15 Şubat 2016 Pazartesi

Türkiye’de darbeler dönemi kapandı(!)


Türkiye’de darbeler dönemi kapandı. Bu başarıyı tabii ki AKP hükümetine ve Erdoğan rejimine borçluyuz. Üstelik bunu darbe teşebbüsleri somut kanıtlarla ispatlanmış ordu içerisindeki cunta yapılarını aklayarak başardılar. Bu başarılarını pek çok faili meçhul olayın ve kanlı kaosun faili derin devlet çetesi “Ergenekon Terör Örgütü” üyelerinin tamamını beraat ettirip, aklayarak perçinlediler. Dahası “orduya kumpas kuruldu” deyip çeteci, darbeci, cuntacı kim varsa hepsinden toptan özür dileyerek bu perçini güçlendirdiler.
Tabii ki yetmedi. “Darbeci” diye bilinenlere özür hediyesi olarak masum kelleleri sundular. Hiçbir delil göstermeksizin “paralel devlet” diye bir safsata uydurdular ve bu sözde yapıya hizmet ettiğini savundukları kamu görevlilerini orduya “kumpas” kurmakla, hükümete “darbe” yapmakla suçlayıp hukuksuzlukta ve zulümde zirve yaptılar. Zaten ancak bunları yaparak darbeler dönemini kapamayı başardılar.   
Malum olduğu üzere AKP hükümeti ve Erdoğan rejimi, 17/25 Aralık 2013 tarihinde ortalığa saçılan büyük yolsuzluk ve rüşvet skandalının üstünü örtmek üzere, o güne kadar mücadele ettiği tüm darbecileri, cuntacıları, derin devlet çetelerini aklayarak bunlarla işbirliği yapmayı tercih etti. Şimdi doğal olarak “Öyleyse darbeleri nasıl bitirdi?” diye sorabilirsiniz. Bu yazıda işte onu anlatmaya çalışacağım.
AKP hükümeti ve Erdoğan rejimi, somut kanıtlara dayanarak yargılanmış ve mahkum edilmiş askeri darbe girişimlerini, darbeci cuntaları ve derin devlet çetelerini, kendi yolsuzlukları ortaya çıkınca apar topar aklamakla kalmadı, “darbe” kavramının pratikteki anlamını ve içeriğini de değiştirdi. Yolsuzluk, rüşvet ve hırsızlıkta suçüstü yakalanınca darbecilerin, cuntacıların ve Ergenekoncuların desteğine ihtiyaç duyan AKP hükümeti ve Erdoğan rejimi, onları el çabukluğuyla aklarken, sayısız yeni darbe türleri üretmeyi de ihmal etmedi.  
Yolsuzlukla kirlenen AKP hükümeti ve Erdoğan rejimi için Balyoz, Sarıkız, Eldiven, Suga vb yasadışı ve anti-demokratik cunta faaliyetleri ve askeri eylem planları darbe değildi artık. “Darbe” olarak bunların yerini hükümet üyelerinin veya Erdoğan’ın aile fertlerinin yolsuzluklarının ortaya çıkarılması aldı. Sonra devamı da geldi. Yeni “darbe” anlayışı kapsamında İran menşeli bir casusluk örgütüne yönelik soruşturma, ordu içerisindeki casusluk faaliyetlerine dair soruşturma, radikal İslamcı terör örgütlerine ve PKK’ya yönelik yapılan soruşturmalar ve operasyonlar artık AKP hükümetine yönelik birer darbe olarak görülür oldu. Bu da yetmedi. AKP ve Erdoğan rejimine göre, Hizmet Hareketi’ne yakın işadamları, bu işadamları tarafından kurulan banka, şirketler, medya kuruluşları, okullar, dershaneler, insani yardım kuruluşları ve hastaneler eski darbecilerin ve darbelerin yerini aldı.
Böylece gündeme her gün yeni bir “darbe” hikayesi damgasını vurur oldu. Ortalık her gün yeni bir darbe hikayesiyle velveleye verildi. İçinde askerin, militanın, silahın, kan dökmenin, anayasal düzeni değiştirmenin ya da hukuk dışılığın olmadığı bu yeni darbe türü sayesinde adları tek bir reel suça karışmamış masum insanlar ve kurumlara yönelik akıl almaz iddialar, deli saçması suçlamalar havalarda uçuştu. Polis operasyonlarında, gece yarısı baskınlarında yapılan kitlesel göz altıları proje mahkemelerde uyduruk yargılamalar ve tutuklamalar takip etti. Darbeciler, cuntacılar, derin devlet çeteleri aklanıp itibar görürken, yakın döneme kadar PKK ve el-Kaide başta olmak üzere pek çok terör örgütüne adeta dokunulmazlık sağlanırken, bugüne kadar adları tek bir suça karışmamış öğretmenler, iş adamları, hayırseverler, gazeteciler, polisler, savcılar, hakimler farklı farklı gerekçeler ve iddialarla hükümete darbe yapmakla suçlandılar.
Tek bir hukuksuz işlemin bulunmadığı 17/25 Aralık 2013 yolsuzluk ve rüşvet skandalı soruşturmalarında AKP’li bakanlar ve Erdoğan’ın yakınları ile ilgili ortalığa saçılan yüzlerce somut suç deliline rağmen bu yolsuzluk ve rüşvet soruşturmalarında yer alan savcılar, hakimler, polisler ve hatta bu skandalı haber yapan gazeteciler derhal “hükümete darbe yapmak”la suçlandı. Devletin ve hükümetin en üst kademelerini bile kirli rüşvet çarkına dahil ederek ülkenin milli güvenliğini kevgire çeviren İran orijinli tartışmalı işadamı Reza Zarrab’ın ilişkiler sistematiğini ortaya çıkaranlar “darbeci” ilan edilirken, bazı kabine üyelerine yüz milyonlarca dolar rüşvet dağıttığı belgelenen Zarrab ise Erdoğan tarafından çoktan “hayırsever işadamı” olarak onurlandırılmıştı bile.
Reza Zarrab’dan yüklü rüşvet aldıkları somut delillerle kanıtlanmış olan bakanlar, bakan çocukları ve Erdoğan’ın yakınları el çabukluğuyla aklandı. Bu aklama tabii ki bedelsiz olmadı. Bunun için rejimin demokratik bir hukuk devleti olma niteliğinin hızla feda edilmesi gerekti. Böylece bağımsız ve tarafsız yargı yok edildi, polis teşkilatı hallaç pamuğu atıldı. Yani, yolsuzluğu ortaya çıkaranlar “darbe yapmak”la suçlanırken asıl darbe AKP ve Erdoğan rejimi tarafından hukuka, yargıya ve devlete yapıldı. Üstüne de savcıların, hakimlerin ve polislerin devasa boyutta yolsuzlukları ortaya çıkarmak suretiyle hükümete yaptıkları iddia edilen yeni bir “darbe” türü darbeler literatürüne girmiş oldu. Sakın “yolsuzlukları, hırsızlıkları, rüşvetleri ortaya çıkarmakla nasıl darbe yapılır?” diye normal ve makul sorular sormayın bana. Çünkü bu sorunun makul bir cevabı yok!
Üstelik en fecisi de bu değildi. Hırsızlıklar, yolsuzluklar ve aldıkları rüşvetlere dair belgeler ortalığa saçıldıkça AKP hükümeti ve Erdoğan rejiminin dağarcığındaki diğer “darbe” türleri de bir bir sökün etti. Mesela, bir zamanlar AKP ve Erdoğan rejiminin şeffaf olmayan çok yakın ilişkiler içerisinde bulunduğu İran’a hizmet eden bir terör ve casusluk örgütüne yönelik yürütülen soruşturma da derhal hükümete yönelik bir darbe olarak yaftalandı. Geçmişteki terör eylemlerinin yanı sıra İran adına yürüttüğü casusluk faaliyetleri bağlamında AKP hükümetinin en üst makamlarına ve devletin en hassas birimlerine kadar doğrudan erişme imkanına kavuştuğu anlaşılan Selam Tevhid Terör Örgütü’ne yönelik soruşturmada hukuk çerçevesinde ve görevleri gereği rol alan ne kadar savcı, hakim, polis varsa ya görevden alındı ya da tutuklanıp hapse atıldı. Örgütün İranlı elemanları ışık hızıyla ülkeden kaçarken, casusluk faaliyetlerine dair tüm somut delillere rağmen soruşturmada yer alan tüm kamu görevlileri darbecilikle suçlandı.
Durun heyecanlanmayın hemen! “Darbe” iddialarının en fecisini henüz okumadınız daha. Gerçek darbecileri, cuntaları aklayarak yolsuzluklarını örtmek için bunlarla işbirliğine giren Erdoğan rejimi literatüründe daha ne darbe türleri var hayal bile edemezsiniz. Mesela, Türkiye’ye ithali ve ülkede satışı yasak olan bir kanserojen GDO’lu prinç skandalı var ki evlere şenlik. Yaptığı askeri darbe ve cunta haberleri dolayısıyla AKP’liler tarafından yakın zamana kadar bir demokrasi kahramanı (ki hakikaten öyle) olarak görülen, yolsuzluklarını örtmek için darbeci cuntalarla ittifak arayışına girdiklerinde ise “orduya kumpas kurmak”la suçlanan Mehmet Baransu, bu skandalın da başkahramanlarındandı.
Sakın yanlış anlaşılmasın, Baransu olayın başkahramanlarındandı ama binlerce ton GDO’lu princi Türkiye’ye ithal eden tabii ki o değildi. Baransu, haber yapmak suretiyle, insanların sağlığıyla oynayan bu yolsuzluğu ortaya çıkardığı için “hükümete darbe yapmak”la suçlanan kişiydi. GDO’lu prinç ithalatı ile ilgili skandal daha önce başka gazetelerde de haber olmasına rağmen AKP hükümetinin ve Erdoğan rejiminin etkin isimlerine kadar ulaşan bu skandalın üzerine giden Baransu, böylece nev-i şahsına münhasır darbecilik koleksiyonuna bir yeni halka daha eklemiş oldu. Arkalarında Erdoğan’a yakın bazı bakanların olduğu GDO’lu prinç yolsuzluğunu yapanlar yerine tabii ki bazı polisler ve savcılarla birlikte Baransu’ya soruşturma ve dava açıldı. Baransu’ya “silahlı terör örgütüne üye olmak ve Türkiye Cumhuriyeti’ni ortadan kaldırmaya veya görevini yapmasını engellemeye teşebbüs etmek”, yani “darbe yapmak” suçlamaları yapıldı. Sırf gazetecilik yaptığı için Baransu “GDO’lu darbe”den de yargılanmaya başladı.
Bunlara benzer daha pek çok yeni nesil “darbe” türünün trajikomik hikayesini anlatabilirim. Kreşteki öğrencilerin bile tehdit olarak algılandığı, yaşlı kadın hayırseverlerin ve işini hakkıyla yapmaya çalışan gazetecilerin dahi darbe yapmakla suçlandığı bir ortamda “darbe” iddiaları ciddiyetini kaybeder. Yakın tarihi gerçek askeri darbelerle dolu Türkiye gibi bir ülkede askeri cuntaların darbe hazırlıklarına dair herhangi bir gerçek haber bile artık maalesef ciddiye alınmaz. Diyeceğim o ki, gerçek bir askeri darbe yapılıncaya kadar Türkiye’de “darbe” dönemi kapanmıştır. Ve bunu, hedefe koyduğu her muhalifini “darbe yapmak”la suçlayan, en masum insanlara bile iddialı darbe davaları açan AKP hükümeti ve Erdoğan rejimi başardı.  

