Freedom House etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Freedom House etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Mart 2015 Perşembe

Herkes yanlış, sadece Erdoğan diktası mı doğru?


Meşhur fıkradır. Mutlaka duymuşsunuzdur. Fıkramızın kahramanı Temel otoyolda ters yöne girer. Bunu gören trafik polisi, sürücüleri uyarmak için radyodan anons yaptırır. Bu arada ters yolda ilerleyen Temel de radyo dinlemektedir. Polis radyodan, “Lütfen dikkat! Ters yönde ilerleyen bir araç var!” diye anons yapar. Temel kızgınlık içerisinde bağırır, “Ne bir tanesi hepsi hepsi!..”
Türkiye’yi medeni ve özgür dünyanın bir parçası yapan demokratik, hukuki, temel hak ve özgürlükleri önceleyen ne kadar değer ve norm varsa hoyratça aşındırıp, büyük ölçüde yok ederek Türkiye’yi ait olduğu dünyadan koparıp hızla yalnızlaştıran Erdoğan dikta rejiminin durumu da tıpkı fıkradaki Temel’in durumu gibi. Ters yöne girdiği son derece aşikar olduğu halde, doğru yolda olduğuna dair güçlü iddia ve propagandasını sürdürüyor. Erdoğan’ın fıkradaki naif kahramandan farkı da bu zaten! Temel farkında olmayarak ters yönde ilerlediği halde Erdoğan, kendisi ve çevresindekilerin adının karıştığı vahim şaibelerden kurtuluşu bilinçli ve planlı bir şekilde ters yöne girmekte ve o yönde ilerlemekte görüyor.
Polisiye filmlerde de polisin kovaladığı hırsız ya da katillerin yakalarını kurtarmak için araçlarıyla ters yöne girdikleri sahneler hani az değildir. Bunlar film meraklıları için heyecanlı sahneler olsa da gerçek hayatta hırsız ve caniler ters yöne girmekle sadece kendilerinin değil, takip eden polisler ile karşı yönden gelen masum sürücülerin ve yolcuların da hayatını riske ederler. Suçüstü yapılan şaibelerinden dolayı yurtiçinde hukukun kırıntısını, bağımsız yargının esamisini bırakmamaya azmetmiş olan Erdoğan diktası, bana göre son derece bilinçli olarak Türkiye’yi de dünyadan koparmaya çabalıyor. Böylece uluslararası hukukun ve uluslararası hukuki mercilerin alanına da girme tehlikesi bulunan şaibelerinin hesabını vermekten kurtulmayı hesaplıyor. Türkiye’yi uluslararası hukukun etki alanının dışına taşıma gayretinin ise Özbekistanlaşma ya da Kuzey Koreleşmeden başka bir yolu bulunmuyor. Zaten ters yöndeki Türkiye de hızla oraya doğru ilerliyor.
Bu yüzden yazının başlığında “Herkes yanlış, sadece Erdoğan diktası mı doğru?” diye sormamızın ciddi gerekçeleri var. Erdoğan’ın ve ekibinin ilk 2 dönemlerinde Türkiye’yi Avrupa Birliği ile üyelik müzakerelerine taşıyan devrim niteliğindeki pek çok demokratikleşme hamlelerinin ulusal ve uluslararası demokratik çevrelerden sürekli teşvik, destek ve övgü gördüğünü bilmeyenimiz yok. Bu teşvikleri ve övgüleri yapan ulusal ya da uluslararası tüm toplumsal kesimlerin, sivil toplum örgütlerinin, özgür medyanın, fikir önderlerinin, kurum ve kuruluşların bugün tamamının Erdoğan ve çevresindeki çeteye sert eleştiriler yönelten bir pozisyonda olması hiç basit bir tesadüf olabilir mi?
İsterseniz sadece son 10 gün içerisinde Erdoğan diktası ve çetevari eylemleriyle dikkat çeken çevresine yönelik uluslararası saygın çevrelerden ve kuruluşlardan gelen sert eleştirilere şöyle bir göz atalım. Göz atalım ki Erdoğan diktasının ters yönde ilerlediğinin ne kadar açık ve seçik olduğuna dair hiç kimsenin herhangi bir kuşkusu kalmasın.
