güvenilmeyen politika ve eylemlerinin varacağı sonuç korkarım ki bütün kurumlarıyla ve ilişkileriyle iflas etmiş bir ülkeden başkası olamaz. Kaos içerisinde, altından kalkamayacağı sorunlarla baş başa kalacak böyle bir ülkenin uluslararası alanda hızla yalnızlaşarak iflas etmiş bir devlete (failed state) dönüşmesinden ise kaçınılamaz.
İsteyen istediği kadar saçmalamaya, kendilerini komik durumlara düşürmeye devam edebilir. Ama, keşke tüm bu saçmalıkları sadece satrançta veya tavlada yapmakla yetinseler. Milletin, ülkenin ve çocuklarımızın geleceğiyle saçma sapan oynamasalar.

20 Aralık 2015 Pazar

Türkiye Ankara’dan mı yönetiliyor?

         Uluslararası ilişkilerdeki “güç” kavramı üzerinde çeşitli tartışmalar yapılagelmiştir. “Güç” kavramı uluslararası ilişkiler alanında daha ziyade realist ekolün kafa yorduğu bir kavram olmakla birlikte idealistler bile bu kavrama dair genel çerçeveler çizmekten kendilerini alamamışlardır. Reel politiğin belkemiğini oluşturan “sert güç – hard power”ün yanısıra Joseph Nye gibi düşünürler “yumuşak güç - soft power” ve “akıllı güç – smart power” kavramlarını da tedavüle sokmuştur.

            Genel itibariyle “bir ülkenin, elindeki imkan ve yetenekleri ödül, ceza, ikna ve zorlama gibi çeşitli stratejiler yoluyla kullanarak bir başka ülkenin veya muhatap olunan karşı tarafın davranışlarını kendi çıkarları doğrultusunda etkileme ve yönlendirme kapasitesi” olarak tanımlanan “güç” kavramı, uluslararası ilişkilerin en nihayet gelip dayandığı etkeni oluşturmuştur. Nye’a göre uluslararası ilişkilerin en temel analitik birimi olan “güç” hava durumu gibidir. Yani herkesin hakkında konuştuğu ancak çok az insanın işleyiş mantığını anladığı bir kavramdır. İşleyiş mantığı yaygın şekilde anlaşılmasa da gücün hangi ülkede olduğunu anlamak için kriz ve gerilim süreçlerinin neticesine bakmak yeterlidir. Neticede uluslararası ilişkilerin zora girdiği her dönemde bu ilişkilerin geçer akçesini oluşturan şey bütün parçaları ile güçtür. Uluslararası ilişkiler alanında ülkelerin temel hedefini oluşturna ulusal menfaatlere erişmek ancak güçle mümkün olur.

            Ülkelerin toplam gücü ise siyasi, askeri, ekonomik, demografik, coğrafik, bilimsel, teknolojik, psiko-sosyal ve kültürel gücün toplamından oluşur. Bunlar arasında önem ve öncelik sırası ise yoktur. Herbiri diğerlerinin tamamlayıcısıdır. Bir ülkenin sahip olduğu gücü en verimli şekilde kullanıp kullanamaması ise gücün kendisinden ziyade o ülkenin gücü üzerinde tasarrufta bulunma yetki ve sorumluluğundakilerin ortaya koydukları siyasi iradeye bağlıdır. Bu yönüyle ortaya konulacak “siyasi irade” tüm diğer üç komponentleri karşısında güçlü bir çarpan etkisi yapmaktadır. Uluslararası ilişkiler alanında bir ülkenin, daha doğrusu o ülkeyi yönetenlerin ortaya koyduğu “siyasi irade” ile o ülkenin reel gücü arasında bir mütanasiplik ve bir orantılılık gerekir. Şayet basiretsiz ve ferasetsiz bir yönetim ülkesinin sahip olduğu güç potansiyelinin farkında olmayıp düşük bir siyasi irade sergiliyorsa, bu o ülkenin uluslararası ilişkiler sistematiğinde hak ettiği etkinlikten mahrum kalması anlamına gelir.

