Ekrem Dumanlı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ekrem Dumanlı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Nisan 2015 Pazar

AKP ülkeyi kaosa sürüklüyor


Anlaşılan o ki hak, hukuk, özgürlük tanımayan AKP iktidarı yeni yönetim tarzı olarak sistematik haydutluğu iyice benimsemiş durumda. 17-25 Aralık 2013 tarihli yolsuzluk operasyonlarıyla rüşvet, hırsızlık ve yolsuzlukları suç üştü yapılan AKP hükümeti, o tarihten başlayarak Türkiye’deki yerleşik hukuk sistemini tarumar etti. Dönemin başbakanının talimatları ve militan başbakanlık müsteşarının aracılığıyla kolluk güçleri yargının vermiş olduğu talimat ve kararları uygulamadı. Yetmedi 17/25 Aralık’ta ortalığa saçılan mide bulandırıcı pislikleri örtme gayretiyle tüm bakanlıklar birer organize çete militanına dönüştürüldü. Her bakanlık, kendilerince istihdam edilmiş binlerce bürokratın hukuksuz ve keyfi bir şekilde tasfiyesi için kolları sıvadı.
Bu süreçte demokratik hukuk devletlerinin olmazsa olmazı durumundaki güçler ayrılığı sistemi ortadan tamamen kaldırıldı. Demokrat geçindiği dönemlerde bile “yargının devlet içinde ayrı bir güç gibi hareket ettiği”nden şikayetlenen Erdoğan liderliğindeki bir yıkım ekibi hak ve özgürlükler, demokrasi ve hukuk adına önlerine ne çıktıysa yerle bir ettiler. Yıktıklarının yerine koydukları ucubelerde ise hukukilik ve meşruluk şartına riayet etme ihtiyacı asla duymadılar. Kendi reform çabalarının demokrasi ve hukuk adına ne kadar kurumsallaşmış sonucu varsa zıvanadan çıkmış bir Frekenştayn gibi yok edip geçtiler. Yürütme olarak hiçbir kural, hukuk kaidesi ve ahlaki ilkeyle kendilerini bağlı hissetmeyen iktidar güruhu, bu süreçte sadece yargıyı iğfal etmekle kalmadı, yasamayı da kendi suç galerilerinin failleri arasında baş köşeye oturttular.
Halkı demokrasi, evrensel hukuk, temel insan hak ve özgürlükleri çerçevesinde yönetmekten tamamen vazgeçip iyiden iyiye ülkeye topyekun tahakküm etmeye yönelen niyeti bozuk bu dar kadro, yasamanın yerine talimatı ve fermanı, hukukun yerine ise talimatla karar alan kurgu mahkemeleri koydu. Devletin ağır aksak da olsa işleyen mekanizmasına görülmedik bir kin ve nefretle saldırmak ve işleyen sisteme hınçla çomak sokmakla kalmadılar, devleti topyekun ortadan kaldıracak hamlelere soyundular. Türkiye’deki rejim tereddütsüz tam bir parlamenter sistem olmasına rağmen, tüm kanunları ve kanunların anası anayasayı yok sayarak fiili ve cebri olarak adeta bir başkanlık sistemi varmış gibi hoyratça hareket eder hale geldiler. Siz sakın “başkanlık sistemi” dememe aldanmayın. Ortada sistem falan yok. Sadece kendisini “başkan” zanneden bir zat var. O zat da hukuktan ve anayasadan almadığı fiili yetkilerle suç üzerine suç işliyor. Bu sayede mevcut kurulu düzeni bilinçli ve sistematik bir şekilde paralize ederek ortadan kaldırmayı hedefliyor. Elbette o boşluğu da “başkanlık sistemi” kamuflajı altında nevi şahsına münhasır bir diktatörlük rejimiyle doldurmayı amaçlıyor.
Tartışmakta olduğumuz mesele yüksek siyasetin alanı olan ve soğukkanlılıkla ele alınması icap eden sadece rejimin karakteri konusu olsa yine bir nebze olsun tahammül edilebilir. Ancak, tüm erken belirtilerinden anlaşılabildiği kadarıyla ortaya çıkacak bir ucubenin tesisi için, her gün yüzlerce insanın hunharca katledildiği kaotik bir bölgenin ortasındaki bu ülke, doymak bilmez güç ve iktidar hırsından başka bir özelliği olmayan kriminal ve son derece tehlikeli bir kadro tarafından göz göre göre kaosa sürükleniyor. Belli ki bu iktidar güruhu “yapıcı kaos – constructive chaos” yaklaşımını tamamen yanlış anlıyor. Anladıkları çerçevesinde var olan düzeni yok edip, bu sayede yeni bir düzene ihtiyaç oluşturup onun üzerinden arzuladıkları rejim tasarımını gerçekleştirebilme amacı güdüyor. Bu amaçla da masum insanlara akla hayale gelmedik iftiralar ve delilsiz suçlamalarla gözaltı ve tutuklama kararları verebiliyorlar. Muhalif kim varsa haksız ve hukuksuz şekilde üzerine gidiliyor, insanlar korkutuluyor, sindiriliyor, mafyatik yöntemlerle doğrudan mal varlıklarına el koyacak kadar haydutluk denemeleri yapılıyor.
