BM etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
BM etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Şubat 2016 Cumartesi

‘Yeni Türkiye’ tarihin hangi aşamasında?


Türkiye maalesef hiç bir zaman gerçek bir demokratik hukuk devleti olmayı başaramadı. Onun içindir ki “Türk demokrasisi” diye bir şeyden bahsetmek aslında mümkün değil. Demokrasinin Türkiye serüveni 1800’lerde başlayan ve henüz hedefine ulaşamamış olan inişli çıkışlı bir demokratileşme hikayesinden ibarettir. Bu serüvenin hak ve özgürlüklere daha saygılı olunan bazı dönemlerinde demokrasi idealine daha yakın olunmuş, hak ihlallerinin ve hukuksuzlukların doruğa çıktığı bazı dönemlerinde ise demokrasi idealinden iyice sapılmıştır.
            “Yeni Türkiye”, temel hak ve özgürlüklerin sürekli ihlal edilmesinden, bir türlü gerçek bir hukuk devleti olunamamasından, dolayısıyla demokrasinin tam yerleşememesinden kaynaklanan ağır sorunlarla anılan geçmiş dönemlerle arasına bir fark koyma iddiasıyla AKP ve Erdoğan yanlıları tarafından çarpıcı bir söylem olarak gündeme getirildi. Şu kaderin garip cilvesine bakın ki, “Yeni Türkiye” denilen dönem demokrasi, hukuk ihlalleri, keyfilikler, zulümler, gasplar, temel hak ve özgürlükler açısından Türkiye’nin en berbat dönemini tanımlar hale geldi. Herkesin bildiği diğer tüm zulümleri ve ihlalleri bir kenara bırakıp sadece mal güvenliği ve mülkiyet dokunulmazlığına dair ihlallere baksak dahi  “Yeni Türkiye”nin içinde yaşadığımız bu çağa ve insanlığın eriştiği gelişmişlik düzeyine ait olmadığını rahatlıkla görebiliriz.
            Söylem ve eylemleri günümüz evrensel hukuk ilklerine, temel insan hak ve özgürlüklerine dair normlara, demokrasinin gereklerine ve hukuk devleti nosyonuna uymayadığı halde AKP hükümeti ve Erdoğan rejiminin “Yeni Türkiye” diye etiketleyerek pazarlamaya bayıldığı bu dönem acaba tarihin hangi aşamasına denk düşüyor? Her gün hukuksuz ve keyfi bir şekilde holdinglere, özel şirketlere, özel eğitim kurumlarına el koyan; Melek İpek örneğinde olduğu gibi vatandaşların aileleriyle birlikte yaşadıkları evlerini bile zorla gasp etmeye çalışan AKP hükümeti ve Erdoğan rejiminin “Yeni Türkiye” diyerek Türkiye’yi yaşadığı çağdan koparıp nerelere ve hangi eski devirlere doğru sürüklediğini isterseniz birlikte saptamaya çalışalım.
            Basit bir tanımlamayla mülkiyet hakkı malike kullanma, semerelerinden yararlanma, devretme, tüketme yetkilerini veren bir haktır. Mülkiyet hakkı ona sahip olana, hakkın konusu olan eşya üzerinde ve kanunların çizdiği sınırlar içinde dilediği gibi tasarruf etme (kullanma) yetkisini verir. Bu hak, 12 Eylül 1980 askeri darbesi sonrası 1982 yılında yapılan Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 35. maddesinde “Herkes, mülkiyet ve miras haklarına sahiptir. Bu haklar, ancak kamu yararı amacıyla, kanunla sınırlanabilir” denilerek açıkça güvence altına alınmıştır. Bankalara, şirketlere, okullara, dershanelere, gazetelere, televizyonlara ve hatta insanların aileleriyle yaşadıkları evlere keyfi ve hukuksuz bir şekilde el koyan AKP hükümeti ve Erdoğan rejimi ise, zihniyetleri ve uygulamalarıyla çokça eleştirilen 12 Eylül askeri darbesinin eseri olan 1982 Anayasasının bile çok gerisine düşmüştür.
            İsterseniz Türk siyasi tarihi içerisinde kalmak şartıyla biraz daha gerilere gidelim. Bazı tarihçiler tarafından bu topraklarda demokratikleşmenin ilk somut adımı olarak değerlendirilen 3 Kasım 1839 tarihli Tanzimât Fermânı tüm vatandaşların can, mal ve namus güvenliğinin sağlanmasını garantiye almıştır. Herkesin mal ve mülküne sahip olmasını, bunları miras olarak bırakabilmesini öngören Tanzimat Fermanı, özel mülkiyeti tam bir güvence altına almak suretiyle müsadereyi kaldırmıştır. Özel mülklere hukuksuz ve keyfi bir şekilde el koymak suretiyle hukuken kutsal olan mülkiyet dokunulmazlığını hiçe sayan AKP hükümeti ve Erdoğan rejimi ise Tanzimat Fermanı ile mülkiyet dokunulmazlığını garanti altına alan Osmanlı Devleti’nin bile gerisine düşmüştür.
