baskı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
baskı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Ekim 2015 Salı

Türkiye için kara bir gün


            Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından belirli bir kesime karşı zulümlere maşalık etmek üzere “proje hakimlikler” olarak kurdurulmuş olan, bu özelliği ile de demokrasi ve hukuk tarihine kara bir leke olarak geçecek olan operasyonel hakimlikler arasında yer alan Ankara 5. Sulh Ceza Hakimliği, pazartesi günü Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’nın hukuksuz ve keyfi talebi üzerine hiçbir somut kanıt veya gerekçe göstermeksizin Bugün gazetesi, Bugün TV, KanalTürk TV ve Millet Gazetesi’nin de içinde olduğu Koza İpek Holding ve bünyesindeki şirketlere kayyum atanmasına karar verdi.
Koza İpek Holding bu hukuksuz ve keyfi kararla gasp edilmeye çalışılırken, Türkiye’nin koşar adım bir diktatörlüğe doğru gidişine kendisi “hayır” diyebildiği gibi, aynı şekilde bu despotik ve hukuksuz gidişata “hayır” deme cesaretini gösterebilen her düşünce için etkili bir platform haline gelen İpek Medya Grubu yayın organları da susturulmaya çalışılıyor. Öte yandan İstanbul’un göbeğinde 25 yaşındaki genç bir kız kendi evinde polis tarafından öldürülüyor. Bu şartlar altında açıkça görünen o ki, hukuksuz Erdoğan rejimi ve keyfi AKP despotluğu altındaki bu ülkede hiç kimsenin ne can güvenliği, ne de mal güvenliği bulunuyor. 
Her vatandaş polis tarafından kendi evinde vurulan Dilek Doğan’ın başına gelenlerin artık kendisinin veya ailesinin de başına gelebileceğinden endişe ediyor. İşinde gücündeki her şirket hukuksuz Erdoğan rejiminin ne zaman, hangi saçma gerekçeyle mülklerine keyfi şekilde el koyacağının korkusu içerisinde bulunuyor. Despotik Erdoğan rejimine ve keyfi AKP iktidarına hala boyun eğmemiş çok az sayıdaki medya organları ise bugün sıranın kimde olacağının kaygısını taşıyor. Gazeteciler, fikir adamları bu berbat şartlar altında tek satır yazabiliyorsa, tek kelime edebiliyorsa başlarına gelebilecek her türlü zulmü peşinen göze alarak bunları yazıyor, konuşuyorlar. Hukuksuzluk, baskı, zulüm ve keyfiliğin bir karabasan gibi üzerine çöktüğü Türkiye’de hukuk ve adaletin yanı sıra en temel demokratik hak ve özgürlükler bile can çekişiyor.
Lafı uzatmaya gerek yok. Özgür vicdanlı tüm demokrat sesler tek tek susturuluyor. Bu baskılar ve zulümler karşısında en büyük hayal kırıklığına ise olup bitene karşı toplumun sessizliği ve tepkisizliği sebep oluyor. Oysa susturulan gazeteler, gazeteciler değil sadece. Kendilerini ilgilendiren gerçeklere dair bilgi edinme hakları ve çocuklarına özgür bir ülke, düşüncesi ve yaşam tarzı ne olursa olsun her vatandaşın hak ve hukukunun garanti altında olduğu çoğulcu bir demokratik toplum bırakma ideali ellerinden alınıyor. Sırf sessiz kalmış olmamak için bu kısa yazıyı kaleme alıyor, Koza İpek Holding ve İpek Medya Grubu’na yapılan hukuksuz gasp girişimine karşı meslektaşlarımın sonun kadar yanlarında olduğumu ifade etmek istiyorum. 
Dün İpek Medya Grubu’na ait Bugün ve Millet gazetelerinin “Kara Bir Gün” başlığıyla kapkara bir birinci sayfa üzerine büyük puntolarla kısa, öz ve etkili bir manifesto ile çıktı. Bu sayfalar şüphesiz ki, kendilerine “AK” diyerek milleti aldatan bir hukuksuz siyasi güruhun Türkiye’nin ufkunu nasıl kararttığını da çok güçlü bir şekilde sembolize ediyor. Ben de bu kuralsız, ilkesiz, ahlaksız despotizme asla boyun eğmeyeceğine yemin etmiş bir gazeteci olarak bütün gücümle baskı altındaki bu meslektaşlarımın yanında olduğumu ifade etmek istiyorum. Bunun için meslektaşlarımın kapkara zemin üzerinde yükselen çığlıklarına ses katmak için bu sayfalarla birlikte o yazıyı da buraya alıyorum.