Avrupa Birliği: 8 Ekim 2014 tarihinde yayınlanan Türkiye’nin 2014 AB İlerleme Raporu’nda Türkiye’de demokrasi ve hukuk devletinden geriye gidiş konusunda güçlü tespitler ve sert uyarılar yer aldı. Raporda bağımsızlığı ciddi darbe yiyen yargı ve HSYK’nın bağımsız kalması gerektiği vurgulanarak, Twitter ve YouTube yasakları ile basını hedef alan sansür girişimleri ve baskılar sert bir dille eleştirildi.
Ayrıca AB mercileri, Türk demokrasisi için önemli bir kırılma noktası olan 14 Aralık medya darbesi ile ilgili de defalarca açıklama yaptı. AB mercilerinin ilk açıklaması özgür medyaya saldırının gerçekleştiği gün geldi. AB Yüksek Temsilcisi ve AB Komisyonu Başkan Yardımcısı Federica Mogherini ve Genişleme’den sorumlu AB Komisyonu üyesi Johannes Hahn’ın, 14 Aralık 2104 Pazar günü, yaptıkları ortak açıklamada, polis baskını ve tutuklamalarının demokrasinin temel ilkesi olan basın hürriyeti ile bağdaşmadığı vurgulandı. AB’nin ancak çok önemli gördüğü konularda ortak açıklama yaptığını da bir yere not edelim.
Gazetecileri Koruma Komitesi (CPJ): 17 Aralık 2014 günü Türkiye’ye özel bir basın özgürlüğü raporu yayınlayan CPJ’ye göre Türkiye aralarında; Eritre, Etiyopya, Çin ve Bangladeş’in de olduğu dünyanın en kötü 10 ülkesi arasında yer alıyor. Rapora göre, Türkiye dünyada en çok gazetecinin hapiste olduğu ülkeler arasında da 10. Sırada bulunuyor. CPJ, basına olan baskının önceki yıllara göre yüzde 10 civarında daha da arttığını kayıtlara geçirmiş durumda.
İngiliz Gazeteciler Birliği (NUJ): 38 bin üyeli İngiliz Gazeteciler Birliği (NUJ), 24 Aralık 2014 tarihinde yaptığı açıklamada, Türkiye'de medyanın yüzde 70’inin hükümet tarafından kontrol altında tutulduğunu belirtti. NUJ sene başından itibaren Türkiye’de sosyal medya siteleri ve bağımsız medya kuruluşlarına uygulanan sansüre dikkat çekilerek, bu baskılar karşısında İngiltere hükümetine sessiz kalmaması için çağrıda bulunuldu.
Avrupa Parlamentosu: Erdoğan diktası ve AKP iktidarı Avrupa Parlamentosu’ndan tarihinin en ağır diplomatik ikazına 15 Ocak 2015 günü muhatap oldu. Aralarında Zaman Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni ve Samanyolu Medya Grubu Başkanı Hidayet Karaca’nın da olduğu gazetecilere yönelik ‘14 Aralık Özgür Basına Darbe Operasyonu’nun kınandığı karar, 593 vekilden 551’inin oylarıyla onandı. AKP’nin üye olduğu ECR grubu dahi kınamaya destek verdi. Bazı iktidar partisi üyelerinin son dakika lobi faaliyetleri ise büyük hüsranla sonuçlandı.
ABD Temsilciler Meclisi: Türkiye’de basın özgürlüğüne yönelik saldırılar, 435 sandalyeli ABD Temsilciler Meclisi’de yer alan Demokrat ve Cumhuriyetçi partinin 90 üyesinin 2 Şubat 2015 günü Dışişleri Bakanı John Kerry’ye yazdığı bir mektupla sert bir dille eleştirildi. Zaman ve Samanyolu TV’ye yapılan polis baskınlarına değinen ABD’li siyasetçiler, Kerry’ye ‘derin kaygı’larını iletti.
Sınır Tanımayan Gazeteciler Örgütü (RSF): 11 Şubat 2015 günü Dünya Basın Özgürlüğü Endeksi’ni yayınlayan RSF, değerlendirdiği 180 ülke arasında Türkiye’yi basın ve ifade özgürlüğü alanındaki çok ciddi ihlallerinden dolayı 149. sıraya yerleştirdi. 44,16 puanla Türkiye, Burundi, Myanmar, Zimbabve ve Kamboçya gibi ülkelerin gerisinde kaldı.
