işsizlik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
işsizlik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Eylül 2015 Salı

Rakamlar diyor ki: Görgüsüz saraylar yükselirken Türkiye çöküyor


Hamaset kültürünün baskın olduğu Türkiye gibi ülkelerde üzerinde en az konuşulanları somut rakamsal veriler oluşturuyor. Gerçi AKP hükümetleri döneminde enflasyon, kişi başına düşen milli gelir, yoksulluk ve açlık sınırı, büyüme, işsizlik, dış borç, cari açık gibi verilerin hesaplanmasında iktidarın güncel ve konjonktürel ihtiyaçlarına göre sürekli yöntem değişikliğine gidiliyor. Rakamlar ve istatistikler sürekli maniple ediliyor. Buna rağmen, özellikle uluslararası kuruluşların verileriyle sağlaması yapılarak, kuru hamasetten ziyade rakamlar üzerinden konuşmak yine de daha sağlıklı görünüyor.
Dr. Sinan Erdil gibi bazı ekonomistlerin paylaşımlarından faydalanılarak kaleme alınan bol rakamlı bu yazıya veri toplarken aklımda hep şu soru vardı: “2008 Ocak ayında 1 ABD Doları 1,16 TL iken halkın baskın siyasi tercihi olan AKP, acaba bugün 1 Dolar 3,5 TL’ye doğru giderken, diğer ekonomik ve istatistiki veriler de reel bir çöküşü gösterirken en fazla tercih edilen parti olma statüsünü koruyabilecek mi?” Türk halkının siyasi rasyonalitesinin testi olacak bu sorunun cevabını bugünden bulmak elbette zor. Ama sağlıklı, adil ve açık bir seçim gerçekleşebilirse bu sorunun cevabını 1 Kasım’da alacağız. Öyleyse bu merakımızı 1 Kasım’a erteleyelim ve gelin rakamların soğuk ve sarsıcı yüzüne şöyle bir bakalım. 
Kredi derecelendirme şirketleri tarafından Türkiye’nin kredi notunun 2012’de “yatırım yapılabilir” seviyeye yükseltilmesinden bu yana ülkede ABD Doları yüzde 71’lik, faiz ise yüzde 65’lik bir artış gösterdi. Paradan 6 sıfırın atıldığı dönemlerde 1 Doların 1 TL olacağına dair AKP propagandası ise tamamen çöktü. Son günlerde 1 Dolar 3 TL’yi aştı. Oysa Cumhurbaşkanı Erdoğan daha 7 Mart 2015 günü “dolar alan yaya kalır” dememiş miydi? Seçimlerde AKP için oy propagandası yapan Erdoğan açıkça milleti aldattı. Daha fecisi ise TL’nin değer kaybının önlenememesi ve trend üzerinden yapılan daha feci tahminler. Danışmanlık firması Goldman Sachs’a göre 1 Dolar çok geçmeden 3,65 TL olacak. Türkiye’deki politika faizi ise 2016 yılı içerisinde yüzde 12’ye çıkacak. Morgan Stanley’in tahmini daha da feci: 1 Dolar 3.85 TL olacak.
Döviz kuru deyip geçmemek gerekiyor. Çünkü dolar kurunda yaşanan 1 kuruşluk her artış, dış borç stokumuzun faturasını 3 milyar 928 milyon lira artırıyor. Dolardaki yükseliş  dış borcu sadece son 2 ayda 116 milyar TL artırırken, bunun kişi başına düşen borca yansıması 1500 TL oldu. Genel olarak ise Türkiye’yi 2002’de 129 milyar Dolar dış borçla devralan AKP bu borcu şu an 400 milyar dolara çıkardı. Öte yandan, dış borcun milli gelire oranı açısından Türkiye tam bir felaket görüntü sergiliyor. Bu oran Çin’de yüzde 8,4, Brezilya’da yüzde 25, Hindistan’da yüzde 18 iken Türkiye’de yüzde 51’i buluyor.
