hizmet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hizmet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Aralık 2015 Salı

Kanayan yara

Üstü bir türlü kabuk bağlayamayan derin kesikler gibi kanayan yaralarımızla fersiz mecalsiz bir yılın sonuna daha geldik. Üstelik geçmiş yıllarda açıldığı halde hala kanayan yaralarımıza bu yıl yenilerini de ekledik. Hayatın bütün alanlarıyla kıvranan, acı çeken, huzursuz ve tedirgin bir yılı geride bıraktık. Koskocaman bir yıl boyunca ne geçmişin yaralarını sarabildik, ne de o yaralara yenilerinin eklenmesine mani olabildik. Arkada bırakmakta olduğumuz yılın yaptığı yıkım ve tahribattan, omuzlarımızda ve duygu dünyamızda bıraktığı taşınması güç ağır yüklerden dolayı başlayacak yeni yıla dair umutlarımız bile fersiz.
Mesela, 28 Aralık 2011 gecesi Roboski’de çoğu çocuk yaştaki 34 vatandaşımızın bir istihbarat-siyaset-emir-komuta zincirinin karar ve eylemi neticesinde savaş uçakları tarafından bombalanarak katledilmesinin açtığı yara hala kanamaya devam ediyor. Bu elim katliamın üzerinden tam 4 yıl geçmesine rağmen sorumlular bir türlü açığa çıkarılmıyor. Adalet yerini bir türlü bulmuyor. Süren adaletsizliklerle acılar tazelendikçe açılan yaralar kanamaya devam ediyor. En kahredici olanı ise muhtemel sorumluların cezasızlık konforuyla yeni yaralar açmada rol alma ihtimalleri. 
Roboski’nin açtığı yaralara 32 vatandaşımızın katledildiği Suruç’taki, 102 vatandaşımızın katledildiği Ankara’daki intihar saldırılarının acısı da eklendi. Öldürenlerin arkasındaki güçler gölgede, ölenler ise öldükleriyle kaldılar. Yakın çevrelerinde sessizce kanayan yaralar bırakarak ülke tarafından unutulmaya terkedildiler. Bu acılar daha sıcacıkken insan hakları savunucusu Tahir Elçi’yi de katlettiler. Elçi tam da yaşadığı hayata yakışacak bir duyarlılıkla insanlık mirası bir tarihi Camii’nin minaresinin gördüğü hasara dikkatleri çekerken hayatı boyunca mücadele ettiği fail-i meçhul(!) kurşunlardan birinin kurbanı oldu.  Bu cinayet bir türlü kabuk bağlayamayan yaraları kanatırken bir vicdan sızısı gibi gelip bütün vicdan sahiplerinin yüreğine oturdu.
Tahir Elçi’nin insanlarının hayatlarına olduğu gibi tarihi dokularının üzerine titrerken canından olduğu şehirler, kasabalar terör örgütü PKK’nın şehir savaşlarına cevap veren asker-polisin kuşatmaları ve uzun sokağa çıkma yasaklarıyla sivil halkı ile birlikte can çekişir oldu. Okullar kapatıldı. İnsanlar evlerine hapsoldu. Yüz binlercesi baba yurtlarını terk etti. Onlarcası serseri kurşunların, PKK’nın bubi tuzaklarının, tank ateşlerinin kurbanı oldu. Kendi sınırlarımız içerisinde Suriye manzaraları görmeye bile o kadar çabuk alıştık ki. Alıştık alışmasına ama çok şeylerimizi yitirdik. 3 aylık Miray bebekleri, onları kurtarmaya çalışan 80’lik dedeleri, vurulduğu sokak ortasında cesedi 7 gün boyunca alınamayan anneleri yitirdikçe sadece kurşunların açtığı yaralar değil, herkesin yüreği kanadı.
Esed zulmünün yanı sıra Erdoğan rejiminin ihtiraslı politikaları milyonlarca Suriyeliyi mülteci durumuna düşürdü. Elbirliğiyle yüz binlercesinin ölümüne yol açarken 3 milyona yakın Suriyeli Türkiye’ye sığınmak zorunda kaldı. Ne kadar acıdır ki Erdoğan rejimi bu trajediyi bile uluslararası alanda yalnızlığını ve köşeye sıkışmışlığını aşmada bir şantaj aracı olarak kullanabildi. Zavallı Suriyelilerin bir türlü kabuk bağlamayan sıcacık yaraları çıkarcı siyaset uğruna deşildikçe deşildi. Çirkin al-ver pazarlıklarıyla Avrupa’yı dize getiren bu şantaj politikası Aylan bebeklerin cansız bedenleri kıyıya vurdukça bütün Türkiye’nin ve insanlığın bir utancına dönüştü.
Üzerinden geçen 1,5 yıla rağmen Soma’da katledilen 302, Ermenek’te katledilen 18 madencinin ne geride bıraktıkları acı dindirilebildi ne de bu katliamda siyasi ve idari sorumluluğu olanlardan bir teki bile hesap verdi. Adaletle sarmalanmayan yaralar derinleştikçe derinleşip kanadıkça kanayan kocaman bir toplumsal yaraya dönüştü. İnsan hayatına kıymet vermeyen çıkarcı siyasi iktidar ve yöneticiler ihmalleri sonucu ölen yoksul madencilerin yakınlarından özür dilenmezken, yargıya hesap vermek yerine mağdur yakınlarına hakaret edip bir de tekmeleyenler ödüllere boğuldu.