            Müthiş bir ilkesizlik, oportunizm ve Makyavele parmak ısırtacak bir pragmatizm sergilenerek Suriyeli mülteciler üzerinden yapılan kirli ve çirkin pazarlıklar, bu pazarlıklara eşlik eden tehditler ve şantajlar sonucu göstermelik olsa da üyelik müzakerlerinin yeniden başladığı Avrupa Birliği (AB) için de mülkiyet dokunulmazlığı, can ve mal güvenliği en önemli esaslardandır. Kaldı ki, Almanya ve Nazi işgali altındaki diğer ülkelerdeki Yahudilerin mülklerinin keyfi şekilde gasp edilmelerinden yola çıkılarak, AB’nin atası durumundaki Avrupa Kömür Çelik Topluluğu’nun kurulmasından bile önce kaleme alınan Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS) de mülkiyet dokunulmazlığının altını önemle çizer.
            AİHS şöyle der: “Her gerçek veya tüzel kişi, mallarından yararlanmasına saygı gösterilmesi hakkına sahiptir. Herhangi bir kimse ancak kamu yararı gereği olarak ve kanunun ön gördüğü koşullar ile devletler hukukunun genel ilkeleri çerçevesinde mülkünden mahrum edilebilir. Herkes, yasal şekilde elde ettiği mülküne sahip olma, kullanma, elden çıkarma ve miras bırakma hakkına sahiptir. Bunların kaybı karşılığında zamanında adil bir tazminat ödenmesi koşulu ile kamu menfaati nedeniyle veya yasada öngörülen koşullar çerçevesinde yapılması dışında hiç kimsenin elinden mülkü alınamaz. Mülkün kullanımı, kamu menfaati için gerekli olduğu ölçüde yasa ile düzenlenebilir.”
            Mülkiyet hakkı ve mülkiyet dokunulmazlığı Birleşmiş Milletler tarafından 10 Aralık 1948’de kabul edilen, Türkiye’nin de imzacısı olduğu, 30 maddelik İnsan Hakları Evrensel Bildirisi’nin (İHEB) birinci kuşak hakları arasında da yer alır. İHEB’in 17. Maddesi aynen şöyle der: “Her şahıs tek başına veya başkalarıyla birlikte mal ve mülk sahibi olmak hakkını haizdir. Hiç kimse keyfi olarak mal ve mülkünden mahrum edilemez.”
            Çağdaş uluslararası hukukun en önemli metinleri arasında yer alan ve bu yönüyle demokratik hukuk devletlerine yön veren bu sözleşme ve bildirilerde yer alan ilkeler AKP hükümeti ve Erdoğan rejimi tarafından açıkça yok sayılmakta ve büyük bir pervasızlıkla ihlal edilmektedir. AKP hükümeti ve Erdoğan rejimi zihniyet olarak, zulüm ve gasplarıyla bu sözleşmeleri ihtiyaç haline getiren Hitler Almanyasını andırmaktadır. Yani çağdaş hukuk ve demokrasi tarihinde 1950’lerinin bile çok gerisine düşmüş bir “Yeni Türkiye”den bahsediyoruz.
            Keşke bu kadarla kalsa yine iyi. İngiltere’de yayınlanmakla birlikte Avrupa ve dünya demokrasi ve hukuk tarihi için çok önemli bir metin olan 1215 tarihli Büyük Özgürlük Fermanı (Magna Carta Libertatum), “Özgür hiç kimse kendi benzerleri tarafından ülke kanunlarına göre yasal bir şekilde muhakeme edilip hüküm giymeden mal ve mülkünden yoksun bırakılmayacak, kanun dışı ilan edilmeyecek, sürgün edilmeyecek veya hangi şekilde olursa olsun zarara uğratılmayacaktır.” der. Tamamen kendilerine bağladıkları ve dolayısıyla tarafsızlığını yitirmiş olan yargının hükmünü bile beklemeden bankalara, şirketlere, okullara, özel müklere keyfi bir şekilde el koyan AKP hükümeti ve Erdoğan rejimi, bunları yapmak suretiyle 1215 İngiltere Krallığı’nın bile çok gerisine düşmüştür.