Dünyadaki genel gidişatın tersine gıda fiyatlarında yüzde 30’lara varan artışa ve döviz kurlarındaki aşırı artışla birlikte beyaz eşya fiyatlarında yüzde 20, otomotivde ise yüzde 10 fiyat artışına rağmen nasıl oluyorsa resmi enflasyon rakamları hala yüzde 6-8 bandında seyredebiliyor. Resmi enflasyon rakamlarının reel hayattan kopukluğu resmi istatistiklerin güvenilirliğini ortadan kaldırıyor. Oysa geçim sıkıntısının had safhada olduğu Türkiye’de bu sıkıntıların yansımasını kredi kartlarıyla yapılan borçlanma üzerinden takip etmek mümkün. Bugün Türkiye’de kredi kartı borcundan dolayı 2 milyon kişi yasal takip altında bulunuyor. Bunların yaklaşık yüzde 70’ini ise dar gelirli vatandaşlar oluşturuyor.
Dar gelirli denince de akla şüphesiz asgari ücretliler geliyor. Hatırlayacaksınız, Cumhurbaşkanı Erdoğan, seçimler öncesi döneme denk gelen 1 Mayıs İşçi Bayramı’nda kaç-AK Saray’ında topladığı yandaş işçilere, “asgari ücrete bundan daha fazla zam yapılamaz” demiş ve bir de kendisini alkışlamıştı. Oysa doların değerindeki artışla Ocak 2015’te 949 lira olan ve 406 dolara tekabül eden asgari ücret bugün 1000 TL olmasına rağmen reel olarak 329 dolara gerilemiş durumda. Bu verilere bir de halkın satın alma gücünün son 2 yılda yüzde 53 oranında düştüğünü ve Mayıs 2013-Eylül 2015 arasında TL’nin Dolar karşısında en az yüzde 60 değer kaybettiğini eklerseniz felaketin boyutları daha net ortaya çıkar.
Kişi başına düşen resmi milli gelir rakamları ise ayrı bir komedi. İş gücünün yüzde 45’e yakınının asgari ücretle çalıştığı bir ülkede milli gelirin 10.000 doların üzerinde olduğuna inanmak için epey bir gayret sarf etmek gerekiyor. Gelir dağılımındaki artan adaletsizlik Erdoğan ve AKP’nin hiç de fakir dostu olmadığını apaçık gösteriyor. 2002’de halkın en zengin yüzde 1'inin toplam servetten aldığı payın yüzde 39,4’ten bugün yüzde 54,3’e yükselmiş olması gelir uçurumundaki felaketi gözler önüne seriyor. Buna rağmen söylemlerinin aksine eylemlerinde zengin dostu olan AKP’nin tercihiyle, yüzde 29’u doğrudan, yüzde 71’i dolaylı vergiden oluşan Türkiye’deki vergi yükünü dar gelirli bu vatandaşlar taşıyor.
Milli geliri Türkiye’nin milli gelirinden 8 kattan fazla olan Japonya’da dolar milyarderi sayısının Türkiye’deki dolar milyarderi sayısının yarısı kadar olduğunu söylemek gelir dağılımındaki uçurumu daha net gösterecektir. Sadece Japonya mı? 3,4 Trilyon dolarlık Almanya’da 58, 2,4 Trilyon dolarlık İngiltere’de 37, 2,6 Trilyon dolarlık Fransa’da 24 dolar milyarderi varken 700 milyar dolarlık ekonomisiyle Türkiye’de 43 dolar milyarderi bulunuyor.  
Gelir dağılımı bir tarafa, sadece son 8 ayda 1138 işçinin öldüğü Türkiye’de işçileri bekleyen tek tehlike elbette ki uygunsuz ve güvenliksiz iş koşullarında hayatını kaybetmek ya da sakatlanmak değil. Çoğu açlık sınırının altındaki asgari ücretle çalışmak zorunda olan bu işçiler Türkiye’nin vergi yükünü de omuzlamak zorunda. Çünkü Türkiye, OECD ülkeleri arasında asgari ücretten en fazla vergi alan ülkelerin başında geliyor. Asgari ücretli çalışanlardan İspanya yüzde 6, İngiltere yüzde 10, ABD yüzde 14, ekonomik krizdeki Yunanistan bile yüzde 17 vergi alırken Türkiye yüzde 21 oranında vergi alıyor.