Tüm halkın gözleri önünde Türkiye’nin en büyük holdinglerinden Çukurova Grubu’nun nasıl talan edildiğini hep birlikte gördük. Ülkedeki en büyük mobil telefon operatörü olan Turkcell; birçok TV ve gazeteden oluşan medya organları da dahil Holding şirketlerinin hükümet beslemesi yandaş işadamlarına nasıl peşkeş çekildiğine de şahit olduk. Türk ekonomisini ve özellikle bankacılık sistemine olan güveni temelinden sarsmak pahasına sergiledikleri görülmedik bir gözüdönmüşlükle Bank Asya’ya yönelik haydutluk da herkesin gözleri önünde gerçekleşmedi mi?
Bu haydutluklar devam ederken aylar boyunca onlarca soruşturma ve denetimden geçmiş olan hayır ve yardım derneği Kimse Yok Mu? hakkında kural ve hukuk dışı tek bir delil bulamayan iktidarın gene bir bakanlar kurulu kararıyla KYM’nin yardım faaliyetlerine nasıl darbe vurmaya çabaladığına da şahitlik etmedik mi? Somut bir ihmal veya usulsüzlük bulamayan iktidar 113 ülkede yardım faaliyetlerinde bulunan KYM’yi bugünlerde temelsiz ve mesnetsiz iftira ve suçlamalarla “terör örgütü” olarak suçlama hazırlığı içerisinde. IŞİD, el-Kaide, İBDA-C, PKK ve benzeri eli kanlı terör örgütlerine “terör örgütü” bile diyemeyen ve bu terör örgütlerine vazifeleri gereği operasyon yapan tüm polislerle birlikte savcı ve hakimlere de operasyon üzerine operasyon düzenleyerek hapse atan bir iktidarın hayır ve yardım faaliyetleri dışında bir suçu olmayan KYM’yi “terör örgütü” olarak suçlaması belki tuhaf ama itiraf etmeliyim ki kendi içerisinde bir tutarlılık arz ediyor. IŞİD, el-Kaide, PKK ve Erdoğan’ın lideriyle sarmaş dolaş olduğu radikal İBDA-C terör örgütü değilse mantık gereği doğal olarak yardım kuruluşu KYM bir terör örgütüdür.
Bu kaotik süreçte masum insanlara casusluk ve vatan hainliği gibi akla hayale gelmeyecek suçlamalarla kumpas kuran iktidarın bu kumpasa alet olmayan TÜBİTAK Başkan Yardımcısı Hasan Palaz’a ve kurum olarak TÜBİTAK’ın kendisine neler yaptığına da şahit olduk. Sahte delil oluşturma girişiminin parçası olmayı reddettiği için Hasan Palaz, iki ayrı uyduruk tutuklama kararıyla haftalardır demir parmaklıklar arkasında. Türkiye’nin yetişmiş en iyi beyinlerinden oluşan TÜBİTAK’taki 1000’in üzerindeki araştırmacı ve bilim adamı ise derhal atılarak kurum fiilen yok edilmiş durumda. Boşalan yerleri ilahiyatçılar, veterinerler ve hayvanat bahçesi yöneticileri ile dolduran iktidar çetesi, bilim ve teknolojiden ne anladığını da bu vesileyle cümle aleme göstermiş oldu.
Öte yandan, 17/25 Aralık 2013 yolsuzluk operasyonlarını gerçekleştiren polis amirlerinin, savcıların ve hakimlerin gözaltına alınarak, tutuklanarak, sürgün edilerek, görevden alınarak ve memuriyetten ihraç edilerek gerçekleştirilen zulümleri de gördük. Evrensel demokratik hukuka ve tabii hakim ilkesine aykırı bir şekilde ihdas ettikleri kurgu Sulh Ceza Mahkemeleri üzerinden 22 Temmuz 2014 tarihinde gerçekleştirilen hukuk dışı operasyonlar sonrasında tutuklanan 17/25 Aralık yolsuzluk operasyonunda görev almış polis amirleri hakkında aradan geçen 9 aya rağmen ne somut bir suç delili, ne de bir iddianame ortaya koyan AKP’nin proje yargısı şimdilerde bu zulümlerine her gün bir yenisini eklemekle meşgul.