            İslâm dini ve İslam hukuku da özel mülkiyeti, kişilerin mal-mülk sahibi olmalarını caiz görmüş, mülkiyet hakkını ve mülkiyet dokunulmazlığını korumak için tedbirler almıştır. Hatta mülkiyet dokunulmazlığı İslam’a göre mülkiyet tanımının bizatihi içeriğinde vardır. Şöyle ki, İslam’a göre mülkiyet, hukuken yalnızca sahibine tasarruf imkanı veren ve izni olmadıkça sahibinden başkasını mülkiyet metası üzerinde faydalanma ve tasarruftan alıkoyan bir haktır. Tariften de anlaşılacağı üzere, bir kişi meşru bir yolla herhangi bir mal elde ettiğinde, artık o mal sadece ona ait olur. Yine bu aidiyet, başkasını o maldan yararlanmaktan veya üzerinde tasarrufta bulunmaktan men eder.
            AKP hükümeti ve Erdoğan rejiminin artık sıklıkla yaptığı gibi sırf muhalif oldukları için birilerinin mal varlıklarına, şirketlerine, medya organlarına keyfi bir şekilde el koymak ya da hukuksuz bir şekilde bu mülkleri müsadere etmek İslam dininin getirdiği hukuki güvenceler açısından cahiliye dönemine bir geri dönüş anlamına gelir. Çünkü, sırf muhaliftir diye bir şahsın veya bir grubun mal varlığına el koymak cahiliye âdetlerindendir. Bankalara, şirketlere, okullara, gazetelere, televizyonlara, ailelerin yaşadığı evlere keyfi ve hukuksuz el koyan, özel mülkleri pervasızca gasp eden AKP hükümeti ve Erdoğan rejiminin “Yeni Türkiye”si, 1400 yıl önce gelmiş olan İslam’ın gerisine düşmüş ve cahiliye dönemine ait hale gelmiştir.
            Öyleyse şunu kolaylıkla söyleyebiliriz: Hangi açıdan bakılırsa bakılsın bu çağa, bu devre, insanlık medeniyetinin bugünkü seviyesine ait olmayan AKP’nin ve Erdoğan’ın “Yeni Türkiye”si tam tamına tarihin İslam öncesi cahiliye devrine aittir.

24 Aralık 2015 Perşembe

Utançla acımak arasında


           Utanmak insana ve insan olmaya özgü bir duygudur. Bir insan durduk yere ve ortada hiçbir şey yokken utanç duymaz. Peki, bir insan niçin utanç duyar, neden utanır? Ya kendi yaptığı veya adının karıştığı yüz kızartıcı bir suçtan utanç duyar ya da bir ayıptan. Ayrıca yaptığı bir haksızlıktan veya işlediği bir günahtan dolayı da utanç duyabilir! Bazen de gösterdiği tüm çabaya rağmen başkalarının sebep olduğu haksızlıklara, hak ihlallerine, zulme, işkenceye, yıkımlara ve ölümlere bir türlü engel olamadığı için...
Dahası sürekli yalanlarını, aldatmacalarını, iftiralarını, sahtekarlıklarını, ahlaksızlıklarını, tutarsızlıklarını, ikiyüzlülüklerini gördüğü muktedir ve muhteris insanların ellerindeki bütün imkanları seferber edip aldatabildikleri kadar çok insanı aldatıp onlardan aldıkları gücün alacakaranlığına sığınarak pervasız bir şımarıklık ve ahlaksız bir kibirle yönettikleri bir ülkede yaşıyor olmaktan utanç duyar insan. Hakikaten insan gibi insansa şayet...
Peki, bir insan kimlere ve nelere acır? Elbette ki haksızlığa uğrayıp mağdur edilmişlere. Kendi evinde, kendi köyünde, kendi şehrinde, kendi ülkesinde sürekli itilip kakılanlara, parya muamelesi görenlere. Başka türlü bir düzende başka türlüsü mümkünken yokluk ve sefalet içerisinde kıvrananlara. Yoksulluklarını ve mahrumiyetlerini varlıktan gözü dönmüş kibir budalalarının sahtekarlıklarını kamufle etme egzersizlerine malzeme yapmaktan bile koruyamayacak kadar çaresiz olanlara. Zulüm altında inledikleri halde iniltilerini kimseye duyuramayan ve üstüne bir de muhteris muktedirler tarafından koşullandırılmış şuursuz kitleler tarafından biteviye suçlanan ve ahlaksızca istiskal edilen her türden mazlumlara...