Böylece Türk-İş verilerine göre açlık sınırının 1345 TL, yoksulluk sınırının ise 4380 TL olduğu Türkiye’de 1040 TL kazanan asgari ücretli 4 kişilik bir ailenin nasıl geçinebildiği daha büyük bir mucizeye dönüşüyor. Emeklilerin durumu ise maalesef bundan daha parlak değil. TL’deki değer kaybı yüzünden, ortalama 1000 TL aylık alan bir emekli bugün aslında reel olarak 2013’te eline geçen maaştan 585 TL eksik alıyor.
Sahiden kişi başına düşen milli gelir azalırken, kredilerini ödeyemeyenlerin sayısı müthiş artarken, işsizlik tırmanıp enflasyon yükselirken resmi rakamların dediği gibi Türkiye ekonomisi gerçekten yüzde 3,8 büyüdü mü? Sanmam, çünkü Türkiye’nin nüfus artış hızı dikkate alınarak reel bir büyümeden bahsedebilmek için en az yüzde 5’lik bir oranda büyümesi gerekiyor. Türkiye ekonomisi TL bazında yüzde 2-2,5 büyümüş olsa bile, dolar bazında GSMH 630 milyara indi. Kişi başı GSMH de 8000 doların altına düştü. OECD raporlarına göre, son 6 yılda geliri 55 milyar dolar artan Türkiye’nin borcu 121 milyar dolar arttı. Böyle bir ülke büyümüş olabilir mi?
Bu hazin durum doğal olarak BDDK’nın saklayamayacağı verilere de yansıyor. BDDK’ya göre Temmuz ayında hukuki takipteki tüketici kredileri ve kredi kartı tutarı 15 milyar 111 milyon liraya ulaştı. Böylece takibe düşen tüketici kredileri yılbaşından bu yana yüzde 20, kredi kartları ise 14,5 civarında arttı. Öte yandan Türkiye Bankalar Birliği verilerine göre ise, 2015 yılı Ocak-Ağustos döneminde karşılıksız işlem yapılan çeklerin parasal tutarı yüzde 49 artışla 17,6 milyar TL’yi buldu. 2015’in ilk 8 ayında karşılıksız çekler ise yüzde 21 artışla 490,000 adet olarak gerçekleşti.
Ama unutulmamalı ki, asgari ücretle de olsa bu ülkede bir iş sahibi olabilmek büyük bir talih. Zaten Türkiye İş Kurumu (TİK) verileri de bunu söylüyor. TİK verilerine göre kayıtlı iş arayanları ifade eden işgücü sayısı Ağustos ayı itibariyle son 1 yılda 865 bin 444 kişi artarak 5 milyon 350 bini aştı. Daha fecisi ise, son dönemde işsiz kalanların yarısından fazlasını oluşturan “üniversite mezunu işsizler”in sayısının son bir yılda 170 bini aşması. TBB verilerine göre Türkiye’nin en büyük bankalarından olan Akbank bile son 1 yılda 44 şube kapattı ve 1653 çalışanının işine son verdi. Salı günü açıklanan resmi rakamlar da Ağustos ayı işsizlik oranını yüzde 9,6 olarak gösterdi.
            Berbat gerçek şu ki, Türkiye üreten ve dolayısıyla istihdam sağlayan sağlıklı bir ekonomiye sahip değil. Vaziyet o kadar vahim ki Apple’ın 3 aylık kârı Türkiye’nin en büyük 500 sanayi kuruluşunun 1 yıllık net kârının üzerinde. Türkiye’nin ihracatı ise 4 yıldır 150 milyar dolara saplanmış durumda. 2023 yılı hedefi olan 500 milyar dolar artık hayal bile edilemez durumda. Türk ekonomisi artık büyüyemediği gibi reel olarak hızla küçülüyor. Döviz kuru bu kadar yüksekken ihracattaki düşüşün ithalattaki düşüşten bile fazla olması duruma dair çok şey söylüyor. Dış ticarette daralma hızla devam ediyor. İhracat geçen ay yüzde 16,2, ithalat ise yüzde 8,7 düştü. Dış ticaret açığı ise Temmuz ayında yüzde 6,5 artarak 7 milyar 28 milyon dolara yükseldi.
