Süleyman Şah etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Süleyman Şah etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Mart 2015 Perşembe

İktidar çetesinin yalanları ve acı gerçekler


Türkiye’de sorunlar çözülmüyor. Ya çözülüyormuş gibi yapılıyor ya tümden görmezden geliniyor ya da sorunların çözümüyle uğraşmak yerine emre amade güçlü medya ağı ve değer tanımaz organik aydınlar üzerinden sadece algılar yönetiliyor. Demokratik kötüye gidiş, temel insan hak ve özgürlükler alanındaki gerileyiş, dış politikadaki büyük çöküş, ekonomideki derin kriz, hukuk ve yargı alanındaki çözülüş, eğitim ve sosyal alandaki sorunların kangrene dönüşmesi tamamen bir kenara bırakılmış durumda. Kendi ikbali ve istikbali dışında hiçbir derdi olmayan bir dar oligarşik iktidar çetesi, ülkenin karşı karşıya olduğu sorunların üzerine giden bir yönetim anlayışını terk edeli hayli zaman oluyor.
Ülkeyi yönetmekten vazgeçip şahsi emelleri doğrultusunda ülkeye tahakküm etmekten başka derdi kalmayan bu iktidar çetesi, algı yönetiminde ise tarihe geçecek büyük bir performans sergiliyor. Olgu ve gerçekler ne olursa olsun sistematik, koordineli ve kesintisiz medyatik yalan rüzgarıyla 80 milyonluk bir halk adeta ahmak yerine konuluyor. Demokrasi, temel hak ve özgürlükler ile hukuk çerçevesinde iyi yönetişim umurunda olmayan iktidar çetesi, kabul edelim ki algı yönetiminde son derece başarılı. Bu başarıyı elde etmek için ise yalan, uydurma, çarpıtma, iftira en büyük silahları. Bu silahları kullanırken ahlak, etik, onur ve izzet gibi kısıtlayıcı engeller de iktidar çetesinin anlam dünyasında kendisine yer bulamıyor. Yaşanan acı olayların ve olguların tam tersine öyle güçlü algılar oluşturabiliyorlar ki, büyüleyerek mankurtlaştırdıkları milyonlarca insan adeta aklını, izanını, vicdanını yitirmiş bir halde algıların efendilerine kul köle olma itaatkarlığını büyük maharet sanıyor
Mesela Türkiye sınırları dışında tek Türk toprağı olan Süleyman Şah Türbesi’nden apar topar yaşanan bir çekilmeden dolayı, özürler eşliğinde, mahcup ve başı eğik bir şekilde kamuoyuna bir izah yapmak yerine, böylesine utanç verici bir hezimetten tarihin nadiren kaydedebileceği bir zafer algısı oluşturabiliyorlar. Sırf kendi basiretsizliklerinden ve beceriksizliklerden dolayı, uluslararası hukuk tarafından tanınan bir vatan toprağının bir gece ansızın kaçar gibi terkedilmesinin iktidar çetesi tarafından çok büyük bir başarı hikayesi gibi anlatılma arsızlığının tarihte bir başka örneği var mıdır acaba?  
            Gelelim son yıllarda Türk halkına pompalanan “sağlam irade”, “büyük devlet”, “süper güç”, “dünyanın gıpta ettiği ülke” imajına. “Yalan ne kadar büyük olursa o kadar inandırıcı olur” diye düşünüyorlar galiba. Gerçekler ise bambaşka. Ülkeyi doymak bilmez ihtiraslarının peşinde sürükleyip beşinci sınıf bir adi diktatörlük haline getiren iktidar çetesi, Türkiye’ye son on yılların en yalnız dönemini yaşatıyor. Bu çete yüzünden Türkiye bugün maalesef kendisinden en uzak durulan, herkesin ayıpladığı bir ülke haline gelmiş durumda? Tıpkı Başbakan’ın son ABD gezisinde olduğu gibi, uluslararası muhatapları tarafından ciddiye alınmayan, randevu bile verilmeyen bir ülke haline getirmek başarıysa, bunu başardılar. Cumhurbaşkanı bile birçok uluslararası muhatabı tarafından defaatle yalanlanmadı mı? Türkiye, itibarları yerlerde sürünen bakanların gittikleri başkentlerde randevu bile alamadığı ya da aşağılayıcı muamelelere tabii olduğu böyle bir başka dönem asla yaşamadı. Sadece yolsuzluklar, hırsızlıklar, rüşvetler, keyfilikler, hukuksuzluklar ve despotluklarla anılan bir mafya görüntüsü veren bir iktidar mensuplarına kim niye itibar etsin ki!
