Hitler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Hitler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Şubat 2016 Çarşamba

Savaş üzerine

İçinde bulunduğumuz coğrafyada uzunca bir zamandır savaşlar, çatışmalar, kıtallar eksik olmuyor. Nihayet kendi ülkemizde de savaş tamtamları çalmaya başladı. Hatta tamtam aşamasını geçip çoktan savaşa girdiğimizi iddia eden hükümet yanlısı savaşçı kalemşörler bile var.
            Demokrasi ve hukuktan uzaklaştıkça denetlenemez bir güç haline gelerek akılalmaz hukuksuzluklara ve suçlara bulaşan bir iktidar kliğinin tüm bunların üstünü örtmek ve bir daha günyüzüne çıkmalarını engellemek için belli ki despotlukta birkaç kademe daha yukarı çıkmaya ihtiyaçları var. Despotlukta arzu ettikleri seviyeye çıkmanın en kestirme yolu ise muhtemel bir savaşın sağlayacağı uygun koşulları kullanmak. “Bütün savaşları, dövüşemeyecek kadar korkak olan, bu yüzden de kendileri adına dövüşmek için gençleri cepheye süren hırsızlar çıkarır,” diyen yazar Emma Goldman meğer ne kadar da haklıymış. 
            Şurası açık ki gırtlaklarına kadar hukuksuzluklara, yolsuzluklara ve suçlara batan bu iktidar kliğinin ihtiyacı dışında Türkiye’yi başka bir ülkenin topraklarında sonu belirsiz bir kanlı maceraya mecbur eden herhangi bir milli menfaat ya da sebep bulunmuyor. Kaldı ki Türkiye bitişiğinde bulunduğu coğrafyalarda kanlı savaşların ilk kez yaşandığı bir ülke de değil. Öyleyse Suriye konusunda çevresinde cereyan eden geçmiş savaşlardaki tavrından başka türlü bir tavır neden alsın ki? Emin olun bu sorunun milli menfaatlar çerçevesinde makul bir açıklaması yok.
            Madem ki konu milli menfaatlerle ilgili değil, öyleyse bir komşu ülkede kanlı bir iç savaşın çıkmasında baskın rol oynayan bir iktidar kliğinin siyasi ihtirasları adına izledikleri tutarsız politikaların bir devamı olarak tüm ülkeyi savaşa sokmaları çok feci bir cinayet, bir felaket olur. Hele hele de bu kifayetsiz klik doyumsuz ihtiraslarını dahiyane birer strateji, dünya gerçekleriyle hiç ilgisi olmayan hayallerini ise gerçek sanan lunatiklerden oluşuyorsa. 
            Tabiatı gereği her savaş büyük insani trajedileri beraberinde getirir. İnsancıl yaklaşım elbette ki yanıbaşımızda yaşanan bu trajedilerin mağduru olmuş sivillere el uzatmayı gerektirir. Bunun yolu da uluslararası toplumla birlikte ve uluslararası hukuk çerçevesinde savaşın mağduru olmuş sivillere yardım elini uzatmaktır. Bunu yapmak yerine bu tür krizlere, uluslararası hukuk tarafından herhangi bir yetkilendirme olmaksızın, tek taraflı askeri müdahaleler sadece krizin daha da genişlemesine, yaşanan insani trajedinin yayılarak daha da derinleşmesine yol açar.
            Geçtiğimiz yüzyılın başında birbiri ardına patlak veren kanlı savaşlar yüzünden yıkılan bir imparatorluğun yerine, yine verilen kanlı bir kurtuluş savaşı sonucunda kurulmuş olan Türkiye Cumhuriyeti, hiç şüphesiz ki, savaşın yıkıcılığını en iyi bilen devletlerden biridir. Mustafa Kemal Atatürk’ün “milletin hayatı tehlikeye düşmedikçe savaş bir cinayettir” sözünü hayata aktaran bu devlet, yıkıcı savaşlardan uzak kalma konusunda ciddi tecrübelere de sahiptir.
            Ömrünün önemli bir kısmını savaş meydanlarında geçirmiş olan Atatürk’ün, arzuladığı şekilde çözüme ulaştığını hayattayken göremediği “Hatay Sorunu” konusunda, savaş seçeneğinden hep uzak durması, tercihini hep siyasi çözümden ve diplomasiden yana kullanması boşuna değildir. Benzer şekilde ömrü cephelerde geçmiş İsmet İnönü’nün de Türkiye’yi 50 milyon insanın hayatını kaybettiği 2. Dünya Savaşı’nın yakıcılığından uzak tutmak için sergilediği çaba herkesin malumudur.
            Hemen yanıbaşında 1980-1988 yılları arasında yaşanan İran-Irak Savaşı, 1990 Körfez Savaşı, 2003’te Irak’ın işgali gibi savaşlarda da Türkiye’nin, insani trajedilere her türlü duyarlılığı göstermekle birlikte, savaşın alevleri içerisine çekilmekten kendisini başarılı bir şekilde koruduğunu görüyoruz. Bugün dönüp baktığımızda “bu savaşlara keşke müdahil olsaydık” diyen, ne dediğinin farkında bile olmayan birkaç ruh hastası dışında, kimseye rastlayamazsınız.
Benzer bir yaklaşımla “Savaş Üzerine” isimli strateji kitabında “savaş, siyasetin ve diplomasinin bir devamıdır” diyen Carl von Clausewitz de, üstelik çok az bir kelime sarfiyatıyla kriz durumlarında önceliğin siyaset ve diplomaside olduğunun altını başarıyla çizer.
            Prusyalı Von Clausewitz, şüphesiz ki strateji ilmi açısından 2500 yıl önce yaşamış büyük dedesi Çinli komutan Sun Tzu’nun izindedir. Sun Tzu, “Savaş Sanatı” isimli efsanevi kitabında şöyle der: “Gerçek zafer, savaşmadan kazanılan zaferdir. Gerçek önder savaşmadan kazanan önderdir.” Hırsızlık ve yolsuzlukta suç üstü yakalanıp, suçlarını örtmek için savaş dahil her şeyi göze alanları istisna tutacak olursak, Adolf Hitler gibi gücü kutsayan bazı sosyal Darvinistler dışında, aklı başında olup da savaşı yücelten kimseye rastlayamazsınız. Çünkü, Benjamin Franklin’in dediği gibi “iyi bir savaş, kötü bir barış hiç olmamıştır.”