            Siyasi iradenin bu noktadaki çarpan etkisi gücü aşağı çekecek şekilde (güç komponentleri x 0,5’lik siyasi irade gibi) negatiftir. Türkiye Cumhuriyeti devletinin bazı istisnai dönemler dışında yakın geçmişe kadar güç potansiyelini aşağı çeken düşük siyasi irade çarpanıyla hareket ettiği söylenebilir. Düşük siyasi irade ülkelerin gerçek potansiyellerini ziyan eden bir etkiye sahip olduğu gibi sahip olunan güç potansiyeliyle mütenasip olmayan aşırı siyasal irade sergilemek de (güç komponentleri x 3 birim siyasi irade gibi) ülkelerin başına üstesinden gelemeyecekleri büyük sorunlar açabilir, o ülke ve millete geri döndürülemez büyük zararlar verebilir.

            Tarih yetersiz güç potansiyeline rağmen aşırı siyasal irade sergileyen liderlerin ve yönetimlerin sebep oldukları trajedilerin vahim örnekleriyle doludur. Kendi tarihimizde de İttihat ve Terraki’nin Osmanlı’yı yıkıma sürükleyen aşırı siyasi irade sergileyici tarzını bu şekilde değerlendirebiliriz. Yine Napolyon Fransa’sının giriştiği maceraları, Saddam Hüseyin Irak’ının bölgede maceradan maceraya atılan tarzını da aynı kapsamda değerlendirebiliriz. Ülkesinin sahip olduğu reel güç potansiyeliyle mütenasip olmayan aşırı siyasi irade sergileme basiretsizliğinin en canlı örneğini ise maalesef 2010’dan bu yana Türkiye’yi yönetenler sergilemektedir. Türkiye’nin uzun yıllar boyunca büyük güçlüklerle elde ettiği güç imkanlarını gerçeklikle ilgisi olmayacak derecede abartan mevcut yöneticiler, muhatapların muhtemel tepkilerini bile hesap etme gereği duymaksızın, kendi güç imkanlarını doğru okuyamadıkları gibi karşılarına aldıkları güçlerin niteliğini ve uluslararası çevrelerdeki dayanaklarını anlamakta da acziyet sergilemişlerdir. Bu liderler iyi hesap edilmemiş, kişiselleştirilmiş ve ulusal çıkarlardan ziyade şahsi ihtirasların şekillendirdiği niteliği tam belli olmayan amaçlar peşinde basiretsiz ve fevri karar ve hamlelerle ülkenin başını beladan belaya sokmuşlardır ve sokmaya da devam etmektedirler.  

            AKP hükümetlerinin 2011 yılından beri izlediği İsrail, Mısır, Irak, Libya ve özellikle Suriye politikaları bu kapsamdadır. Gündelik iç siyasetin ve hamasetin konusu edilmeyecek kadar yüksek siyasetin alanında olması gereken en kritik mevzular bile en bayağısından bir iç siyaset konusu haline getirilerek kitlelerin efsunlanmasına malzeme yapılmıştır. Kendi kof hamasetleri ve yüksek desibelli propagandalarının içeride oluşturduğu siyasi mobilizasyondan hız alan liderler kendi estirdikleri sanal güç rüzgarının önünde hedefsiz ve iradesiz bir şekilde güz yaprakları gibi sürüklenir olmuşlardır.