Tabii bu durumun ceremesini sadece muhteris iktidar mafyasının aktörleri çekmiyor. Bu sapkınlığın ülkeyi bedeli ağır oluyor. Mesela Türkiye’nin AB, NATO ve ABD ile olan ilişkileri üzerinde tamiri zor tahribatlara yol açıyor. Denebilir ki “ilişkilerin değerler ekseninden tamamen çıkıp jeopolitik mecburiyetler seviyesine gerilediği dönemler geçmişte de oldu.” Haklısınız ama, o dönemlerin de tarihte pek gururla bahsedilecek şekilde yer almadığını da unutmamak gerekir.
Batı’da durum bu kadar vahim de Doğu’da çok mu matah sanki? Muhteris iktidar çetesinin “bölgenin sahibi biziz”, “bölge bizden sorulur”, “düzen kurucu biziz” dediği Ortadoğu’da neredeyse konuşabileceğimiz ülke kalmadı. Tek adam diktası ve mafyatik bir iktidar çetesi tahakkümündeki Türkiye, Mısır, Suriye, Libya, İsrail, Yemen gibi ülkelerde büyükelçi bile bulunduramaz hale geldi. Öyle ki Ortadoğu politikalarını Suudi Arabistan ve Katar’ın peşine takacak kadar büyük bir acziyet içerisinde. Maalesef Türkiye, bölgedeki gelişmelerin kaderini belirleyecek tüm süreçlerden dışlanmış, kendisine güvenilmeyen bir ülke haline gelmiş durumda. Türkiye’yi çevresine istikrar ihraç eden bir ülke olmaktan çıkarıp, şerrinden emin olunamayan bir ülke haline getirenlerin vebali çok büyük çok! Sadece bir iki açıdan örneklendirdiğim böylesine rezil bir dış politika ile arsızca dile getirilen büyük iddiaların tutarlılığını değerlendirmeyi ise size bırakıyorum.
Peki içeride durumlar nasıl? Maalesef bugün Türkiye’de tek adam diktasının banisi Erdoğan’a hakaret ettikleri gerekçesiyle gözaltına alınan insanlara ve hatta 10’lu yaşlardaki çocuklara her gün bir yenisi ekleniyor.  Gazete ve televizyonlara polis baskınları düzenleniyor. Sırf mesleklerini hakkıyla icra ettikleri için veya bir dizi senaryosundan dolayı gazeteciler tutuklanıp hapse atılıyor. Hala dışarıda kalıp işini yapmaya çaba harcayan gerçek gazeteciler tek tek işlerinden ediliyor. Gazetecilerle tek tek uğraşmak yerine bazen medya organlarına doğrudan hükümet tarafından el konuluyor. Muhalif her gazeteci ya da aydın hükümet çevrelerinden cesaret alan lümpen güruhlar tarafından ölümle tehdit ediliyor, her türlü hedef göstermeye ve karakter suikastine maruz bırakılıyor… Gelin görün ki tek adam diktasının eseri olan işte bu pespaye ortama Erdoğan’ın alay edercesine “dünyanın en özgür medyası Türkiye’de” iddiası eşlik ediyor.
İddia ve oluşturulmak istenen algı kulağa hoş geliyor ama gerçekler maalesef çok acı. Freedom House’a göre Türkiye geçen yıl medyası “özgür olmayan” ülkeler arasındaydı. Bu yıl, bana göre hatalı bir değerlendirmeyle, “yarı özgür” kategorisine alındı. Sınır Tanımayan Gazeteciler Örgütü’ne göre ise basın özgürlüğü açısından 180 ülke arasında 149. sırada. Geçen yıl 153. sıradan buraya gelmeye ne kadar sevinsek azdır herhalde! Gün geçmiyor ki Türkiye, gazetecilere yönelik baskı ve hukuksuzluklardan dolayı uluslararası demokratik örgütlerin ve meslek örgütlerinin kınamasını hak edecek bir şeyler yapmasın. Başbakanı’nın basın ve ifade özgürlüğü kriterini “evinize akşamları sağ dönebiliyorsanız, özgürsünüz” seviyesine düşürdüğü bir ülkenin talihli gazetecileri olarak, iktidar çetesinin bize lütfettiği özgürlüğün kıymetini yeterince bilemiyoruz galiba!  