14 Aralık 2014’te bir dizi senaryosundan dolayı onlarca kişiyi gözaltına alacak kadar akıl ve mantıkla ilişkisini kesmiş bu zalimler güruhu, yine aynı gerekçeyle 140 güne yakın bir zamandır bazı polis amirleri ile birlikte Samanyolu Yayın Grubu Başkanı Hidayet Karaca’yı da açık bir haydutlukla özgürlüğünden alıkoyuyor. Zaman Gazetesi Yayın Yönetmeni Ekrem Dumanlı’nın mesleki gerekleri yerine getirmesine engel olacak şekilde seyahat özgürlüğünü keyfi bir şekilde kısıtlayabiliyor. Bunlar yetmezmiş gibi yakın tarihi askeri darbeler ve müdahalelerle dolu olan Türkiye’de yeni darbe teşebbüslerini ve ordu içerisindeki cunta yapılanmalarını belgeleriyle ortaya koyarak seçilmiş hükümeti ve demokrasiyi ipten alan gazeteci Mehmet Baransu da akla hayale gelmedik suçlamalarla hapsediliyor. Cezaevindeki Baransu, dünya çapındaki gazetecilik başarısıyla yüzyılın en önemli 100 araştırmacı gazetecileri listesine onurla girerken, darbe teşebbüslerini açığa çıkardığı cuntacı generallerin aynı süreçte serbest bırakılması da garabetin bir başka boyutunu teşkil ediyor.
İpin ucu bir kere kaçmaya görsün, her gün yeni bir skandalla karşılaşmak kaçınılmaz oluyor. Tıpkı Cumartesi gecesi bir mahkemenin verdiği tahliye kararının başına gelenler gibi. Gazeteci Hidayet Karaca ve suça gömülmüş hükümet tarafından 22 Temmuz 2014 ve sonrasında hapse atılmış polis amirlerinin maruz kaldığı hukuk ihlallerinden yola çıkan bir üst mahkeme bu mağdurların tutukluluk halini sona erdirecek bir tahliye kararı vermiş durumda. Ama maalesef tıpkı yarım yamalak demokrasimizi olduğu gibi anayasa, hukuk ve yargıyı da iğfal eden aynı iktidar çetesi kararın açıklandığı andan itibaren mahkemenin bu kesin kararını yok sayarak hukuksuz şekilde hapse attıkları insanların tutsaklığını devam ettirmek için olmadık işlere kalkışıyorlar.
Ne yazık ki, hukuka ve adalete hizmet yerine suçüstü yakalanmış iktidar çetesine hizmeti maharet sanan bazı yargı mensupları akla hayale gelmedik yöntemlere başvurarak bu haydutluğa alet oluyorlar. Böylece bugüne kadar yaptıkları hukuksuz işlemlere ve aldıkları hukuksuz kararlara yenilerini ekleyerek ileride hesabını yargı önünde vermekte güçlük çekecekleri yeni suçlar işlemekten imtina etmiyorlar.
Türkiye, maalesef, siyasi ve maddi iktidar ihtirasından başka değer tanımayan, hukuksuz ve despot bir güruhun elinde her geçen gün yeni bir haydutluk örneğiyle karşılaşıyor. Ülkeyi demokratik hukuk ilkeleri çerçevesinde yönetme sorumluluğu taşıması gerekenler görülmedik haydutluklara imza atıyor. Suç üstüne suç işliyor. Herkesin gözleri önünde adım adım ülkeyi sonu belirsiz bir kaosa sürüklüyor.