            İsrail kuşatması altındaki Gazze’ye yardım etmek için uluslararası teamüllerin yerine zorlayıcı oldu-bittilerle sonuç almaya çalışan AKP dış politikası, gönderdiği Mavi Marmara yardım gemisindeki vatandaşlarının güvenliğini korumaktan aciz kaldığı gibi, uluslararası suların 72 mil açıklarında öldürülen 9 vatandaşının haklarını takipte bile büyük bir acziyet sergilemiştir. İç kamuoyunu İsrail karşıtı keskin söylemlerle yöneterek tatmin eden AKP hükümetleri, 9 Türk’ü öldüren İsrail’li komutanlara yönelik Interpol çağrısını sümen altı edecek kadar ikiyüzlü oynamış, Mavi Marmara katliamından sonra İsrail’i adeta ödüllendirerek ikili ticaret hacmini en az 3 katına çıkarmıştır. Ve nihayet geçtiğimiz günlerde uluslararası yalnızlığını ve sıkışmışlığını kendisini İsrail’in kollarına atarak kurtarma noktasına kadar gelmiştir.

            Tamamen yanlış analizler ve temelsiz varsayımlarla Suriye’ye girerek birkaç gün içerisinde Şam’ı ele geçirebileceğini sanan basiretsiz AKP liderleri, Doğu Akdeniz’de düşürülen bir Türk savaş uçağının kimler tarafından ve nasıl düşürüldüğünü soruşturamayacak kadar büyük bir acziyet sergilemiştir. Suriye’de işler sarpa sarınca Türkiye’nin konvansiyonel güç imkanlarının yetersizliğiyle acı bir şekilde tanışan AKP zihniyeti, bu sefer Türkiye’nin başını on yıllar boyunca ağrıtacak gayri meşru bir yola sapmış ve ülkeyi bölgedeki radikal unsurların destekçisi haline sokmuştur. Türkiye’yi Suriye ve Irak’ın uluslararası radikal cihadist grupların merkezi haline gelmesinde sürekli adı geçen bir ülke haline getirmişlerdir.

            “Birkaç gün içerisinde Şam’dayız” kof kabadayılığı ve ileri derecedeki kendine aşıklık duygusuyla büyük bir körlük içerisinde hareket eden AKP dış politikası ulaşmak için yola çıktığı Suriye’deki hedeflerinin en basitini bile gerçekleştiremezken, Türkiye-Suriye sınırını dünyanın en güvensiz ve sorunlu sınırı haline getirmiştir. Ne kadar süreceği ve şiddetinin ne olacağı konusunda tek doğru analizde bulunamayan AKP dış politikası, savaş koşulları altındaki bölgede tüm demografik unsurların yerli yerinde duracağını varsayacak kadar byük bir basiretsizlik örneği sergileyerek Suriye’nin kuzeyindeki PKK uzantısı unsurların bölgeyi kontrol altına almalarının imkansızlığı varsayımıyla hareket etmişlerdir. Bu körlükle AKP dış politikası, 2 yıl gibi kısa bir sürede Türkiye sınırını ya PKK uzantısı bu unsurların ya da radikal terör örgütü IŞİD’in kontrolüne terketmiştir.

           Gücünü abartarak ve daha önemlisi yumuşak güç unsurlarını erozyona uğratarak sadece sert güç unsurlarıyla ya da Avrupa üzerine salınan yüz binlerce Suriyeli mülteciler örneğinde görüldüğü gibi etikten yoksun uluslararası şantajlar veya müttefiklerini zor tercihlee zorlayan tehlikeli oldu-bittilerle yol almaya çalışan mevcut liderlik, Türkiye’yi everensel değerlere verdiği kıymetle kıymet kazanan bir ülke olmaktan hızla çıkararak sadece jeopolitiğinin kıymeti kadar, yani arsa değeri kadar, kerhen kıymet verilen bir ülke haline getirmiştir. Buna rağmen ulusal menfaatlerden ziyade şahsi ihtiraslarla peşinde koşulan meşruiyeti tartışmalı hedeflerin hiçbiri gerçekleştirilememiştir. Bu felaket yetmezmiş gibi dış politika ve ulusal güvenlik alanlarındaki büyük beceriksizliklerin kamuoyunda tartışılmasını engellemek için de ülke içinde tam bir tek adam despotizmi kurmanın arayışlarına girilmiştir.