Ya peki ekonomideki başarılar? Erdoğan ve ülkede yağmalamadık yer bırakmayan iktidar çetesinin anlattıklarına göre Türk ekonomisi tam bir başarı hikayesi. Dediklerine göre bu hikaye böyle devam ederse 2023’e kalmaz dünyanın en büyük 10 ekonomisi arasına girermişiz. Büyük devlet ve süper güce de ancak böyle bir ekonomi yakışır zaten! Halkı efsunlamak için söyledikleri bu pespaye yalanlara en fazla kendileri inanıyor olmalılar ki, büyük bir özgüven patlamasıyla, bir aralar iktidar çetemizin Eurozone ülkelerine tepeden bakan ekonomi dehaları AB liderlerine ekonomi dersleri vermeye bile yeltenmişlerdi.
Dünya ekonomisi gerilerken Türk ekonomisinin ne kadar büyük bir büyüme içerisinde olduğunu yıllar boyu her gün onlarca ekrandan, onlarca manşetten sürekli dinleyip, okuyup durduk. Hatta öyle ki, başarı sarhoşu Başbakanımızın bir Avrupa seyahati sırasında “Avrupalı işsizlerin yeni iş kapısının Türkiye olduğu”nu söyleyip, Avrupalı işsizleri Türkiye’ye davet etmişliği bile vardır. Ne güzel hikaye değil mi? Ya peki gerçekler?
Algı ve propaganda güzel ama maalesef palavra kaldırmayan “ekonomik gerçekler” gibi çok ciddi bir sorunumuz var. 1 doların 3 lira olmasına doğru yol alan Türk Lirası’nın tarihinin en değersiz dönemini yaşıyor olması sanki bu müthiş ekonomik başarı hikayesine pek uymuyor gibi. Uzun dönemli borçlanma faizinin son aylarda 2 puan artarak yüzde 9’un üzerine çıkması da müthiş başarı hikayemizi biraz gölgeliyor sanki. Gayrimenkul üzerinden rant ekonomisine yöneldikçe üretim ekonomisi tekleyen bir ülke olarak ihracatta da sanki işler iyi gitmiyor. 500 milyar dolar olan 2023’te ulaşılması planlanan ihracat hedeflerine ulaşmak için Türkiye’nin ihracatının her yıl yüzde 25 artması gerekiyor. Gelin görün ki yıllık ancak yüzde 3,3 artış gibi bir sorunumuz var. Üstelik bir de ihracata artış trendi de durdu ve maalesef gerileme başladı.
Dünyanın en büyük 10 ekonomisi arasına girmek şöyle dursun Türk ekonomisi yıllarca koruduğu 17.’lik sırasından 19.’luğa gerilemiş durumda. Bloomberg’in bir araştırmasına göre ise Türkiye işsizlik ve enflasyon kriterlerine göre dünyanın en sefil 9. ülkesi payesini edindi. Üstelik enflasyon bir türlü hedeflendiği gibi olmuyor, yüzde 8’leri zorluyor. Daha kötüsü geniş halk kitlelerini etkileyen ve gıda, barınma ve ulaşım gibi kalemlerden oluşan “yoksul enflasyonu” bu rakamdan da kat be kat fazla çıkıyor. İşsizlik yeniden henüz 2 basamaklı ama, eğitimli genç işsiz oranı yüzde 30’ları buluyor. Hava olsun diye “Avrupalı işsizlere kapımız açık” diyen iktidar çetesi kendi çocuklarına iş bulmakta nedense aciz kalıyor.
Daha bunlara görkemli mega projelerdeki başarısızlıkları, her öğrenciye bir tableti öngören Fatih Projesi’nde 4 yılda bir arpa boyu yol alınamamasını, estirilen medyatik terörle tartışılmaz bir tabuya dönüştürülen çözüm sürecindeki başarısızlıkların nasıl büyük başarı gibi sunulduğunu, gelecek nesillerden acısı feci şekilde çıkacak olan eğitimin içinde bulunduğu rezaleti ve daha pek çok şeyi eklemek mümkün. Ama sanırım bu kadarı yeter! İktidar mafyasının yalanlarla bizim sabrımızı zorladığı gibi acı gerçeklerle sizin de sabrınızı fazla zorlamamak lazım.