13 Şubat 2016 Cumartesi

‘Yeni Türkiye’ tarihin hangi aşamasında?


Türkiye maalesef hiç bir zaman gerçek bir demokratik hukuk devleti olmayı başaramadı. Onun içindir ki “Türk demokrasisi” diye bir şeyden bahsetmek aslında mümkün değil. Demokrasinin Türkiye serüveni 1800’lerde başlayan ve henüz hedefine ulaşamamış olan inişli çıkışlı bir demokratileşme hikayesinden ibarettir. Bu serüvenin hak ve özgürlüklere daha saygılı olunan bazı dönemlerinde demokrasi idealine daha yakın olunmuş, hak ihlallerinin ve hukuksuzlukların doruğa çıktığı bazı dönemlerinde ise demokrasi idealinden iyice sapılmıştır.
            “Yeni Türkiye”, temel hak ve özgürlüklerin sürekli ihlal edilmesinden, bir türlü gerçek bir hukuk devleti olunamamasından, dolayısıyla demokrasinin tam yerleşememesinden kaynaklanan ağır sorunlarla anılan geçmiş dönemlerle arasına bir fark koyma iddiasıyla AKP ve Erdoğan yanlıları tarafından çarpıcı bir söylem olarak gündeme getirildi. Şu kaderin garip cilvesine bakın ki, “Yeni Türkiye” denilen dönem demokrasi, hukuk ihlalleri, keyfilikler, zulümler, gasplar, temel hak ve özgürlükler açısından Türkiye’nin en berbat dönemini tanımlar hale geldi. Herkesin bildiği diğer tüm zulümleri ve ihlalleri bir kenara bırakıp sadece mal güvenliği ve mülkiyet dokunulmazlığına dair ihlallere baksak dahi  “Yeni Türkiye”nin içinde yaşadığımız bu çağa ve insanlığın eriştiği gelişmişlik düzeyine ait olmadığını rahatlıkla görebiliriz.
            Söylem ve eylemleri günümüz evrensel hukuk ilklerine, temel insan hak ve özgürlüklerine dair normlara, demokrasinin gereklerine ve hukuk devleti nosyonuna uymayadığı halde AKP hükümeti ve Erdoğan rejiminin “Yeni Türkiye” diye etiketleyerek pazarlamaya bayıldığı bu dönem acaba tarihin hangi aşamasına denk düşüyor? Her gün hukuksuz ve keyfi bir şekilde holdinglere, özel şirketlere, özel eğitim kurumlarına el koyan; Melek İpek örneğinde olduğu gibi vatandaşların aileleriyle birlikte yaşadıkları evlerini bile zorla gasp etmeye çalışan AKP hükümeti ve Erdoğan rejiminin “Yeni Türkiye” diyerek Türkiye’yi yaşadığı çağdan koparıp nerelere ve hangi eski devirlere doğru sürüklediğini isterseniz birlikte saptamaya çalışalım.
            Basit bir tanımlamayla mülkiyet hakkı malike kullanma, semerelerinden yararlanma, devretme, tüketme yetkilerini veren bir haktır. Mülkiyet hakkı ona sahip olana, hakkın konusu olan eşya üzerinde ve kanunların çizdiği sınırlar içinde dilediği gibi tasarruf etme (kullanma) yetkisini verir. Bu hak, 12 Eylül 1980 askeri darbesi sonrası 1982 yılında yapılan Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 35. maddesinde “Herkes, mülkiyet ve miras haklarına sahiptir. Bu haklar, ancak kamu yararı amacıyla, kanunla sınırlanabilir” denilerek açıkça güvence altına alınmıştır. Bankalara, şirketlere, okullara, dershanelere, gazetelere, televizyonlara ve hatta insanların aileleriyle yaşadıkları evlere keyfi ve hukuksuz bir şekilde el koyan AKP hükümeti ve Erdoğan rejimi ise, zihniyetleri ve uygulamalarıyla çokça eleştirilen 12 Eylül askeri darbesinin eseri olan 1982 Anayasasının bile çok gerisine düşmüştür.
            İsterseniz Türk siyasi tarihi içerisinde kalmak şartıyla biraz daha gerilere gidelim. Bazı tarihçiler tarafından bu topraklarda demokratikleşmenin ilk somut adımı olarak değerlendirilen 3 Kasım 1839 tarihli Tanzimât Fermânı tüm vatandaşların can, mal ve namus güvenliğinin sağlanmasını garantiye almıştır. Herkesin mal ve mülküne sahip olmasını, bunları miras olarak bırakabilmesini öngören Tanzimat Fermanı, özel mülkiyeti tam bir güvence altına almak suretiyle müsadereyi kaldırmıştır. Özel mülklere hukuksuz ve keyfi bir şekilde el koymak suretiyle hukuken kutsal olan mülkiyet dokunulmazlığını hiçe sayan AKP hükümeti ve Erdoğan rejimi ise Tanzimat Fermanı ile mülkiyet dokunulmazlığını garanti altına alan Osmanlı Devleti’nin bile gerisine düşmüştür.
            Müthiş bir ilkesizlik, oportunizm ve Makyavele parmak ısırtacak bir pragmatizm sergilenerek Suriyeli mülteciler üzerinden yapılan kirli ve çirkin pazarlıklar, bu pazarlıklara eşlik eden tehditler ve şantajlar sonucu göstermelik olsa da üyelik müzakerlerinin yeniden başladığı Avrupa Birliği (AB) için de mülkiyet dokunulmazlığı, can ve mal güvenliği en önemli esaslardandır. Kaldı ki, Almanya ve Nazi işgali altındaki diğer ülkelerdeki Yahudilerin mülklerinin keyfi şekilde gasp edilmelerinden yola çıkılarak, AB’nin atası durumundaki Avrupa Kömür Çelik Topluluğu’nun kurulmasından bile önce kaleme alınan Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS) de mülkiyet dokunulmazlığının altını önemle çizer.
            AİHS şöyle der: “Her gerçek veya tüzel kişi, mallarından yararlanmasına saygı gösterilmesi hakkına sahiptir. Herhangi bir kimse ancak kamu yararı gereği olarak ve kanunun ön gördüğü koşullar ile devletler hukukunun genel ilkeleri çerçevesinde mülkünden mahrum edilebilir. Herkes, yasal şekilde elde ettiği mülküne sahip olma, kullanma, elden çıkarma ve miras bırakma hakkına sahiptir. Bunların kaybı karşılığında zamanında adil bir tazminat ödenmesi koşulu ile kamu menfaati nedeniyle veya yasada öngörülen koşullar çerçevesinde yapılması dışında hiç kimsenin elinden mülkü alınamaz. Mülkün kullanımı, kamu menfaati için gerekli olduğu ölçüde yasa ile düzenlenebilir.”
            Mülkiyet hakkı ve mülkiyet dokunulmazlığı Birleşmiş Milletler tarafından 10 Aralık 1948’de kabul edilen, Türkiye’nin de imzacısı olduğu, 30 maddelik İnsan Hakları Evrensel Bildirisi’nin (İHEB) birinci kuşak hakları arasında da yer alır. İHEB’in 17. Maddesi aynen şöyle der: “Her şahıs tek başına veya başkalarıyla birlikte mal ve mülk sahibi olmak hakkını haizdir. Hiç kimse keyfi olarak mal ve mülkünden mahrum edilemez.”
            Çağdaş uluslararası hukukun en önemli metinleri arasında yer alan ve bu yönüyle demokratik hukuk devletlerine yön veren bu sözleşme ve bildirilerde yer alan ilkeler AKP hükümeti ve Erdoğan rejimi tarafından açıkça yok sayılmakta ve büyük bir pervasızlıkla ihlal edilmektedir. AKP hükümeti ve Erdoğan rejimi zihniyet olarak, zulüm ve gasplarıyla bu sözleşmeleri ihtiyaç haline getiren Hitler Almanyasını andırmaktadır. Yani çağdaş hukuk ve demokrasi tarihinde 1950’lerinin bile çok gerisine düşmüş bir “Yeni Türkiye”den bahsediyoruz.
            Keşke bu kadarla kalsa yine iyi. İngiltere’de yayınlanmakla birlikte Avrupa ve dünya demokrasi ve hukuk tarihi için çok önemli bir metin olan 1215 tarihli Büyük Özgürlük Fermanı (Magna Carta Libertatum), “Özgür hiç kimse kendi benzerleri tarafından ülke kanunlarına göre yasal bir şekilde muhakeme edilip hüküm giymeden mal ve mülkünden yoksun bırakılmayacak, kanun dışı ilan edilmeyecek, sürgün edilmeyecek veya hangi şekilde olursa olsun zarara uğratılmayacaktır.” der. Tamamen kendilerine bağladıkları ve dolayısıyla tarafsızlığını yitirmiş olan yargının hükmünü bile beklemeden bankalara, şirketlere, okullara, özel müklere keyfi bir şekilde el koyan AKP hükümeti ve Erdoğan rejimi, bunları yapmak suretiyle 1215 İngiltere Krallığı’nın bile çok gerisine düşmüştür.
            İslâm dini ve İslam hukuku da özel mülkiyeti, kişilerin mal-mülk sahibi olmalarını caiz görmüş, mülkiyet hakkını ve mülkiyet dokunulmazlığını korumak için tedbirler almıştır. Hatta mülkiyet dokunulmazlığı İslam’a göre mülkiyet tanımının bizatihi içeriğinde vardır. Şöyle ki, İslam’a göre mülkiyet, hukuken yalnızca sahibine tasarruf imkanı veren ve izni olmadıkça sahibinden başkasını mülkiyet metası üzerinde faydalanma ve tasarruftan alıkoyan bir haktır. Tariften de anlaşılacağı üzere, bir kişi meşru bir yolla herhangi bir mal elde ettiğinde, artık o mal sadece ona ait olur. Yine bu aidiyet, başkasını o maldan yararlanmaktan veya üzerinde tasarrufta bulunmaktan men eder.
            AKP hükümeti ve Erdoğan rejiminin artık sıklıkla yaptığı gibi sırf muhalif oldukları için birilerinin mal varlıklarına, şirketlerine, medya organlarına keyfi bir şekilde el koymak ya da hukuksuz bir şekilde bu mülkleri müsadere etmek İslam dininin getirdiği hukuki güvenceler açısından cahiliye dönemine bir geri dönüş anlamına gelir. Çünkü, sırf muhaliftir diye bir şahsın veya bir grubun mal varlığına el koymak cahiliye âdetlerindendir. Bankalara, şirketlere, okullara, gazetelere, televizyonlara, ailelerin yaşadığı evlere keyfi ve hukuksuz el koyan, özel mülkleri pervasızca gasp eden AKP hükümeti ve Erdoğan rejiminin “Yeni Türkiye”si, 1400 yıl önce gelmiş olan İslam’ın gerisine düşmüş ve cahiliye dönemine ait hale gelmiştir.
            Öyleyse şunu kolaylıkla söyleyebiliriz: Hangi açıdan bakılırsa bakılsın bu çağa, bu devre, insanlık medeniyetinin bugünkü seviyesine ait olmayan AKP’nin ve Erdoğan’ın “Yeni Türkiye”si tam tamına tarihin İslam öncesi cahiliye devrine aittir.