17 Şubat 2015 Salı

Hidayet Karaca, haydutluk ve Türkiye’nin eriyen itibarı


Siyasi nedenlerden veya kendi vahim suçlarını örtmek için herhangi bir suçu olmayan masum insanları hedef alan yozlaşmış bir siyasi irade, illa ki hukuk dışına çıkmak, daha fazla suç işlemek ve haydutluk kabilinden ahlaksız eylemlere imza atmak zorundadır. Özellikle yolsuzlukları, hırsızlıkları, rüşvetçilikleri ve gayri ahlaki, gayri hukuki suçları ve işlemleri ayyuka çıkmış bir iktidarsanız, suçlarınıza ortak olmayan ve bu suçları sorun eden kitlelere dair hukuksuz bir zeminde yapıp edecekleriniz zulümden başka bir şey olamaz. Tıpkı savcıların direktifi ve ilgili mahkemelerin kararları eşliğinde hukuk çerçevesinde yolsuzluk, rüşvet ve casusluk faaliyetlerine karşı görevini yapmaktan başka suçları olmayan polisler ve polis amirlerine yapılanlar gibi. 22 Temmuz 2014 tarihinde abuk-subuk ithamlarla gözaltına alınan ve o tarihten bu yana haksız yere hapishanede tutulan polis amir ve memurları ile ilgili hala bir iddianame ortaya konulamazken, karşı karşıya kaldıkları hukuksuz ve haksız muamele elbette ki zulümden başka kelimeyle ifade edilemez.
            17-25 Aralık 2013 tarihinde patlak veren tarihi yolsuzluk ve rüşvet skandalından dolayı gerçek hukuk ve yargının kırıntısına bile tahammül edemeyen despotik Erdoğan rejimi, maalesef o tarihten itibaren muhalif gördüğü kesimlere karşı polisi ve yargıyı aşama aşama en adi bir silaha dönüştürmekten çekinmemiştir. Bu despotik ve hukuksuz süreçte normal hukuk kurallarına göre asla suç olmayacak söylem ve eylemlerden suçlar üretilmiş, suç olarak lanse edilecek herhangi bir fiili olmayanlar hakkında ise sahte belgeler ve uydurma deliller üretme yoluna gidilmiştir. Sıradan bir demokratik hukuk devletinde büyük cürüm sayılan suçlara gırtlaklarına kadar batmış durumdaki muktedir suç mafyası masum insanlara yönelik zulüm ve gadirleriyle suç galerilerini genişlettikçe genişletmişlerdir.
            Hiç şüphesiz ki 17-25 Aralık 2013 yolsuzluk, rüşvet ve casusluk skandalının ana aktörlerinin suç galerilerine ilave ettikleri en feci cürümlerden biri de Samanyolu Medya Grubu Genel Müdürü Hidayet Karaca’yı görülmedik bir haydutlukla özgürlüğünden mahrum bırakmaktır. Türkiye’nin açık ara en çok satan gazetesi Zaman’ın Genel Yayın Yönetmeni Ekrem Dumanlı ve bir grup TV dizisi çalışanı ile birlikte 14 Aralık 2014 sabahı gözaltına alınan Karaca, o günden bu yana haksız yere cezaevinde tutuluyor. Karaca, pazartesi günü cezaevinden gönderdiği mektupta, “65 gündür hiç bir delil ortaya konulmadan Silivri Cezaevi’nde tutuklu bulunuyorum. Tutukluluk gerekçesi ise; 2009 yılında yayınlanmış “Tek Türkiye” dizisinde geçen iki diyalogdan ibaret. Böylece birden terör örgütü yöneticisi oluverdim. Özgürlüğüm “Özgür Medyaya” yapılan darbeyle gasp edildi” diyerek karşı karşıya kaldığı haydutluğa adeta isyan ediyor.
            Tıpkı Hidayet Karaca gibi bugüne kadar hukukla hiçbir şekilde başı derde girmemiş pek çok sıradan vatandaş da her geçen gün daha da despotlaşan Erdoğan rejiminin hedefinde bulunuyor. 12-13 yaşlarındaki çocukların Erdoğan’a hakaret ettikleri gerekçesiyle yıllarca hapse çarptırıldığı bir baskı ortamında, daha birkaç gün önce, Şanlıurfa’da 14 Aralık 2014 günü özgür medyayı hedef alan sindirme saldırısını protesto eden 30’a yakın kişi gözaltına alınıverdi. Aralarında Şanlıurfalıların yakından tanıdığı bir işadamı da vardı. O saygın işadamı 24 saat kaldığı gözaltından çıkarken televizyonlara aynen şunları söylüyordu: “55 yaşındayım. Bugüne kadar herhangi bir şekilde hukuk ihlalinde bulunmadığım için ne karakol, ne de mahkeme yüzü gördüm. Nasip bugüneymiş! 14 Aralık günü özgür medyaya yapılan saldırıyı protesto ettiğim için dün gözaltına alındım. Bu gözaltı benim için büyük bir şereftir.”