Freedom House: Demokrasi ve özgürlükler konusundaki derecelendirmesiyle bilinen Freedom House’un her yıl yayınladığı “Basın Özgürlüğü Raporu”nda 2014 yılında “özgür olmayan ülkeler” kategorisinde yer alan Türkiye, bu yıl kendisine ancak “yarı özgür ülkeler” kategorisinde yer bulabildi. Temel gösterge olarak “cezaevindeki gazeteci sayılarını” alan Freedom House, hapis dışında basına yapılan dayanılmaz baskılara yeterli düzeyde hassas olmamakla eleştiriliyor.  
Center for American Progress (CAP): ABD Başkanı Obama’ya yakınlığıyla ve Türkiye dostu olmakla bilinen Washington merkezli düşünce kuruluşu CAP, 12 Mart 2015 günü yayınladığı “Türk Amerikan ilişkileri: Bir Adım İleri, Üç Adım Geri (The U.S.-Turkey Partnership: One Step Forward, Three Steps Back)” başlıklı raporunda, adeta AKP’den yaka silkerek, “ABD, AKP’nin hükümet yanlısı seslerinin ülkenin ‘değerli yalnızlığı’ olarak adlandırdıkları şeyin keyfini çıkarmasına izin vermeli,” denildi.
Avrupa’nın Fikir Önderleri: 13 Mart 2015 günü aralarında eski cumhurbaşkanı, başbakan ve bakanların olduğu Avrupa fikir dünyasının önde gelen 8 entelektüeli, Project Syndicate için kaleme aldıkları ortak bir makaleyle Erdoğanlı son yılların Türkiye’sini hak ve özgürlükler açısından yerden yere vurdu. Finlandiya’nın Nobel Barış Ödüllü eski Cumhurbaşkanı Martti Ahtisaari ve eski Fransa Başbakanı Michel Rocard ile İtalya, İspanya ve Hollanda’nın eski Dışişleri bakanları Emma Bonino, Marcellno Oreja Aguirre ve Hans van den Broek’un yanı sıra Avusturya Dışişleri Bakanlığı eski Genel Sekreteri Albert Rohan, Münih Güvenlik Zirvesi Başkanı Wolfgang Ischinger ve Roma’daki Uluslararası İşler Enstitüsü Başkan Yardımcısı Nathalie Tocci’nin imzalarının yer aldığı “An EU-Turkey Reset (Bir AB-Türkiye Sıfırlaması)” başlıklı makalede “İfade hürriyeti, kuvvetler ayrılığı ve hukukun üstünlüğü Erdoğan yönetiminde artan bir şekilde erozyona uğratıldı” tespiti yapıldı. 
Bipartisan Policy Center (BPC): ABD’nin saygın düşünce kuruluşlarından BPC’nin yine 13 Mart 2015 günü yayınladığı raporda, Erdoğan rejiminin yargıya, hukuka ve ifade özgürlüğüne saldırılarının, politika ve ekonomiyi kalbinden vurduğu belirtildi. BPC raporunda, ‘artan otoriterlik, ifade özgürlüğüne yönelik kısıtlamalar ve yolsuzluk’ Türkiye’nin kronik problemleri olarak sıralandı. Hükümetin (Bank Asya gibi) halka açık şirketlere müdahalesi ve yabancı yatırımcıları gerekçesiz bir şekilde denetlemesinin, yatırımların azalmakta olan inancını daha da olumsuz etkileyen demokrasi dışı eğilimi gösterdiği kaydedildi.
New York Times (NYT): Demokrasi ve insan hakları ihlalleri konusunda duyarlı pek çok Batılı medya kuruluşu gibi NYT’da da sıklıkla Türkiye’deki diktatoryal gidişata dair analizler yer alıyor. En son 13 Mart 2015 günü Obama Yönetimi’ne yakınlığıyla bilinen NYT’da yayınlanan başmakalede Erdoğan liderliğinde Türkiye’nin giderek artan bir şekilde otoriterleştiği ve NATO ile bağlarının kopmaya başladığı kaydedilerek sert eleştiriler yöneltildi.
ABD Senatosu: Ve nihayet, Türkiye’deki basın özgürlüğü ihlalleri ABD’de Cumhuriyetçi ve Demokrat Partili senatörleri farklılıklarını bir kenara bırakarak 18 Mart 2015 günü Dışişleri Bakanı John Kerry’ye hitaben ortak bir mektup yazmaya itti. 100 senatörden 74’ünün imza verdiği tarihî mektup, 14 Aralık’ta gerçekleşen özgür basına yönelik darbe operasyonunu da sert ifadelerle eleştirdi.