10 Şubat 2016 Çarşamba

Ayağa kalk ve tepki ver!

“...O mutluluğun kenarına kadar gelmiştik aslında. Güneşin keyfini, bütün fikir ayrılıklarına, inanç farklılıklarına rağmen birlikte çıkartabilecek bir toplum olmaya çok yaklaşmıştık. İstanbul sahillerinden Marmara’ya, Mardin sokaklarından Mezopotamya ovasına, Diyarbakır surlarından Hevsel Bahçeleri’ne, Trabzon kıyılarından Karadeniz’e, Edirne kahvelerinden Meriç’e bakarak milyonlarca insan mutluluğun ve refahın tadını çıkarabilirdi.
          Bunu hak etmiştik aslında. Uzun ve zor maceralardan geçmiştik. Yenilgiyi tatmayan hiç kimse, hiçbir kesim kalmamıştı. Çeşitli ölçülerde de olsa herkesin payına düşen bu yenilgi tufanından ortak bir zafer yaratacak bir olgunluğa yaklaştığımızı düşünüyorduk. Barışın, adaletin, özgürlüğün ortaklaşa yaşanacağı bir menzile erişmiştik. Gelişmiş dünyanın saygıdeğer bir üyesi olmak gibi ortak bir davamız olmuştu. O yolda güvenle ilerliyorduk. Yeryüzü saygı ve hayranlıkla selamlıyordu bizi. Bu efsunlu toprak parçası üstünde bütün insanlığa örnek olacak bir cennet yaratmak üzereydik ki… Bir cehenneme düştük.
            Öyle nefret volkanları patladı ki ümitle baktığımız denizler kıpkızıl magma yığınlarına döndü. Ayağımızın altındaki bereketli toprak öfke depremleriyle kuruyup parçalandı. Her yanımız uçurumlarla çevrelendi. İnsanlık tarihinde az rastlanır bir ahlaksızlık batağına battık. Hırsızlık övünülen bir erdem haline geldi. Ruhumuz şahrem şahrem yaralarla çatladı. Kan ve zorbalık gündelik hayatımız oldu. Adalet kayboldu. Güvenilir hiçbir değer kalmadı elimizde… Zift kokulu çorak bir karanlık kapladı ülkeyi. Ölüm karanlığı bütün hayatın üstüne çöktü.”
            Son zamanların en duyarlı, en cesur kalemlerinden Ahmet Altan böyle diyordu son yazısında. Elini uzatsan ulaşabileceğin ışıltılı bir düşten Türkiye’nin nasıl kapkaranlık bir kabusa yuvarlandığını Ahmet Altan’dan daha etkili ifade edebilecek çok az kişi vardır bu ülkede. Ahmet Altan’ın iç burkan serzenişleri hala kulaklarımızdayken çevremize göz ucuyla baktığımızda bile gördüklerimiz, Brezilyalı aktivist ve siyasetçi Prof. Dr. Cristovam Buarque’nin “Tepki Ver! (Reaja!)” adlı küçük risalesinde ifade ettiklerine benzer şekilde, bir ütopyadan çok distopyayı andırıyor artık. Öyle ki en iyimserlerimizde bile yakın zamana kadar Türkiye’de demokratik bir özgürlükler cenneti kurma hayali artık yerini üst üste sökün eden felaketlerin önünü alma endişesine bırakmış durumda.
            Bu yaşananlardan daha fecisi ise tüm bu felaketlere dair endişe duyanların ya da bu felaketleri Ahmet Altan gibi acılı bir feryatla ve imrenilesi bir cesaretle engellemeye çalışanların sayıca çok az olması. Toplumun geneline ise ya gönüllü bir yılgınlık ya da yoz bir vurdumduymazlık hakim. Oysaki yaşanan haksızlıklar, hukuksuzluklar, zulümler ve ölümler iyice geç olmadan hep birlikte ayağa kalkmayı, olabildiğince gür bir sedayla güçlü bir tepki vermeyi gerektiriyor.
            Aslında insani, İslami ve ideal olan “tepki vermek” gibi reaksiyoner bir tavır almak değil. Tam tersine “emri bil maruf, nehyi anil münker” ilkesinde olduğu gibi olumsuzluklara tepki vermeyi bile gereksiz kılacak şekilde yapıcı inisiyatifler alıp iyilik için çalışmak ve kötülükleri ortadan kaldırmaya çabalamaktır. Madem ki bunu gerçekleştirmede başarısız olduk, öyleyse her tarafı bir zulmet gibi saran zulüm ve haksızlıklara karşı sesimizi yükseltmemiz ve iş işten geçmeden ayağa kalkıp tepki vermemiz gerekmez mi?
            Buarque’nin daha ziyade küresel duyarlılıklarla kaleme aldığı “Tepki Ver!” çıkışını Türkiye’ye uyarladığımızda tepki vermemizi gerektiren ne kadar çok şey olduğunu şaşırarak görürüz. Mesela Buarque gibi biz de çağrımıza “Alışma” diye başlayıp şöyle devam edebiliriz: Ruhlarımızı ele geçirmeye çalışan sapkın ve yozlaşmış bir devirde yaşama alışkınlığına tepki ver. Unutma ki, bütün kötülüklerden daha beter olan şey, bu kötülüklere alışmaktır; buna tepki ver! Çünkü, alışmak ölmektir. Siyasetteki, profesyonel ya da kişisel ilişkilerdeki yozlaşmaya tepki ver! Sıraya kaynak yapmak, sınavda kopya çekmek, rüşvet almak ya da rüşvet vermek gibi dalavereleri kabul etme! Alışma... İşkenceci bile işine öylesine alışır ki artık eyleminin ahlaksızlığını fark etmez olur. Suçu kendi elleriyle işlemediği için işin içinden sıyrılanların mazeretini asla kabul etme. Tepki ver!
            Özellikle Suriyeli mültecilerin sokakları doldurduğu şu dönemde ne dilenmek için ellerini uzatan mülteci çocukları sıradan bir şehir manzarası olarak gör, ne de kucağındaki titreyen çocuğuyla karşında duran o yoksul annenin gözlerini kedere boğan acı gerçekliği. Bu sefaletin yanı başındaki binlerce odalı gösterişli sarayların, görgüsüz köşklerin şatafatına, zenginlerin ve muktedirlerin şımarık debdebesine alışma! Tıka basa dolu marketlerin önünde yırtık paçavralar sarılı boş midelerle duranlara da alışma, tepki ver! Hele hele bu yoksul ve yoksun mültecilerin kirli pazarlıklara malzeme edilmesine sessiz durma, tepki ver!