            Bununla birlikte Antik Yunan devrinde yaşamış bir oyun yazarı olan Aeschylus’un “savaşta verilen ilk kayıp, gerçektir,” sözünü aradan geçen 2500 yıldan sonra sanırım biraz güncellemek gerekiyor. Çünkü modern zamanlarda gerçekler savaş başlamadan çok önce öldürülür. Mesela, Irak Savaşı öncesinde Amerikan işgalini gerekçelendirmek için uydurulan yalanlar hala hafızalarda. Bugün Suriye’ye girmek için gerekçe arayan Türkiye’deki iktidar kliğinin yüzde 85’ini kontrol ettiği medya üzerinden yapmaya çalıştıkları da George W. Bush’un Irak’ı işgal öncesi yaptıklarından açıkçası pek farklı değil.
            İngiliz düşünür Bertrand Russel der ki, “savaş kimin haklı olduğuna değil, kimin güçsüz olduğuna karar verir.” Tamamen silah kapasitesine ve kaba güce dayalı savaşlar için Russel elbette ki haklı, ama bu durum savaş öncesi durumlar için de geçerli. Hitler, Stalin gibi ya da zaman zaman ABD’nin yaptığı gibi uygun koşullar oluştuğunda sahip olunan kaba güce dayanılarak bölgesel ya da küresel bir düzen kurmaya yeltenilebiliyor. Bu tür hareketler elbette ki ahlaken ve uluslararası hukuk açısından meşru değildir. Ama bu tür eylemlerin meşru olmadığını kendilerine söyleyebilecek ve geri adıma zorlayabilecek bir güç yoksa şayet reel politiğin ahlaksız ilkeleri gereği dilediklerini yapabiliyorlar. Şayet bu çapta bir gücünüz yoksa uluslararası alana tekabül eden her adımınızda meşruiyeti ve uluslararası hukuk kurallarını gözetmek zorundasınız. Belli ki Türkiye’deki muhteris iktidar kliğinin Suriye’deki gelişmelere dair anlayamadığı nokta da bu.
            Söz konusu iktidar kliğinin Suriye konusundaki ihtirasları ile ülkenin sahip olduğu güç; bu kliğin Suriye’ye dair hayalleriyle Türkiye’nin uluslararası hukuktan kaynaklanan meşru hakları arasında bir uçurum bulunuyor. Eğri oturup doğru konuşalım, meşruiyet ve uluslararası hukuk açısından Türkiye, Suriye’de etkin bir askeri varlık gösteren Rusya’nın sahip olduğu haklar kadar bir hakka ve meşruiyete sahip bulunmuyor. Şöyle ki, uluslararası hukuk ve uluslararası sistem meşru Suriye devleti olarak hala Esed Rejimi’ni görüyor. Resmen Esed rejiminin egemenliği altındaki Suriye topraklarının bazı kısımlarının farklı silahlı grupların kontrolü altında olması uluslararası hukuk açısından hiçbir anlam ifade etmiyor.
            Uluslararası hukuk açısından egemen Esed rejiminin resmi daveti üzerine bu ülkeye asker ve silah gönderen Rusya’nın uluslararası hukuk tarafından tanınan Suriye sınırları içerisindeki eylemleri, Esed rejiminin rızası olduğu müddetçe, uluslararası hukuk açısından maalesef hiçbir sorun taşımıyor. Esed’in talebi olduğu müddetçe Rusya, Suriye topraklarındaki Esed muhalifi güçleri yok etme hakkına sahip olduğu gibi Esed rejiminin rızası dışında Suriye topraklarına yönelik herhangi bir dış müdahaleye karşı koyma hakkına da sahip bulunuyor.
            Suriye ile 910 km’lik ortak sınırı bulunan Türkiye’nin ise, uluslararası hukuk açısından maalesef böyle bir hakkı bulunmuyor. Türkiye’nin hukuk çerçevesinde Suriye topraklarına yönelik tek meşru hakkı Türk topraklarına yönelik herhangi bir saldırı sonrasında bu saldırıyı gerçekleştiren unsurları hedef alan, süresi ve kapsamı kısıtlı sıcak takipten (hot pursuit) ibaret. Elbette ki angajman kuralları gereği sınır ihlallerine yönelik önlemleri de uluslararası hukuk açısından meşru. Daha ötesi ise hayal.
            Sahi Türkiye hangi meşru davete veya ihtiyaca dayanarak Suriye topraklarına girecek? Türkiye’yi Esed rejimi mi davet ededec, yoksa terörist dediği PYD mi? Uluslararası dostlarına birlikte mücadele ediyorlarmış görüntüsü vermeye çalıştığı IŞİD mi? Yoksa Esed rejimine karşı desteklediği diğer radikal gruplar mı? İyi de meşru muhataplık açısından bunların hiçbirinin uluslararası hukukta hiçbir karşılığı yok ki.
            Dolayısıyla Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin (BMGK) daimi ve daimi olmayan toplam 15 üyesinin ortak tavrını yansıtan ve Suriye’deki PYD mevzilerini top ateşine tutan Türkiye’yi hem uyaran, hem de kınayan BMGK başkanlık açıklamasına hiç şaşırmamak gerekir. Kendi sınırlarımızın korunması, topraklarımızın savunulması ve halkımızın güvenliğinin sağlanması dışında, BMGK kararlarına dayanmayan, her türlü maceracı eylemden de uzak durmak gerekir.
            “Rusya’nın Suriye’de ne işi var?” tarzı boş efelenmeler kalabalıkların kulağına hoş gelse de, bilin ki bunlar hukuken hiçbir anlamı olmayan boş sözler. Başbakan Yardımcısı Yalçın Akdoğan’ın yaptığı gibi, bu tür boş hamasetin peşine takılıp Suriye’de 10 km’lik güvenlik koridoru açmaktan bahsetmek de hayalci bir safsatadan ibaret. Bir BMGK kararına dayanmadan ve uluslararası meşruiyeti sağlanmadan bunu yapabilmenin hiçbir imkanı yoktur. Yeni bir fikir olmayan Suriye içerisinde bir güvenlik koridoru oluşturmak mümkün olsaydı geçtiğimiz 5 yıl içerisinde zaten çoktan yapılmış olurdu.
            Özetin özeti: Türkiye’nin çıkarları Türkiye’nin sınırlarında başlar. Türkiye’nin ve Türk halkının güvenliği Türkiye’nin sınırlarında korunur. Bunun ötesine geçecek her adım talihsiz bir maceracılık olarak ülkenin felaketine dönüşür. Uyarmadı demeyin!