“Demokrasimiz, özgürlüğümüz ve Türkiye için…
KARA BİR GÜN

1 Kasım genel seçimlerine günler kala, özgür ve bağımsız İpek Medya Grubu’na yönelik gözdağı ve susturma operasyonunda bir hukuksuz karara daha imza atıldı.
“İftira” ve “suç uydurma” yöntemiyle yapılan “baskın” sonuç vermeyince, Koza Holding ve İpek Medya Grubu’nun tüm mali hesaplarının temiz olduğu ortaya çıkınca, medyamıza ve bağlı bulunduğumuz tüm Koza Grubu şirketlerine “kayyum” atandı.
Medyamızın yönetim kuruluna, “havuz gazetesi” Sabah ve atv Grubu’nun eski reklam grup direktörü ve finans müdürü atandı… Özgür medyayı susturamayınca, yayınlarının etkinliği ve geniş kitlelere ulaşmasını engelleyemeyince, tüm grubu “havuz medyası” haline getirme kararı yürürlüğe sokuldu...
TÜRKSAT’tan yasa dışı “talimat” ile atılmaya çalışılan Medya Grubumuz, bu kez “proje mahkemeler” üzerinden alınan bir kararla susturulma yoluna gidildi.
Adım adım özgür yayıncılığımız engellenirken, muhalefetin de sesini geniş kitlelere ulaştıracağı tüm mecralar sansürleniyor, karartılıyor...
“Özel mülkiyet hakkı”, “ifade ve fikir hürriyeti”, “haber alma ve verme hakkı” ayaklar altına alınırken, adil ve şeffaf bir seçim yarışı yapılması da artık imkânsız hale getirildi…
Türkiye demokrasisi, insan hakları ve hukukun üstünlüğü adına kara bir gün daha yaşadık...

1 Eylül 2015 Salı

Özgür medya susarsa Türkiye boğulur


Türkiye bir taraftan AKP’nin 7 Haziran seçimlerindeki başarısızlığı sonrası son derece tuhaf bir şekilde yeniden başlayan terör saldırılarının, diğer taraftan ise despotik baskılardan dolayı geriye bir avuç kalan özgür medyaya ve muhalif çevrelere yapılan baskınların oluşturduğu bir karabasanın tam ortasında. Gün geçmiyor ki birkaç okula, birkaç kreşe, birkaç şirkete keyfi ve hukuksuz polis baskınları yapılmasın. Hiçbir suçu olmayan masum insanlar saçma sapan gerekçelerle gözaltına alınmasın! Bu haliyle Türkiye tam bir despotik rejime dönüşmüş durumda. Bu kepazelik artık bir imaj, bir algı sorunu olmaktan çıktı. Yaşananlar gerçekliğin ta kendisi.
Öyle ki bu ülkede Anayasa askıda, hukuk askıda, demokrasi askıda, en temel hak ve özgürlükler bile askıda. Gelinen durum o kadar vahim ki Türkiye’de yaşayan ister vatandaş, isterse yabancı olsun hiç kimsenin ne can güvenliği, ne mal güvenliği, ne de temel insan hak ve özgürlükleri kalmış durumda. Despotik ihtiraslarıyla bir tek adam rejimi peşinde koşan Erdoğan ve avenesinin konsolide ettiği partizan yargı, partizan polis, partizan bürokrasi, partizan medya gölgesinde kimsenin asgari düzeyde bile bir hukuk güvencesi de bulunmuyor. Erdoğan rejiminin baskı ve zulmü altında kıvrım kıvrım kıvranan Türkiye, tam anlamıyla 5. sınıf bir adi Ortadoğu diktatörlüğü görüntüsü veriyor. Ve bu ülke, işte böyle bir ortamda tarihinin belki de en önemli seçimlerine doğru gidiyor.