            Erdoğan rejimi altındaki Türkiye’de olduğu gibi sanığın kimliğine ya da muktedirlere yakınlığına veya uzaklığına göre yozlaşmış yargının farklı işleyişine boyun eğme. Yargının muktedirlerin elinde muhaliflerine azap çektirmekte kullandıkları bir çivili gürze dönüşmesine müsaade etme! Ayağa kalk, sesini yükselt ve tepki ver! Mağduriyetlerden bahsetmeyi ve hatta ağlamayı öğren, utanma! Ama dikkat et, ağladığın ve bahsettiğin sadece kendi mağduriyetlerinden ibaret olmasın. Başkalarının acılarına da ağlamayı, onların acılarından da içtenlikle bahsetmeyi öğren. Empati kur, tepki ver!
            Adalet sistemindeki kadar medyadaki, sendikalardaki, iş ve sivil toplum örgütlerindeki, dini cemaatlerdeki, spor kulüplerindeki ve siyasi partilerdeki yozlaşmaya da tepki ver! İşlenen suçlara, yapılan haksızlıklara, hukuksuzluklara, baskılara ve zulümlere karşı sesini çıkarmak şöyle dursun, bunlara destek olmak suretiyle gün be gün daha da yozlaşanlara da tepki ver! Başkalarının haklarını çiğnemek, mülklerini gasp etmek için haksız, hukuksuz, ahlaksız iş çevirenleri ise sakın ha görmezden gelme!
            Gelir dağılımındaki artan uçurumu, sağlık, eğitim ve adalete erişimdeki eşitsizliği pasifçe hoş görme! Halkın verdiği yetki ve otoriteyi şahsi menfaatleri için istismar edenlerin ahlaksızlığına ve yozlaşmışlığına razı olma, tepki ver! Hırsızlıklarla, yolsuzluklarla, rüşvetlerle, talanlarla, gasplarla pervasız ve utanmaz haramiler gibi göz göre göre senden çaldıklarının sadece senin hakkın değil, çocuklarının da hakkı olduğunu asla unutma, tepki ver! Yaptıkları hırsızlık, yolsuzluk, hukuksuzluklarıyla suça battıkça yalandan, iftiradan, tehditten, şantajdan, baskıdan ve zulümden medet uman yozlaşmış muktedirlere alışarak sakın ola ki sen de yozlaşma. Haksızlıklar karşısında susma. Bile bile bir dilsiz şeytan olma. Onurunla sesini yükselt, izzetinle tepki ver!
            Bugün Güneydoğu’daki birçok şehirde olduğu gibi caddelerde tanklar ve sivillere doğrultulmuş silahlar görmeye alışma! Hangi taraftan gelirse gelsin, hangi amaç uğruna olursa olsun terörizme, gayr-i meşru ve orantısız şiddete tepki ver! Örgütlerin ve grupların terörizmi kadar devletlerin ve hükümetlerin terörizmine de sessiz kalma! Özünde şiddetin her türlüsüne tepki ver, tescilli suçlulara uygulanan şiddete bile. Ama en çok da çocuklara, kadınlara ve savunmasız sivillere uygulanan şiddete ve teröre tepki ver!
            Yoz muktedirlerin tüm zulümlerine ve soğukkanlılıkla gerçekleştirilen katliamlara rağmen ortalığı kaplayan tiksindirici sessizliğe de, çekinme, tepki ver! Ülkenin tarihine ve bugününe ait yüz kızartıcı gerçeklerin saklanmasına seyirci kalma. Acıların paylaşımında bile yapılan ikiyüzlü ayrımcılıklara tepki ver! Bilim yerine yardakçılığı, düşünce ve ifade özgürlüğü, akademik özgürlük ve ilmin izzetini korumak yerine muktedire temennayı meziyet bilen yoz üniversitelere de tepki ver!
            Özgürlüklerin kısıtlanmasına dair her türden baskılara tepki ver! Sesini yükselt, haykır! Konformistlerin kendi kendilerini aldatan sessizliğine inat daha yüksek sesle haykır! Boyun eğenlerin zavallılığına, dalkavukların ahlaksızlığına, fırsat düşkünlerinin acınası zaaflarına ve haksız menfaat peşindeki utanılası suç ortaklarına dayanarak kurmaya çalıştıkları tek adam, tek parti despotluğuna geçit verme, tepki ver! Boyun eğen, korkan, sinen ya da menfaat karşılığı işbirliği içine giren sözde aydınların; korkutulan, satın alınan ya da düpedüz haysiyetsizleştiklerinden dolayı körleşen, böylece özgür ve bağımsız değerlendirme yapma yetisinden mahrum kalan bir kısım medyanın acınası suskunluğuna tepki ver! Ahlaksız işbirlikçileriyle birlikte topluma zorla giydirmeye çalıştıkları deli gömleğine benzer kimliğe ve tekil düşünceye karşı çık! “Hayır” de. Çevrendeki herkes “evet” dese bile, sen “hayır” demekten gurur duy ve duruşundan vazgeçme!
            Yaşanan bütün olumsuzluklara, zulümlere ve zulmete rağmen sakın ha içini karartıp, karamsarlığa düşme! En fazla umutsuzluğa ve kötümserliğe tepki ver! Kendilerini acizliğe vurup tercihlerini kayıtsızlıktan yana yapanların nihilizmine sen de teslim olma! Her ne kadar şartlar gereği iyimserlikten daha akla yatkın gibi görünse de kötümserliğin seni ele geçirmesine asla izin verme! Sakın zulme ve baskıya boyun eğme, insanca ayağa kalk, onurunla diren, cesaretle sesini yükselt ve medeni bir şekilde tepki ver! Ama susma!..