Not: Çarşamba akşamı Ankara'nın en korunaklı yerinde doğrudan Türk Silahlı Kuvvetleri'ni hedef alan, 28 kişinin öldüğü, 61 kişinin yaralandığı terör saldırısını şiddetle kınıyor, yaralılara şifa, şehitlerimize rahmet, yakınlarına sabır ve metanet diliyorum. Milletimizin başı sağolsun, Allah beterinden korusun...

 
           

           
           
           



           

13 Şubat 2016 Cumartesi

‘Yeni Türkiye’ tarihin hangi aşamasında?


Türkiye maalesef hiç bir zaman gerçek bir demokratik hukuk devleti olmayı başaramadı. Onun içindir ki “Türk demokrasisi” diye bir şeyden bahsetmek aslında mümkün değil. Demokrasinin Türkiye serüveni 1800’lerde başlayan ve henüz hedefine ulaşamamış olan inişli çıkışlı bir demokratileşme hikayesinden ibarettir. Bu serüvenin hak ve özgürlüklere daha saygılı olunan bazı dönemlerinde demokrasi idealine daha yakın olunmuş, hak ihlallerinin ve hukuksuzlukların doruğa çıktığı bazı dönemlerinde ise demokrasi idealinden iyice sapılmıştır.
            “Yeni Türkiye”, temel hak ve özgürlüklerin sürekli ihlal edilmesinden, bir türlü gerçek bir hukuk devleti olunamamasından, dolayısıyla demokrasinin tam yerleşememesinden kaynaklanan ağır sorunlarla anılan geçmiş dönemlerle arasına bir fark koyma iddiasıyla AKP ve Erdoğan yanlıları tarafından çarpıcı bir söylem olarak gündeme getirildi. Şu kaderin garip cilvesine bakın ki, “Yeni Türkiye” denilen dönem demokrasi, hukuk ihlalleri, keyfilikler, zulümler, gasplar, temel hak ve özgürlükler açısından Türkiye’nin en berbat dönemini tanımlar hale geldi. Herkesin bildiği diğer tüm zulümleri ve ihlalleri bir kenara bırakıp sadece mal güvenliği ve mülkiyet dokunulmazlığına dair ihlallere baksak dahi  “Yeni Türkiye”nin içinde yaşadığımız bu çağa ve insanlığın eriştiği gelişmişlik düzeyine ait olmadığını rahatlıkla görebiliriz.
            Söylem ve eylemleri günümüz evrensel hukuk ilklerine, temel insan hak ve özgürlüklerine dair normlara, demokrasinin gereklerine ve hukuk devleti nosyonuna uymayadığı halde AKP hükümeti ve Erdoğan rejiminin “Yeni Türkiye” diye etiketleyerek pazarlamaya bayıldığı bu dönem acaba tarihin hangi aşamasına denk düşüyor? Her gün hukuksuz ve keyfi bir şekilde holdinglere, özel şirketlere, özel eğitim kurumlarına el koyan; Melek İpek örneğinde olduğu gibi vatandaşların aileleriyle birlikte yaşadıkları evlerini bile zorla gasp etmeye çalışan AKP hükümeti ve Erdoğan rejiminin “Yeni Türkiye” diyerek Türkiye’yi yaşadığı çağdan koparıp nerelere ve hangi eski devirlere doğru sürüklediğini isterseniz birlikte saptamaya çalışalım.
            Basit bir tanımlamayla mülkiyet hakkı malike kullanma, semerelerinden yararlanma, devretme, tüketme yetkilerini veren bir haktır. Mülkiyet hakkı ona sahip olana, hakkın konusu olan eşya üzerinde ve kanunların çizdiği sınırlar içinde dilediği gibi tasarruf etme (kullanma) yetkisini verir. Bu hak, 12 Eylül 1980 askeri darbesi sonrası 1982 yılında yapılan Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 35. maddesinde “Herkes, mülkiyet ve miras haklarına sahiptir. Bu haklar, ancak kamu yararı amacıyla, kanunla sınırlanabilir” denilerek açıkça güvence altına alınmıştır. Bankalara, şirketlere, okullara, dershanelere, gazetelere, televizyonlara ve hatta insanların aileleriyle yaşadıkları evlere keyfi ve hukuksuz bir şekilde el koyan AKP hükümeti ve Erdoğan rejimi ise, zihniyetleri ve uygulamalarıyla çokça eleştirilen 12 Eylül askeri darbesinin eseri olan 1982 Anayasasının bile çok gerisine düşmüştür.
            İsterseniz Türk siyasi tarihi içerisinde kalmak şartıyla biraz daha gerilere gidelim. Bazı tarihçiler tarafından bu topraklarda demokratikleşmenin ilk somut adımı olarak değerlendirilen 3 Kasım 1839 tarihli Tanzimât Fermânı tüm vatandaşların can, mal ve namus güvenliğinin sağlanmasını garantiye almıştır. Herkesin mal ve mülküne sahip olmasını, bunları miras olarak bırakabilmesini öngören Tanzimat Fermanı, özel mülkiyeti tam bir güvence altına almak suretiyle müsadereyi kaldırmıştır. Özel mülklere hukuksuz ve keyfi bir şekilde el koymak suretiyle hukuken kutsal olan mülkiyet dokunulmazlığını hiçe sayan AKP hükümeti ve Erdoğan rejimi ise Tanzimat Fermanı ile mülkiyet dokunulmazlığını garanti altına alan Osmanlı Devleti’nin bile gerisine düşmüştür.