Hükümet çevrelerinden edinerek paylaştığı ve neredeyse tamamı gerçekleşerek doğrulanan bilgilerle haklı bir şöhret oluşturan Twitter fenomeni @fuatavni_f ‘in günler öncesinden duyurduğu bir “kehanet”, daha doğrusu bir felaket daha doğru çıktı. Fuat Avni’nin hala Erdoğan’a biat etmemiş tüm muhalif medya organlarına ve önde gelen iş adamlarına yönelik hukuksuz ve keyfi baskınlar yapılarak malvarlıklarına el konulacağına dair akıl almaz felaket senaryosu ne yazık ki aynen gerçekleşiyor. Türkiye’de despotik Erdoğan rejiminin pervasız talan, yağma ve yıkımından geriye kalan bir avuç özgür medya organının en önemli renklerinden bazılarını bünyesinde bulunduran İpek Grubu şirketlerine, gazete ve televizyonlarına kapsamlı polis baskınları yapılmaya başlandı bile.
Yıllar içerisinde oluşturulan gayri meşru rant sisteminden besledikleri kara propagandacı partizan medya dışında herhangi bir medyaya veya en ufak muhalif sese tahammülü olmayan despotik Erdoğan rejimi, seçimlere sadece 2 ay kala belli ki muhalif siyasi partilerin yer bulabildiği, seslerini duyurabildiği tek tük kalmış medya organlarını da susturma, sindirme peşinde. Her türlü baskı ve tehdide rağmen hala susmayan ve sinmeyen medya organlarını ise saçma sapan ve keyfi gerekçelerle el koyma tehlikesi bekliyor. Bu yönüyle İpek Medya Grubu’na yapılan baskın ve baskı özgür medyaya yönelik bir darbe olduğu kadar muhalefete ve demokrasiye de açık bir darbedir. İpek Medya Grubu ve diğer medya kuruluşları ile muhalif iş adamlarına yönelik baskı ve saldırılar can çekişen demokratik hukuk devletinin son kalıntılarını da ortadan kaldırmaya yönelik pervasız ve aşırı cüretkar bir teşebbüstür.  
Anayasa’nın, Türkiye’nin imzacısı olduğu uluslararası konvansiyonların ve uluslararası hukukun koruması altında olan medya ve basın özgürlüğünü, mülkiyet haklarını ve hatta can güvenliğini hiçe sayan Erdoğan rejimi ve hükümetteki piyonları altından asla kalkamayacakları ve hesabını asla veremeyecekleri çok büyük suçlar işliyor. Ve bu suçları işleyen irili ufaklı bütün bürokratik konumlardaki herkesi er ya da geç çok büyük cezalar bekliyor. Çünkü Erdoğan rejiminin, 17/25 Aralık 2013 yolsuzluk skandalını ortaya çıkarmakla itham ederek husumet beslediği sadece Hizmet Hareketi’ne yakın medya organlarını ve işadamlarını hedef aldığına dair oluşturduğu yanlış algının artık sonuna gelindi. Bugün herkes biliyor ki despotik Erdoğan rejiminin hedefi Hizmet’e yakın medya ve işadamlarından ibaret değil. İdeolojik görüşü ya da yaşam tarzı her ne olursa olsun Erdoğan’a ve konsolide etmeye çalıştığı despotik rejimine biat etmeyen herkes hedefte, büyük bir tehdit ve tehlike altında.
Başta Koç Grubu olmak üzere TUSİAD üyesi bütün işadamları despotik Erdoğan rejiminin tehditi altında. Kimler yok ki listede TÜSİAD eski başkanı Muharrem Yılmaz’dan, uluslararası tanınırlığı yüksek Osman Kavala’ya kadar herkes sırada. Hele hele medya alanında faaliyetleri olduğu halde Erdoğan rejimine hala tam biat etmeyen tüm işadamları açık ve yakın tehlike altında. Başta Doğan Medya Grubu yayın organları olmak üzere Cumhuriyet, Sözcü, BirGün, Taraf ve diğer muhalif medya organları Erdoğan despotizminin baskılarında sadece sıranın ne zaman kendilerine geleceğinin merakı içerisindeler. Cumhuriyet gazetesi günler öncesinden tehditleri ciddiye alarak tepkisini birinci sayfasından koymuştu. Sözcü gazetesi ise tepkisini Salı günkü birinci sayfasının tamamını ayırarak “Sözcü susarsa Türkiye susar” manşetiyle ve tüm yazarlarının köşelerini boş bırakarak gösterdi.
Gerek Sözcü gazetesinin manşeti, gerekse Salı günkü manşetinde IŞİD’e yapılan yardımları bir kez daha belgeleyen Bugün gazetesinin bünyesinde bulunduğu İpek Medya Grubu’na yönelik sindirme ve baskı operasyonu sosyal medyada büyük tepki çekti. Tıpkı aynı anda hem IŞİD, hem de IŞİD düşmanı terör örgütü PKK’ya destek olmakla suçlanarak tutuklanan Vice News muhabirlerinin tutuklanmasının dünyada oluşturduğu tepki gibi.