Oysa Maliye Bakanı Şimşek, cari açık bu sene 30 milyar dolar olur demişti. Şimdiden 48 milyar dolara ulaştı bile. Cari açık çok daha fazla büyüyecek çünkü son 5 yılda Türkiye’ye giren yabancı para son 1 yılda geri gitti. Despotizm ve hukuksuzluğun pençesinde istikrarsızlaşan ülkeden yabancı yatırımcı hızla kaçıyor. Türkiye’ye güvenin azalması sonucu yabancı yatırımcılar bu yıl 4,5 milyar dolarlık Türk tahvili sattı. Yabancı yatırımcılar legal ve meşru paralarıyla ülkeyi teker teker terk ederken Türkiye gri ya da kara paranın merkezi haline geliyor. İstikrarsızlığa rağmen son 7 ayda Türkiye’ye giren 9 milyar dolarlık kaynağı belirsiz paranın niteliği ve aidiyeti büyük bir tartışma ve merak konusu.
AKP’nin yanlış politikaları yüzünden Türkiye gün be gün dünyadan koparılırken, ekonomisi de G-20 listesinden düşme riski altında bulunuyor. 2014 yılı sonunda 800 milyar dolar olan Türkiye’nin gayri safi milli hasılası, doların 3 lirayı görmesiyle 594 milyar dolara kadar gerilemiş durumda. Yani Türkiye’nin milli geliri 2007’nin altına düştü. Bunun sebebini başka yerde aramaya ise gerek yok. Nüfusu Türkiye’ye yakın Almanya’nın yıllık ihracatı 1,5 trilyon dolar iken, Türkiye’nin ihracatı 150 milyar dolara çakıldı kaldı. Bu berbat veriler yüzünden öyle görünüyor ki bu yıl Kasım ayında Antalya’da yapılacak G-20 zirvesi sadece siyasi açıdan değil, ekonomik veriler açısından da Türkiye için çok sıkıntılı geçecek.
Daha fazla rakam sıralamak mümkün ama bu kadarı yeterli sanırım. Bu fecaat tablodan dolayıdır ki daha düne kadar “ekonomimiz sağlam, kriz yok” diyen Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’in “böyle giderse bırakın 2023 hedeflerine ulaşmayı, mevcut durumu bile koruyamayız” demesi boşuna değil.
Erdoğan ve avenesi lüks uçaklar ve araçlarda saltanat sürüp, debdebeli saraylar yükseltirken Türkiye ekonomisi gümbür gümbür çöküyor. Bilin istedim.

5 Mart 2015 Perşembe

İktidar çetesinin yalanları ve acı gerçekler


Türkiye’de sorunlar çözülmüyor. Ya çözülüyormuş gibi yapılıyor ya tümden görmezden geliniyor ya da sorunların çözümüyle uğraşmak yerine emre amade güçlü medya ağı ve değer tanımaz organik aydınlar üzerinden sadece algılar yönetiliyor. Demokratik kötüye gidiş, temel insan hak ve özgürlükler alanındaki gerileyiş, dış politikadaki büyük çöküş, ekonomideki derin kriz, hukuk ve yargı alanındaki çözülüş, eğitim ve sosyal alandaki sorunların kangrene dönüşmesi tamamen bir kenara bırakılmış durumda. Kendi ikbali ve istikbali dışında hiçbir derdi olmayan bir dar oligarşik iktidar çetesi, ülkenin karşı karşıya olduğu sorunların üzerine giden bir yönetim anlayışını terk edeli hayli zaman oluyor.