Kanayan sadece insanların bedenlerinde, ruhlarında açılan yaralar değildi elbet. 17/25 Aralık 2013’te ortaya çıkarılan büyük yolsuzluk ve rüşvet skandalından bu yana sistematik olarak yok edilen demokratik ilke ve değerler, hukuki kurumlar ve kurallar 2015 yılında siyasi bir sorun olmaktan çıkıp, toplumun tüm muhalif kesimlerine yönelik soykırımı çağrıştıracak kitlesel bir zulme ve tenkil kampanyasına dönüştü. Suçüstü yakalanan muktedirler kendi suçlarının üzerini örtebilmek için bağımsız yargıyı yok edip yerine koydukları proje ekiplerle masum insanlara yönelik terör estirdiler. 
Erdoğan rejimi tarafından keyfi ve hukuksuz bir şekilde kesintisiz sürdürülen cadı avları ve nefret operasyonlarıyla yüzlerce kreş, okul ve yurda ağır silahlı polisler eşliğinde baskınlar düzenlendi. Türkiye’nin en başarılı özel İslami bankası olan Bank Asya Erdoğan rejimi tarafından batırılmaya çalışıldı. Tüm çabalarına rağmen batmayınca hukuksuz bir şekilde el konularak gasp edildi. Bu yöntem daha sonra Koza-İpek Holding, İpek Medya Grubu ve Kaynak Holding gibi diğer başarılı özel şirketler için de kullanıldı. Ne teşebbüs hürriyetine duyarlılık, ne de mülkiyet hakkına saygı gösterildi. Türkiye’nin Turgut Özal’dan bu yana bin bir emekle inşa ettiği ekonomik kurum ve değerlerin tamamı hunharca yok edildi. Yerli ve yabancı yatırımcıların Türkiye’ye olan güveninde kanayan bir kocaman yara açıldı.
Medyaya ve gazetecilere yönelik tehditler ise 2015 yılında zirve yaptı. İpek Medya Grubu gazeteleri ve televizyonlarına cebren el konuldu. Bünyesinde 14 TV kanalı olan Samanyolu Yayın Grubu yayın yapamaz hale getirildi. Farklı medya gruplarındaki muhalif gazeteciler patronlarına tek tek isimleri verilerek işlerinden attırıldı. Gasp edilen, tüm yayın platformlarından ve tekel durumundaki ulusal uydudan hukuksuz bir şekilde atılarak yayın yapamaz hale getirilen medya gruplarında çalışan yüzlerce gazeteci ve yayıncı işsiz, aileleri aşsız bırakıldı.
Daha fecileri de oldu. Bugüne kadar adları en ufak suça bile karışmamış, hiçbir şiddet veya terör eylemiyle anılmamış yüzlerce eleştirel gazeteciye “Cumhurbaşkanına hakaret”, “Başbakana hakaret”, “terör örgütü kurucusu olmak”, “terör örgütü üyesi olmak”, “casusluk yapmak” gibi örneklerine ancak adi diktatörlüklerde rastlanabilecek mesnetsiz iddialarla davalar açıldı. Benim gibi birçok gazeteci bu davalarla fiilen iş yapamaz hale getirildi. Onlarca gazeteci gözaltına alındı. Onlarcası ise yargısız bir şekilde tutuklanarak hapse atıldı.  Bugün hapisteki 32 gazeteci ile Türkiye en fazla gazetecinin hapiste olduğu ülkeler arasında ilk sıralarda geliyor. Özgür düşüncenin prangalandığı, gazetecilerin kelepçelendiği, muhaliflerin tehditlerle sindirildiği, bağımsız medyanın susturulduğu bir ortamda gerçekler ve hakikat büyük bir yara aldı.   
            Öte yandan, “tabii hakim”, “bağımsız ve tarafsız yargı” gibi evrensel hukuk ve yargı ilkelerini hiçe sayarak uyduruk mahkemeler oluşturan Erdoğan rejimi, bu ülkede yaşayan herkesi hukuk güvencesinden mahrum bıraktı. Partizanları arasından seçtiği tetikçi savcılardan ve yargıçlardan oluşan Erdoğanist yargı müfrezeleri oluşturarak yargıyı bir silah gibi kullandı. Bu yargı müfrezeleri muhalif herkesi yok eden bir yargısal balyoz işlevi gördü ve verdikleri kararlarla hukukilikte ve adalette direnen savcıları ve hakimleri bile sorgusuz-sualsiz tutuklayabilen bir cellatlık sistemine dönüştü. Derin yaralarıyla adalet duygusu zedelenirken, hukuk ve yargı kan kaybından ziyan oldu. Tıpkı Türkiye’nin özgürlükçü bir demokratik hukuk devleti olma hayallerinin ziyan olması gibi.

18 Ocak 2015 Pazar

Bir komplonun anatomisi

Komployu ilk olarak twitter fenomeni Fuat Avni (@fuatavnifuat) duyurmuştu. Sonra Zaman gazetesinin Cumartesi ve Pazar günkü nüshalarında belgeleriyle yer aldı. Tahminler doğruysa Pazartesi sabahı ya da takip eden günler içinde geniş çaplı operasyonlar yapılacak ve kamuda istihdam edilecek olanları seçmek üzere 2010 yılında düzenlenen bir sınavın (KPSS) sorularının çalındığı ve haksız başarı elde edildiği iddiasıyla yüzlerce insan gözaltına alınıp tutuklanacak. Tabii artık kolayca tahmin edebileceğiniz gibi bu gözaltılar ve belki tutuklamalar büyük ölçüde Hizmet Hareketi’ne yakın isimlerden oluşacak.