            Müthiş bir ilkesizlik, oportunizm ve Makyavele parmak ısırtacak bir pragmatizm sergilenerek Suriyeli mülteciler üzerinden yapılan kirli ve çirkin pazarlıklar, bu pazarlıklara eşlik eden tehditler ve şantajlar sonucu göstermelik olsa da üyelik müzakerlerinin yeniden başladığı Avrupa Birliği (AB) için de mülkiyet dokunulmazlığı, can ve mal güvenliği en önemli esaslardandır. Kaldı ki, Almanya ve Nazi işgali altındaki diğer ülkelerdeki Yahudilerin mülklerinin keyfi şekilde gasp edilmelerinden yola çıkılarak, AB’nin atası durumundaki Avrupa Kömür Çelik Topluluğu’nun kurulmasından bile önce kaleme alınan Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS) de mülkiyet dokunulmazlığının altını önemle çizer.
            AİHS şöyle der: “Her gerçek veya tüzel kişi, mallarından yararlanmasına saygı gösterilmesi hakkına sahiptir. Herhangi bir kimse ancak kamu yararı gereği olarak ve kanunun ön gördüğü koşullar ile devletler hukukunun genel ilkeleri çerçevesinde mülkünden mahrum edilebilir. Herkes, yasal şekilde elde ettiği mülküne sahip olma, kullanma, elden çıkarma ve miras bırakma hakkına sahiptir. Bunların kaybı karşılığında zamanında adil bir tazminat ödenmesi koşulu ile kamu menfaati nedeniyle veya yasada öngörülen koşullar çerçevesinde yapılması dışında hiç kimsenin elinden mülkü alınamaz. Mülkün kullanımı, kamu menfaati için gerekli olduğu ölçüde yasa ile düzenlenebilir.”
            Mülkiyet hakkı ve mülkiyet dokunulmazlığı Birleşmiş Milletler tarafından 10 Aralık 1948’de kabul edilen, Türkiye’nin de imzacısı olduğu, 30 maddelik İnsan Hakları Evrensel Bildirisi’nin (İHEB) birinci kuşak hakları arasında da yer alır. İHEB’in 17. Maddesi aynen şöyle der: “Her şahıs tek başına veya başkalarıyla birlikte mal ve mülk sahibi olmak hakkını haizdir. Hiç kimse keyfi olarak mal ve mülkünden mahrum edilemez.”
            Çağdaş uluslararası hukukun en önemli metinleri arasında yer alan ve bu yönüyle demokratik hukuk devletlerine yön veren bu sözleşme ve bildirilerde yer alan ilkeler AKP hükümeti ve Erdoğan rejimi tarafından açıkça yok sayılmakta ve büyük bir pervasızlıkla ihlal edilmektedir. AKP hükümeti ve Erdoğan rejimi zihniyet olarak, zulüm ve gasplarıyla bu sözleşmeleri ihtiyaç haline getiren Hitler Almanyasını andırmaktadır. Yani çağdaş hukuk ve demokrasi tarihinde 1950’lerinin bile çok gerisine düşmüş bir “Yeni Türkiye”den bahsediyoruz.
            Keşke bu kadarla kalsa yine iyi. İngiltere’de yayınlanmakla birlikte Avrupa ve dünya demokrasi ve hukuk tarihi için çok önemli bir metin olan 1215 tarihli Büyük Özgürlük Fermanı (Magna Carta Libertatum), “Özgür hiç kimse kendi benzerleri tarafından ülke kanunlarına göre yasal bir şekilde muhakeme edilip hüküm giymeden mal ve mülkünden yoksun bırakılmayacak, kanun dışı ilan edilmeyecek, sürgün edilmeyecek veya hangi şekilde olursa olsun zarara uğratılmayacaktır.” der. Tamamen kendilerine bağladıkları ve dolayısıyla tarafsızlığını yitirmiş olan yargının hükmünü bile beklemeden bankalara, şirketlere, okullara, özel müklere keyfi bir şekilde el koyan AKP hükümeti ve Erdoğan rejimi, bunları yapmak suretiyle 1215 İngiltere Krallığı’nın bile çok gerisine düşmüştür.
            İslâm dini ve İslam hukuku da özel mülkiyeti, kişilerin mal-mülk sahibi olmalarını caiz görmüş, mülkiyet hakkını ve mülkiyet dokunulmazlığını korumak için tedbirler almıştır. Hatta mülkiyet dokunulmazlığı İslam’a göre mülkiyet tanımının bizatihi içeriğinde vardır. Şöyle ki, İslam’a göre mülkiyet, hukuken yalnızca sahibine tasarruf imkanı veren ve izni olmadıkça sahibinden başkasını mülkiyet metası üzerinde faydalanma ve tasarruftan alıkoyan bir haktır. Tariften de anlaşılacağı üzere, bir kişi meşru bir yolla herhangi bir mal elde ettiğinde, artık o mal sadece ona ait olur. Yine bu aidiyet, başkasını o maldan yararlanmaktan veya üzerinde tasarrufta bulunmaktan men eder.
            AKP hükümeti ve Erdoğan rejiminin artık sıklıkla yaptığı gibi sırf muhalif oldukları için birilerinin mal varlıklarına, şirketlerine, medya organlarına keyfi bir şekilde el koymak ya da hukuksuz bir şekilde bu mülkleri müsadere etmek İslam dininin getirdiği hukuki güvenceler açısından cahiliye dönemine bir geri dönüş anlamına gelir. Çünkü, sırf muhaliftir diye bir şahsın veya bir grubun mal varlığına el koymak cahiliye âdetlerindendir. Bankalara, şirketlere, okullara, gazetelere, televizyonlara, ailelerin yaşadığı evlere keyfi ve hukuksuz el koyan, özel mülkleri pervasızca gasp eden AKP hükümeti ve Erdoğan rejiminin “Yeni Türkiye”si, 1400 yıl önce gelmiş olan İslam’ın gerisine düşmüş ve cahiliye dönemine ait hale gelmiştir.
            Öyleyse şunu kolaylıkla söyleyebiliriz: Hangi açıdan bakılırsa bakılsın bu çağa, bu devre, insanlık medeniyetinin bugünkü seviyesine ait olmayan AKP’nin ve Erdoğan’ın “Yeni Türkiye”si tam tamına tarihin İslam öncesi cahiliye devrine aittir.