24 Şubat 2015 Salı

Süleyman Şah Türbesi ve varoş diplomasisi


Normalde tüm diğer konuları bir kenara bırakıp Türkiye’yi en bayağısından bir muhaberat devletine taşıyarak, 5. sınıf bir Ortadoğu diktatörlüğüne dönüştürecek iç güvenlik paketini tartışmamız gerekirdi. Ancak, hükümetin her gün bir yenisine imza attığı rezaletler, AKP’nin sandalye çoğunluğu sayesinde Meclis’te geçirdiği diktatörlük yasalarını bile tartışmaya artık imkan vermiyor. Maruz kaldığımız rezaletlerin en önemli amaçlarından biri belki de bu. Ancak önümüzdeki haftalar ve aylar boyunca nasıl olsa bu yasaların kendisini ve sebep olacağı kaçınılmaz vahim sonuçlarını yaşadıkça yazmaya vaktimiz olacak. Bu yüzden bu yazıda 92 yıllık Türkiye Cumhuriyeti tarihinde ilk kez bir toprak kaybına yol açan Süleyman Şah Türbesi ricatını değerlendirmeye devam edeceğim.
Bazı mecburiyetler bahane gösterilerek imza atılan ricat fiyaskosu konusunda Davutoğlu hükümetinin büyük bir mahcubiyet içerisinde kamuoyundan özür dilemesi gerekirken, hamasi destanlar eşliğinde yalandan bir zafer havası oluşturuluyor. Başta Cumhurbaşkanı Erdoğan ve çevresindeki klik olmak üzere, hükümet çevreleri ellerindeki medya gücüyle, son yüzyılın en talihsiz ve en onursuz bir kaçışını bile görülmedik bir büyük zafermiş gibi sunmaya tenezzül edebiliyor. Türk toprağı olduğu Lozan Antlaşması’nda resmen uluslararası hukuk garantisine alınan Suriye sınırları içerisindeki Türk toprak parçasını IŞİD’e terk eden hükümet, utanmasa Allah muhafaza “Ne iyi ettik de vatan toprağını IŞİD’e teslim ettik. Ne iyi ettik de arkamıza bakmadan kaçtık” diyecek.
Daha yakın zamana kadar Erdoğan ve AKP hükümetinin açıktan sempati, hoşgörü ve desteğine mazhar olan terör örgütü IŞİD’in ele geçirdiği bölgede bulunan 10 dönümlük Süleyman Şah yerleşkesinde görev yapan 40’ın üzerindeki askerimizin güvenliği elbette ki sağlanmalıydı. Ama bu iş, uluslararası hukuk tarafından tescilli, manevi ve sembolik değeri yüksek bir “vatan toprağı” illa terk edilerek mi yapılmalıydı? Osmanlı bakiyesi Türkiye’nin, daha henüz Türkiye Cumhuriyeti Devleti kurulmadan önce bile, yani hala Kurtuluş Savaşı devam ediyorken, zillet göstermeyip ata yadigarı bu emanete nasıl sahip çıktığını hatırlarsak mevcut durumun vehameti ve utancı daha net anlaşılır sanırım. Bugün 92 yaşında olan Türkiye Cumhuriyeti, Kurtuluş Savaşı verdiği o yıllardan bile daha zayıf mıdır ki, tarihe kara bir leke ve bir utanç tablosu olarak geçen onursuz bir ricatla o topraklarımızı kaçarcasına ter ediyoruz.
Yanlış anlaşılmak istemem. Türk Ordusu’nun verilen emirler çerçevesinde, kaza sonucu verilen bir şehitle de olsa, askeri teknik açıdan başarılı bir operasyon yaptığını yazmıştım ve hala aynı fikirdeyim. Benim sorun ettiğim, ülkeyi yönetme sorumluluğunda olan ve bu sorumluluğu yerine getirmekte aciz kaldıkları oranda “Büyük Türkiye”, “Dünya Devleti Türkiye” propagandasını daha da pompalayarak kamuoyunda bir algı oluşturmaya çalışan hükümet ve iktidar çevrelerinin iş yapış tarzı. 2014 Mart ayından bu yana IŞİD kuşatması altında bulunan Suriye içerisindeki bu Türk toprağına dair gerçekleri konuşmak yerine kamuoyunu pervasızca aldatmaları. En nihayet, bu sorunu köklü Türk devlet geleneğine ve yakın zamana kadar uluslararası ilişkiler alanında oluşturduğu saygın teammüllerle bağdaşmayacak ele alış şekli.