9 Şubat 2016 Salı

Suriye politikasından geriye kalan


Suriye’deki insanlık trajedisinin başlamasının üzerinden 5 yıl geçti. AKP hükümetleri ve Erdoğan rejiminin başat rol oynadığı gelişmelerde maalesef yapılan bütün varsayımlar çöktü. Kendi halkına karşı silah kullandığı için tam beş yıl önce meşruiyeti tartışmaya açılan Esed rejiminin haftalar içinde yıkılacağına dair sığ öngörülerin stratejik derinlikten tamamen yoksun olduğu görüldü. Sadece kan ve acı üreten bu 5 yıl içerisinde Suriye’deki trajedi bir ülkenin iç savaşı olmaktan çıktı ve önce bir bölgesel krize, sonra da hızla bir küresel soruna dönüştü. Hal böyle olunca sonu hala belli olmayan Suriye’deki savaştan geriye ne kaldığına şöyle bir bakmak şart oldu.
            Her şeyden önce maalsef şunu söylemek gerekir ki, Suriye’deki savaşın en büyük mirası bu krizin daha da derinleşerek ve tehlikeli bir şekilde kapsamı daha da genişleyerek sürme potansiyelidir. Şehirlerin yıkımına, yüzbinlerce insanın ölümüne, milyonlarca insanın mülteci durumuna düşmesine yol açan Suriye krizi, sadece bölgede Şii-Sünni fay hattında bir çatışmanın zeminini değil, küresel ölçekte bir kanlı karşılaşmanın da iklimini oluşturma riski taşıyor. Şöyle ki, İran-Rusya-Irak-Hizbullah ekseni Esed rejimini ayakta tutmaya çalışıyor. Özellikle İran’ın Suriye başta olmak üzere bölgesel faaliyetlerinden rahatsız olan Suudi Arabistan-Katar lokomotifliğindeki, Türkiye’nin de dahil olduğu, Sünni ülkeler ise Esed rejiminin bir an önce yıkılmasını istiyor. Bu karşılaşmanın bedeli ağır sonuçlarının kendisini sadece Suriye’de değil, Şii-Sünni çatışması potansiyeli taşıyan her yerde gösterme riski bulunuyor.
            Başlangıçta Esed karşıtı olan ABD ve diğer Batılı ülkeler de IŞİD ve diğer radikal örgütlerin oluşturduğu küresel tehdite karşı uzunca bir zamandır Esed’li bir çözüme ikna olmuş durumdalar. Bu ülkeler, küresel rekabet ve hasımlık ilişkisi içerisinde oldukları Rusya’nın eylemlerine siyaseten karşı olmaları gerekirken Suriye’deki operasyonlarıyla pratikte hedef uyuşması sergiliyor. AKP hükümeti ve Erdoğan rejimi Esed rejiminin yıkılmasını hala birinci öncelik olarak korurken Batılı ülkelerin hiçbiri için böyle bir öncelikten söz bile edilemez. Son olarak uçak düşürme hadisesinde görüldüğü gibi, Erdoğan rejiminin öngörülemeyen bazı hareketler sergileyerek NATO’yla Rusya’yı karşı karşıya getirme riski dışında, Rusya’nın Suriye’de sahaya inmesine yönelik de zaten Batı’dan ciddi bir itiraz yükselmiyor.
            Çünkü, Batı ve ABD için Suriye’deki sorunun Esed rejimi olmaktan çıkmasının üzerinden yıllar geçiyor. Türkiye’nin inatla sürdürdüğü mevcut pozisyonu ise Suriye’de aldığı tavır yüzünden kendi içerisinde büyük riskleri tetikleyen Sünni blok dışında hiçbir ülke tarafından benimsenmiyor. Wall Street Journal’e konuşan bazı Amerikalı yetkililerin ifade ettiği gibi özellikle Batı dünyası, Türkiye’nin Suriye’deki soruna siyasi bir çözüm bulunmasının önündeki en önemli engellerden birine dönüştüğünü düşünüyor. Batı perspektifinden duruma böyle yaklaşılması aslında son derece normal. Çünkü, tıpkı Rusya için olduğu gibi, Batılı ülkeler ve ABD için de Suriye’deki sorun, krizin güçlenmelerine imkan verdiği radikal İslamcı terör örgütleri ve bu örgütlerin oluşturduğu sınıraşan tehditler. Elbette bir de Avrupa kapılarına yığılan milyonlarca Suriyeli mültecinin akıbeti ve bu mültecilerin kendilerine oluşturacağı sosyo-ekonomik maliyet.
            Öte yandan, Erdoğan rejimi için iyice saplantılı bir hal alan Suriye krizinin Türkiye’ye bedeli sadece bu ülkeyle yaşanan husumetin sebep olabileceği ikili ilişkiler alanının oldukça dışına taşmış durumda. Suriye’deki krizin yol açtığı yeni kamplaşmalar veya dayanışmalar yüzünden, Türkiye’nin uzun yıllar boyunca çok büyük emekler harcayarak çok yakın ilişkiler geliştirdiği ülkelerle olan ilişkileri bile tek tek bozuluyor. Bu bağlamda Suriye krizinin en son kurbanı Türkiye’nin Rusya ile verimli ikili ilişkileri olmakla birlikte, Suriye’deki krizin yayılan zehirleyiciliği yüzünden ABD dahil daha pek çok müttefik ülke ile Türkiye’nin sürtüşme zemini gün be gün güçleniyor.
            Şüphesiz ki bu sürtüşmede Suriye’deki çelişen çıkarlar ve öncelikler kapsamında ülkelerin sahada çatışan unsurlara yaklaşım farklılıkları büyük rol oynuyor. Erdoğan rejiminin “ılımlı muhalif” diyerek oluşumlarında ve güçlenmelerinde kolaylaştırıcı rol oynadığı bazı silahlı grupları Rusya ve İran, meşru gördükleri Esed rejimine karşı savaşan terör örgütleri olarak görüyor. Erdoğan rejiminin süreç içerisinde birbiriyle çelişen tavırlar sergilediği PYD konusunda vardığı nihai tavır ile Batı, ABD ve Rusya’nın PYD’ye yönelik yaklaşımları arasında ise taban tabana bir zıtlık bulunuyor. Türkiye, son dönemde PYD’yi terör örgütü PKK’nın uzantısı bir terör örgütü olarak görürken, diğer tüm ülkeler PYD’yi Esed’den daha büyük bir tehlike olarak gördükleri IŞİD’e karşı en etkin mücadele eden silahlı bir grup olarak görüyor. Ayrıca, neredeyse bütün ülkeler Erdoğan rejiminin IŞİD’le mücadele konusunda samimiyetine ve katkı verme azmine şüpheyle yaklaşıyor.
            Esed rejimine yaklaşım konusunda Sünni blok dışında bütün ülkelerle ayrışan Erdoğan rejimi, sahadaki çatışmanın tüm tarafları konusunda ise yine bütün dünya ile ayrışıyor. Sadece ayrışmakla da kalmıyor zaman zaman yaptıkları açıklamalarla kendisini komik durumlara da düşürüyor. Mesela, Türkiye ile 80 yıllık müttefiklik ilişkisi içerisinde bulunan ABD’nin Ankara ile olan ilişkilerini Erdoğan, terör örgütü dediği PYD ile ABD ilişkileriyle mukayese edebiliyor. Erdoğan’ın Türkiye’yi adeta PYD ile eşitleyerek ABD’ye “Ben miyim senin ortağın yoksa Kobani’deki teröristler mi?” demesine sanırım en çok Erdoğan sayesinde hak etmediği bir iltifata mazhar olan PYD sevinmiştir.
            Öte yandan, Erdoğan rejiminin 2011 yılında, 100 bin mülteciyi Suriye’ye müdahale gerekçesi olarak “kırmızı çizgi” ilan etmesinden bu yana Türkiye’ye sığınan mülteci sayısı 3 milyonu aştı. Başbakan Yardımcısı ve hükümet sözcüsü Numan Kurtulmuş’un son açıklamalarına göre ise, Halep’e yönelik Esed-Rusya saldırılarından kaçan 600 bin mülteci daha Türkiye sınırlarına dayanabilir. Savaş esnasında Suriye demografisinin aynı kalacağına dair müthiş bir varsayımla hareket eden Erdoğan rejimi, 100 binlik mülteci yerine milyonlarcası ile karşılaşınca önce bir bocaladı ve daha ziyade olaya insani bir boyuttan yaklatı. Ancak sonra Suriyeli mültecileri Avrupa Birliği’ne (AB) karşı oldukça etkili bir silah olarak kullanmaya yöneldi. Türkiye’ye ekonomik ve sosyal maliyeti oldukça yükselen Suriyeli mülteciler artık Erdoğan rejiminin elinde Batı’ya karşı kullanacağı bir koz, bir şantaj ve tehdit aracına dönüşmüştü.
            Alman Şansölyesi Merkel’i apar topar iki defa Türkiye’ye getiren Suriyeli mülteciler sorununun AB yetkilileri ile nasıl bir kirli pazarlığa konu edildiğini medyaya sızan görüşme tutanakları bütün çıplaklığıyla ortaya koydu. Erdoğan’ın AB yetkilileri Jean Claude Juncker ve Donald Tusk ile yaptığı görüşmenin tutanakları Suriyeli mültecilerin Erdoğan rejiminin elinde nasıl bir “mülteci bombası”na dönüştüğünü apaçık gösteriyor. AB’nin vaat ettiği 3 milyar Avro’yu yeterli bulmayan Erdoğan’ın “Yunanistan ve Bulgaristan sınırlarını açıp mültecileri otobüslere bindirip göndeririz” şantajı mülteciler meselesinin artık bir siyaset aracı olarak kullanıldığına dair hiçbir şüphe bırakmıyor.  
           Hele hele Erdoğan’ın Ege kıyılarına cansız bedeni vuran Aylan Bebeği ima ederek “AB, Türkiye kıyılarında boğulan bir çocuktan fazlasıyla karşılaşır. 10 ila 15 bini bulur. Bununla nasıl başa çıkacaksınız?” sözleri yaz aylarında birden bire başlayan Avrupa’ya mülteci akınının kendiliğinden olup olmadığına dair kuşkuları artırır nitelikte.
            Kapsamı ve derinliği gün be gün genişleyen Suriye’deki dramatik krizin tüm boyutlarını bir gazete makalesinde sıralamak elbette ki mümkün değil. Ancak Merkel’in Ankara’daki açıklamalarından mülhem şu kadarını söyleyeyim, şayet Suriye krizinin ürettiği mülteci sorunuyla mücadele etmek üzere bugün Ege’ye Alman savaş gemilerinin gelmesi bile gündemdeyse krizin yayılmacı boyutlarının neler olabileceğini herkes tahmin edebilir. Küratörleri arasında Erdoğan rejiminin de bulunduğu bu büyük krizin Türkiye’ye ekonomik, sosyal, siyasi ve diplomatik maliyetleri ise şüphesiz ki saymakla bitmez.

6 Şubat 2016 Cumartesi

Dem Erdoğan entgegenarbeiten!