31 Ocak 2016 Pazar

​Tarih tenasühçü bir ruh gibi tekerrür mü ediyor?

            Türkiye büyük bir bunalımdan geçiyor. Sınırsız dikta hevesleri ülkenin başını beladan belaya sokarken insanların hayatlarını karartıyor. Hukuksuzluklar ve keyfilikler ülkeyi yaşanmaz hale getiriyor. Kutuplaştırıcı ve düşmanlaştırıcı dil sosyal barışı bozuyor, kimsede huzur bırakmıyor. Kurumlara, kurallara, ilkelere ve demokratik teamüllere saygısızlık zirve yaparken devlet hızla yönetilemez hale geliyor.
            Öte yandan, demokrasi açığının devasa bir uçuruma dönüştüğünde hemen herkes hemfikir. Ülkeyi bir öngörülemezlik karanlığına teslim edenler yüzünden kimse emin olamadığı geleceğine güven içerisinde bakamıyor. Hukuk devletinin yerinde yeller esiyor. Kifayetsiz partizanlar ve muhteris yandaşların işgali altındaki devlet bürokrasisi ise tam anlamıyla mefluç. Hukukun, denetimin olmadığı, ehliyetin yerini nepotizmin aldığı bir ortamda usulsüzlük ve yolsuzluk norm olmuş durumda. Medya iktidar üzerindeki toplumsal denetim vazifesini yerine getirmek şöyle dursun kendi derdine düşmüş halde. İfade ve basın özgürlüğünün üzerindeki baskıları, gazetecilere ve aydınlara yönelik tehditleri dile getirmek, sansürden ve baskılardan söz etmek bile büyük cesaret istiyor.
            Her tarafından çatırtıların geldiği ekonomimiz istikrarlı şekilde dolaşıma sokulan istatistiki yalanlar üzerinden yürütülen algı yönetimiyle adeta cesedini sürüklüyor. Dış politikayı ise hiç sormayın. Gerçeklikle bağlarını neredeyse tamamen koparmış hayal kahramanlarının dümende olduğu dış politikada başarılı sonuç alınan tek bir adıma rastlanmıyor.
            Türkiye’nin tüm bu alanlardaki utanç verici fotoğrafını en son  Freedom House, Human Rights Watch ve Uluslararası Şeffaflık Örgütü raporları objektif bir şekilde gözler önüne serdi. Malesef, Türkiye’nin bu raporlar üzerinden verdiği son görüntü ancak denetimsiz yoz bir diktatörün koşar adım felakete sürüklediği iflas etmiş bir ülkenin (failed state) verebileceği türden. Üstelik bütün evrensel, toplumsal, kültürel, tarihi, milli ve manevi değerlerin, ahlaki ilkelerin içi boşaltılmış durumda. Öyle ki, hamasete gelince en değer eksenli olduğunu iddia edenler toplumun en yozlaşmış kesimlerini oluşturur hale geldi.              
            Tarihin başka dönemlerinde, dünyanın başka ülkelerinde yaşananlar adeta kötücül bir tenasühcü ruh gibi bugün ülkemize musallat olmuş sanki. Tarihin kırılma noktalarını işaretleyen kavşaklarda hep olageldiği gibi bu sefer de tüm sorunların odağında bu sorunların büyük ölçüde kaynaklığını yapan  tek bir kişi yer alıyor. Yine tarih boyunca benzer örneklerde görülegeldiği gibi, azgın ihtiraslarıyla sorunlara kaynaklık eden bu türden muktedirlerin propaganda kabiliyetleriyle kolayca yönlendirebildikleri kitleler, baştacı yaptıkları bu figürlerin benzerlerinin yol açtığı acı tecrübelerden hiç ders almıyor. Oysa tarih bu tür muhterislerin yönetimindeki ülkelerin sürüklendiği felaketlerle dolu.
            Gelin isterseniz iktidar, güç, refah ve istikrar vaatleriyle kitleleri efsunlamayı başarabilen, ancak sadece yoksulluk, yıkım, göşyaşı, kan ve ölüm gibi felaketler getiren diktatörlerden sadece bir tanesinin hikayesine şöyle bir gözatalım. Bakalım bu muhteris diktatör size de tanıdık gelecek mi?