Maalesef, Davutoğlu hükümeti pek çok konuda olduğu gibi, bölgesel ve uluslararası ilişkiler üzerinden kalıcı etkileri olacak ve uluslararası hukuk açısından çok ciddi sorunlara yol açacak bu konuda sanki bin yıllık bir devlet geleneğimiz yokmuşçasına ve adeta bir kabile devletiymişizcesine hareket etmiştir. Son yıllarda iyice AKP hegemonyasına giren siyasetteki paçozlaşmaya paralel bir şekilde uluslararası ilişkiler ve diplomasi alanında da bir hoyratlaşmaya şahitlik ediyoruz. Süleyman Şah Türbesi’nin bulunduğu Türk topraklarından ricat, diplomasi ve uluslararası ilişkiler alanındaki bu varoşlaşma zihniyetini iyice kristalize etmiştir. Şunu da belirtmeden edemeyeceğim, uluslararası ilişkiler alanı ulusal çıkarları ilgilendiren kazanımlar doğrultusunda bazı oldu-bittilere (fait accompli) alışıktır. Ama ulusal çıkarlara aykırı şekilde bir çeşit varoş ve gecekondu kültürüyle gerçekleştirilen bir oldu-bittiye dünya tarihi bu vesileyle ilk kez şahit olmuştur.
Malumunuz olduğu üzere, Süleyman Şah Türbesi’nin yeri ilk kez değiştirilmiyor. İlk iki yer değiştirmede izlenen süreçler incelendiğinde son ricat operasyonunun kahredici sakilliği daha da iyi anlaşılıyor. Biliyorsunuz, biz Türklerin ve daha özelde Osmanlıların atası Süleyman Şah, 1227 yılında askerleri ile birlikte Fırat Nehri’nde boğulunca, naaşları Caber Kalesi eteklerine bir kümbete defnedilir. Osmanlı İmparatorluğu döneminde mezarın bulunduğu yere bir türbe yapılır. Osmanlı yıkılınca Suriye Fransız Mandası altına girer ve türbe Suriye sınırları içerisinde kalır. 20 Ekim 1921 tarihinde Türkiye ile Fransa arasında imzalanan Ankara Antlaşması’nın 9. maddesi ve 24 Temmuz 1923 Lozan Antlaşması’nın 3. maddesi gereğince Caber Kalesi ve türbe Türkiye Cumhuriyeti toprağı olarak kabul edilir. Tarihinin en zayıf olduğu bu dönemde bile Türkiye burada muhâfız birliği bulundurma ve Türk bayrağını çekme hakkını el eder. Manevi önemi o kadar büyük bir hadisedir ki bu, Süleyman Şah’ın torunu son Halife II. Abdülmecid, gönderdiği bir mektupla Süleyman Şah’ın mezarı konusunda Meclis’in gösterdiği alâkaya teşekkür eder. Yani henüz Türkiye Cumhuriyeti bile kurulmamışken yönetimdeki TBMM hükümeti köklü bir devlet geleneğine uygun hareket etmeyi ihmal etmez.
Elbette bu son olmaz. Suriye Fırat Nehri üzerine inşa ettiği Tabka Barajı’nı 1973 yılında tamamlayıp, baraj su toplamaya başlayınca Caber Kalesi ve Süleyman Şah türbesinin tamamen sular altında kalma tehlikesi ortaya çıkar. Suriye, Türkiye’den türbenin ya yerini değiştirmesi ya da tamamen Türkiye’ye naklini talep eden bir nota gönderir. Türkiye de buna karşılık Suriye’ye bir nota verir ve Keban Barajı’nın kapaklarını kapatarak Fırat Nehri üzerinden Suriye’ye su akışını engeller. Olay ciddi bir ikili krize dönüşür. Ankara ve Şam hükûmetleri arasında uzun süren müzakerelerin ardından bir anlaşma imzalanır. Anlaşma, Süleyman Şah Türbesi’nin Türkiye’nin tercihleri ve beğenisi doğrultusunda seçilen yere, yani haftasonu skandal ricat operasyonunun yapıldığı alana, taşınmasını öngörür.