Ülkeyi yönetmekten vazgeçip şahsi emelleri doğrultusunda ülkeye tahakküm etmekten başka derdi kalmayan bu iktidar çetesi, algı yönetiminde ise tarihe geçecek büyük bir performans sergiliyor. Olgu ve gerçekler ne olursa olsun sistematik, koordineli ve kesintisiz medyatik yalan rüzgarıyla 80 milyonluk bir halk adeta ahmak yerine konuluyor. Demokrasi, temel hak ve özgürlükler ile hukuk çerçevesinde iyi yönetişim umurunda olmayan iktidar çetesi, kabul edelim ki algı yönetiminde son derece başarılı. Bu başarıyı elde etmek için ise yalan, uydurma, çarpıtma, iftira en büyük silahları. Bu silahları kullanırken ahlak, etik, onur ve izzet gibi kısıtlayıcı engeller de iktidar çetesinin anlam dünyasında kendisine yer bulamıyor. Yaşanan acı olayların ve olguların tam tersine öyle güçlü algılar oluşturabiliyorlar ki, büyüleyerek mankurtlaştırdıkları milyonlarca insan adeta aklını, izanını, vicdanını yitirmiş bir halde algıların efendilerine kul köle olma itaatkarlığını büyük maharet sanıyor
Mesela Türkiye sınırları dışında tek Türk toprağı olan Süleyman Şah Türbesi’nden apar topar yaşanan bir çekilmeden dolayı, özürler eşliğinde, mahcup ve başı eğik bir şekilde kamuoyuna bir izah yapmak yerine, böylesine utanç verici bir hezimetten tarihin nadiren kaydedebileceği bir zafer algısı oluşturabiliyorlar. Sırf kendi basiretsizliklerinden ve beceriksizliklerden dolayı, uluslararası hukuk tarafından tanınan bir vatan toprağının bir gece ansızın kaçar gibi terkedilmesinin iktidar çetesi tarafından çok büyük bir başarı hikayesi gibi anlatılma arsızlığının tarihte bir başka örneği var mıdır acaba?  
            Gelelim son yıllarda Türk halkına pompalanan “sağlam irade”, “büyük devlet”, “süper güç”, “dünyanın gıpta ettiği ülke” imajına. “Yalan ne kadar büyük olursa o kadar inandırıcı olur” diye düşünüyorlar galiba. Gerçekler ise bambaşka. Ülkeyi doymak bilmez ihtiraslarının peşinde sürükleyip beşinci sınıf bir adi diktatörlük haline getiren iktidar çetesi, Türkiye’ye son on yılların en yalnız dönemini yaşatıyor. Bu çete yüzünden Türkiye bugün maalesef kendisinden en uzak durulan, herkesin ayıpladığı bir ülke haline gelmiş durumda? Tıpkı Başbakan’ın son ABD gezisinde olduğu gibi, uluslararası muhatapları tarafından ciddiye alınmayan, randevu bile verilmeyen bir ülke haline getirmek başarıysa, bunu başardılar. Cumhurbaşkanı bile birçok uluslararası muhatabı tarafından defaatle yalanlanmadı mı? Türkiye, itibarları yerlerde sürünen bakanların gittikleri başkentlerde randevu bile alamadığı ya da aşağılayıcı muamelelere tabii olduğu böyle bir başka dönem asla yaşamadı. Sadece yolsuzluklar, hırsızlıklar, rüşvetler, keyfilikler, hukuksuzluklar ve despotluklarla anılan bir mafya görüntüsü veren bir iktidar mensuplarına kim niye itibar etsin ki!
Tabii bu durumun ceremesini sadece muhteris iktidar mafyasının aktörleri çekmiyor. Bu sapkınlığın ülkeyi bedeli ağır oluyor. Mesela Türkiye’nin AB, NATO ve ABD ile olan ilişkileri üzerinde tamiri zor tahribatlara yol açıyor. Denebilir ki “ilişkilerin değerler ekseninden tamamen çıkıp jeopolitik mecburiyetler seviyesine gerilediği dönemler geçmişte de oldu.” Haklısınız ama, o dönemlerin de tarihte pek gururla bahsedilecek şekilde yer almadığını da unutmamak gerekir.