            Türkiye’nin öyle bir gücü yokken, olsa bile yapması meşru değilken, komşu ülkelerin rejimlerini şekillendirme ihtirasına kapılan mevcut liderler, gelinen nokta itibariyle söylemlerinin ve hedeflerinin sürekli tersine zorlanan bir acziyetin aktörleri haline gelmişlerdir. Mavi Marmara, Suriye üzerinde hedeflenenler ve gerçekleşenler arasındaki uçurum, Rusya’nın düşürülen savaş uçağı sonrası yaşanan yalpalamalar, Musul’a asker gönderilmesi ve benzeri olayların akabinde birbiriyle taban tabana çelişen tutarsız açıklamalar ve bu açıklamaların tam tersine gerçekleşen gelişmeler bu acziyetin boyutlarını tüm çıplaklığı ile gözler önüne serdiği gibi “Türkiye acaba Ankara’dan mı yönetiliyor?” sorusunu da akıllara getiriyor.


            Söylemler Türkiye’yi yönetenlerin siyasi iradesinin bir ifadesi ise bu söylemlerin sahada tam tersinin yaşanması neyin ifadesi oluyor? Yukarıda verdiğimiz “güç”ün genel kabul gören tanımını yeniden hatırlayalım ve Türkiye’nin hesapsız muhterislerin elinde nasıl görülmedik bir acziyete sürüklendiğini anlamaya çalışalım. 