Ama size bir şey söyleyeyim mi ben bunlardan daha ziyade insanların haklarına girip onları mağdur eden vicdansız mağrurlara acıyorum. Evinin oturma odasında gencecik bir kızın hayatını elinden alacak kadar canileşenlere. İnsanları yüzyıllardır yaşadıkları şehirleri terke zorlayanlara ya da yaşadıkları şehirleri terk edemeyen biçare sakinlerine diri diri mezar yapmaya kalkanların vicdansız basiretsizliğine acıyorum. Toplumun en muhtaç kesimleriyle adil bir paylaşım yerine tüm zenginliği dar dayanışmacı klikleriyle üleşen doymak bilmez muhterislere acıyorum. Mazlumlardan ziyade o mazlumlara zulmetmekten şeytani bir haz alan ahlaksız ve vicdansız zalimlere acıyorum.
İlk kategoridekilere elbette ki saf şefkat ve dertlerine bir türlü çare olamayan merhametten acıyorum. İkinci kategoridekilere ise iğrenerek, tiksinerek ve lanet ederek... İkinci kategoridekilerin arttığı oranda birinci kategoridekilerin, birinci kategoridekilerin arttığı oranda ikinci kategoridekilerin artmasının değişmez bir doğa kanunu olduğuna ise inanmak istemiyorum. Sık sık kendimize bile acımamıza yol açan kesif çaresizlik hissiyatıyla sarmalanmış acıma hissimizin bile bir kısmını hak edenlerden çekip alan güç sarhoşu bu zavallılara duyulan hissin, tuhaf da olsa, sahici bir acıma mı yoksa saf bir tiksintiden ibaret mi olduğuna bile bazen karar veremiyorum.
Utanç ile acıma, acıma ile tiksinme duyguları arasında gidip geliyorum. Pek çok insanın da birçok konudaki yalanlara, sahtekarlıklara, utanmazlıklara, zigzaglara, tutarsızlıklara baktığında mutlaka aynı hissi karmaşayı yaşadığını sanıyorum. Kürt meselesine yaklaşımlarına, Alevi sorununu çözüyormuş gibi yıllarca rol kesmelerine, İslamı arsızca istismar etmelerine, Müslümanların hissiyatını sınırsız sömürme kapasitelerine, Suriye, Rusya, İsrail, AB, ABD ve daha birçok ülkeyle ilişkilerde sergiledikleri ilkesiz kıvraklıklara, tutarsız esnekliğe, ikiyüzlü ve mürai politikalara bakıp utanç duymakla acımak, acımakla tiksinmek arasında kalan tek ben değilimdir herhalde.
Yıllarca AB çöküyor diye sevinçli bir edayla iç kamuoyuna AB düşmanlığı pompalayıp, mülteci olmalarında belki de en büyük paya sahip oldukları zavallı Suriyelilerin dramını şantaj malzemesi yapacak kadar alçalarak AB’ne yaltaklanmalarını, yıllarca NATO’ya veryansın etmişken Suriye ve Rusya karşısında paniğe kapılıp NATO’nun kucağına atlamalarını, içeride ABD karşıtlığından prim yapıp her muhalifi “ABD taşeronu”, “ABD uşağı”, “CIA ajanı” diye suçladıktan sonra ABD yönetiminin her dediğini ikiletmeden yerine getiren hazin zavallılıklarını gördükçe utanç, acıma ve tiksinme arasında gidip gelmiyorsanız tam da AKP’nin arzuladığı vatandaş kıvamındasınız demektir.
Bahsini ettiğim yalanlara, tutarsızlıklara, özü-sözü bir olmamalara en güzel örneği ise hiç şüphesiz son günlerde gündemin başköşesine kurulan İsrail ile ilişkiler oluşturuyor. Tıpkı yıllarca İran’ın yaptığı gibi Filistin sorununu araçsallaştırıp iç siyaset malzemesi yapan AKP iktidarı, retorik düzeyinde İsrail karşıtlığını yükseltirken fiili ve ticari ilişkileri son yıllarda en az 3 kat artıracak kadar becerikli bir ikiyüzlülük sergileyebildi. İç kamuoyunu İsrail düşmanlığı üzerinden oya tahvil ederken İsrail ile ticari ve ekonomik ilişkilerden tatlı paralar kazanmak bu konuda hiç de hafife alınamayacak büyük bir kabiliyetleri olduğunu gösteriyor. Ahlakiliğini, etik olup olmadığını, tutarlılığını bir kenara bırakmak kaydıyla içte başta dışta başka, sözde başka işte başka olmayı başaran bu kabiliyetin önünde büyük bir ihtiramla şapka çıkarmak gerekiyor.
