İpek Medya Grubu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İpek Medya Grubu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Aralık 2015 Salı

Kanayan yara

Üstü bir türlü kabuk bağlayamayan derin kesikler gibi kanayan yaralarımızla fersiz mecalsiz bir yılın sonuna daha geldik. Üstelik geçmiş yıllarda açıldığı halde hala kanayan yaralarımıza bu yıl yenilerini de ekledik. Hayatın bütün alanlarıyla kıvranan, acı çeken, huzursuz ve tedirgin bir yılı geride bıraktık. Koskocaman bir yıl boyunca ne geçmişin yaralarını sarabildik, ne de o yaralara yenilerinin eklenmesine mani olabildik. Arkada bırakmakta olduğumuz yılın yaptığı yıkım ve tahribattan, omuzlarımızda ve duygu dünyamızda bıraktığı taşınması güç ağır yüklerden dolayı başlayacak yeni yıla dair umutlarımız bile fersiz.
Mesela, 28 Aralık 2011 gecesi Roboski’de çoğu çocuk yaştaki 34 vatandaşımızın bir istihbarat-siyaset-emir-komuta zincirinin karar ve eylemi neticesinde savaş uçakları tarafından bombalanarak katledilmesinin açtığı yara hala kanamaya devam ediyor. Bu elim katliamın üzerinden tam 4 yıl geçmesine rağmen sorumlular bir türlü açığa çıkarılmıyor. Adalet yerini bir türlü bulmuyor. Süren adaletsizliklerle acılar tazelendikçe açılan yaralar kanamaya devam ediyor. En kahredici olanı ise muhtemel sorumluların cezasızlık konforuyla yeni yaralar açmada rol alma ihtimalleri. 
Roboski’nin açtığı yaralara 32 vatandaşımızın katledildiği Suruç’taki, 102 vatandaşımızın katledildiği Ankara’daki intihar saldırılarının acısı da eklendi. Öldürenlerin arkasındaki güçler gölgede, ölenler ise öldükleriyle kaldılar. Yakın çevrelerinde sessizce kanayan yaralar bırakarak ülke tarafından unutulmaya terkedildiler. Bu acılar daha sıcacıkken insan hakları savunucusu Tahir Elçi’yi de katlettiler. Elçi tam da yaşadığı hayata yakışacak bir duyarlılıkla insanlık mirası bir tarihi Camii’nin minaresinin gördüğü hasara dikkatleri çekerken hayatı boyunca mücadele ettiği fail-i meçhul(!) kurşunlardan birinin kurbanı oldu.  Bu cinayet bir türlü kabuk bağlayamayan yaraları kanatırken bir vicdan sızısı gibi gelip bütün vicdan sahiplerinin yüreğine oturdu.
Tahir Elçi’nin insanlarının hayatlarına olduğu gibi tarihi dokularının üzerine titrerken canından olduğu şehirler, kasabalar terör örgütü PKK’nın şehir savaşlarına cevap veren asker-polisin kuşatmaları ve uzun sokağa çıkma yasaklarıyla sivil halkı ile birlikte can çekişir oldu. Okullar kapatıldı. İnsanlar evlerine hapsoldu. Yüz binlercesi baba yurtlarını terk etti. Onlarcası serseri kurşunların, PKK’nın bubi tuzaklarının, tank ateşlerinin kurbanı oldu. Kendi sınırlarımız içerisinde Suriye manzaraları görmeye bile o kadar çabuk alıştık ki. Alıştık alışmasına ama çok şeylerimizi yitirdik. 3 aylık Miray bebekleri, onları kurtarmaya çalışan 80’lik dedeleri, vurulduğu sokak ortasında cesedi 7 gün boyunca alınamayan anneleri yitirdikçe sadece kurşunların açtığı yaralar değil, herkesin yüreği kanadı.
Esed zulmünün yanı sıra Erdoğan rejiminin ihtiraslı politikaları milyonlarca Suriyeliyi mülteci durumuna düşürdü. Elbirliğiyle yüz binlercesinin ölümüne yol açarken 3 milyona yakın Suriyeli Türkiye’ye sığınmak zorunda kaldı. Ne kadar acıdır ki Erdoğan rejimi bu trajediyi bile uluslararası alanda yalnızlığını ve köşeye sıkışmışlığını aşmada bir şantaj aracı olarak kullanabildi. Zavallı Suriyelilerin bir türlü kabuk bağlamayan sıcacık yaraları çıkarcı siyaset uğruna deşildikçe deşildi. Çirkin al-ver pazarlıklarıyla Avrupa’yı dize getiren bu şantaj politikası Aylan bebeklerin cansız bedenleri kıyıya vurdukça bütün Türkiye’nin ve insanlığın bir utancına dönüştü.