Başlıkta yer alan Almanca ifadenin orjinali “Dem Führer entgegenarbeiten”dir. “Führer için çalışmak” anlamına gelen bu motto tahmin edileceği gibi Nazi Almanyası’nda yasadışı veya etiğe aykırı olmasına bakmaksızın bir eylem şayet “Hitler için yapılıyorsa meşrudur” anlamına da gelmekteydi. Bugün Türkiye’de yaşanan hukuksuzlukların, keyfiliklerin, baskı ve zulümlerin arkasında da böyle bir zihniyetin olduğu apaçık gözüküyor artık.
            Tıpkı Nazi Almanyası’nda Führer için olduğu gibi Türkiye’de de ülkenin milli çıkarları, milletin refahı ve huzuru için çalışması gerekenler uzunca bir zamandır “Erdoğan için çalışır” hale geldi. Bugün ülkenin bütün dinamik unsurları, gönüllü ya da zoraki olarak, Erdoğan’ın doymak bilmeyen siyasi ihtiraslarını, eriştikçe daha fazlasını isteyen güce ve iktidara açlığını tatmin etmek için çalışıyor. İnsanlar, bu yolun çıkmaz sokak olduğunu ve bu çabaların tıpkı Almanya’da olduğu gibi mutlak bir felaketle neticeleneceğini bilerek ya da bilmeyerek, “Erdoğan için çalışmak” üzere kıran kırana rekabet ediyor.
            Milli menfaatler, halkın rehafı ve huzuru, topyekün insanlığın iyiliği ve barışı için çalışmayı en başta Erdoğan’ın kendisi bıraktı. Şayet herhangi biri için “Tek ideali ve hedefi Erdoğan için çalışmak” denilecekse, bu sözün en fazla uyacağı kişi hiç şüphesiz ki Erdoğan’ın kendisidir. Refah Partisi’nin İstanbul İl Başkanlığı’ndan İstanbul Belediye Başkanlığı’na, oradan Başbakanlık ve Cumhurbaşkanlığı’na doğru ilerlerken elbette Erdoğan’ın bu ülkeye ve bu millete önemli hizmetleri oldu. Ama belirli bir aşamadan sonra niyetler ve gayretler rota değiştirdi ve tam tersi bir istikamete yöneldi. Kendisiyle ilgili adeta “Allah tarafından özel bir misyonla gönderilmiş” gibi bir algı oluşturan Erdoğan, epeyce bir zamandır kendisini ve ihtiraslarını milletin ve devletin önüne koydu. Ve sadece “Erdoğan için çalışmaya” başladı. Üstelik meşru ya da gayri meşru her türlü aracı kullanmak suretiyle kontrol altına aldığı tüm toplumsal unsurları ve devlet organlarını da “Erdoğan için çalışmak” hedefine kilitledi.
            Erdoğan bu çabasında şüphesiz ki en büyük anlayışı ve desteği iplerini sıkı sıkıya elinde tuttuğu AKP hükümetinden, AKP’nin Meclis Grubu’ndan ve AKP’nin kendisinden gördü. Erdoğan’ın tam olarak ne olduğunu izah etmekten özenle kaçındığı muğlak “dava”sına hizmet etmek adına AKP ve yandaşları Erdoğan’ın orkestrasyonunda en gayr-i meşru işlere hep alet ya da destek oldu. AKP ve AKP’liler “Erdoğan için çalışmak” ideali çerçevesinde Erdoğan’ın tutarsız zig zaglarına maharetle ayak uydurdu, hiçbir yanlışını görmedikleri gibi her yanlışında bir hikmet arayarak o yanlışa dört elle sarıldı. Bülent Arınç, Yaşar Yakış vb gibi partinin kurucu babalarını bile isyan ettirecek düzeye gelen, ne pahasına olursa olsun “Erdoğan için çalışmak” ilkesi bugün AKP’nin ölümcül hastalıkları arasında en vahimi haline geldi.
            Devlet, millet ve insanlık için çalışmak yerine “Erdoğan için çalışmak” yarışında şüphesiz ki valiler, kaymakamlar, bürokratlar ve diplomatlar hep en ön saflarda yerlerini aldılar. Ancak, bu kamu görevlilerinin en temel insan hak ve özgürlüklerini, en temel hukuk ve ahlak ilkelerini hiçe saymak pahasına giriştikleri tüm bu çabalara rağmen Erdoğan bu gayretleri hiçbir zaman yeterli bulmadı. Onun içindir ki, tıpkı Hitler’in zaman zaman partizanlarına, komutanlarına, bürokratlarına ve yerel yöneticilerine yaptığı gibi, Erdoğan da muhtarlardan başlayarak kaymakamlara, valilere ve büyükelçilere uzanan bir silsilede kamu görevlilerini sıklıkla bir salonda toplayıp onları hukuksuzluğa ve keyfiliğe motive eden konuşmalar yaptı.
            Erdoğan’ın geçtiğimiz günlerde kamu yöneticilerine yaptığı bir konuşmada “Erdoğan için çalışmak” uğruna yasaları ve mevuzatı bir kenara koymaları çağrısı bu konuda gelinen vahim noktayı göstermektedir. Her ne kadar Erdoğan’ı bir türlü tatmin edemeseler de, üstelik hukukta ve ceza yasasında öyle bir şey olmadığı halde, “paralel devlet yapılanması” safsatasına hızla ayak uyduran kamu bürokrasisinin “Erdoğan için çalışmak” hedefi doğrultusunda alet olduğu hukuksuzlukların ve zulmün haddi hesabı yoktur. Unutmadan, ülke ve millet menfaatlerinden ziyade “Erdoğan için çalışan” kamu görevlilerine AKP kontrolündeki belediye başkanlarını, belediye bürokrasisini de eklemek lazım. Tüm bu görevlilerin halk içinmiş gibi yaptıkları diğer tüm hizmetlerin bile nihai amacının sadece Erdoğan’a daha fazla siyasi prim kazandırmak olduğundan şüphelenmek için her türlü sebep mevcut.
            Fecaat o kadar ileri boyutta ki “Erdoğan için çalışmak” ideali maalesef en kutsalların bile yerini aldı. Diyanet İşleri, müftüler, cami imamları ve cemaat/tarikat önderleri de Allah’ın dinine, insanlığa, siyasi görüşleri ne olursa olsun Müslümanlara hizmet etmek ve “Allah için çalışmak” yerine maalesef “Erdoğan için çalışmak” idealinin peşine düştüler. Camilerdeki vaazlarda, cami imamlarının sohbetlerinde örtülü veya açık şekilde verilen mesajlarda ya da diyanet teşkilatının faaliyetlerinde “Erdoğan için çalışmak” ideali bütün ağırlığını hissettirmektedir. Öyle ki, müftüler iktidar partisinin ve Erdoğan’ın  temsilcileri gibi hareket etmekte bir sakınca görmemekte, imamların söylemleri ise inananları camileri protesto etme noktasına vardırmaktadır.
            Savcı ve hakimlerin önemlice bir kısmı da maalesef hukuk ve adalete hizmet etmek yerine bugün Erdoğan için çalışıyor. Erdoğan’ın basit imalarını bile emir telakki eden savcılar ve hakimler, muhalif gördükleri herkese hayatlarını zindan ediyor. Erdoğan tarafından doğrudan bir proje olarak kurularak bir hukuksuzluk maşası gibi kullanılan Sulh Ceza Hakimlikleri şöyle dursun, normal mahkemelerde görev yapan savcılar ve hakimler bile “Erdoğan için çalışmak” üzere birbirleriyle yarışıyor. Bu uğurda kendi meslektaşlarını, gazetecileri, akademisyenleri, siyasetçileri haksız yere tutuklamaktan, keyfi şekilde mahkum etmekten, hapishanelerde çürütmekten çekinmiyorlar.
            Türk yargı sistemindeki hazin durum maalesef, bir program çerçevesinde yaşamaya değer bulunmayan 100 bin akıl hastası veya fiziksel engellinin sistematik şekilde katledildiği “ötenazi” siyasetine karşı çıkan bir yargıcın Nazi Almanyası’nda başına gelenlere benziyor. Kullanılan insanlık dışı imha yöntemleri daha sonra Yahudilere soykırımda model alınacak olan ötenazi uygulamalarına direnen Lothar Kyessig isimli bir bölge yargıcı, bu konudaki itirazlarını dile getirmek üzere Reich Adalet Bakanı Gürtner’e bir mektup yazar. Gürtner’in Kyessig’e verdiği cevap çok ilginçtir: “Führer’in iradesini bir yasa kaynağı, bir yasa temeli olarak kabul edemiyorsanız yargıç olarak yerinizde kalamazsınız.” Üzülerek söylemeliyim ki maalesef Türkiye’de, bu yazışmanın hemen ardından hukuksuzluklara ve zulme ortak olmaktansa emekliliği tercih eden Kyessig kadar bile hukuk ve adalet nosyonuna sadık çok fazla yargıç bulunmuyor.
            Hiç şüphesiz Türkiye’de bugün polisler, sözde sivil toplum örgütleri, akademisyenler, iş adamları, medya ve hatta Sedat Peker örneğinde olduğu gibi mafya bile artık “Erdoğan için çalışmak” üzere birbirleriyle yarışıyor. Polisler sırf Erdoğan’ı memnun etmek için aralarında kendi arkadaşlarının da olduğu ve masum olduklarını çok iyi bildikleri suçsuz insanlara sürekli baskınlar düzenleyerek onları gözaltına alıyor ve ahlaksız bir “cadı avı”nın tetikçiliğini yapıyorlar. İş dünyası ise, ya tamamen gönüllü olarak “Erdoğan için çalışyor” ya da başlarına gelecek belalardan emin olmak için “Erdoğan için çalışmak” zorunda kalıyor. Ortalık “Erdoğan için çalışan” Osmanlı Ocakları, TÜRGEV gibi sözde sivil toplum örgütlerinden, Erdoğan’ın bir işaretiyle meslektaşlarını linç etmekten çekinmeyen sözde akademisyenlerden ve Erdoğan’ın propaganda makinasına dönüşen medya organlarından ve sözde gazetecilerden geçilmiyor.
            Bu furyaya hala mesafeli duranlar da yok değil tabii ki. Mesela ordu, en azından bugüne kadar, “Erdoğan için çalışmak” furyasında hep bir adım geride durmayı başardı. Ama korkarım ki, ordu da bu furyanın içine yavaş yavaş ve sinsice çekilme sürecinde bulunuyor. Bunun elbette ki iradi bir tercih ya da durum olması gerekmiyor. Yine Nazi Almanyası bu konuda da acı tecrüblere işaret ediyor. Ian Kershaw’ın meşhur Hitler biyografisinde yer alan şu tespit konjonktürel olarak kendi çizgilerine gelen ve konjonktürel tercihlerine geçici uyum gösteren bir liderin peşine düşen komutanları bekleyen tuzaklar açısından derslerle dolu: “Ordunun, siyasal programı uzun süredir kendi hedeflerine hizmet etmiş olan bir Lider’e boyun eğmesi, pervasız biçimde oynadığı yüksek riskli kumarlarla felakete davetiye çıkaran ve ideolojik hedefleriyle orduyu sıradan bir suçluya dönüştüren bir Lider’e kaçınılmaz biçimde uşaklık etmeye dönüştü.” (Ian Kershaw, Hitler – Nemesis, II. Cilt, s. 370)
            Hak, hukuk ve ahlak tanımaksızın “Führer için çalışmak” üzere birbiriyle yarışanların işgallerle, katliamlarla ve sebep oldukları dünya savaşıyla Almanya’yı nasıl bir yıkıma, insanlığı nasıl bir felakete, Almanları nasıl nesiller boyu sürecek bir utanca ittiği ortada. Bugün olup bitenleri anlayabilmek, yarın olacak muhtemel felaketleri öngörebilmek isteyenler için tarih hazin derslerle dolu.

3 Şubat 2016 Çarşamba

Davutoğlu, Erdoğan’a Anayasa kitapçığı fırlatır mı?