24 Ağustos 2015 Pazartesi

Revizyonist dış politika, devrimci kaos


Türkiye göz göre göre geliyorum diyen feci bir kaosun içerisinden geçiyor. Görünen o ki, bu kaos kısa sürede geçmeyecek. Ne kadar derinleşip, genişleyeceği ise bilinmiyor. Çünkü Türkiye uzunca bir zamandır ve giderek artan bir şekilde demokratik hukuk devleti olmanın en büyük nimetlerinden biri olan öngörülebilirlikten ve tahmin edilebilirlikten mahrum bulunuyor. Neticede Erdoğan ve ekürisinin marifetiyle Türkiye demokratik bir hukuk devleti olmaktan çıkalı hayli zaman oluyor.
İşin tuhafı bu yaşadığımız tarih boyunca pek çok milletin başına apansız gelen türden bir kaos değil. Hatta bizim vakamızda titizlikle kurgulanmış ve ince işçilikle bezenmiş bir “kaos mühendisliği”nden bile bahsetmek mümkün. Ama kurgulanmış, planlanmış da olsa kaos bu, ne kadar ince işçilikle bezenmiş olursa olsun bir kez başladıktan veya başlatıldıktan sonra nerede duracağı, maliyetinin ne kadar ve daha çok kimlere olacağını kestirmek o kadar da kolay değil.
Son yıllarda oldukça haris bir liderlik sergileyen Erdoğan ve çevresindekilerin azgın ihtiraslarının Türkiye’yi uluslararası sistem ve bölgesel ilişkiler açısından nasıl bir revizyonist ülke haline getirdiği ve bunun dış politikadaki neticelerinin neler olduğu ortada. “Ortadoğu’da düzen kurucu” ve hatta “Ortadoğu’nun sahibi” olma iddiası ve ihtirasıyla yola çıkan Erdoğan rejimi geride Ortadoğu’nun ve hatta dünyanın en yalnızlaşmış ülkesini bıraktı. Bir zamanlar izlediği demokratik reformcu politikalarla, bölgesine ve dünyaya istikrar ihraç eden yapıcı tavrıyla ilham kaynağı ve gıpta edilen bir ülke olan Türkiye’nin yerinde şimdi adeta yangın kalıntısı bir enkazın külleri savruluyor.
Türkiye’nin gücünü abartan, abarttıkları güç tasavvurunun verdiği cüretkarlıkla ihtiraslı maceralar girişen ve ülkenin başını beladan belaya sokan Erdoğan ve kuklalarının bugün elinde bazı radikal örgütlerle alengirli ilişkiler ve itibarı sıfırlanmış bir Türkiye’den başka bir şey kalmadı. Tıpkı yönettiği ülkenin gücünü abartan ve dönemin güçler dengesindeki yerini doğru analiz edemediği için hayali güç tasavvuruyla peşine düştüğü ihtiraslarından dolayı Fransa’yı 1800’lerin Avrupa’sında giderek etkisiz hale getiren III. Napolyon (kadere bakın III. Napolyon da cumhurbaşkanlığı ile yetinmeyip bir darbeyle kendisini imparator ilan etmişti) gibi, Erdoğan ve çevresi de “Büyük Türkiye”, “Dünya Gücü Türkiye” sloganları eşliğinde Türkiye’yi etkisizleştirdikçe etkisizleştirdi, silikleştirdikçe silikleştirdi. III. Napolyon’un izlediği iyi düşünülmemiş, entelektüel bir zemine oturtulmamış, gerçeklikten uzak, jeopolitk ve stratejik akıldan yoksun vizyonsuz politikaların neticeleri en azından bütünlüğünü koruyan ve Avrupa güç dengesi içerisinden yine de hatırı sayılır bir yeri olan bir Fransa bırakmıştı. Erdoğan’in ihtirasları yüzünden kan kaybederek acıyla kıvranan Türkiye ise mevcut haliyle vatanseverler için bir dram, hasımlar için ise bir alay konusu haline geldi.
Ayaklarının altından zemin kaydıkça, ülkenin gerçek sorunlarını çözmekte ve yönetmekte güçlüğe düştükçe daha fazla kof hamasete, medya üzerindeki kontrolü artırarak daha da artan şekilde bir algı yönetimine, tehlikeli ve şoven bir milliyetçiliğe sarılmak zorunda kalan Erdoğan ve ekürisinin bizzat kendileri artık Türkiye’nin acilen çözülmesi gereken en önemli sorunu haline gelmiştir. Bir zamanlar istikrar ve umut kaynağı olan Erdoğan, artık görünür şekilde istikrarsızlık, sorun ve kaos kaynağına dönüşmüştür. Öyle ki, adı 17/25 Aralık 2013 tarihinde ortaya saçılan yolsuzluk iddialarıyla ve Suriye’deki IŞİD benzeri radikal terör unsurlarıyla daha fazla anıldıkça, kendisinden ve çevresinden hesap sorulamayacak bir Türkiye yaratma sevdasına daha fazla kapılmıştır.