            “(Bu süreç sonunda) bütün kurumsal kısıtlamalardan kurtulma ve ‘iktidar karteli”nin bütün kesimleri karşısında karşı konulmaz bir üstünlük kazanma noktasına ulaştı... Yüksek düzeyde kişiselleşmiş yönetim tarzı siyasetin belirlenmesinde kollektif katılım denebilecek her şeyi yıprattı. Bu tek parçalı yapı, iktidar eliti içinde (bile), kişilerin hayatlarına ve özgürlüklerine yönelik tehlikeler yaratmasının yanı sıra, muhalefetin örgütlenmesini de neredeyse imkansız hale getirdi. ...(Kendi) şahsi iktidarını ise aşırı biçimde güçlendirdi. Fren oluşturabilecek (kurumların yanı sıra) daha ihtiyatlı danışmanlığın alanı önemli ölçüde daraldı.
            Sürekli bir Hobbesvari “herkesin herkese karşı savaşı” niteliğindeki birbirine rakip iktidar derebeylikleri arasındaki mücadele ise kendisinin hemen altındaki düzeyde gerçekleşiyor ve bütün otoritenin kaynağı olarak kendisinin sahip olduğu olağanüstü konumu güçlendiriyordu. Farklı iktidar oluşumlarının (hareket, devlet bürokrasisi, ordu, büyük şirketler, polis) hem bireysel hem de grupsal çıkarlarını bölüyordu. Bu durumda kendisi, tek belirleyici olarak içeride işleri, tıpkı dış siyaset alanında yaptığı gibi, ikili ilişkilerle yürütüyordu. Bir yerde destek veriyor, bir başka yerde vermiyordu. Tek hakem olarak davranıyor ve (işlerine) karışmamayı tercih ettiği ya da (böyle davranmaya) zorlandığı ve astlarını kendi aralarında çatıştırdığı zaman bile bu tutumundan vazgeçmiyordu.
            Aslında bu kendi otoritesinin kaçınılmaz bir sonucundan çok, planlı bir ‘böl ve yönet’ stratejisiydi. Siyaseti birleştirmek için eşgüdüm sağlayan herhangi bir organ olmadığı için. bütün çıkar grupları ancak kendisinin verdiği destek sayesinde meşruluk kazanabiliyordu. Bu durumda, her grup kaçınılmaz biçimde bu desteği kazanmak ya da sürdürmek adına ‘onun için çalışıyordu’. Böylece iktidarının sürekli büyümesi ve kendi ideolojik saplantılarının yaygınlaşması sağlanıyordu.
            Tutarlı yönetim yapılarının geri döndürülemez şekilde dağılması sadece (liderin) mutlak üstünlüğünü yansıtan ve süsleyen her şeyi kapsayıcı lider kültünün bir ürünü değil, aynı zamanda her şeyi gören, her şeyi bilen, yanılmaz lider efsanesinin bu durumu bizatihi yönetim ilkesi haline getirmiş olmasıydı. Ayrıca, hep tanık olduğumuz gibi, zaman içinde lider kültü yalanına kendisi de inandı. Oysa akılcı karar verme bakımından bu iyi bir öncül değildi.
            Bu durumda, ... (kendisinin) liderliğine ve izlemekte olduğu tehlikeli siyasete mutlak bir itaatin oluşması ve hiç kimsenin meydan okumaması şaşırtıcı değildi. Çekincelere rağmen rejimin iktidar elitinin bütün kesimleri bu noktada kendi kaderlerini lidere bağlamışlardı. Ya uyum sağlayacaklar ya da yok olacaklardı.” (Cilt II, s. 119-120)
            Bu kişilik ve süreçler eminim size de tanıdık gelmiştir. Çünkü bu diktatör profiline geçmişte ya da günümüzde, uzakta veya çok yakında rastlamak maalesef mümkün. Ian Kershaw’ın iki ciltlik (Hubris ve Nemesis), oldukça hacimli Hitler biyografisinden alıntıladığım bu birkaç satır keşke sadece Adolf Hitler’in özelliklerini ve dikta sürecini yansıtan tarihten karanlık bir hikaye olarak kalsaydı. Elini milyonlarca insanın kanına bulaştırmış Hitler gibi lanetli ruhlar keşke tarihin farklı dönemlerinde, farklı coğrafyalarda sürekli dolaşıp durmasa ve kendi halklarının başına bela olacak despotların bedenlerinde tekrar be tekrar reenkarne olmasaydı. 