Türkiye’yi despotik bir “tek adam rejimi”ne dönüştürmek isteyen, bu amaçla medyayı ve toplumu tek sesli hale getirmeye çalışanlar akıllarını başlarına almalılar. Hala birinci parti olabilirsiniz, hala cumhurbaşkanlığı, başbakanlık, bakanlık ve tüm bürokratik koltukları dolduruyor olabilirsiniz, ama bunların hiçbiri size suç işleme hakkı, haddiniz aşma özgürlüğü vermez. Bunlar size toplumu sindirme, baskılama, muhalefeti susturma, düşünce ve ifade özgürlüğünü yok etme hakkı tanımaz.
Gırtlağınıza kadar battığınız suçlardan dolayı hukuk önünde ve sandıkta hesap vermemek; yine aynı sebepten dolayı iktidarı gerek hukuki, gerekse demokratik yollardan devretmemek amacında olduğunuz anlaşılıyor. Ama unutmayın ve hesabınızı iyi yapın, aynı amaçla bir diktatörlük rejimi kurmak üzere girişeceğiniz her hukuksuz ve keyfi eylem sadece ve sadece hesabını vermek zorunda kalacağınız suç listenizi kabarmaya yarayacaktır. Yarım yamalak da olsa demokrasiyi ve hukuk devleti olmanın nimetlerini tatmış, orta sınıfı son derece canlı olan, dünyayla ve uluslararası ekonomiyle entegre bir Türkiye’den tipik bir Ortadoğu diktatörlüğü çıkarmaya kimsenin gücü yetmez.
Öte yandan hukuksuzluğu, keyfiliği ve suç işlemeyi alışkanlık haline getiren Erdoğan rejimi ve Davutoğlu hükümeti bu türden gayri meşru metotları normalleştirmelerinin bu konuda kendilerinden daha güçlü imkanlara sahip farklı dinamikleri harekete geçirebileceği ihtimalini de asla göz ardı etmesinler, asla unutmasınlar.
Beyler, darbe dönemlerinde bile uygulanmayan medyaya ve muhalefete yönelik korkutma, baskı kurma, doğrudan el koyma çabalarıyla bir yerlere varmanız mümkün değil. Türkiye’de ve dünyada oluşacak tepki tsunamisinin üstesinden gelmeniz ise imkansız. Gelin yazık etmeyin bu ülkeye. Hesabını yargı önünde vermekten kaçtığınız uzun bir liste oluşturan anayasal suçlarınızın yol açtığı suçluluk psikolojisiyle bu uzun suç listenize yeni ve vahim suçlar eklemeyin. Evet doğru, bu anti-demokratik, despotik ve hukuksuz baskılarınız sonucunda kaybeden demokratik ve medeni dünyadan hızla uzaklaşan Türkiye olur. Ama herkesten çok sizin kaybedeceğinizi de asla unutmayın.
Ve şunu da unutmayın ki, ne yaparsanız yapın, hangi zulümleri işlerseniz işleyin  özgür vicdanlar asla susmaz! Özgür insanlar asla susmaz! Özgür medya asla susmaz!
Asla susturamayacaksınız ama susturma çabalarınızdan dolayı tarihe kara bir leke olarak geçeceksiniz! Gelecek nesillerce hukuksuz ve zorba zalimler olarak anılacaksınız!

30 Aralık 2014 Salı

Nefes alamıyoruz


2014’ün son günü için kaleme alınan bu yazıda gönül isterdi ki bitirdiğimiz yıla dair çok güzel bir tablodan, yıl boyunca mutluluk veren gelişmelerin hatırlatılmasından ibaret bir yazı kaleme alayım. Ama maalesef 2014 Türkiye için Soma, Ermenek, Mecidiyeköy katliamlarıyla anılan, demokrasiden, hukuktan, temel hak ve özgürlüklerden, medeni dünyadan uzaklaşılan, biraz daha fakirleşilen, zenginle fakir arasındaki uçurumun daha da açıldığı insani, siyasi, hukuki ve sosyal felaketkerle dolu bir yıl oldu.