Örnekleri çok daha uzatmak mümkün ama sanırım bu kadarı kafi. Diyeceğim o ki iyice çok geç olmadan, birileri ne yapıp edip, ters yönde hız yapıp pervasızca yol alarak herkesin can güvenliğini tehlikeye atan Temel’e ulaşmalı. Şöyle sıkı bir sarsmalı ve yapmakta olduğu şeyin ne kadar tehlikeli ve ahmakça olduğunu anlamasını sağlamalı. İş işten geçmeden önce bunu yapabilecek birileri var mı acaba?


17 Şubat 2015 Salı

Hidayet Karaca, haydutluk ve Türkiye’nin eriyen itibarı


Siyasi nedenlerden veya kendi vahim suçlarını örtmek için herhangi bir suçu olmayan masum insanları hedef alan yozlaşmış bir siyasi irade, illa ki hukuk dışına çıkmak, daha fazla suç işlemek ve haydutluk kabilinden ahlaksız eylemlere imza atmak zorundadır. Özellikle yolsuzlukları, hırsızlıkları, rüşvetçilikleri ve gayri ahlaki, gayri hukuki suçları ve işlemleri ayyuka çıkmış bir iktidarsanız, suçlarınıza ortak olmayan ve bu suçları sorun eden kitlelere dair hukuksuz bir zeminde yapıp edecekleriniz zulümden başka bir şey olamaz. Tıpkı savcıların direktifi ve ilgili mahkemelerin kararları eşliğinde hukuk çerçevesinde yolsuzluk, rüşvet ve casusluk faaliyetlerine karşı görevini yapmaktan başka suçları olmayan polisler ve polis amirlerine yapılanlar gibi. 22 Temmuz 2014 tarihinde abuk-subuk ithamlarla gözaltına alınan ve o tarihten bu yana haksız yere hapishanede tutulan polis amir ve memurları ile ilgili hala bir iddianame ortaya konulamazken, karşı karşıya kaldıkları hukuksuz ve haksız muamele elbette ki zulümden başka kelimeyle ifade edilemez.
            17-25 Aralık 2013 tarihinde patlak veren tarihi yolsuzluk ve rüşvet skandalından dolayı gerçek hukuk ve yargının kırıntısına bile tahammül edemeyen despotik Erdoğan rejimi, maalesef o tarihten itibaren muhalif gördüğü kesimlere karşı polisi ve yargıyı aşama aşama en adi bir silaha dönüştürmekten çekinmemiştir. Bu despotik ve hukuksuz süreçte normal hukuk kurallarına göre asla suç olmayacak söylem ve eylemlerden suçlar üretilmiş, suç olarak lanse edilecek herhangi bir fiili olmayanlar hakkında ise sahte belgeler ve uydurma deliller üretme yoluna gidilmiştir. Sıradan bir demokratik hukuk devletinde büyük cürüm sayılan suçlara gırtlaklarına kadar batmış durumdaki muktedir suç mafyası masum insanlara yönelik zulüm ve gadirleriyle suç galerilerini genişlettikçe genişletmişlerdir.
            Hiç şüphesiz ki 17-25 Aralık 2013 yolsuzluk, rüşvet ve casusluk skandalının ana aktörlerinin suç galerilerine ilave ettikleri en feci cürümlerden biri de Samanyolu Medya Grubu Genel Müdürü Hidayet Karaca’yı görülmedik bir haydutlukla özgürlüğünden mahrum bırakmaktır. Türkiye’nin açık ara en çok satan gazetesi Zaman’ın Genel Yayın Yönetmeni Ekrem Dumanlı ve bir grup TV dizisi çalışanı ile birlikte 14 Aralık 2014 sabahı gözaltına alınan Karaca, o günden bu yana haksız yere cezaevinde tutuluyor. Karaca, pazartesi günü cezaevinden gönderdiği mektupta, “65 gündür hiç bir delil ortaya konulmadan Silivri Cezaevi’nde tutuklu bulunuyorum. Tutukluluk gerekçesi ise; 2009 yılında yayınlanmış “Tek Türkiye” dizisinde geçen iki diyalogdan ibaret. Böylece birden terör örgütü yöneticisi oluverdim. Özgürlüğüm “Özgür Medyaya” yapılan darbeyle gasp edildi” diyerek karşı karşıya kaldığı haydutluğa adeta isyan ediyor.