Alışılmadık bir başbakanlık tarzı sergileyen Ahmet Davutoğlu hakkında eleştirel bir şeyler yazmak benim için artık daha da zorlaştı. Çünkü yapılan eleştirilerin hangisini hakaret kapsamına sokacağını, hangisine derhal dava açacağını ve bağımsızlığını yitirmiş hangi mahkemeden ne ceza verdireceğini kestirmek imkansız.
1 Ocak 2015 tarihinde Today’s Zaman için kaleme aldığım, Türkçesini ise şahsi bloğumda yayınladığım yıllık değerlendirme yazısında 2014 yılının temel sorunlarını analize gayret etmiştim. Yazının ana tezi olarak tek-adam rejimi peşinde koşan Erdoğan’ın Türkiye’nin en büyük sorunu haline geldiğini, bu hale gelmesinde ise en büyük sorumluluğun Anayasa’da tanımlanmış başbakanlık yetkilerine sahip çıkma iradesini gösteremeyen Davutoğlu’na ait olduğunu işlemiştim. Eleştirel ifadelerim belki sert ve köşeli olabilir ama söz konusu yazıda o güne kadar ne gördümse onu yazmaya çalışmıştım.
Maalesef, 2015 yılı boyunca ikili arasında yaşananlar ve ülkeye yaşattıkları o yazıdaki görüşlerimi sadece doğrulamakla kalmadı, daha da güçlendirdi. Ama bu ülkede haklı olmak, doğrulanmak hiçbir şeyi değiştirmiyor. Tam tersine başınızı beladan belaya sokuyor. Benim de öyle oldu.
Tıpkı gölgesinden bir türlü çıkamadığı Erdoğan’ın muhaliflerine karşı bir sansür, yıldırma, sindirme ve susturma yöntemi olarak kullandığı gibi farklı mecralardaki eleştirilerimden dolayı hakkımda birçok dava açan Davutoğlu, bu yazım hakkında da hapse atılarak cezalandırılmam talebiyle derhal bir hakaret davası açmıştı.
İfade ve basın özgürlüğünü evrensel demokratik kriterlere uygun olarak düzenleyen ilgili AİHS maddeleri ve bu konudaki AİHM kararları çerçevesinde asla suç olmayacak yazımdaki eleştirel düşüncelerden dolayı yargılandım. Bağımsızlık ve tarafsızlık açısından nasıl bir durumda olduklarını özel olarak anlatmaya gerek duymadığım bir mahkeme tarafından 1 Şubat 2016 günü 354 gün hapis cezasına çarptırıldım. Nispeten insaflı olmalı ki mahkeme bu cezayı günde 20 TL üzerinden 7080 TL’lik para cezasına çevirdi. Yeniden hapse atılma opsiyonunu açık bırakmak ve “aynı suçu” işlememem şartıyla hükmün açıklanmasını 5 yıl erteledi.
Yani o yazıdaki basit eleştirilerimden dolayı şimdilik hapse girmedim. Mahkeme masrafları dışında kalan 7080 TL’lik para cezasını da şimdilik ödemem gerekmiyor. Ama kim bilir belki şu an bile bu satırları yazmak suretiyle “aynı suçu” işleyerek tekrarlamış olabilirim. Neyin suç olup olmadığını hukukun belirlemediği, kimin keyfi şekilde cezalandırılacağına muktedirlerin bir işaretinin yeterli olduğu bir iklimde ceza almak açıkçası çok da önemli değil. Hem mademki asıl amaçları en basit eleştiriye bile bu türden saçma sapan davalar açarak gazetecileri, aydınları ve halkı sindirmek, o zaman bizlerin üzerine düşen görev de her türlü riski göze alarak yanlışlara yanlış, zulümlere zulüm demeye ve hukuksuzlukları, hırsızlıkları, yolsuzlukları, keyfilikleri eleştirmeye devam etmektir.
            Bu haksız ve hukuksuz cezanın tek iyi tarafı varsa o da hiçbir anayasal sınırı tanımayan, hiçbir demokratik teamüle uymayan ve güçler ayrılığı sistemini kasti bir şekilde tarumar eden Erdoğan karşısında Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun muhteşem iradesizliğini yeniden düşünmeme vesile olmasıdır. Hala geçerli olan parlamenter demokratik sistem çerçevesinde konumları, yetkileri ve sorumlulukları Anayasa tarafından çok net bir şekilde tanımlanmış olduğu halde Erdoğan’ın adeta bir diktatör gibi davranmasına olanak veren zeminin Davutoğlu’nun iradesizliğinden kaynaklandığına dair görüşüm geçerliliğini bugün de ve üstelik güçlenerek koruyor. Ama yine de insan bir siyasal fantezi kabilinden Davutoğlu gibi bir şahsiyetten “bir sürpriz gelir mi acaba?” diye beklemeden de edemiyor.
            Hem hazır AKP’nin kurucu babalarından Bülent Arınç geç de olsa, az da olsa, ürkek de olsa Erdoğan diktasına karşı sesini şöyle bir hafiften yükseltmişken bir benzerini neden Davutoğlu yapmasın ki? Mesela, arkasında pek de hoş olmayan izler bırakarak kaçak göçek davranmak yerine Türk siyasi tarihinde öncülü olan bir davranışı neden tekrarlamasın? Fantezi bu ya, mesela, Erdoğan’ın anayasa gereği başkanlık ettiği bir MKG toplantısı ya da keyfi bir şekilde başköşeye oturduğu bir bakanlar kurulu toplantısı sırasında Davutoğlu, anayasal sınırlarını etkili bir şekilde hatırlatmak için anayasa kitapçığını Erdoğan’a neden fırlatmasın?
Sınır tanımayan ihtiraslarına ulaşmak için sergilediği pervasız tavırlarıyla Erdoğan’ın sadece Anayasayı veya demokratik parlamenter hukuk devletini değil kendisinin iradesini ve hatta şahsiyetini de paçavraya çevirdiğini engin birikimiyle Davutoğlu hiç görmüyor olabilir mi? Farkında olduğu halde bu acıklı durumuna nasıl tahammül edebiliyor, doğrusu ben hiç anlayamıyorum.  
Biliyorum 19 Şubat 2001 tarihli MGK toplantısında DDK konusunda ve büyük ölçüde haksız bir zeminde dönemin Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in dönemin Başbakanı Bülent Ecevit’e karşı yaptığı şeyin bir benzerini, çok haklı bir zeminde dahi olsa, Davutoğlu’ndan beklemek neredeyse imkansız. Güneydoğu’da iç savaşa, Ankara’da kaosa, tıpkı 2001’deki gibi ekonomide büyük bir yıkıma ve toplumda güçlü bir sosyal patlamaya doğru koşar adım gidildiği şu şartlarda böyle bir çıkışa oysa ne kadar da ihtiyaç var.
Hep söylendiği gibi olağandışı şartlardan ancak olağandışı yöntemlerle çıkılabilir. Mevcut olağandışı şartlar mademki çok büyük ölçüde Erdoğan’ın sınır tanımayan ihtiraslarından ve demokratik nezakete uymayan tavırlarından kaynaklanıyor, öyleyse Erdoğan’ın şu ya da bu yöntemle zinhar kendi Anayasal sınırlarına çekilmesini sağlayacak meşru olmakla birlikte olağandışı bir hamle şart. Şüphesiz ki, zaten her açıdan perişan durumda olan ülkeye daha fazla bedel ödetmeyecek olağan ya da olağandışı bir yöntem bulmak gerekiyor.
Anayasa’da ve parlamenter sistem içerisinde kendisine tanınan müthiş yetkilere rağmen sergilediği acıklı iradesizliğine dair yazdıklarımdan dolayı Davutoğlu, bana ister yeni davalar açar, isterse açmaz. Bu tamamen kendisinin bileceği ve karar vereceği bir durum. Ama unutmasın ki böyle devam ederse, bütün sosyal bilimciler gibi çok sevdiğini bildiğim tarih bir gün bu dönemde yaşananları yargılamaya başladığında Türkiye Cumhuriyeti başbakanları arasında Davutoğlu’nu ne kendisinin, ne çocuklarının, ne de torunlarının hiç de memnun kalmayacakları ve asla gurur duyamayacakları ayrı bir kategoride ele alacaktır.