Hizmet Hareketi’ni hedef alan bugüne kadar ki diğer tüm komplolar gibi lime lime dökülen bu son komplonun ayrıntılarını Today’s Zaman’ın kapsamlı haberinde okuyabilirsiniz. Ben burada teknik detayları üzerinde fazla durmayacağım. Ama bu yazıdaki niyetim Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın sevk ve idaresi altında olduğuna dair ciddi karinelerin olduğu bir karanlık kliğin KPSS komplosunu neden tezgahlandığına dair birkaç kelam etmek olacak.
Malumunuz olduğu üzere 17/25 Aralık 2013 tarihinde yapılan operasyonlarla ortalığa saçılan belge ve bilgilerle Erdoğan’ın siyasi ve ailevi yakın çevresinin nasıl bir yolsuzluk ve hırsızlık ilişkisi içerisinde olduğu ortaya çıkmıştı. İşte bu 17/25 Aralık skandalının patlak vermesinden bu yana, Hizmet Hareketi Erdoğan ve kliğinin hedefinde. İlişkilendirildiği vahim yolsuzluk skandalının mümkünse üstünü örtmek ve dikkatleri bir başka yöne çevirmek için Erdoğan ve çevresinin bir düşmana ihtiyacı vardı. Bu ihtiyacı karşılamak için derhal “Paralel Devlet/Yapı” yalanını uydurdular ve bu paralel devletin Hizmet Hareketi olduğu iftirasını ortaya attılar. Tamamen kontrollerindeki onlarca gazete ve televizyonda sürekli köpürttükleri bu iddiaya göre, güya Hizmet Hareketi’nin polis ve yargıdaki sempatizanları 17/25 Aralık yolsuzluk operasyonlarıyla Erdoğan Hükümeti’ne darbe yapmayı ve hükümeti yıkmayı amaçlamıştı.
Erdoğan ve kontrolündeki AKP hükümeti o tarihten itibaren hak, hukuk ve en temel ahlak ilkelerini hiçe sayarak ürettiği iftira ve yalanlarla Hizmet Hareketi’ni hedef aldı. Tam 13 aydır Hizmet Hareketi’ne durmaksızın casus, vatan haini, haşhaşi, hırsız, terör örgütü, komplocu denildi. Bu vahim ve vahim olduğu kadar da ahlaksız iddia ve iftiraları kanıtlayacak herhangi bir somut bilgi ya da belge ise bugüne kadar ortaya konulamadı. Elbette ki bu kadar vahim iddia ve iftiralar havada kalamazdı. Bu yüzden belirli bir aşamadan sonra düzmece senaryolarla Hizmet Hareketi’nden diye iddia ettikleri bürokratlar, polisler ve daha sonra gazetecilere yönelik algı operasyonlarına girişildi. Amaç, Hizmet Hareketi’ni halkın nazarında itibarsızlaştırmak ve buna bağlı olarak toplumun her alanındaki faaliyetlerinin kökünü kazımaktı. 22 Temmuz 2013 ve sonrasındaki, 14 Aralık 2014 ve sonrasındaki ve bugünden sonraki tüm çabaları da aslında aynı amacı güttü/güdüyor. Gerçekte herhangi bir yasadışı ya da suç niteliğindeki faaliyetini tespit edemedikleri Hizmet Hareketi’ni kamuoyu algısını maniple etmeyi amaçlayan komplolarla yıpratmak istiyorlar.
Dolayısıyla, KPSS’de soru hırsızlığı yapıldığına dair gündeme getirilecek olan komplonun ana hedeflerinden biri son 14 aydır yapılmaya çalışılanlardan farklı değil. Ama unuttukları bir şey, daha doğrusu bir soru var. Ana faaliyet alanı eğitim olan ve bu konudaki tesadüfi olmayan istikrarlı başarılarıyla yurtiçi ve yurtdışında herkesin dikkatini çeken Hizmet Hareketi, herhangi bir objektif kamu sınavında neden hile yapmaya, soruları çalmaya ihtiyaç duysun? Hizmet’in okullarının kendi başarı grafiği, bu kurumların başarılı eğitim süreçlerinden geçmiş olan öğrencilerin her türlü objektif sınavdan başarıyla çıkmasını zaten fazlasıyla garantiliyor. Burada sadece KPSS ve benzeri sınavlardan değil, her tür objektif merkezi sınavda olduğu gibi gerek ulusal, gerekse uluslararası bilimsel ve akademik yarışmalarda bu başarısını tekrarlayan eğitim faaliyetlerinden bahsediyoruz. Hizmet Hareketi’ne yakın eğitim kurumlarının Milli Eğitim Bakanlığı’nın son yaptığı merkezi TEOG sınavlarında Türkiye ortalamasının çok çok ilerisindeki başarı grafiği de bu durumu bir kez daha teyit ediyor.
Aslında Erdoğan ve AKP hükümeti için sorun zaten tam da burada başlıyor. Tıpkı diğer alanlarda Hizmet Hareketi’ne attıkları iftira ve suçlamaları kanıtlamakta aciz kaldıkları gibi, bu komploda da somut sonuçlar çıkaramayacaklarını en iyi kendileri biliyor. Ama bu hükümet ve Erdoğan’ı komplodan vazgeçirmeye yetmiyor. Hizmet Hareketi’nin eğitim faaliyetleri üzerinde şaibeye yol açarak kamuoyunda bir algı oluşturmayı ve somut delillerle başaramadığı yıpratmayı algı operasyonlarıyla gerçekleştirmeyi amaçlıyorlar. Onlarca yıldır en iddialı olduğu eğitim alanında yıpratabilirlerse Hizmet Hareketi’ne dair şeytani amaçlarına daha da yaklaşabileceklerini hesaplıyorlar.