            Tıpkı Hidayet Karaca gibi bugüne kadar hukukla hiçbir şekilde başı derde girmemiş pek çok sıradan vatandaş da her geçen gün daha da despotlaşan Erdoğan rejiminin hedefinde bulunuyor. 12-13 yaşlarındaki çocukların Erdoğan’a hakaret ettikleri gerekçesiyle yıllarca hapse çarptırıldığı bir baskı ortamında, daha birkaç gün önce, Şanlıurfa’da 14 Aralık 2014 günü özgür medyayı hedef alan sindirme saldırısını protesto eden 30’a yakın kişi gözaltına alınıverdi. Aralarında Şanlıurfalıların yakından tanıdığı bir işadamı da vardı. O saygın işadamı 24 saat kaldığı gözaltından çıkarken televizyonlara aynen şunları söylüyordu: “55 yaşındayım. Bugüne kadar herhangi bir şekilde hukuk ihlalinde bulunmadığım için ne karakol, ne de mahkeme yüzü gördüm. Nasip bugüneymiş! 14 Aralık günü özgür medyaya yapılan saldırıyı protesto ettiğim için dün gözaltına alındım. Bu gözaltı benim için büyük bir şereftir.”
            Bu ülkenin en şerefli insanlarını elindeki iktidar gücünü hayasızca istismar ederek, her biri ayrı bir suç teşkil eden hukuksuz eylemlerle yıldırmaya çalışmak Erdoğan rejiminin karakteri oldu maalesef. Erdoğan rejimi, Türkiye ve dünyadaki iyilik ve yardımlaşma kampanyalarıyla bilinen Hizmet hareketi başta olmak üzere, muhalif gördüğü her kesime yönelik keyfi, hukuksuz ve arsızca saldırdıkça dünyada yalnızlaşan ve tecrit edilen yine Erdoğan’ın kendisi oluyor. Yandaş gazetecilerine bizzat itiraf ettiği bu yalnızlaşmayı her ne kadar kendisi “umursamıyorum” diyerek geçiştirmeye çalışıyorsa da Türkiye’nin bu haklı tecritten büyük zararlar gördüğü muhakkak. Ama eminim ki, Erdoğan’ın kara propaganda makinası gibi kullandığı kamu medyasının ve yaygın yandaş medyanın tesirinde kalmayan dünya kamuoyu Türkiye’de neler olup bittiğini bu ülkede yaşayanlardan çok daha sağlıklı analiz edebiliyor. Bu sayede kimlerin masum olduğunu, kimlerin suç batağı içerisinde debelendiğini de rahatlıkla görebiliyor.
Erdoğan’ın dikta rejimi belki kendi destekçi kitlelerini yalanlar, iftiralar ve kara propagandalarla aldatabiliyor, ama bu yalan ve iftiralarla dünya kamuoyunu aldatması pek mümkün olmuyor. Bu yüzden de despotik Erdoğan rejimi, Erdoğan’ın şahsında, tüm dünyada kendisinden uzak durulması gereken bir cüzzamlı muamelesi görüyor. Doğrusu Erdoğan bu tavrı fazlasıyla hak ediyor, ama olan şerefli Cumhurbaşkanlığı koltuğunu doldurduğu Türkiye’ye oluyor. Suç batağına gömüldüğü halde ütopik hayaller aleminde yaşayan, herkesten, her kesimden şüphelendiği korkunç bir paranoya hissi ile temelsiz bir özgüven patlaması arasında gidip gelen ruh haletiyle Erdoğan, Türkiye’nin artık taşımakta zorlandığı bedeli ağır bir yük haline dönüşmüş bulunuyor. Aktörü olduğu suçlardan, şaiyası ayyuka çıkmış şüpheli ilişkilerinden ve herkesin az çok bildiği ulusal ve uluslararası zafiyetlerinden dolayı Erdoğan’ın bizzat kendisi tam teşekküllü bir milli güvenlik sorunu haline gelmiş durumda.