            Bu ülkenin en şerefli insanlarını elindeki iktidar gücünü hayasızca istismar ederek, her biri ayrı bir suç teşkil eden hukuksuz eylemlerle yıldırmaya çalışmak Erdoğan rejiminin karakteri oldu maalesef. Erdoğan rejimi, Türkiye ve dünyadaki iyilik ve yardımlaşma kampanyalarıyla bilinen Hizmet hareketi başta olmak üzere, muhalif gördüğü her kesime yönelik keyfi, hukuksuz ve arsızca saldırdıkça dünyada yalnızlaşan ve tecrit edilen yine Erdoğan’ın kendisi oluyor. Yandaş gazetecilerine bizzat itiraf ettiği bu yalnızlaşmayı her ne kadar kendisi “umursamıyorum” diyerek geçiştirmeye çalışıyorsa da Türkiye’nin bu haklı tecritten büyük zararlar gördüğü muhakkak. Ama eminim ki, Erdoğan’ın kara propaganda makinası gibi kullandığı kamu medyasının ve yaygın yandaş medyanın tesirinde kalmayan dünya kamuoyu Türkiye’de neler olup bittiğini bu ülkede yaşayanlardan çok daha sağlıklı analiz edebiliyor. Bu sayede kimlerin masum olduğunu, kimlerin suç batağı içerisinde debelendiğini de rahatlıkla görebiliyor.
Erdoğan’ın dikta rejimi belki kendi destekçi kitlelerini yalanlar, iftiralar ve kara propagandalarla aldatabiliyor, ama bu yalan ve iftiralarla dünya kamuoyunu aldatması pek mümkün olmuyor. Bu yüzden de despotik Erdoğan rejimi, Erdoğan’ın şahsında, tüm dünyada kendisinden uzak durulması gereken bir cüzzamlı muamelesi görüyor. Doğrusu Erdoğan bu tavrı fazlasıyla hak ediyor, ama olan şerefli Cumhurbaşkanlığı koltuğunu doldurduğu Türkiye’ye oluyor. Suç batağına gömüldüğü halde ütopik hayaller aleminde yaşayan, herkesten, her kesimden şüphelendiği korkunç bir paranoya hissi ile temelsiz bir özgüven patlaması arasında gidip gelen ruh haletiyle Erdoğan, Türkiye’nin artık taşımakta zorlandığı bedeli ağır bir yük haline dönüşmüş bulunuyor. Aktörü olduğu suçlardan, şaiyası ayyuka çıkmış şüpheli ilişkilerinden ve herkesin az çok bildiği ulusal ve uluslararası zafiyetlerinden dolayı Erdoğan’ın bizzat kendisi tam teşekküllü bir milli güvenlik sorunu haline gelmiş durumda.
Şimdilerde tartışmalı iç güvenlik paketiyle en adisinden bir sıkıyönetim rejimini sürekli kılmaya çaba harcayan despotik Erdoğan rejimi, sıradan masum insanları hedefe koydukça dünyanın demokratik kurum ve çevrelerinin tepkilerinin de hedefi haline geliyor. Gün geçmiyor ki uluslararası saygın medya organlarında veya Foreign Policy, The American Interest, Foreign Affairs vb gibi prestijli mecralarda Erdoğan’ın despotluğunu, keyfiliğini ve hukuksuzluklarını hedef alan bir haber ya da yazı yayınlanmasın. İnsan hakları örgütlerinin, sivil haklar savunucusu kuruluşların, gazetecilik meslek örgütlerinin de hedefinde her geçen gün daha da despotlaşan Erdoğan rejiminin keyfilikleri bulunuyor.
Yani Erdoğan’ın başında bulunduğu Türkiye’nin itibarı Erdoğan’ın eriyen itibarıyla birlikte maalesef hızla eriyor. ABD ve Avrupa ülkeleri vb gibi demokratik hukuk devletlerinin yetkililerinin bir arada görünmekten, liderlerinin aynı fotoğraf karesine girmekten utanır oldukları bir despotik lidere dönüşen Erdoğan, yine maalesef Türkiye’yi de hızla hak etmediği “haydut devletler” kategorisine doğru itiyor. Erdoğan ve çevresindeki bir grup kendini kaybetmiş zümrenin kışkırtıcı, bölücü, had hudud tanımayan keyfilikleriyle milletin birliği ve ülkenin bütünlüğünden gelen çatırtı sesleri güçlendikçe Türkiye uluslararası entelektüel çevrelerde giderek daha fazla “iflas etmiş devlet – failed state” çerçevesinde değerlendiriliyor.