Bu komplodaki tek amaçları tabii ki sadece kamuoyunda Hizmet Hareketi’ne dair olumsuz bir algı oluşturmak değil. Tam tersine bir taşla çok kuş vurma peşindeler. KPSS sınavlarının çalındığı iddia ve iftirası üzerinden, objektif merkezi sınavlar üzerinde de ciddi bir şaibe oluşturmayı amaçlıyorlar. Böylelikle bugüne kadar partizan kadrolaşma önünde büyük bir engel olarak gördükleri kamu sınavlarını ortadan kaldırıp, kamu kadrolarını mülakat gibi sübjektif kriterlerle partizanlarına açmak istiyorlar. Özellikle son aylarda CHP’nin listeler halinde kamuoyuna açıkladığı AKP’li bakan ve vekillerin yüzlerce akrabasının nasıl usulsüz ve sınavsız bir şekilde kamu pozisyonlarına yerleştirildiğinin ortaya çıkmasından sonra, belli ki bu konudaki niyetleri daha bir netlik kazanmış durumda. Yani AKP’nin kamu sektöründeki kul hakkını hiçe sayan ayrımcı ve nepotik uygulamaları kuraldışı olmaktan çıkarılıp sistematik hale sokulmak isteniyor. Bunun önündeki en büyük engel olarak ise başarıyı objektif bir yöntemle ölçen KPSS ve benzeri merkezi kamu sınavlarını görüyorlar.
Yani önümüzdeki günlerde, Erdoğan’ın kontörlündeki güçlü medya ağı üzerinden halkın gündemini oluşturacak olan KPSS sınav hırsızlığına dair iddia ve iftiralarla hem Hizmet Hareketi yıpratılmak, hem de kamudaki partizan kadrolaşmanın önündeki son engel olan KPSS benzeri sınavlardan kurtulmak isteniyor. Onun için de 5 yıl önce yapılmış ve üzerinde şaibeler oluştuğu için büyük ölçüde iptal edilmiş bir KPSS sınavı üzerinden Hizmet Hareketi’ne yakın bir sivil toplum örgütünü de içine alacak şekilde bir komployla, bir kumpasla yol alınmak isteniyor. Ama herkes şundan emin olsun ki, bugüne kadar yüzlerce iftira ve yalana rağmen Hizmet Hareketi’nin usulsüzlük, yolsuzluk ya da suç teşkil eden tek bir eylemini kanıtlarıyla ortaya koymakta aciz kalan Erdoğan ve çevresindeki suç şebekesi bu komplo girişimlerinde de mutlaka başarısız olacaklardır.
Aradan 5 yıl geçtikten sonra yeniden başlatılacak soruşturmanın, o tarihte hakkında soruşturma açılan ve yeterli delil bulunmadığı için kapatılan 2010 yılı KPSS sınavında sorulan 120 sorudan 100’den fazlasına doğru cevap veren 3227 kişiyi hedef alacağı iddia ediliyor. Ama ne hikmetse bu kurmaca soruşturmanın Hizmet Hareketi ile ilişkilendirilmesini sağlayan tek sözde delili, Hizmet Hareketi’ne yakın bir dernekteki bir bilgisayara sınavdan önce kaydedildiği iddia edilen ve çalınan soruları muhteva ettiği söylenen “3227.pdf” isimli bir dosya oluşturuyor. Bu garabetin teknik ayrıntılarına girmeyeceğim, ilgili haberlerde okuyabilirsiniz. Ama henüz yapılmamış bir sınavda kaç kişinin 100’den fazla soruyu doğru cevaplayacağını önceden bilerek soruların bulunduğu dosyaya o ismin verilmiş olabileceğine aklı başında kimleri inandırabileceklerini gerçekten merak ediyorum.
Sıklıkla karşı karşıya olduğumuz benzerlerine artık alışmak zorunda kaldığımız bu komployu planlayanlar da diğerleri gibi ileride kendilerinin mutlaka yargılanmalarına delil oluşturacak pek çok aptalca hata yapmışlar. Şu kadarını söyleyeyim, önümüzdeki günlerde gündeme büyük ihtimalle damgasını vuracak KPSS komplosunun anatomisi aynı zamanda Erdoğan’ın talimatlarıyla hareket ettiği iddia edilen komplocu çetenin zeka ve kapasitesinin anatomisi niteliğinde de.

29 Ekim 2014 Çarşamba

Türkiye’de medya ve demokrasi



Basın ve ifade özgürlüğü demokrasilerin şaşmaz bir barometresi niteliğindedir. Bir ülkenin gerçek bir demokrasiye ve işleyen bir hukuk devletine sahip olup olmadığını anlamak için ilk bakmanız gereken şey o ülkede basının ne kadar özgür olduğu, insanların ifade özgürlüğü konusunda kendilerini ne kadar rahat hissettikleri olmalıdır.
Tüm organları ve kurumları baskı altına alınmış bir ülkede bile şayet medya hala işlevini yerine getirebilecek kadar özgürse o ülkenin demokratik hukuk devleti vasıflarını yeniden kazanabileceği konusunda umutlarınızı koruyabilirsiniz. Medyanın, demokratik hukuk devletini oluşturan güçler ayrılığı sisteminde yürütme, yargı ve yasama erklerini kamu adına denetleme görevini yerine getireceğinden emin olabilirsiniz.
Medya bu denetimi elbette ki kendinden menkul bir güçle değil, toplumu bilgilendirme ve bilinçlendirme yoluyla duyarlılık ve gündem oluşturarak gerçekleştirecektir. Böylece demokratik hukuk devletinden her irili ufaklı sapmayı halkın fark etmesini sağlayacak ve işleri yeniden rayına oturtmasına imkan verecektir. Bu hayati rolünden dolayı medya, gelişmiş çoğulcu demokrasilerde 4. kuvvet olarak tanımlanır ve sistem içerisindeki saygın yerini alır.