Demokrasiyi, sadece şu ya da bu şekilde aldatmayı ya da ikna etmeyi başardıkları bir kitlenin oyuyla iktidara gelmek sanan bir siyasal klik, maalesef Türkiye’de tam teşekküllü bir dikta rejimi kurma yönünde çok yol aldı. Sandıktan çıktıktan sonra hırsızlık, yolsuzluk, rüşvet dahil her şeyi yapmaya hakları olduğunu sanan bu despotik klik ülkeyi adeta yaşanmaz, hatta nefes alınamaz bir hale getirdi. 2014’ün son haftalarına damgasını vuran ABD’de polis tarafından katledilen siyahi Eric Garner’ın dillere pelesenk olan son sözünü tekrarlamak gibi olacak belki ama bu ülkenin özgürlükçü demokratlarından artık hergün “nefes alamıyoruz” çığlıkları yükseliyor.
            Medyanın ağırlıklı kısmını kontrolü altına alıp yalan ve iftiralarla dolu bir kara propaganda makinasına çeviren Recep Tayyip Erdoğan, demokrasilerin olmazsa olmazı  ifade ve medya özgürlüğünü neredeyse tamamen yok etmiş durumda. Manşetleri doğrudan Erdoğan veya ekürisi tarafından atılan onlarca gazete ve TV kanalının yanısıra varlık mücadelesi veren bir avuç özgür medya organı ise her türlü tehdit altında görevini sürdürmeye çaba harcıyor. Erdoğan Diktatörlüğü’nün 14 Aralık’ta Türkiye’nin geriye kalan iki özgür medya grubundan Zaman Grubu ve Samanyolu Grubu’nun üst düzey yöneticilerini dizi senaryosu ile iki köşe yazısı ve bir haberi bahane göstererek gözaltına alma cüretkarlığı, baskıcılıkta gelmiş olduğumuz son noktayı iyice gözler önüne serdi. Samanyolu Grubu yöneticisi Hidayet Karaca’yı  tam 17 gündür hapiste tutan Erdoğan Diktası, gözaltına alıp 120 saat keyfi bir şekilde alıkoyduktan sonra bıraktığı Zaman Genel Yayın Yönetmeni Ekrem Dumanlı’yı da  tutuklamak için bahane arıyor.
Dumanlı’nın yanı sıra daha bir çok muhalif gazeteci de sıranın kendilerine ne zaman geleceğinin merakı içerisinde işlerini yapmaya çabalıyor ve bu tehdit altında günlerini geçiriyor. Tek adam rejimini iyice tesis ettikten sonra kontrolü altındaki medyanın genel yayın yönetmeni gibi hareket eden, gazetelere manşetler attıran, televizyonların alt yazılarına bile müdahale eden Erdoğan, bir taraftan da savcılığa, hakimliğe soyunarak medyadan daha kimlerin  tutuklanabileceğine dair müjdeler vermeyi de ihmal etmiyor. Tek meziyetleri Erdoğan Diktasına hizmet olan yandaş medyanın türedi aktörleri ise Zaman gazetesi ve Samanyolu TV gibi muhalif medya kurumlarına cebren el konulacağını yazıp duruyor. Tüm bu olup bitenlere  ragmen Erdoğan çıkıp hiç çekinmeden, hiç utanmadan “dünyanın en özgür medyası Türkiye’de” diyebiliyor.
Bunları yazıyor olmam sakın sizi yanıltmasın. Dört dörtlük bir diktatöre diktatör diyebiliyor olmam asla içinde bulunduğumuz ortamın özgürlüğünden kaynaklanmıyor. Bu, ülkenin giderek bir açık hava cezaevine dönmesine sessis sedasız şahit olmaktansa, hapis veya daha kötüsü dahil her türlü bedeli göze alarak gerekenleri deme cesaretini hala gösterebilmemizden kaynaklanıyor. Her gün tehditlerin havalarda uçuştuğu, yargının, yasamanın ve elbbete ki yürütmenin Erdoğan diktasına boyun eğdiği; medyanın ağırlıklı kısmının, iş dünyasının, sivil toplumun menfaatleri için ya diktatörü alkışladığı ya da en azından sesini çıkaramaz hale geldiği bir ülkede bu ve benzeri yazılar belki duyabileceğiniz son özgür çığlıklar da olabilir.