Özgürlük Evi (Freedom House), Sınır Tanımayan Gazeteciler Örgütü, Uluslararası Af Örgütü, İnsan Hakları İzleme Örgütü (HRW), Gazetecileri Koruma Komitesi (CPJ), Article 19 ve benzeri referans alınan pek çok kuruluşun hazırladığı objektif rapor ve indekslerde Erdoğan diktası altındaki Türkiye hızla irtifa kaybediyor. Keyfilikler ve hukuksuzluklar arttıkça Türkiye’nin oldukça berbat ve giderek daha da kötüleşen bu yeni konumu geri döndürülemez bir soruna dönüşüyor. Mesela basın özgürlüğü açısından Sınır Tanımayan Gazetecilerin son indeksinde 180 ülke arasında 149. sıraya yerleşen Türkiye, Freedom House tarafından “medyası özgür olan” ülkeler arasında görülmüyor.
Dünyada Twitter’da en fazla sansür uygulanan ülke payesini hak eden Türkiye, Facebook’daki sansür talebiyle Hindistan’dan sonra ikinci sırada yer alıyor. Hindistan ile Türkiye arasındaki nüfus uçurumu göz önüne alındığında Türkiye nüfusa oranla bu alanda da açık ara birinci duruma yükseliyor. Bütün insan hakları ve demokratik hassasiyeti yüksek uluslararası gazetecilik örgütlerinin sert tepkisine muhatap olan Erdoğan diktası, Avrupa Parlamentosu'ndaki bütün siyasi grupların rekor imzayla destek verdikleri kınama kararlarının hedefine oturuyor. Aynı şekilde Demokrat ya da Cumhuriyetçi oldukları fark etmeksizin Amerikan Kongresi’ndeki 88 temsilci Ekrem Dumanlı ve Hidayet Karaca’nın isimlerini güçlü ifadelerle geçirdikleri bir mektubun altına imza koyuyor.
Gazeteci dostumuz Hidayet Karaca gibi masum insanları görülmedik pervasızlıkta bir haydutlukla ve hiçbir hukuki gerekçe gösterme zahmetinde bulunmadan yaklaşık 70 gündür cezaevinde tutan despotik Erdoğan rejimi, zaten berbat durumda olan kendi itibarını yok ettiği gibi Türkiye’ye de onarılması oldukça güç ve telafisi uzun zaman alacak büyük zararlar veriyor. Karaca ve benzerleri başta olmak üzere, Türkiye halkı bu ahlaksız zulmü hak etmediği gibi, Türkiye Cumhuriyeti de ahlaki ve hukuki hiçbir değeri tanımayan zalimlerin yol açtığı kahredici bu itibarsızlığı asla hak etmiyor!

23 Aralık 2014 Salı

Aydınlardan yükselen çığlık


“Her şerde bir hayır vardır” derler. Bazen hayatlarımızı karartan şerre takılıp o şerle birlikte kapımızı umutla çalan hayırları göremeyebiliyoruz. Oysa dünya ve hayat karanlıkla aydınlığın, siyahla beyazın, iyi ile kötünün, hayır ile şerrin iç içe olduğu, birinin diğerinin sebebi veya sonucu olduğu durumlardan ibaret değil midir?
Şayet 14 Aralık 2014 günü, aralarında yaklaşık 1 milyon tirajıyla Türkiye’nin en çok satan gazetesi Zaman’ın Genel Yayın Yönetmeni ve bünyesinde Türkiye’nin en fazla izlenen 14 TV ve radyoların bulunduğu Samanyolu Grubu CEO’su Hidayet Karaca’nın da bulunduğu 31 kişinin ipe sapa gelmez iddialarla gözaltına alınması büyük bir şer ve zulümse, mutlaka bu zulüm ve şerrin sebep olduğu hayırları da görmemiz gerekiyor. Elbette ki hayırları görebilmek için yaşanan şerre şöyle biraz daha yakından ve farklı bir pencereden bakmak gerekiyor.
Her şeyden önce Türkiye’de son dönemde olup biteni, ülkedeki anti-demokratik ve despotik gidişatı belki biz demokratlar yerli ve yabancı dostlarımıza anlatmakta hala güçlük çekiyorduk. Dumanlı’nın, polis tarafından gazete basılarak gözaltına alınması, 80 saat boyunca haksız ve hukuksuz bir şekilde gözaltında tutulması, Hidayet Karaca’nın kurgusal bir TV dizisinin senaristi, yönetmeni ve oyuncularıyla birlikte gözaltına alınması, akabinde yine haksız ve hukuksuz bir şekilde terör örgütü kurmakla suçlanıp tutuklanarak hapse atılması Türkiye’nin içinde bulunduğu vahim durumu tüm çıplaklığıyla gözler önüne seriverdi.