Batı’da durum bu kadar vahim de Doğu’da çok mu matah sanki? Muhteris iktidar çetesinin “bölgenin sahibi biziz”, “bölge bizden sorulur”, “düzen kurucu biziz” dediği Ortadoğu’da neredeyse konuşabileceğimiz ülke kalmadı. Tek adam diktası ve mafyatik bir iktidar çetesi tahakkümündeki Türkiye, Mısır, Suriye, Libya, İsrail, Yemen gibi ülkelerde büyükelçi bile bulunduramaz hale geldi. Öyle ki Ortadoğu politikalarını Suudi Arabistan ve Katar’ın peşine takacak kadar büyük bir acziyet içerisinde. Maalesef Türkiye, bölgedeki gelişmelerin kaderini belirleyecek tüm süreçlerden dışlanmış, kendisine güvenilmeyen bir ülke haline gelmiş durumda. Türkiye’yi çevresine istikrar ihraç eden bir ülke olmaktan çıkarıp, şerrinden emin olunamayan bir ülke haline getirenlerin vebali çok büyük çok! Sadece bir iki açıdan örneklendirdiğim böylesine rezil bir dış politika ile arsızca dile getirilen büyük iddiaların tutarlılığını değerlendirmeyi ise size bırakıyorum.
Peki içeride durumlar nasıl? Maalesef bugün Türkiye’de tek adam diktasının banisi Erdoğan’a hakaret ettikleri gerekçesiyle gözaltına alınan insanlara ve hatta 10’lu yaşlardaki çocuklara her gün bir yenisi ekleniyor.  Gazete ve televizyonlara polis baskınları düzenleniyor. Sırf mesleklerini hakkıyla icra ettikleri için veya bir dizi senaryosundan dolayı gazeteciler tutuklanıp hapse atılıyor. Hala dışarıda kalıp işini yapmaya çaba harcayan gerçek gazeteciler tek tek işlerinden ediliyor. Gazetecilerle tek tek uğraşmak yerine bazen medya organlarına doğrudan hükümet tarafından el konuluyor. Muhalif her gazeteci ya da aydın hükümet çevrelerinden cesaret alan lümpen güruhlar tarafından ölümle tehdit ediliyor, her türlü hedef göstermeye ve karakter suikastine maruz bırakılıyor… Gelin görün ki tek adam diktasının eseri olan işte bu pespaye ortama Erdoğan’ın alay edercesine “dünyanın en özgür medyası Türkiye’de” iddiası eşlik ediyor.
İddia ve oluşturulmak istenen algı kulağa hoş geliyor ama gerçekler maalesef çok acı. Freedom House’a göre Türkiye geçen yıl medyası “özgür olmayan” ülkeler arasındaydı. Bu yıl, bana göre hatalı bir değerlendirmeyle, “yarı özgür” kategorisine alındı. Sınır Tanımayan Gazeteciler Örgütü’ne göre ise basın özgürlüğü açısından 180 ülke arasında 149. sırada. Geçen yıl 153. sıradan buraya gelmeye ne kadar sevinsek azdır herhalde! Gün geçmiyor ki Türkiye, gazetecilere yönelik baskı ve hukuksuzluklardan dolayı uluslararası demokratik örgütlerin ve meslek örgütlerinin kınamasını hak edecek bir şeyler yapmasın. Başbakanı’nın basın ve ifade özgürlüğü kriterini “evinize akşamları sağ dönebiliyorsanız, özgürsünüz” seviyesine düşürdüğü bir ülkenin talihli gazetecileri olarak, iktidar çetesinin bize lütfettiği özgürlüğün kıymetini yeterince bilemiyoruz galiba!  