1 Şubat 2016 Pazartesi

Rejim ihracı, Selam-Tevhid, casusluk ve ters-yüz stratejisi

1979 yılında gerçekleşen İran Devrimi, tıpkı 1789 Fransız Devrimi, 1917 Bolşevik Devrimi gibi evrensel bir devrim olma iddiasında idi. Böyle bir abartılı anlayışla hareket eden İranlı devrimciler, doğal olarak, başka ülkelerde de devrimlerinin ve rejimlerinin model alınarak tekrarlanması arzusunu taşıyorlardı. Devrim sonrası kurulan teokratik rejimin temel hedeflerini belirleyen İran Devrimi’nin lideri Humeyni, bir taraftan ülke içinde Şiiliğe dayalı teokratik bir düzen kurmaya çalışırken, diğer taraftan da bu rejimi diğer İslam ülkelerine ihraç etmeyi amaçlamıştı. Humeyni’nin devrimci rejiminin belli başlı milli hedeflerinden biri haline gelen bu politika çerçevesinde, baskıcı bir laiklik anlayışını benimseyen Türkiye başta olmak üzere, İran devrimi ve rejimi diğer İslam ülkelerine ihraç edilmeye çalışılmıştı.
            Devrim ve rejim ihracı ağırlıklı olarak basın-yayın, propaganda ve kültürel faaliyetler kılıfı altında gerçekleşse de, şiddeti yol olarak benimsemiş yıkıcı ve bölücü radikal terör örgütlerinin kurulmasını ya da halihazırda var olan bu tür örgütlerin desteklenmesini kendisine bir yöntem olarak seçmişti. Bu bağlamda Endonezya’dan Filipinler’e, Körfez ülkelerinden Kuzey Afrika’ya uzanan çok geniş bir coğrafyada bazı muhalif hareketlerin yanı sıra radikal İslamcı terör örgütlerinin desteklenmesi yoluna da gidilmişti.
            Hiç şüphesiz ki İran’ın oldum olası bir bölgesel rakip ve ideolojik hasım olarak gördüğü Türkiye Cumhuriyeti Humeyni rejiminin bu devrim ve rejim ihracı çabalarından en fazla payını alan ülkelerden biri olmuştu. Radikal İslamcı terör örgütü Hizbullah ve konjontürel ihtiyaçları çerçevesinde desteklediği terör örgütü PKK başta olmak üzere bir çok terör örgütü ya da yıkıcı radikal İslamcı grup İran’ın kendisine rakip ve hasım gördüğü rejimleri yıkma ve buralara kendi rejimini ihraç etme politikası çerçevesinde Tahran tarafından desteklenmiştir.
            Bu destek, ağırlıklı olarak gayr-i resmi devrimci kuruluşlar üzerinden yürütülmesine rağmen “Devrim Muhafızları” bünyesinde yurtdışında faaliyet göstermek üzere oluşturulan “Kudüs Ordusu” gibi belirli bir alenilik içerisinde hareket edenlere de rastlanmştır. Türkiye’ye yönelik heyecanlı bir devrimci ütopizmin etkisi altında yürütülen faaliyetlerin temel amacı, radikal İslamcı grupları kullanarak siyasi cinayetler işlemek, bombalı saldırılar düzenleyerek toplumda bir kaos ortamı oluşturmak ve bu ortamdan yararlanarak mevcut anayasal düzeni silah zoru ile değiştirip İran rejimine benzer bir teokratik devlet kurmaktı. İran’ın devrimden henüz birkaç yıl sonra bu yöndeki faaliyelerini iyice somutlaştırdığı ve bu amaç doğrultusunda ciddi yol aldığı görülmektedir. 1985 yılına gelindiğinde bu sistematik çabaların devrimci örgütsel yayınlar ve zemin kazanan terör faaliyetleri şeklinde kendisini gösterdiği görülmektedir.
            Türk Emniyeti’nin resmi kayıtlarına göre, Hizbullah ve benzeri radikal terör örgütlerinin yanı sıra Selam Tevhid Kudüs Ordusu yapılanmasının da ilk izlerine bu yıllarda rastlanmıştır. Buna göre, önce başka isimler altında çıkan dergiler ve daha sonra Selam Gazetesi çevresinde oluşturulan ilişkiler ağı üzerinden yapılandırılan “Selam Tevhid Kudüs Ordusu”, Türkiye toprakları üzerinde İran benzeri bir teokratik devlet kurmayı hedefini sürdürmüştür. Örgütün bu amacı Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet başsavcısı tarafından hazırlanan 1999/648 hazırlık 2000/158 Esas no, 2000/111 sayılı iddianamede kanıtlarıyla gözler önüne serilmiştir.
            Gazeteci Uğur Mumcu, Prof. Dr. Ahmet Taner Kışlalı, Prof. Dr. Bahriye Üçok, Prof. Dr. Muammer Aksoy gibi laik kimlikli isimlere ve bir çok diplomat başta olmak üzere en az 18  kişiye yönelik suikaste adı karışan Selam Tevhid Kudüs Ordusu’nun bir terör örgütü olduğu ise en üst yargı makamları tarafından onaylanarak tescil edilmiştir. 2000 yılında yapılan Umut Operasyonu’yla hücreleri çökertilen örgüt hakkında Yargıtay 2002, 2006 ve 2013 yılında aldığı kararlarla bu yapının şüphe götürmez bir şekilde terör örgütü olduğunu onamıştır. Yani Adalet Bakanı Bekir Bozdağ’ın dediği gibi bu terör ve casusluk örgütü ‘Girerken selam vermişler, çıkarken vermemişler’ diye sulandırılabilecek basitlikte bir örgüt değildir. Öyle olmadığı için de Bozdağ’ın bu örgütü aceleyle sulandırma motivasyonunun kaynağı çok ciddi bir merak konusudur.
            Malum olduğu üzere zaman ilerledikçe devrimci heyecanı küllenen, ülkenin pratik ve pragmatik ihtiyaçlarından dolayı uluslararası topluma dönme ihtiyacıyla muhataplarını açıktan rahasız etmemeye daha fazla hassasiyet gösteren İran rejimi, devrimin ilk yıllarında neredeyse açıktan yürüttüğü rejim ve devrim ihracı faaliyetlerinde hız kesmiştir. Bununla birlikte İran rejimi, daha önce devrim ve rejim ihracı için örgütlediği bu yapıları hemen tasfiye etmemiştir. Tam tersine bu örgütleri ve yapılanmaları başka amaçlar için kullanır hale gelmiştir. Bu amaçların başında hiç şüphesiz ki İran lehine casusluk faaliyetleri gelmektedir. Bahsettiğimiz şey belli belirsiz türden bir nüfuz casusluğundan ibaret olmayıp, ülkenin güvenliğine ve milli çıkarlarına dair stratejik bilgilerin peşinde olunan konvansiyonel casusluktur.
            Bilindiği gibi post-modern askeri darbe süreci olarak bilinen 28 Şubat 1997’da alınan anti-demokratik MGK kararlarını tetikleyen Ankara’nın Sincan Belediyesi tarafından düzenlenen tartışmalı Kudüs Gecesi’dir. Dönemin İran Büyükelçisi’nin de katılarak kışkırtıcı bir konuşma yaptığı Kudüs Gecesi’nin organizasyonunda bu örgütün izlerine rastlamak ise şaşırıtıcı olmamıştır. İşte bu örgütün 2002’den bu yana AKP’li çevreler içerisindeki bağlantılarını kullanarak devletin derinliklerine ulaştıkları, en hassas kurumlarına kadar kolayca sızdıkları ve bu yolla İran lehine casusluk faaliyetlerine hız verdikleri anlaşılmıştır. 17/25 Aralık 2013 yolsuzluk ve rüşvet sklandalından sonra yaşanan gelişmelerden anlaşılabildiği kadarıyla emniyet birimlerinin ve adli mercilerin hukuk çerçevesinden ve tamamen yetki ve sorumlulukları dahilinde yürüttükleri soruşturmalarla bu örgütün erişimini, çapını ve etkinliğini anlamaya çalıştıkları ve bu konuda çok önemli somut kanıtlara ulaştıkları görülmüştür. 
            Ancak, tıpkı hükümet üyelerinin 17/25 Aralık 2013 rüşvet alırken, yolsuzluk ve hırsızlık yaparken suçüstü yakalanma vakasında olduğu gibi Erdoğan hükümeti bu soruşturmayı öğrenince de büyük bir paniğe kapılmış, vatana ihanet unsurlarının takibiyle elde edilmiş somutve hukuki kanıtlarla dolu olduğundan şüphelendikleri bu soruşturmayı derhal kapattırmıştır. Darmadağın ettiği yargı sistemi üzerinden bu soruşturmayı sadece kapatmakla kalmamış, Selam Tevhid Kudüs Ordusu’nın casusluk faaliyetlerine dair yürütülen soruşturma sürecini de ters yüz etmiştir. Hukuk çerçevesinde yürütülen bu soruşturmalarda yer alan savcıları, hakimleri, askerleri ve polisleri oluşturduğu mahkemeler sayesinde tutuklatarak hepsini “hükümete darbe” yapmakla suçlamıştır. İran lehine casusluk yaptıkları hukuki takipler ve somut kanıtlarla ispatlanan etkin isimlerin hukuk çerçevesinde soruşturulmasının neden “hükümete darbe” olacağı sorusu ise hala havadadır. 
            Erdoğan’ın yakın çevresinden bazı kişilerin ve hükümetin önemli isimlerinin de adının karıştığı Selam Tevhid Kudüs Ordusu soruşturması, medya imkanları kullanılarak yapılan “7000 kişi dinlenildi” gibi sistematik yalan haberlerle sulandırılmış ve Erdoğan’ın oluşturduğu proje mahkemeler kullanılarak bu soruşturma da apaçık suçluların korunup, suçluları soruşturanların soruşturulduğu bir davaya dönüştürülerek ters yüz edilmiştir. Tıpkı 17/25 Aralık 2013 yolsuzluk soruşturmasında, GDO’lu prinç kaçakçılığı soruşturmasında, BM’nin uluslararası terörü destekleyenler listesinde yer aldığı dönemde Erdoğan’ın himayesinde Türkiye’ye defalarca gelen Yasin el-Kadı soruşturmasında, Suriye’deki radikal örgütlere yasadışı silah taşıyan MİT tırları soruşturmasında, el-Kaide bağlantılı Tahşiyeciler Grubu’na yönelik yürütülen soruşturmada, Türkiye’deki el-Kaide ve IŞİD bağlantılı gruplara yönelik yürütülen pek çok soruşturmada olduğu gibi Selam-Tevhid Kudüs Ordusu’na yönelik soruşturmada görev alan savcılar, hakimler, askerler ve polislerin yanı sıra bu konuda yazılar ve haberler kaleme alan gazeteciler de “hükümete karşı darbe yapmak”la suçlanmış, tutuklanmış ve hapse atılmışlardır.
            Ne olduğuna kısaca değindiğim “Selam Tevhid Kudüs Ordusu”nun Türkiye’deki faaliyetlerini soruşturdukları için tutuklanarak hapse atılan emniyet mensupları, tutuklanmalarından bu yana geçen tam 18 ay sonra, nihayet pazartesi günü İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi’nde hakim karşısına çıktılar. İranlı casuslar, onların hükümet ve devlet içerisindeki üzt düzey bağlantıları ellerini kollarını sallayarak serbestçe dolaşırken, belki de casusluk faaliyetlerine tüm hızlarıyla devam ederken, ülkenin milli güvenliği için bu ihanet faaliyetlerinin peşine düşen kamu görevlileri ve bu konuda haber yapanlar hiçbir somut kanıt gösterilmeden “hükümete darbe yapmak” suçundan yargılanıyorlar. Hukuktan ve yargıdan kaçmakla kalmayıp kendi hukuksuz yargısını oluşturan Erdoğan Rejimi’nin adaletten anladığı bu olsa gerek.