Şimdilerde tartışmalı iç güvenlik paketiyle en adisinden bir sıkıyönetim rejimini sürekli kılmaya çaba harcayan despotik Erdoğan rejimi, sıradan masum insanları hedefe koydukça dünyanın demokratik kurum ve çevrelerinin tepkilerinin de hedefi haline geliyor. Gün geçmiyor ki uluslararası saygın medya organlarında veya Foreign Policy, The American Interest, Foreign Affairs vb gibi prestijli mecralarda Erdoğan’ın despotluğunu, keyfiliğini ve hukuksuzluklarını hedef alan bir haber ya da yazı yayınlanmasın. İnsan hakları örgütlerinin, sivil haklar savunucusu kuruluşların, gazetecilik meslek örgütlerinin de hedefinde her geçen gün daha da despotlaşan Erdoğan rejiminin keyfilikleri bulunuyor.
Yani Erdoğan’ın başında bulunduğu Türkiye’nin itibarı Erdoğan’ın eriyen itibarıyla birlikte maalesef hızla eriyor. ABD ve Avrupa ülkeleri vb gibi demokratik hukuk devletlerinin yetkililerinin bir arada görünmekten, liderlerinin aynı fotoğraf karesine girmekten utanır oldukları bir despotik lidere dönüşen Erdoğan, yine maalesef Türkiye’yi de hızla hak etmediği “haydut devletler” kategorisine doğru itiyor. Erdoğan ve çevresindeki bir grup kendini kaybetmiş zümrenin kışkırtıcı, bölücü, had hudud tanımayan keyfilikleriyle milletin birliği ve ülkenin bütünlüğünden gelen çatırtı sesleri güçlendikçe Türkiye uluslararası entelektüel çevrelerde giderek daha fazla “iflas etmiş devlet – failed state” çerçevesinde değerlendiriliyor.
Özgürlük Evi (Freedom House), Sınır Tanımayan Gazeteciler Örgütü, Uluslararası Af Örgütü, İnsan Hakları İzleme Örgütü (HRW), Gazetecileri Koruma Komitesi (CPJ), Article 19 ve benzeri referans alınan pek çok kuruluşun hazırladığı objektif rapor ve indekslerde Erdoğan diktası altındaki Türkiye hızla irtifa kaybediyor. Keyfilikler ve hukuksuzluklar arttıkça Türkiye’nin oldukça berbat ve giderek daha da kötüleşen bu yeni konumu geri döndürülemez bir soruna dönüşüyor. Mesela basın özgürlüğü açısından Sınır Tanımayan Gazetecilerin son indeksinde 180 ülke arasında 149. sıraya yerleşen Türkiye, Freedom House tarafından “medyası özgür olan” ülkeler arasında görülmüyor.
Dünyada Twitter’da en fazla sansür uygulanan ülke payesini hak eden Türkiye, Facebook’daki sansür talebiyle Hindistan’dan sonra ikinci sırada yer alıyor. Hindistan ile Türkiye arasındaki nüfus uçurumu göz önüne alındığında Türkiye nüfusa oranla bu alanda da açık ara birinci duruma yükseliyor. Bütün insan hakları ve demokratik hassasiyeti yüksek uluslararası gazetecilik örgütlerinin sert tepkisine muhatap olan Erdoğan diktası, Avrupa Parlamentosu'ndaki bütün siyasi grupların rekor imzayla destek verdikleri kınama kararlarının hedefine oturuyor. Aynı şekilde Demokrat ya da Cumhuriyetçi oldukları fark etmeksizin Amerikan Kongresi’ndeki 88 temsilci Ekrem Dumanlı ve Hidayet Karaca’nın isimlerini güçlü ifadelerle geçirdikleri bir mektubun altına imza koyuyor.
Gazeteci dostumuz Hidayet Karaca gibi masum insanları görülmedik pervasızlıkta bir haydutlukla ve hiçbir hukuki gerekçe gösterme zahmetinde bulunmadan yaklaşık 70 gündür cezaevinde tutan despotik Erdoğan rejimi, zaten berbat durumda olan kendi itibarını yok ettiği gibi Türkiye’ye de onarılması oldukça güç ve telafisi uzun zaman alacak büyük zararlar veriyor. Karaca ve benzerleri başta olmak üzere, Türkiye halkı bu ahlaksız zulmü hak etmediği gibi, Türkiye Cumhuriyeti de ahlaki ve hukuki hiçbir değeri tanımayan zalimlerin yol açtığı kahredici bu itibarsızlığı asla hak etmiyor!