Bir ülkedeki basın özgürlüğünün durumu o ülkenin demokrasisinin barometresi niteliğinde olduğu gibi tersi de doğrudur. Şayet bir ülkenin medyası özgür değilse, gazetecileri baskı altındaysa ya da medya organları ve gazeteciler iktidar odaklarıyla olması gereken eleştirel mesafelerini kaybetmişlerse o ülkede hakiki bir demokrasiden bahsetmek de imkansız hale gelir. Hele hele demokrasi ve demokratik hukukun evrensel ilkelerinden sapan despotlaşmış bir rejim yürüttüğü toplum mühendisliğinin en temel araçlarından biri olarak gördüğü medyaya yönelik bir medya mühendisliği çabası içerisine girmişse orada ne demokrasiden ne de basın özgürlüğünden söz etmenin imkanı kalır.
Basın özgürlüğü özü itibariyle muktedirin ve müsaade ettiklerinin söz hakkını diledikleri gibi kullanmalarından ibaret değildir. Rejimin karakteri ister demokrasi, ister monarşi, isterse de diktatörlük olsun tüm rejimlerde muktedir olanlar zaten rahatlıkla konuşma lüksüne sahiptir. Bu yüzden basın ve ifade özgürlüğünü ölçen hassas terazi ancak muhaliflerin ve etnik, dini, kültürel veya siyasi azınlıkların özgürlüklerinin başladığı yerde çalışmaya başlar. Bu yüzden basın ve ifade özgürlüğü toplumdaki en küçük azınlığın kendisini ifade edebilme özgürlüğü ile ölçülür.
Türkiye’deki gibi baskıcı bir iktidarın makro ve mikro seviyelerde her türlü medya mühendisliğine pervasızca soyunduğu ülkelerde medya organlarının çokluğu da asla ve asla yanıltıcı olmamalıdır. Çünkü demokratik dünyada basın özgürlüğü medya sektöründeki yayın organlarının çokluğuyla ilgili bir konu değil, çoğulculuğuyla ilgili bir konudur. Çoğulculuğun, çok sesliliğin ve çok renkliliğin olmadığı bir medya ortamının özgür bir medya ortamı olduğu iddia bile edilemez.
İktidarın çizgisinde veya iktidarı destekleyen bir çizgide dilediğince yayın yapmak, gazete yayınlamak ve fikirleri ifade etmek de basın ve ifade özgürlüğüne dair bir konu değildir. Medyanın denetim ve eleştiri rolünü bir kenara bırakarak muktedirin çizgisinde dilediğince yayın yapmak bir özgürlük göstergesi olmadığı gibi bunlar gazetecilik mesleğinden ziyade halkla ilişkiler, PR ve propagandanın alanına girer. Gazetecilik özü itibariyle bir eleştiri ve kamu adına ortak iyiyi arama mesleğidir. Bu fonksiyonlarını yerine getiremeyen her sözde medya organı medya olma vasfını fazlasıyla yitirir.
Demokratik ve çoğulcu bir medya atmosferinde elbette ki iktidarın izlediği politikaları ve fikirleri savunacak medya organları ve gazeteciler de olacaktır. Ancak en küçük, en marjinal muhalif medya kurumu ya da gazeteciler şayet iktidara yakın medya ve mensupları kadar kendilerini güvende hissedemiyorsa orada demokrasiden de medya özgürlüğünden de söz etmek mümkün olamaz. Bu yüzden ABD ve İngiltere gibi demokrasilerde, bütün demokratik hassasiyetlerin ötesinde basın özgürlüğüne büyük önem atfedilmekte, basın ve ifade özgürlüğü güçlü hukuksal araçların teminatı altına alınmaktadır.
Bizim gibi gerçek bir demokratik hukuk devleti olabilme yolunda inişli çıkışlı bir serüven yaşayan, kah ileri adımlar atan, kah attığı adımların 30 yıl gerisine düşen kafası karışık ülkelerde maalesef gerçek anlamda ne bir demokrasiden, ne bir hukuk devletinden bahsedilemeyeceği gibi basın özgürlüğünden de asla bahsedilemez. Şayet bir ülkede anaakım medyanın tamamı gerek havuçla, gerekse sopayla hükümetin denetimi altına alınmışsa orada basın özgürlüğünden bahsetmek mümkün olmadığı gibi demokrasi ve hukuk devletinden de bahsetmek mümkün olamaz.
150 yılı aşan demokratikleşme serüvenine rağmen ne yazık ki hiçbir zaman gerçek bir demokrasi ve hukuk devleti olmayı başaramayan Türkiye, bu konuda bazı dönemler iyileşmeler, bazı dönemler ise geriye gidişler yaşamıştır. Medya özgürlükleri bütün bu iniş ve çıkışlarda demokratik ve hukuki standartların yükseliş ve düşüşüne paralel bir yol izlemiştir. 2002’den bu yana ülkeyi yöneten Recep Tayyip Erdoğan’ın AKP’si de bu genel seyre uygun bir yol izlemiştir.
Erdoğan ve AKP askeri vesayet yapısının oluşturduğu kırılganlık altında geçirdiği iktidarının ilk 10 yılında ciddi bir demokratikleştirici rol oynamıştır. Ancak gerçekten muktedir olduğunu düşündüğü 2011 seçimleri sonrasındaki dönemde tüm evrensel demokratik ilke ve kriterleri yok sayan ülkenin geleceği adına dehşet verici bir yola sapmıştır. Bu sapmanın en belirgin tezahürleri ise kendisini medya sektöründe ve basın özgürlüğü alanında göstermiştir.