Üzerinden geçen 1,5 yıla rağmen Soma’da katledilen 302, Ermenek’te katledilen 18 madencinin ne geride bıraktıkları acı dindirilebildi ne de bu katliamda siyasi ve idari sorumluluğu olanlardan bir teki bile hesap verdi. Adaletle sarmalanmayan yaralar derinleştikçe derinleşip kanadıkça kanayan kocaman bir toplumsal yaraya dönüştü. İnsan hayatına kıymet vermeyen çıkarcı siyasi iktidar ve yöneticiler ihmalleri sonucu ölen yoksul madencilerin yakınlarından özür dilenmezken, yargıya hesap vermek yerine mağdur yakınlarına hakaret edip bir de tekmeleyenler ödüllere boğuldu.
Kanayan sadece insanların bedenlerinde, ruhlarında açılan yaralar değildi elbet. 17/25 Aralık 2013’te ortaya çıkarılan büyük yolsuzluk ve rüşvet skandalından bu yana sistematik olarak yok edilen demokratik ilke ve değerler, hukuki kurumlar ve kurallar 2015 yılında siyasi bir sorun olmaktan çıkıp, toplumun tüm muhalif kesimlerine yönelik soykırımı çağrıştıracak kitlesel bir zulme ve tenkil kampanyasına dönüştü. Suçüstü yakalanan muktedirler kendi suçlarının üzerini örtebilmek için bağımsız yargıyı yok edip yerine koydukları proje ekiplerle masum insanlara yönelik terör estirdiler. 
Erdoğan rejimi tarafından keyfi ve hukuksuz bir şekilde kesintisiz sürdürülen cadı avları ve nefret operasyonlarıyla yüzlerce kreş, okul ve yurda ağır silahlı polisler eşliğinde baskınlar düzenlendi. Türkiye’nin en başarılı özel İslami bankası olan Bank Asya Erdoğan rejimi tarafından batırılmaya çalışıldı. Tüm çabalarına rağmen batmayınca hukuksuz bir şekilde el konularak gasp edildi. Bu yöntem daha sonra Koza-İpek Holding, İpek Medya Grubu ve Kaynak Holding gibi diğer başarılı özel şirketler için de kullanıldı. Ne teşebbüs hürriyetine duyarlılık, ne de mülkiyet hakkına saygı gösterildi. Türkiye’nin Turgut Özal’dan bu yana bin bir emekle inşa ettiği ekonomik kurum ve değerlerin tamamı hunharca yok edildi. Yerli ve yabancı yatırımcıların Türkiye’ye olan güveninde kanayan bir kocaman yara açıldı.
Medyaya ve gazetecilere yönelik tehditler ise 2015 yılında zirve yaptı. İpek Medya Grubu gazeteleri ve televizyonlarına cebren el konuldu. Bünyesinde 14 TV kanalı olan Samanyolu Yayın Grubu yayın yapamaz hale getirildi. Farklı medya gruplarındaki muhalif gazeteciler patronlarına tek tek isimleri verilerek işlerinden attırıldı. Gasp edilen, tüm yayın platformlarından ve tekel durumundaki ulusal uydudan hukuksuz bir şekilde atılarak yayın yapamaz hale getirilen medya gruplarında çalışan yüzlerce gazeteci ve yayıncı işsiz, aileleri aşsız bırakıldı.
Daha fecileri de oldu. Bugüne kadar adları en ufak suça bile karışmamış, hiçbir şiddet veya terör eylemiyle anılmamış yüzlerce eleştirel gazeteciye “Cumhurbaşkanına hakaret”, “Başbakana hakaret”, “terör örgütü kurucusu olmak”, “terör örgütü üyesi olmak”, “casusluk yapmak” gibi örneklerine ancak adi diktatörlüklerde rastlanabilecek mesnetsiz iddialarla davalar açıldı. Benim gibi birçok gazeteci bu davalarla fiilen iş yapamaz hale getirildi. Onlarca gazeteci gözaltına alındı. Onlarcası ise yargısız bir şekilde tutuklanarak hapse atıldı.  Bugün hapisteki 32 gazeteci ile Türkiye en fazla gazetecinin hapiste olduğu ülkeler arasında ilk sıralarda geliyor. Özgür düşüncenin prangalandığı, gazetecilerin kelepçelendiği, muhaliflerin tehditlerle sindirildiği, bağımsız medyanın susturulduğu bir ortamda gerçekler ve hakikat büyük bir yara aldı.   
            Öte yandan, “tabii hakim”, “bağımsız ve tarafsız yargı” gibi evrensel hukuk ve yargı ilkelerini hiçe sayarak uyduruk mahkemeler oluşturan Erdoğan rejimi, bu ülkede yaşayan herkesi hukuk güvencesinden mahrum bıraktı. Partizanları arasından seçtiği tetikçi savcılardan ve yargıçlardan oluşan Erdoğanist yargı müfrezeleri oluşturarak yargıyı bir silah gibi kullandı. Bu yargı müfrezeleri muhalif herkesi yok eden bir yargısal balyoz işlevi gördü ve verdikleri kararlarla hukukilikte ve adalette direnen savcıları ve hakimleri bile sorgusuz-sualsiz tutuklayabilen bir cellatlık sistemine dönüştü. Derin yaralarıyla adalet duygusu zedelenirken, hukuk ve yargı kan kaybından ziyan oldu. Tıpkı Türkiye’nin özgürlükçü bir demokratik hukuk devleti olma hayallerinin ziyan olması gibi.