Türkiye’nin hak, hukuk tanımaz bir despotun elinde nasıl keyfi, hukuksuz ve anti-demokratik bir noktaya savrulduğu herkesin gözünde iyice kristalize oldu. Erdoğan diktası altındaki ülkenin demokrasi liginden ne kadar uzaklaştığı tartışmaya mahal kalmayacak şekilde ispatlandı. Özgür basına yönelik akıl almaz bu son darbe, Erdoğan ve ekürisinin nasıl birer zalim despotlara dönüştükleri konusunda doğusuyla batısıyla, kuzeyiyle güneyiyle tüm dünyada hiçbir şüpheyi geride bırakmayacak şekilde bir mutabakata yol açtı.
Enteresan bir şekilde Erdoğan dikta yönetiminin hak ve özgürlükleri hedef alan, basın özgürlüğünü yok etmeyi amaçlayan bu son saldırısı Türkiye içinde de demokrasi ve hukuk hassasiyetini sürdüren herkesi ortak bir ses vermeye teşvik etti. İdeolojik tercih ve yaşam tarzı açısından birbirinden tamamen farklı çevreler bu vesileyle bir araya geldi. Demokrasinin hayatiyeti, hukuk devletinin sürdürülmesi ve Türkiye’nin demokrat ve medeni dünyanın bir parçası olarak kalması için farklı çevrelerden önde gelen aydınlar ortak bir tavır aldı. Solcusu, sağcısı, muhafazakarı, liberali, milliyetçisiyle tüm demokrat aydınların ortak duyarlıklarla verdikleri bu ses dünyanın dört bir tarafında duyulacak adeta bir çığlığa dönüştü.
İlk olarak, 17 Aralık günü gazetelerde yayınladıkları tam sayfa bir bildiriyle Türkiye’nin aydınları, yapılan baskınların ve göz altıların “basın özgürlüğüne ve Türkiye’nin demokratik geleceğine bir darbe” olduğunun altını kalın çizgilerle çizdiler. Aralarında Doğan Akın’dan, Murat Aksoy’a, Mustafa Akyol’dan Mehmet Altan’a, Hayko Bağdat’tan Can Dündar’a, Ali Bulaç’tan Hasan Cemal’e, Yasemin Çongar’dan Nuray Mert’e, Metin Münir’den Zeynep Tanbay’a, Pınar Türenç’ten Perihan Mağden’e, Utku Çakırözer’den Cengiz Çandar’a, Neşe Düzel’den Cafer Solgun’a, Derya Sazak’tan Atilla Sertel’e, Amberin Zaman’dan Yılmaz Odabaşı’na uzanan Türkiye’nin entelektüel birikiminin parlak temsilcileri olan onlarca aydın bu ortak bildiriye imza atarak gazetecilerin derhal serbest bırakılmalarını talep ettiler.
“Bu vahim olayın özgür basına yönelik sistematik hale gelen baskı, yasak ve yıldırma çabalarının son halkası” olduğuna dikkat çekerek, medya ve düşünce özgülüğüne yönelik her türlü müdahaleye sert ifadelerle karşı çıktılar. Zulme ve baskıya karşı özgür medyadan yana tavır alarak onurlu, cesur ve asil duruşlarıyla kıymetli isimlerini tarihe altın harflerle yazdılar ve gelecek nesillere övünç duyabilecekleri bir miras bıraktılar.
Hukuksuzluk, keyfilik, despotizm ve diktanın zirve yaptığı bu zor dönemde aydın izzetine ve namusuna halel getirmeyen ve böylelikle Türkiye’nin entelektüel birikiminin bilhakkın temsilcileri olduklarını ispatlayan bu saygın isimlere 22 Aralık günü yenileri eklendi. Hep birlikte bir “Aydınlar Deklarasyonu” yayınladılar. Türkiye’nin gururu bu aydınlar güçlü bir çığlık halinde “Türkiye demokrasisi için çok geç olmadan, AKP hükümetini girdiği tehlikeli yoldan dönmeye” davet ettiler.