Geçtiğimiz günlerde itiraf niteliğinde “İster kabul edilsin ister edilmesin, Türkiye’nin yönetim sistemi değişmiştir,” diyerek kendisini ve yakınlarını koruma amaçlı içgüdüsel bir devrimciliğe soyunan Erdoğan’ın kendince tasarladığı “yapıcı kaos – constructive chaos” tıpkı yanlış varsayımlarla ve güç değerlendirmeleriyle dış politikada izlediği ihtiraslı revizyonist politikalar gibi geride bir enkaz bırakma riskini artırmaktadır.
Demokratik hukuk devletlerinin en mümeyyiz (ayırt edici) özelliği olan iktidarın barışçıl yollardan el değiştirmesi fonksiyonunu bile işlevsiz hale getirmeye cüret edecek kadar keskinleşen ihtiraslarıyla Erdoğan, toplumsal bir soruna dönüştüğü kadar, şahsi ihtiraslarını milletin ve ülkenin ihtiyaçlarının önüne koymak suretiyle büyük bir milli güvenlik sorununa da dönüşmüştür. Kendisinde ve yakın çevresinde anayasa ve hukukun men ettiği her türlü suçu işleme ve hukuk ihlalleri yapma imtiyazı gören Erdoğan, sadece hukuk önünde eşitlik ilkesini yok etmekle kalmamış, aynı zamanda işine yaradığı dönem boyunca tapınırcasına kutsadığı milli iradenin 7 Haziran genel seçimleriyle ortaya koyduğu sonuçları da yok saymıştır.
Böylelikle kendi siyasi ihtiraslarıyla uyumlu görmediği seçim sonuçlarını yok saymak için bir kanlı kaos planını maharetle uygulamaya soktuğu yönündeki yaygın ve güçlü spekülasyonlara daha da inandırıcılık kazandırmıştır. Yeni seçilen Meclis içerisinden bir hükümet kurulması konusunda izlediği yıkıcı yaklaşımla Anayasa’nın ve demokratik teamüllerin dışına çıkan Erdoğan, Türkiye’yi sonuçlarını beğenmediği seçimleri tekrarlanmaya mecbur bırakmak istemiştir. Bu mecburiyetten kaçışın ne kadar büyük bedelleri olacağını ise, korkunç spekülasyonları adeta doğrular şekilde, Türkiye’yi kanlı bir kaosa sürükleyerek ispatlamıştır. Analizimizde durumu “spekülasyon” şeklinde ifade etmem sakın sizleri yanıltmasın. Bu incelikli ifadenin Erdoğan’ın emrindeki proje mahkemelerin yeni mahkumiyetler vermesinden kaçınma gereği olduğunu tahmin edebilirsiniz.
Anayasa gereği tarafsız olması gerekirken seçimlerden önce “400 milletvekilini verin bu iş huzur içerisinde çözülsün” diyerek AKP’ye diktatör yetkilerine sahip nev-i şahsına münhasır (sui generis) bir icracı başkanlık için gerekli düzenlemeleri yapacak destek isteyen Erdoğan’ın, yaptığı bu şantaja rağmen istediği desteği alamazsa nasıl bir tehdit oluşturacağı, milletin huzurunu nasıl kaçırabileceği doğrusu büyük bir merak konusuydu. Seçimlerden hemen sonra başlayan süreçte, ardı ardına gelen terör saldırıları ve hiçbir reel sebep yokken terör örgütü PKK’nın terör eylemleriyle ülkeyi hızla kan gölüne çevirmesi bu merakı büyük ölçüde gidermiş oldu.
Terör örgütü PKK'nın tam da Erdoğan’ın siyasi ihtiyaçlarına cevap verecek şekilde ve buna en uygun zamanlamayla harekete geçmiş olması sizce de tuhaf değil mi? Terör örgütü PKK’nın Erdoğan’ın çözüm süreci için kurulan masaya tekme atmasından rahatsız olduğu için terör eylemlerine giriştiği söyleniyor. Oysa PKK’nın kan dökmek yerine süreç boyunca AKP ile üzerinde anlaştıkları gizli protokolleri açıklaması Erdoğan’a daha büyük zarar vermez miydi? Kürt siyasi hareketi ilk kez yüzde 13 gibi büyük bir oy patlamasıyla Meclis’e girmişken, PKK’nın hem bu başarıya gölge düşürecek, hem de Erdoğan’ın siyasi ihtiyaçlarına cevap verir şekilde hareketlenmesi tuhaf değil mi?
PKK ile HDP arasında karmaşık bir ilişki olduğunu bilmeyen yok. Ama PKK’nın son terör eylemlerinin AKP ve Erdoğan’dan ziyade yüzde 13’lük seçim başarısı sayesinde Erdoğan’ın başkanlık ihtiraslarını boşa çıkaran HDP’ye zarar verme amacı güttüğünü görmemek için sanırım kör olmak gerekiyor. Yoksa terör örgütü PKK’nın Erdoğan ve AKP ile gerçekten bir sorunu olsaydı zaman zaman “açıklarız” diye tehdit ettiği gizli mutabakatları çoktan açıklamış olurdu!