Yanlış anlaşılmasın, tüm ülkelerle olduğu gibi onurlu, izzetli, iki ülkenin de menfaatlerine olan ikili iyi ilişkiler mutlaka İsrail ile de kurulmalı ve iç siyasete malzeme edilmeden sürdürülmelidir. Buradaki eleştiri ve itirazlarımız İsrail’in AKP ve Erdoğan’ın siyasal İslamcı politikaları uğruna birer iç siyaset malzemesi yapılmasına ve toplumun her muhalif kesimini yaftalayarak İsrail ile ilişkilendirip karalarken İsrail ile perde gerisinden yürütülen netameli ilişkilerin sergilediği tutarsızlığa. Doğal olarak bu tutarsızlığın kıvrak aktörlerinin şaşırtıcı şahsiyet esneklikleri ise insanları yine utanç, acıma ve tiksinme sarkacına mahkum ediyor.
Mesela bir Numan Kurtulmuş vakası vardır ki bu duruma çok iyi bir örnek teşkil ediyor. Dönemin HAS Parti Genel Başkanı Numan Kurtulmuş, Mavi Marmara gemisinde 9 vatandaşımızın İsrail komandoları tarafından şehit edilmesinden hemen sonra bakın neler demiş: “İsrail en büyük zaferini AKP sayesinde kazandı. BM Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu’nda “İsrail’in nükleer kapasitesi var mı, yok mu?” oylamasında Türk delegasyonu çekimser kaldı. Geçtiğimiz sene 2010 Mayıs’ında da Türkiye İsrail’in OECD üyeliğini onayladı. Oysa veto ettiğimiz takdirde üye olması mümkün değildi. Daha önce bir çok ülke veto etmişti. Otel lobisinde değil, BM’de, OECD salonlarında ‘one minute’ demek marifettir. Sayın Başbakanın kalbi Ali diyor, dili Muaviye söylüyor.”
Belli ki Kurtulmuş’un kendisi de sözlerinin aksine “kalbi Muaviye deyip, dili Ali söyleyenlerden.” Çünkü, bu açık sözlerinden çok olmayan bir süre sonra AKP’ye geçen Kurtulmuş bugün AKP hükümetinde Başbakan Yardımcısı konumunda. Bu şahane esnekliğinden ister gurur duyun, ister utanın, ister acıyın, isterseniz tiksinin.
CHP Milletvekili Muharrem İnce’nin 2014 yılında Meclis’te yaptığı bir konuşmada gündeme getirdiği, ama geçerliliğini hala koruyan soruların muhatapları için de utanma, acıma ya da tiksinme hakkınızı kullanabilirsiniz. İnce sormuş: İsrail’in NATO tatbikatlarına vetosunu hangi hükümet kaldırdı? Tabii ki AKP hükümeti. OECD üyeliğine vetoyu hangi hükümet kaldırdı? Tabii ki Erdoğan’ın Başbakanlığındaki AKP hükümeti. Halkı “one minute” şovlarıyla aldatırken kısık sesli bir üslupla “Tepkim İsrail Devlet Başkanı’na değil, moderatöredir” diyen kimdi? Cevabını yazmayalım ki her birinden 8-10 yıl hapis cezası istenen yeni davalara muhatap olmayalım. Neticede ortada hukuk çerçevesinde ve adalet için karar veren mahkeme de kalmadı neredeyse.
İsrail ve Yahudilere yönelik “Siyonizm” üzerinden çok ağır laflar ettiği Danimarka’dan dönüşte uçağının tekeri Türkiye topraklarına basar basmaz “Siyonizm konusunda yanlış anlaşıldım” diyen kimdi? İnce sorularına devam ediyor: Mavi Marmara baskınında vatandaşlarımız hayatını yitirirken, üç şartımız vardı; İsrail özür dileyecek, tazminat ödeyecek ve Gazze’ye abluka kalkacaktı. Bunlardan tazminat konusunu kabul etmeyen ailelerle ilgili sıkıntı çıktı (son görüşmelerde Türkiye-İsrail 20 milyon dolar tazminat üzerinde anlaştı). Peki, özür nasıl dilendi? Obama’nın yanından telefonla arandı ve özür dilendi deniyor. Bu ses kaydını duyan var mı? Bu özrü gören var mı? Bu nasıl bir özürdür? Dünya diplomasi tarihinde böyle bir özür var mı?
Bir taraftan topluma nefret tohumları ekme pahasına iç kamuoyunda İsrail karşıtlığı üzerinden siyasi rant devşirmeye çalışılırken, bir taraftan da 13 Şubat 2009’da Millî Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik imzasıyla bütün okullara bir genelge gönderilerek “İsrail mallarını boykot etmeyin” deniliyordu. İnce sorularını Suriye sınırındaki mayınlı arazilerin İsrail’e verileceğine dair iddialardan, Kürecik’teki radar istasyonunun İsrail’e hizmet edeceği iddialarına varıncaya kadar sıralıyordu. İnce’nin “İsrail, Suriye uçaklarını vurmak için Türkiye hava sahasını kullandı mı? Türkiye, İsrail uçaklarına yakıt sağlayan bir ülke midir? Amerika Birleşik Devletleri’nde Yahudi lobilerinden Davut Yıldızı’nı alan dünyadaki tek Müslüman kimdir?” şeklinde soruları da vardı.