Ahmet Altan’dan, Ahmet İnsel’e, Ahmet Turan Alkan’dan Altan Tan’a, Asaf Savaş Akat’tan Aslı Tunç’a, Ataol Behramoğlu’ndan Aydın Engin’e kimler yoktu ki change.org’ta imzaya açılan bildirinin ana imzacılar listesinde: Ayhan Aktar,  Baskın Oran, Cafer Solgun, Cemal Uşşak, Cengiz Aktar, Cengiz Çandar, Ceren Sözeri, Ceyda Karan, Cihangir İslam, Cüneyt Ülsever, Daron Acemoğlu, Dengir Mir Mehmet Fırat, Doğan Akın, Doğan Satmış, Doğu Ergil, Ergun Babahan, Erkam Tufan Aytav, Erkan Saka, Ertuğrul Günay, Ferhat Kentel, Gencay Gürsoy, Hadi Uluengin, Hasan Cemal, Hayko Bağdat, Herkül Milas, Hilmi Yavuz, İbrahim Betil, İştar Gözaydın, Kazım Güleçyüz, Koray Çalışkan, Kürşat Bumin, Levent Köker, Mario Levi, Maya Arakon, Mehmet Altan, Mehmet Betil, Mehveş Evin, Melis Behlil, Murat Aksoy, Murat Belge, Mustafa Erdoğan, Mustafa Yeşil, Müge Göcek, Mümtaz’er Türköne, Namık Çınar,          Nazlı Ilıcak Neşe Düzel, Nil Mutluer, Nilüfer Göle, Niyazi Öktem, Nuray Mert, Orhan Kemal Cengiz, Osman Kavala, Oya Baydar, Ömer Laçiner, Ömer Madra, Pelin Batu, Reha Çamuroğlu, Sait Çetinoğlu Samim Akgönül, Selahattin Özel, Seyfettin Gürsel, Suat Kınıklıoğlu, Şahin Alpay, Tahir Özyurtseven, Taner Akçam, Tayfun Atay, Tuğba Tekerek, Ufuk Uras, Ümit Kardaş, Yasemin Çongar, Yasemin İnceoğlu, Yavuz Baydar, Yavuz Oğhan, Yüksel Taşkın.
Solcusu-sağcısı, Alevisi-Sünnisi, Türkü-Kürdü, Müslümanı-gayri Müslimi ile asil ve tarihi bir duruş sergileyen bu aydınların imzalayarak Change.org’ta yayınladığı bildirilere on binlerce insan da imzalarıyla destek verdiler, vermeye de halen devam ediyorlar.
“Geçmişte askeri darbelerle kesintiye uğrayan Türkiye demokrasisi, bugün sivil bir yönetimin idaresi altında büyük bir hızla kan kaybediyor” tespitinde bulunan bu 2. bildiri, “Kuvvetler ayrılığını, yargının bağımsızlığını, parlamento denetimini, barışçıl toplanma ve gösteri hürriyetinin kullanılmasını ve basın özgürlüğünü kendisine bir tehdit/darbe olarak algılayan, demokrasinin klasik denge ve denetim sistemlerini “milli iradenin” önünde engel olarak sunan bir iktidar Türkiye’de işbaşındadır” teşhisinde bulunuyordu.
Türkiye’nin Erdoğan diktası altında nerelere savrulduğu ise şu ifadelerle dile getiriliyordu: “Son bir kaç yılda pek çok yasa değiştirilerek, hukuk sistemi evrensel hukuk normlarından uzaklaştırılmış ve temel kişi hak ve özgürlükleri aleyhine bir baskı aracına dönüştürülmüştür. Her geçen gün daha da otoriterleşen AKP hükümeti yüzlerce gazeteci ve köşe yazarını uyguladığı baskılarla işlerinden attırmış, kamu gücünü kullanarak birçok gazete ve televizyonların, kendisine taraftar sermaye sahiplerine devredilmesini sağlamıştır.
“Son olarak 14 Aralık 2014’te Zaman Gazetesi ve Samanyolu TV yöneticileri başta olmak üzere gazeteciler, televizyon yapımcıları ve dizi oyuncuları ‘terör örgütü’ üyesi oldukları ve devletin egemenliğini ele geçirmeye çalıştıkları gerekçesiyle gözaltına alınmış ve bir kısmı da tutuklanmıştır. İktidar tarafından yeniden kurgulanan ceza yasaları ve yargı organları devreye sokularak eleştirel medya tamamen susturulmak istenmekte, gazetecilik bir meslek olarak bitirilmeye çalışılmaktadır.”
Türkiye’de yaşamaya devam edecek bir demokrat vatandaş olarak bu saygıdeğer aydınlarımıza minnetle teşekkür ediyorum.. İyi ki varsınız ve iyi ki hak-hukuk, demokrasi ve özgürlüklerden yana yükseltilen bu güçlü sese ortaksınız!..