1995 yılında, Suriye bu kez de Fırat Nehri’nin daha üst kotlarında inşasına başladığı Teşrin Barajı sebebiyle Karakozak bölgesindeki Süleyman Şah Türbesi’nin bölge dışında başka bir alana ya da Türkiye’ye taşınması hususunu yeniden gündeme getirir. Bunun üzerine Türkiye ile Suriye arasında yapılan görüşmeler sonucunda türbenin mevcut yerinin baraj gölünün olumsuz tesirlerinden korunması için tahkim edilmesine karar verilir. 2001’de Teşrin Barajı’nın tamamlanması nedeniyle türbenin taşınması bir kez daha gündeme gelir. Suriye tarafı bu defa türbenin şimdiki yerinden de kaldırılarak gösterecekleri ve Türk tarafının da kabul edeceği bir yere taşınmasını ister. Ancak Türkiye’nin girişimleriyle proje, türbenin mevcut yerinin korunması yönünde değiştirilir.
Erdoğan rejiminin belli belirsiz bir sempatiyle yaklaştığı terör örgütü IŞİD’in 13 Mart 2014 tarihinden itibaren ele geçirdiği bölgede mahsur kalan Süleyman Şah Türbesi ve türbenin bulunduğu Türk toprağını korumakla görevli 40’tan fazla askerin can güvenliği ciddi bir soruna dönüşür. Esed Yönetimi ile diplomatik ilişkilerini kesmiş olan AKP hükümeti özenle kamuoyundan gizlemeye çalıştığı bir acziyet içerisinde kendisini bulur. Bir dizi önlem geliştirmeye çalışmakla birlikte sürdürülebilir bir konum oluşturmayı başaramaz. Bu arada içeride boş hamasetin dozu artırılır, Erdoğan ve Davutoğlu, vatan toprağı Süleyman Şah Türbesi’ne yönelik bir saldırı olursa en şiddetli şekilde karşılık verileceğini defaatle savunur. Ama ne yazık ki yaptıkları, tarihe bir utanç vesikası olarak geçecek Türk toprağını IŞİD’e teslim etmek, uluslararası hukuktan kaynaklanan hakları korumak yerine Türk bayrağını indirmek ve türbeyi bombalayarak tahrip etmek olur.
Tüm bunlar yapılırken de, ciddi iddialara göre,  IŞİD ile terör örgütü PKK’nın Suriye kolu olarak faaliyet gösteren PYD’nin izni alınmak durumunda kalınır. Bugüne kadar Süleyman Şah Türbesi ile ilgili her adımını uluslararası hukukun kaidelerine ve uluslararası anlaşmaların sağladığı garantilere göre atan Türkiye, maalesef Erdoğan ve Davutoğlu yönetiminde ilk kez bu kaidelerin dışına çıkmıştır. Uluslararası hukuk açısından kalıcı bir sonuç doğurmayacak amatörce bir hamleyle Türkiye’nin tarihi ve hukuki haklarını şuursuzca ve hovardaca zayi etmişlerdir.
Türkiye’nin dış ilişkilerini ve güvenlik politikalarını bir nevi gecekondu ve varoş zihniyetiyle yürütmeyi adet haline getiren bu yıkım kadrosu, herhangi bir hukuki temele dayandırma zahmetine girmeden Türkiye sınırına 200 metre mesafedeki bir toprak parçasını el çabukluğuyla çevirerek yeni türbe yeri olarak ilan etmiştir. Öyle ki, o toprakların sahibi bir Suriye vatandaşı kendisine hiçbir bilgi verilmeden ve izni alınmadan yapılan işgali bireysel bir sorun haline getireceğinin ilk işaretlerini vermiştir.
Benzer mecburiyetler oluştuğunda uluslararası hukukun gereklerine azami özen gösteren Türkiye, maalesef uzun yıllar boyunca büyük sorunlara temel oluşturacak şekilde, AKP iktidarının “çadır devleti” anlayışına mahkum olmuştur. Türk toprağı terkedilirken milli iradenin temsilcisi Meclis’ten izin alma zahmet ve nezaketi bile gösterilmemiştir. Günü kurtarmaya matuf bu gecekonducu yaklaşımın ileride diplomatik ve hukuki açıdan çok ciddi sorunlara neden olacağı muhakkaktır.
Doğrusunu söylemek gerekirse, ulusal birliği ve uluslararası ilişkileri zehirleyen ve ülkeyi her alanda geri dönülmez bir felakete doğru hızla sürükleyen bu gecekondu ve varoş zihniyetini Türkiye hiç mi hiç hak etmiyor!