İnce, Erdoğan’ın “Gazze’ye ziyaret” çelişkisini de kronolojik olarak gündeme getiriyordu. Erdoğan, 23 Mart 2013’te “Nisan’da Gazze’ye gideceğim” demişti. 14 Nisan 2013’te ufak bir değişiklik yapıp “Tarih kesinleşti. Mayıs sonu gibi Gazze’ye gideceğim” demişti. 21 Nisan 2013’e gelindiğinde ABD Dışişleri Bakanı Kerry “Erdoğan’a Gazze’ye gitme” dediğini duyurmuş, Erdoğan’ın buna cevabı ta 14 Mayıs 2013’te gelmişti: “Kerry'nin demeci hiç şık değil, Haziran’da Gazze’ye gideceğim.” 18 Mayıs 2013’te de bu vaadini tekrarlamış ve “Haziran’da Gazze’deyim” demişti. 2016’ya sadece günlerin kaldığı şu dönemde Gazze hala Erdoğan’ı bekliyor(!)
“İsrail ile asla dost olmayacağız” sözlerine de “Gazze’ye gideceğim” sözü kadar sadık kalan Erdoğan, seçimler öncesinde İsrail karşıtı söylemleriyle kitlesinden oy toplayan AKP hükümetinin “İsrail devleti Türkiye’nin dostudur” noktasına gelmesi sayesinde 2013’ten bu yana bir türlü gerçekleştiremediği Gazze ziyaretini gerçekleştirme imkanı da belki bulur. Tabii Gazzelilerin bu kadar radikal dönüşlerden başları dönmez, o baş dönmesiyle mideleri bulanmaz, hissiyatları utançla acımak arasında gidip gelip tiksinti duymazlarsa.

3 Eylül 2015 Perşembe

AKP ve Erdoğan’ın hikayesi bitti


AKP iktidara geldiği 2002 yılından yüzde 50 oy aldığı 2011 yılına kadar Türkiye’nin demokratikleşmesi, sivilleşmesi, kalkınması, temel insan hak ve özgürlüklerinin güçlendirilmesi, hukuk devleti ilkesinin içinin doldurulması, dış politikada yapıcı bir istikrar unsuru haline gelmesi gibi pek çok alanda umut ve ilham kaynağı olmuştu. Özellikle Avrupa Birliği üyelik hedefiyle gerçekleştirilen demokratik, hukuki ve sosyal reformlar ile gerçekleştirilmesi vaat edilenler sayesinde Türkiye gıpta edilir bir ülkeye dönüşmüştü.
Kendisini güç sarhoşluğuna kaptıran Erdoğan’ın akıl almaz ihtirasları ve AKP kadrolarının bu ihtirasları dizginlemek yerine daha da köpürtmesi yüzünden 2011’den bu yana ise Türkiye tam tersi bir istikamete girdi. Erdoğan ve AKP, zor şartlar altında 10 yıl boyunca adım adım yaptıklarını tam muktedir olduğu yeni dönemde bir çırpıda heba etti. Demokratikleşme rotasından tamamen saptı. Sivilleşmenin zirve yaptığı bir dönemde yönetimin baskıcı, despot ve vesayetçi olmayacağı anlamına gelmediğini tüm dünyaya gösterdi. Erdoğan ve AKP, Türkiye’ye umut veren kendi hikayelerini kendi elleriyle hunharca yok etti. Bitirdi.  
Geldiğimiz noktada Erdoğan ve AKP’nin ne Türkiye’ye ne de dünyaya acı, kan, gözyaşı, keyfilik, hukuksuzluk, zulüm ve baskıdan başka verebileceği bir şey kalmadı. Aslında uzunca bir zamandır durum buydu. Ama Türkiye’nin bütün alanlarda apaçık ters yöne girişi, muazzam kötüye gidişine rağmen AKP ve Erdoğan’ın 100 yıllık Kürt sorununu çözme konusunda bir kararlılığı varmış gibi son derece başarılı bir algı oluşturuluyordu. AKP ve Erdoğan’ın hala reformcu ve demokrat olduğuna dair boş sav Kürt sorununa yönelik alabildiğine sorunlu “çözüm sürecine” dayandırılıyordu.