2002-2011 yılları arasında Türkiye, reform ve demokratikleşme çabalarıyla, hak ve özgürlük standartlarının yükseltilmesiyle, başta Avrupa Birliği olmak üzere dünyanın demokratik kısmı ile olan ilişkilerini geliştirme girişimleri ile tanınmıştır. Ancak Erdoğan’ın seçmenlerin yüzde 50’sinin oyunu aldığı 2011 seçimleri sonrası bu durum tamamen değişmiş ve Türkiye demokratikleşme sürecinden saparak tam tersi bir istikamete yönelmiştir. Bu yeni dönemde güçler ayrılığı sistemi ciddi şekilde aşındırılmış, yasama neredeyse tümüyle yürütmenin emri altın alınmış, Sayıştay gibi denetim mekanizmaları tamamen devre dışı bırakılmış ve yargı üzerinde muazzam bir baskı kurulmaya çalışılmıştır. Aynı dönemde eğitim politikalarındaki dayatmacı uygulamalarla Erdoğan’ın anladığı anlamda bir dindar toplum oluşturmak üzere toplum mühendisliğine soyunulmuş ve bu çaba girişilen medya mühendisliği ile desteklenmiştir.
Geldiğimiz vahim noktada bugün Türkiye’de şayet çok izlenen, çok okunan, tecrübeli, cesur ve etkili bir basın mensubuysanız ciddi bir tehdit altındasınız demektir. Zaten bugün Türkiye’de Erdoğan ve çevresindekilerin gerek el koyma, gerek satın alma, gerek kurdurma, gerekse var olanı vergi cezalarıyla sindirme ya da patronları karlı kamu ihaleleriyle ödüllendirerek kendi yanına çekme taktikleriyle çok azı dışında bağımsız bir medyadan bahsetmenin imkanı da kalmamıştır.
Hala var olmaya çalışarak bağımsız ve özgür yayıncılık yapma cesaretini gösteren medya organları ve gazeteciler ise her türlü hukuki, mali ve fiziki tehdidi göze almak pahasına işlerini yapmaya çaba harcamaktadırlar. Bu türden gazete, televizyon ve gazetecilerin varlığı yanıltıcı olmamalıdır. Yaptığınız işin her türden bedeli peşinen ödemeyi göze aldığınız müddetçe her yerde gazeteciliği özgürce(!) yapabilir ve sonuçlarına katlanırsınız.
Gerçek şu ki bugün Türkiye’de gazeteciler işlerini kaybetmekte, gazete ve televizyonlara devlet organları üzerinden el konularak bu kurumlar yandaş iş adamlarına peşkeş çekilmekte, kamu yayını yapan kurumların hükümetin propaganda borazanı haline getirilmesi yetmiyormuş gibi kamu imkanları kullanılarak medyanın neredeyse tamamı tek sesli bir hükümet medyası haline getirilmektedir.
Bunun dışında kalmakta direnen medya şirketleri ise mali açıdan sıkıştırılmakta, satışları engellenmeye çalışılmakta ve bu medya organlarına reklam veren şirketler hükümet çevrelerince tehdit edilmektedir. Tek tek gazeteciler ise artık rutine binen korkunç karakter suikastlerine ve sistematik linç kampanyalarına hedef olmaktadırlar. Öte yandan, medyanın denetim işlevine ve eleştiri hakkına sadece nispeten daha marjinal yayın organlarında müsaade edilerek, bu işlevlerinin tesirsiz bir hal alması amaçlanmaktadır.
Aslında 2013 Haziran’ında yaşanan Gezi Parkı protestoları ve Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en büyük yolsuzluk skandalının ortaya çıktığı 17 ve 25 Aralık 2013 tarihinden bu yana medyada yaşananlar ülkemizdeki basın özgürlüğünün ve dolayısıyla Türk demokrasisinin içler acısı durumunu gözler önüne sermeye yeter.
Gezi eylemleri sonrası artan baskıların sonucu 94 gazeteci işten çıkarılmış, 37 gazeteci ise istifa etmeye zorlanmıştır. Yolsuzluk skandalının ortaya çıkması sonrası ise, sadece 2014 yılının ilk yarısında 981 basın mensubu işten çıkartılmıştır. 56 basın mensubu ise çeşitli baskılar nedeniyle istifa etmeyi tercih etmiştir. Erdoğan hükümetinin Türkiye’nin en büyük barışçıl sivil toplum hareketi olan Hizmet Hareketi'ne karşı başlattığı 'cadı avı' da özellikle yandaş medyada işten çıkarmaların önemli bir nedeni olmuştur. Sadece bu yılın Nisan ayı içerisinde en az 210 gazeteci işsiz kalmıştır.
Halen Taraf, Zaman, Today's Zaman, Cumhuriyet, Cihan Haber Ajansı ve Samanyolu TV, Bugün ve bir dizi diğer muhalif medya sürekli olarak hükümetin baskılarına muhatap olmakta, çeşitli yöntemlerle haber almaları engellenmektedir. Hükümetin uyguladığı baskı en tepedeki patrondan sahada görev yapan muhabire kadar hissedilmektedir. Öte yandan, AKP iktidarı bir taraftan havuç ve sopa politikası ile mevcut medya kurumlarını şekillendirirken, bir taraftan da güdümündeki iş adamları eliyle emir komuta ile çalışan kendi medyasını kurmayı başarmıştır. Objektif kamu yayıncılığı yapması gerekirken fiilen iktidar partisinin propaganda bültenine dönüştürülen TRT ve AA da dahil edildiğinde hükümet medyası bugün Türk medyasının ağırlıklı bir kısmını oluşturur hale gelmiştir.