Ya peki ekonomideki başarılar? Erdoğan ve ülkede yağmalamadık yer bırakmayan iktidar çetesinin anlattıklarına göre Türk ekonomisi tam bir başarı hikayesi. Dediklerine göre bu hikaye böyle devam ederse 2023’e kalmaz dünyanın en büyük 10 ekonomisi arasına girermişiz. Büyük devlet ve süper güce de ancak böyle bir ekonomi yakışır zaten! Halkı efsunlamak için söyledikleri bu pespaye yalanlara en fazla kendileri inanıyor olmalılar ki, büyük bir özgüven patlamasıyla, bir aralar iktidar çetemizin Eurozone ülkelerine tepeden bakan ekonomi dehaları AB liderlerine ekonomi dersleri vermeye bile yeltenmişlerdi.
Dünya ekonomisi gerilerken Türk ekonomisinin ne kadar büyük bir büyüme içerisinde olduğunu yıllar boyu her gün onlarca ekrandan, onlarca manşetten sürekli dinleyip, okuyup durduk. Hatta öyle ki, başarı sarhoşu Başbakanımızın bir Avrupa seyahati sırasında “Avrupalı işsizlerin yeni iş kapısının Türkiye olduğu”nu söyleyip, Avrupalı işsizleri Türkiye’ye davet etmişliği bile vardır. Ne güzel hikaye değil mi? Ya peki gerçekler?
Algı ve propaganda güzel ama maalesef palavra kaldırmayan “ekonomik gerçekler” gibi çok ciddi bir sorunumuz var. 1 doların 3 lira olmasına doğru yol alan Türk Lirası’nın tarihinin en değersiz dönemini yaşıyor olması sanki bu müthiş ekonomik başarı hikayesine pek uymuyor gibi. Uzun dönemli borçlanma faizinin son aylarda 2 puan artarak yüzde 9’un üzerine çıkması da müthiş başarı hikayemizi biraz gölgeliyor sanki. Gayrimenkul üzerinden rant ekonomisine yöneldikçe üretim ekonomisi tekleyen bir ülke olarak ihracatta da sanki işler iyi gitmiyor. 500 milyar dolar olan 2023’te ulaşılması planlanan ihracat hedeflerine ulaşmak için Türkiye’nin ihracatının her yıl yüzde 25 artması gerekiyor. Gelin görün ki yıllık ancak yüzde 3,3 artış gibi bir sorunumuz var. Üstelik bir de ihracata artış trendi de durdu ve maalesef gerileme başladı.
Dünyanın en büyük 10 ekonomisi arasına girmek şöyle dursun Türk ekonomisi yıllarca koruduğu 17.’lik sırasından 19.’luğa gerilemiş durumda. Bloomberg’in bir araştırmasına göre ise Türkiye işsizlik ve enflasyon kriterlerine göre dünyanın en sefil 9. ülkesi payesini edindi. Üstelik enflasyon bir türlü hedeflendiği gibi olmuyor, yüzde 8’leri zorluyor. Daha kötüsü geniş halk kitlelerini etkileyen ve gıda, barınma ve ulaşım gibi kalemlerden oluşan “yoksul enflasyonu” bu rakamdan da kat be kat fazla çıkıyor. İşsizlik yeniden henüz 2 basamaklı ama, eğitimli genç işsiz oranı yüzde 30’ları buluyor. Hava olsun diye “Avrupalı işsizlere kapımız açık” diyen iktidar çetesi kendi çocuklarına iş bulmakta nedense aciz kalıyor.
Daha bunlara görkemli mega projelerdeki başarısızlıkları, her öğrenciye bir tableti öngören Fatih Projesi’nde 4 yılda bir arpa boyu yol alınamamasını, estirilen medyatik terörle tartışılmaz bir tabuya dönüştürülen çözüm sürecindeki başarısızlıkların nasıl büyük başarı gibi sunulduğunu, gelecek nesillerden acısı feci şekilde çıkacak olan eğitimin içinde bulunduğu rezaleti ve daha pek çok şeyi eklemek mümkün. Ama sanırım bu kadarı yeter! İktidar mafyasının yalanlarla bizim sabrımızı zorladığı gibi acı gerçeklerle sizin de sabrınızı fazla zorlamamak lazım.