19 Ocak 2016 Salı

“Diktatör” vs. “hain”


CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu, anayasayı, hukuku ve demokratik ilkeleri hiçe sayarak ne pahasına olursa olsun bir tek-adam rejimi kurmaya çalışan Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a bugüne kadar defaatle “diktatör” dedi. Ama bu sözünü CHP 35. Kurultayı’nda tekrarlaması nedense Saray ve hükümet çevrelerinde büyük bir öfke ve tepkiyle karşılandı. Dokunulmazlığı olduğu halde Kılıçdaroğlu’nun hakkında bir savcılık derhal soruşturma başlattı. Erdoğan da 100 bin liralık tazminat davası açtı. Başbakan Davutoğlu ve diğer AKP’liler ise Kılıçdaroğlu’na çok sert tepkiler gösterdiler.
            Ülkenin bütünlüğünü, milletin birliğini, devlet organları ve kurumları arasındaki uyumu temsil etmesi gereken bir cumhurbaşkanının, koruyacağına namusu ve şerefi üzerine yemin ettiği tarafsızlığını hiçe sayarak her an siyasete müdahale etmek suretiyle Kılıçdaroğlu’nun sert sözlerine hedef olması hakikaten üzücü. Doğruya doğru  Kılıçdaroğlu’nun “Diktatör bozuntusu olan adam senin için şeref ve namus ne anlama geliyor? Oturacaksın bunun hesabını vereceksin. Ya tarafsızlığını korursun, saygı görürsün ya da sana her gün namus ve şeref kavramını hatırlatırım. Sen bu yemini niye ettin? Tarafsızlığını korumazsan bu lafları ağırlaştırarak devam ettireceğim. Bir de dindar geçiniyorsun. Ona göre sadece o dindar. İnançlı adamda namus ve şeref önemlidir” sözleri çok sert, çok ağır. Ama kabahat sadece onda mı?
            Bu yazıda Anayasa’yı, hukuku ve demokratik teamülleri hiçe saydığı için yukarıdaki ağır sözlere hedef olan, sürekli oldu-bittiler ve fiili durumlar oluşturarak bir tek-adam rejimi peşinde koşan Erdoğan’ın ülkeyi nasıl bir uçurumun kenarına getirdiğini tartışmayacağım. Sadece şu soruların cevabını aramaya çalışacağım: Kimlere, neden ve ne zaman diktatör denilir? Diktatörler ne zaman kendi halkları tarafından “diktatör” olarak anılamaz hale gelir? Bir diktatöre “diktatör” denilemez hale geldiği zaman ona ne denilir? Bir ülkede diktatörlük konsolide olduğu oranda “diktatör” kavramının kullanılamadığı, yerine ise tüm muhalifleri hedef alacak şekilde “ihanet”, “hainlik”, “vatan haini” gibi kavramların tedavüle sokulduğu ne kadar doğrudur?
            Hemen belirtmeliyim ki tarihin hiçbir aşamasında hiçbir diktatör kendisini “diktatör” olarak görmemiştir. Her devirde, her türden diktatör kendilerini ülkelerinin ve milletlerinin iyiliğini düşünen ve onları kurtaracak olan eşsiz liderler olarak görmüştür. Hatta Allah’ın o ülkeye layık gördüğü bir lütuf olarak gören diktatörlerin yanı sıra diktatörlük işini iyice abartarak kendilerini doğrudan Tanrı yerine koyan (Firavunlar gibi) örnekler de yok değildir. Bir modern diktatörlükte, diktatörün doğum günü şerefine yapılan bir tören vesilesiyle onun huzurunda sergilenen bir tiyatroda diktatörün bir bebek olarak gökten inerken nasıl temsil edildiğini kendi gözleriyle görmüş biri olarak yazıyorum bunu. O diktatör, bir “kutsal kitap” yazarak tüm halkını o kitabı okumaya zorlamakla da bilinirdi.
            Elbette ki diktatörlerin kendilerine “diktatör” dememelerinden ve denilmesini istememelerinden daha fecisi, “diktatör” diyenleri dediklerine pişman etmeleridir. Kabul etmek gerekir ki, bir diktatöre kendi ülkesinde hala “diktatör” denilebiliyorsa bu sadece o ülke için umudun henüz tükenmediğini ve iş işten geçmediğini gösterir. Şundan emin olabiliriz ki, bir ülkede diktatörlük kurumsallaştıkça o ülkede kaybolacak ilk kelime “diktatör” kelimesi olacaktır. “Diktatör” kelimesinin yerini ise hızla irili ufaklı bütün muhalifler için kullanılan “ihanet”, “hainler”, “vatan haini” vs gibi kelimeler alacaktır. Bir ülkede zalim bir diktatöre karşı “diktatör” sıfatının kullanılması ne kadar azalmış, muhaliflere yönelik “ihanet” ve “hain” suçlamaları ne kadar yaygınlaşmışsa diktatörlük de o kadar güçlenmiş, o kadar yerleşmiş demektir.