Dikkat çekici bu vahim durum sık sık uluslararası insan hakları ve gazetecilik örgütlerinin raporlarına yansımaktadır. Bu bağlamda Freedom House son raporunda Türkiye’yi basın özgürlüğü açısından “özgür olmayan ülke” kategorisine alırken, Sınır Tanımayan Gazeteciler Örgütü değerlendirmeye aldığı 180 ülke arasında Türkiye’yi 154. sıraya yerleştirmiştir.
Türkiye artık maalesef özgür ve bağımsız medyanın iyice can çekiştiği, objektif ve tecrübeli gazetecilerin işlerinden edildiği can çekişmekte olan bir demokrasi durumuna gelmiştir. Tabii bu kadar baskıya, medya mühendisliği çabalarına, tehdide ve sansüre hedef olan bir medyanın bulunduğu ülkeye hala demokrasi denilebilirse…

For English: http://www.todayszaman.com/columnist/bulent-kenes/media-and-democracy-in-turkey_362891.html#





4 Nisan 2014 Cuma

Türkiye’de rejimin karakteri


Son günlerde yabancı meslektaşlarımdan sıklıkla Erdoğan hükümetinin talimatıyla şahsıma ve Hizmet hareketine yönelik herhangi bir operasyon bekleyip beklemediğim, bu konuda endişelerim olup olmadığı yönünde sorular alıyorum. Bu sorulara hem “hayır beklemiyorum”, hem de “evet böyle bir şey ihtimaller dahilinde” gibi ilk bakışta birbirine taban tabana zıt bir cevap veriyorum. Sonra da açıklıyorum. Şahsıma ya da Hizmet hareketine yönelik bir operasyonun olup olmamasının, şahsım ve Hizmet hareketinin meşru/yasal faaliyetlerinden ziyade Başbakan Erdoğan yönetimindeki Türkiye Cumhuriyeti’nin nasıl bir rejime dönüşeceği ile alakalı olduğunu söylüyorum.
Şayet Türkiye, özgür ve medeni dünyanın bir parçası kalmaya, yarım yamalak da olsa demokrasi ve hukuk devleti olma iddiasını sürdürmeye devam edecekse tamamen faraziyeler üzerine kurulu iddia ve suçlamalarla “cadı avı” niteliğinde geniş kapsamlı bir operasyonun mümkün olamayacağını ifade ediyorum. Seçim öncesi ve sonrasında Başbakan Erdoğan’ın “inlerine gireceğiz”, “köklerini kazıyacağız” tarzında yüksek perdeden itham ve tehditlerine rağmen bu suçlama ve tehditlerini haksız ve gayri meşru bir operasyonun zeminine dönüştürmesinin imkansızlığına vurgu yapıyorum. Dolayısıyla iyimserlikle yaklaşmaya kendimi zorladığım bu şartlarda herhangi bir operasyon beklemediğimin altını çiziyorum.
Ancak “şayet Erdoğan yönetimindeki Türkiye kendisini tamamen dışa kapatarak iyice otoriteşleşme eğilimine girecek olursa veya Kuzey Kore ya da Özbekistan gibi despotik bir rejime dönüşecek olursa durum başka” diyorum. “İşte o zaman her şey mümkün” diyor ve ekliyorum: Böyle bir vahim durumda korkması ve endişelenmesi gerekenler sadece Hizmet hareketinden insanlar olmayacaktır. Çünkü böyle bir gidişat, sadece Hizmet hareketine değil, inanç ve yaşam tarzları her ne olursa olsun tüm vatandaşlara dünyayı zindan edecek, ülkeyi yaşanmaz hale getirecektir. Dolayısıyla bu, sadece Hizmet hareketi mensuplarının değil herkesin cidden endişelenmesini ve korkmasını gerektirecek bir dehşet süreci olacaktır.
Yani Türkiye Kuzey Kore ya da Özbekistan tarzı bir despotik rejime dönüşmeden, hukukun üstünlüğünü esas alan özgürlükçü bir demokrasi olma iddiasını tamamen rafa kaldırmadan savunduğu ilkeler, inanç ve düşüncelerinden dolayı sergilediği muhalefetten dolayı hiçbir toplumsal kesime yönelik cadı avı başlatılamaz. Şu ya da bu sebeple itirazı olan muhalif kitleleri baskılamaya ve sindirmeye yönelik haksız ve hukuksuz operasyonlar düzenlenemez. Elbette hangi kesimden olursa olsun hukuka aykırı işler yapan veya açıktan suç işleyen insanlar soruşturulmalı ve hukuk önüne çıkarılarak cezalandırılmalıdır. Ama bu soruşturma ve kovuşturmayı yapacak olanların öncelikle kendilerinin meşru bir zeminde olmaları ve kararlılıkla o zeminde kalmaları gerekir. Bu sebeple de temelsiz iddia ve gerekçelerle Hizmet hareketine yönelik operasyon yapma iştihası gösteren iktidar çevrelerinin bu anlamda önce kendilerini hedef alan tüm yolsuzluk, rüşvet, usulsüzlük, hukuksuzluk itham ve iddialarından arınmaları şarttır.  