AKP ve dolayısıyla Erdoğan’ın 7 Haziran seçimlerindeki büyük yenilgisinden ve nev-i şahsına münhasır başkanlık hayallerinin suya düşmesinden sonra algı amaçlı sömürülen bu tek pozitif unsur da ortadan kalktı. “Çözüm Süreci”ndeki bariz hataları, eksiklikleri yapıcı şekilde eleştirenleri bile çözüm karşıtı “vatan hainleri” şeklinde yaftalayıp linç eden AKP ve Erdoğan ile çevreleri bir anda “Çözüm Süreci”ni mezara gömdü. Daha düne kadar laf söylettirmedikleri terör örgütü PKK’ya ve uzantılarına yönelik ise top yekün kanlı bir savaşa girişildi.
Herkesin sorduğu can alıcı soru şuydu: Ne olmuştu da 7 Haziran’a kadar azamayan terör bir anda azmış, o güne kadar akmayan kan bir anda oluk oluk akmaya başlamıştı? Olan HDP’nin yüzde 13 oyla seçim barajını aşması ve Meclis’teki dördüncü parti olarak Erdoğan’ın başkanlık hayallerini tamamen suya gömmesiydi. Bizans entrikalarına rahmet okutacak siyasi kurnazlığıyla Erdoğan tabii ki pes edecek değildi. Pes etmek yerine 7 Haziran seçimlerini sanki hiç yapılmamış gibi yok sayacak bir siyasal tezgaha soyundu. Başta MHP olmak üzere, muhalefet partilerinin beceriksizlikleri sayesinde bu emeline ulaşmakta hiç de zorluk çekmedi. Bu sayede sandıkta 13 yıllık tek parti iktidarını kaybeden AKP, tamamen Erdoğan’ın orkestrasyonuyla, sanki seçimleri kaybetmemiş gibi gayr-i meşru da olsa iktidarını sürdürmeye devam etti.
Üstelik bu gayr-i meşru AKP hükümeti vekaleten görev yapan bir hükümet gibi de hareket etmedi, etmiyor. Adeta bir “savaş kabinesi”ymiş gibi toplumun değişik kesimlerine yönelik akıl almaz bir cadı avı ve saldırganlık sergiliyor. Son olarak İpek Medya Grubu’na yapılan baskın gibi muhalif medya organlarına operasyonlar düzenleniyor. Tüm muhalif medya organlarına el koyma tehditleri, muhalif gazetecileri tutuklama söylentileri, planları havada uçuşuyor.
Gerek fiziki koşullar, gerek sosyal çevre ve gerekse akademik şartlar açısından devlet okulları perişan haldeyken, ulusal sınavlarda ve uluslararası bilim yarışmalarında şampiyonlukları toplayan Türkiye’nin en başarılı okullarına bu gayr-i meşru hükümet tarafından, silahlı terörle mücadele polisleri eşliğinde devletin 8-10 kurumundan onlarca müfettişle, baskınlar düzenletiliyor. Anayasa Mahkemesi kararına rağmen dershanelerin açılmasına fiilen engel olunarak pervasızca suç işleniyor. İstanbul’un göbeğinde sadece sohbet için bir araya gelmiş toplumun saygın işadamlarından oluşan bir arkadaş grubuna tıpkı 1940’lardaki faşizan dönemde olduğu gibi baskın düzenleniyor ve hiçbir suçu olmayan bu insanlar gözaltına alınıyor.
2011’e kadar yargı vesayetine karşı olmakla prim toplayan AKP ve Erdoğan, bugün üzerinde görülmedik bir vesayet kurdukları yargıyı tamamen partizanlaştırmış durumdalar. Tarafsızlığını ve bağımsızlığını koruma azmiyle evrensel hukuka uygun nitelikte tek tük işlem yapma veya karar verme cesaretini gösteren savcılar, hakimler ise anında görevden alınıyor. Hatta pek çok savcı, Suriye’deki radikal örgütlere yasadışı silah taşıyan tırlar örneğinde olduğu gibi, konusu suç olan skandalları ortaya çıkardıklarından ya da verdikleri hukuki kararlardan dolayı hapse atılıyor. Yüzlerce savcı oradan oraya sürülüyor, meslek onuruna sadık tüm hakimler cezaevine girme tehdidi altında tutuluyor.
Bilindiği gibi Erdoğan ve AKP, demokratik hukuk devletlerinde hiçbir yeri olmayan, hiçbir meşruiyeti ve yaptırımı bulunmayan “Kırmızı Kitap” diye bilinen “Milli Güvenlik Siyaset Belgesi”ne karşı yıllarca mücadele etmişti. Ne hazindir ki son zamanlarda aynı “Kırmızı Kitap” Erdoğan ve AKP’nin adeta tapındıkları bir kutsal kitaba dönüşmüş durumda. Sürekli ihlal edip suç işledikleri Anayasa’dan ziyade hep “Kırmız Kitap”tan bahsediyorlar. Tüm muhalif kesimleri bu gayr-i meşru ve hukuk dışı metin üzerinden korkutmaya, sindirmeye, yıldırmaya çalışıyorlar.