            Hikaye burada tabii ki bitmez. Diktatörler, diktatörlüklerini tam tesis ettikten ve ülkelerinde hala “diktatör” olarak anıldıkları o tatsız aşamayı kanlı ya da kansız ama mutlaka başarıyla geçtikten sonra onlar için güzel günler başlıyor demektir. Son aşamaya varmış olan diktatörler kendileri için kullanılan “diktatör” gibi rahatsız edici sıfatları da geride bırakırlar. Onlar artık sadece “Yüce Lider”, “Führer”, “Il Duce”, “El Caudillo”, “Ulu Önder”, “Milli Şef”, “Reis” vb gibi kulağa hoş gelen ve güç müptelası herkesin içini gıcıklayan “güzel” sıfatlarla anılır hale gelirler.
            Ortak özellikleri ülkelerini keyiflerince talimat vererek ve baskıyla yönetmek olan diktatörlerin elbette ki hepsi aynı değildir. Adolf Hitler ve Benito Mussolini gibi ideolojik olanları da vardır, Napolyon Bonapart, Josip Broz Tito, Ho Chi Minh gibi “şefkatli” olanları da. Josef Stalin gibi diktatörlüğünü tek parti diktası ile kamufle eden diktatörlere de rastlanır. Francisco Franco ve Muammer Kaddafi gibi askeri diktatörlüklerin örneklerine de.
            Yukarıda da belirttiğim gibi bu diktatörlük türlerinden herhangi birini dört başı mamur bir şekilde kurumsallaştıran diktatörler kendi halkları tarafından artık diktatör olarak anılmazlar. Çünkü geride ne demokrasi ve özgürlük, ne de kendilerini öyle anabilecek bir halk bırakırlar. Bu yüzden, yaptıklarıyla 60 milyon insanın ölümünden sorumlu olacak Adolf Hitler, “Führer”dir artık. “Büyük Temizlik” adı altında milyonlarca muhalifini katleden ve en az 20 milyon insanın ölümünden sorumlu olan Josef Stalin diktatörlüğü süresince ülkesinde Rusça’da “çelik” anlamına gelen “Stalin”dir. Zaten İtalyanlar da Ruslar gibi yapmış ve 400 bin insanı öldüren Benito Mussoloni’ye iktidarının zirvesindeyken, doğal olarak, “faşist diktatör” diyemeyecekleri için, “Il Duce” demeyi tercih etmişlerdi.
            Devam edelim. Kanlı savaşların, iç savaşların ve korkunç katliamların yanısıra kulağa hoş gelen “İleri Büyük Atılım”, “Kültür Devrimi” ve “100 Çiçek Kampanyası” gibi sözde devrimleri sırasında 50 milyona yakın insanın ölümünden sorumlu tutulan Mao Zeodung, kan kızılı devrimini yerleştirdikten sonra artık “Başkan Mao”dur. Öte yandan, Kuzey Kore’de 3 milyon insanın ölümünden sorumlu olan Kim-il Sung çoktan “Yüce Lider” konumuna ulaşmıştır bile. Eli 2 milyon insanın kanına bulaşmış Saddam Hüseyin bile ülkesinde diktatör olarak değil, “Büyük Amca” olarak anılırdı.
            Ayrıca, faşist baskılarla İspanya’da 2 milyon insanı katleden Franco’ya kim diktatör diyebilirdi ki? Olsa olsa o artık bir “El Caudillo” idi. Kendi vatandaşı olan en az 3 milyon insanın katili Pol Pot bile “Bir No’lu Kardeş”ti, diktatör değil. Romanya’da binlerce insanın ölümünden sorumlu Nikolay Çavuşesku şüphesiz ki isminin önünde “diktatör” yerine “Karpatların Dâhisi” sıfatını görmekten son derece memnundu. Diktatörlükleri belirli bir aşamaya ulaştıktan sonra ne Kübalılar Fulgencio Batista y Zaldívar’a diktatör diyebilmişti, ne Şilililer Auguste Ugarte Pinochet’e, ne Haitililer Francais Duvalier’e, ne de Nikaragualılar Anostocio Garcia Somoza’ya. Tıpkı milyonların katili Rus Çarı 2. Nikolay ya da Kongo’da on milyonlarca insanı katleden Belçika’nın sömürgeci Kralı Leopold’a kendi ülkelerinde katil ya da diktatör denilemediği gibi.
            Uyguladıkları hukuksuzlukları, keyfilikleri, baskıları ve işledikleri zulümlerinden dolayı bugün birilerine hala “diktatör” denilebiliyorsa buna sadece sevinmek lazım. Asıl o kişiye herkesin “Reis” demek zorunda kalacağı gün o ülke için iş işten geçmiş demektir.