Bu zorlu arınmayı da hiçbir demokratik hukuk devleti olma iddiasındaki ülkede yapılan herhangi bir seçimin sonuçları sağlayamaz. Değil yüzde 45, yüzde 95 oranında dahi oy alsanız, somut kanıtları ortalığa saçılan yolsuzluk, rüşvet ve usulsüzlük iddiaları ortadan kalkmaz. Seçim sandığı çamaşır makinası vazifesi görmez, suça ve hukuksuzluğa bulaşanları iddia edilen bu suçlardan temizlemez. Yolsuzluk ve rüşvet iddialarının muhatabı olan aile fertlerini ve hükümetinden insanları seçim zaferi gecesi balkona çıkararak halk nezdinde akladıklarını sananların büyük bir yanılgı içerisinde olduklarını tarih mutlaka kaydedecektir. 
Dahası hiçbir seçim sonucu yolsuzluk ve rüşvet kanıtlarının yayılmasını engellemek için Twitter ve Youtube gibi sosyal medya mecralarının keyfi bir şekilde  kapatılmasını onaylayarak, meşrulaştırmaz. “Paralel yapı” iddiasıyla bir toplumsal kesimi suçlayıp “inlerine girmeye”, “köklerini kazımaya” yetki vermez. Sandıktan alınan hiçbir sonuç, iç politik menfaat elde etmek amaçlı olarak Suriye ile kurgulanmış bir savaş çıkarmaya meşru zemin olarak sunulamaz.
Hukukun üstünlüğünü esas alan demokratik bir rejim, bu özelliklerini ve bunları destekleyen resmi ya da sivil tüm unsurları tamamen askıya almadan inanç ve yaşam tarzları ne olursa olsun toplumun farklı muhalif kesimlerine yönelik kitlesel saldırılarda bulunamaz. Peki, son dönemde ciddi şekilde aşındırılan rejimin bu özelliklerinin daha fazla erozyona uğratılarak farklı bir şekle bürünmesi riski hiç mi bulunmamaktadır? Özellikle son aylarda yaşanan hukuksuzluklar ve keyfilikler ışığında baktığımızda elbette böyle bir riskin varlığında söz etmek ve endişe duymak mümkün. Ama böyle bir gidişatın endişelendirmesi gereken kesimlerin sadece Hizmet hareketinden ibaret olmayacağı da aşikar. Kaldı ki, en pasif döneminde bile Türkiye’nin demokratik modern kimyası ve kurumsal hafızası böyle bir dikta rejiminin oluşmasına ne müsaade eder, ne de böyle bir despotik sistemin sürdürülmesine tahammül eder.
Buna rağmen, yapılan bir başvuru neticesinde en üst hukuk mercii olan Anayasa Mahkemesi’nin Çarşamba akşamı aldığı bir kararla Twitter yasağını kaldırmasının uygulanıp uygulanmayacağına dair beliren yaygın şüphe ve derin endişeler Türkiye’nin demokratik hukuk devleti vasfının aslında ne kadar erozyona uğradığını da gösterir niteliktedir. Bu yüzden, görülmedik ölçeklerde yolsuzluk ve rüşvet iddialarına hedef olan Başbakan Erdoğan ve (siyasi/ailevi) yakınlarının kendilerini yargıdan kurtarmak için umutsuzca bir çare olarak despotizme yönelmeleri hala güçlü bir olasılık ve büyük bir tehdit olarak önümüzde durmaktadır.
Başbakan Erdoğan’ın son dönemde sergilediği anti-demokratik ve hukuk dışı performans despotik bir sistem kurmayı isteyebileceğini ve buna ciddi bir istidadının olduğunu ortaya koymaktadır. Hukukun ve yargının fiilen ortadan kaldırılarak, tamamen hükümetin keyfiliğine amade hale getirildiği bir ortamda despotluğun sistemleştirilmesinin önündeki engel olarak hukukun resmen de varlığının sona erdirilmesini bu şartlarda uzak bir ihtimal olarak göremeyiz. Bu konuda Başbakan Erdoğan ve çevresindekilerin niyetlerinden ziyade, toplumun bu niyetin gerçekleşmesine ne kadar müsaade edeceği daha büyük bir önem taşımaktadır. Bu konuda Erdoğan ve çevresindekilere güvensizlik oranında, kökleşmiş kurumlara ve toplumun hala koruduğunu düşündüğüm demokratik hassasiyetine güvenimizi sürdürmek zorundayız. 
Seçimlerden zaferle çıkan Başbakan’ın aradan geçen 5 güne rağmen adı demokrasiyle anılan hiçbir ülkeden hala tebrik mesajı almamış olması aslında anlamak isterse kendisi ve partisinin içinde bulunduğu hazin durumun net bir göstergesi niteliğindedir. Uluslararası ilişkileri yönetme sorumluluğunu taşıdıkları için yabancı muhataplarıyla karşılaşmak mecburiyetinde kalan Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu ve AB Başmüzakerecisi Mevlüt Çavuşoğlu gibi isimlerin, AKP hükümetinin son yıllardaki anti-demokratik sapmasının en somut göstergelerinden biri olan Twitter ve Youtube yasaklarının “haklı ve meşru gerekçelerini” muhataplarına anlatma çabasıyla elde ettikleri başarılar(!) aynı hükümetin rejime despotizm gömleği giydirme çabasının muhtemel başarı şansını da gösterir niteliktedir. Dünyanın demokratik ve özgür kısmıyla bu hükümetin son dönemde izlediği politikalar yüzünden Türkiye’nin yaşamakta olduğu değerler ayrışmasını belki Davutoğlu ve Çavuşoğlu o çarpıcı zekalarıyla kolaylıkla gerekçelendirebilirler. Ama ne bu ülkenin ne de bu milletin böyle bir sapmaya tahammül göstermeyeceğini düşünmek için hala iyimserlik zemini mevcut bulunuyor.

English: http://www.todayszaman.com/columnist/bulent-kenes_343790_the-regimes-character-in-turkey.html