Sınır Tanımayan Gazeteciler Örgütü’nün basın özgürlüğü açısından 180 ülke arasında 154. sıraya koyduğu, Freedom House’un “özgür olmayan ülke” kategorsinde değerlendirdiği, demokratların nefes aldığı yegane mecralara dönüşen Twitter, Youtube, Facebook gibi sosyal medya mecralarının sürekli kapatılma tehdidi altında bulunduğu, devlet zoruyla el konulan medya gruplarının kamu ihaleleriyle beslenen yandaş işadamlarına peşkeş çekildiği, yeterince yalakalık yapmayan ya da hala eleştiride bulunma cesaretini gösteren gazetecilerin tek tek ya da toplu halde işlerinden atıldığı, muhalif medyanın en büyüklerine sabahın erken saatlerinde polis baskın düzenleyip yayın yönetmenlerinin canlı yayınlar eşliğinde tutuklandığı bu ülkede gerçekten de nefes alabilmek gün geçtikçe daha da zorlaşıyor. Diktatörü mutlu edemeyen binlerce meslektaşımız eften püften sebeplerle işlerini kaybederken, hala mesleğin onuruna sahip çıkmaya çalışan yüzlerce meslektaşımız ise her türlü bedeli göze alarak işlerini yapmaya çalışıyor.
Polis okulları, polis akademilerinin kapılarına kilit vurularak polis komiserlerinin parti teşkilatı referanslı üniversite talebeleri arasından seçildiği; bağlılığı hukuka, devlete veya millete değil doğrudan Erdoğan’a olan 50 bin kişilik “milis gücü” niteliğinde yeni bir polis gücünün kurulmaya çalışıldığı bir ortamda sadece gazetecilerin değil, farklı düşünce ya da yaşam tarzına saygı bekleyen herkes tehdit altında bulunuyor.
Kamu harcamalarını denetleyen Sayıştay’ın tamamen devre dışı bırakıldığı, HSYK’nın bir parti organına dönüştürüldüğü, yargı sisteminin parti referanslı binlerce avukatın savcılar ve hakimler olarak atanmasıyla doldurulduğu, Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç’ın medyaya yansıya ifadesiyle “ Yargıtay’a, Danıştay’a otobüslerle, kamyonlarla taşır gibi üye doldurarak” yüksek yargının da sıradan bir parti organına dönüştürüldüğü bir ortamda hukuk güvenliği ya da yargı güvencesinden bahsetmenin de  artık imkanı kalmamıştır.
Sadece yüzde biri herhangi bir demokratik hukuk devletinde olsa en az yüz hükümeti istifaya zorlayacak olan 17/25 Aralık 2013’te ortalığa saçılan yolsuzluk ve rüşvet skandalıyla suçluluklarına dair somut deliller ayan beyan ortaya çıkan yoz bir siyasi grup, son dönemde yeni kanunlar yaparak, hedefi belli yeni mahkemeler kurarak ve buralara dikta yanlısı savcılar, hakimler atayarak “makul şüphe” gibi keyfi yaklaşımlarla en ufak muhalif sesi bile kriminalize etmenin imkanını bulmuş durumda. Attığınız basit bir tweet mesajı, diktatörün hoşuna gitmeyecek birkaç kelime “makul şüphe”li olarak keyfi şekilde tutuklanmanız için artık yeterli.
Sanmayın ki bu baskı ve zulüm sadece Türkiye’de geriye bir avuç kalmış cesur demokrat aydınları ilgilendiriyor. Bu gidişat maalesef Türkiye’yi demokrasi ve hukukun üstünlüğünü şiar edinmiş medeni dünyadan hızla koparıyor, sonu belli olmayan tehlikeli bir maceraya sürüklüyor. Ülke gün geçtikçe bir despot güruhunun tahakkümüne daha fazla girdikçe Kürt sorununun çözümü, Alevi sorununun ele alınması, gayr-i Müslimlerin haklarının iadesi konusu da asla gerçekleşmeyecek kuru bir retorikten ibaret kalıyor. Yerli iş adamlarının bile tedirgin olup yatırımlarının en azından bir kısmını yurtdışına taşıdığı böyle hukuksuz, istikrarsız, güvencesiz, keyfi ve öngörülemez bir ortamda yabancı yatırımcı beklemek ise  hayal oluyor. Olan Türkiye’ye oluyor, bu ülkede yaşayan ve yaşamaya devam edecek olan halkın gelecek umutlarına oluyor!
Maalesef 2014 Türkiye’nin karabasanlarla yatıp kalktığı bir yıl oldu. Umarım 2015 ülkenin demokrasi ve özgürlüklerin canına okuyan muktedir mafya güruhundan kurtulmayı başardığı bir yıl olur…
Mutlu yıllar...