Bu durum, hiçbir demokratik yönetimde yeri olamayan Milli Güvenlik Kurulu (MGK) kararları için de geçerli. Düne kadar MGK’ya karşı olan Erdoğan ve AKP, bugün MGK’yı adeta kutsayan bir yaklaşım sergiliyor. MGK’da aldıkları anti-demokratik, hukuk dışı ve gayr-i meşru kararlarla muhalif kesimler üzerinde adeta terör estiriyorlar. Çarşamba günü yapılan son MGK toplantısında “paralel devlet yapılanması” adı altında hedefe koydukları Hizmet Hareketi’ne karşı “yurt içinde ve yurt dışında, illegal ekonomik boyutu da dâhil olmak üzere sürdürülmekte olan mücadelenin kararlılıkla devam ettirileceği” şeklinde karar aldırmakla sevinecek kadar zavallı bir duruma düşüyorlar.
Zannedilmesin ki tarih ve maşeri vicdan, tüm faaliyetleri ulusal ve uluslararası hukuk ve demokratik meşruiyet çerçevesinde olan insanları “paralel devlet” diye kaydedecek. Tam tersine tarih ve maşeri vicdan, ellerine geçirdikleri iktidar olanaklarıyla ve büyük bir pervasızlıkla ihlal edilmedik Anayasa maddesi, hukuk kuralı ve demokratik ilke bırakmadıkları halde demokratik meşruiyeti tartışmalı MGK’ya bu kararı aldıranları “paralel” olarak kaydedecektir.
Terör faaliyetinde bulunmak şöyle dursun hiçbir suça bulaşmamış muhalif kesimlere karşı bu kararı alanların gerçek terör örgütlerinin finansmanıyla mücadelede ne kadar samimi oldukları ise son derece tartışmalı. Bu konuda ne kadar samimiyetsiz ve ikiyüzlü olduklarını anlamak için saygın Anayasa Profesörü İzzet Özgenç’in Twitter’da yaptığı bazı paylaşımları okumak bile yeterli. Buyurun okuyalım:   
“Türkiye, BM nezdinde hazırlanan 9.12.1999 tarihli ‘Terörizmin Finansmanının Önlenmesine Dair Uluslararası Sözleşme’ye taraftır. Bunun yanı sıra, özellikle ABD baskısıyla, 7.2.2013 tarihli ve 6415 Sayılı “Terörizmin Finansmanın Önlenmesi Hakkında Kanun” kabul edilip yürürlüğe konulmuştur.
Bu kanun yürürlüğe girdikten sonra, 24 Ekim 2013 tarihinden itibaren, sonuncusunun yayımlandığı Resmi Gazete tarihi olan 7 Ağustos 2015 tarihine kadar, toplam 51 adet Bakanlar Kurulu kararı çıkarılarak, çeşitli kişi, kuruluş veya organizasyonun Türkiye’deki malvarlığının dondurulması sağlanmıştır. Bütün bu kararlar gözden geçirildiğinde görülecektir ki, bu malvarlığı dondurulanlar arasında PKK ile ilişkili hiçbir kişi, kuruluş veya organizasyon bulunmamaktadır.
Keza, söz konusu 6415 sayılı kanuna göre, Türkiye kendi varlığını tehdit eden terör faaliyetleri karşısında, bir başka devletten bu faaliyetlere destek veren kişi, kuruluş veya organizasyonların malvarlığını dondurma talebinde bulunma yetkisini haizdir. Ancak bugüne kadar bu yetkinin kullanılmasıyla PKK’ya destek veren herhangi bir kişi, kuruluş veya organizasyonun malvarlığının dondurulması sağlanabilmiş değildir.
Hal böyle iken, milletlerarası sözleşme ve kanunların terörle mücadele amacıyla devlete verdiği bu yetkilerin, Türkiye’de terör faaliyeti ve terör örgütü olmadığı açık olan bir takım sosyal veya ekonomik oluşumlarla ilgili olarak işletilmeye çalışılması, bir akıl tutulması örneğidir.”
Tabii bir de buna Prof. Özgenç’in bahsetmediği, el-Kaide ve IŞİD gibi terör örgütlerini destekledikleri için BM, AB ve ABD yaptırımlar listesine giren kamuoyunun yakından bildiği bazı netameli isimlerin AKP, Erdoğan ve çevresi tarafından nasıl kollandığını da ilave etmek gerekir.
Erdoğan ve AKP’nin hikayesinin neden bittiğini anlatmak için örnekler çok, ama bugünlük bu kadar yeter.