15 Kasım 2015 Pazar

Fransa’da katliam, Türkiye’de karartma


Dünyayı çepeçevre saran karanlığın neferleri bir an olsun boş durmuyor. Aydınlığa, medeniyete, demokrasiye, özgürlüklere, insan onuruna, hukuka, kardeşliğe, barış içinde bir arada yaşama iradesine, estetiğe, sanata, düşünceye ve iyi olan her şeye saldırı üzerine saldırı gerçekleştiriyorlar. Hiçbir ahlaki sınır tanımadıkları despotluk, zulüm ve katliamlarıyla iblislere parmak ısırtacak derecede ileri gidiyorlar üstelik.
En kutsal değerlerin arkasına sığınacak kadar alçaklaşan, şeytani planlarını ve ahlaksız eylemlerini insanlığın en kutsallarını istismar ederek gerçekleştiren İblis’in bu karanlık tohumları Paris’te kendi halinde yaşayıp giden sıradan masum insanları alçakça hedef alabiliyor. Hiçbir hedef gözetmeden, şeytani bir soğukkanlılıkla 130 kişinin canına kastedebiliyor. Sırf öldürmüş olmak için öldürmek üzere hedef aldıkları 350’den fazla insanın kanını hunharca dökebiliyor, ağır şekilde yaralayabiliyor.
Türkiye’de ise mafyatik bir suç şebekesine dönüşen muktedir güruh, zulüm ve despotik baskıların her gün bir yenisini icat ediyor. Sırf hırsızlıklarına ve ahlaksızlıklarına ortak olmadıkları, zulümlerine ve keyfiliklerine göz yummadıkları için ya da sırf kendileri gibi düşünmedikleri için toplumun en temiz ve en duyarlı kesimlerine karşı Şeytani bir hazla, ahlaksız bir zevkle ve arsız bir şehvetle  baskı üzerine baskı, saldırı üzerine saldırı gerçekleştiriyorlar. Mesela, bir gün dünyanın tüm mağdur ve yoksullarının yakından tanıdığı bir yardım kuruluşunu hedefe koyuyorlar, ertesi gün toplumun en hayırsever insanlarını. Bir gün dürüstlükleriyle tanınan işadamlarını şeytanlaştırıyorlar, ertesi gün Türkiye’de evrensel basın ahlak ilkelerine en sadık yayın gruplarını, yayın organlarını.
Tıpkı Paris’te masum insanları gözünü kırpmadan katleden ahlaksız teröristler gibi dinin ve dini değerlerin arkasına saklanan Türkiye’deki iki yüzlü muktedir güruh da topluma ışık olmuş kim ya da ne varsa ayrım gözetmeksizin yok etmeye çabalıyor. İster liberal ister solcu olsun, ister muhafazakar kesimden isterse çevreci olsun hak ve hakikat adına sesini çıkaran, iş işten geçmeden sürüklendiği karanlığa karşı halkı uyarma cesaretini gösteren kim varsa hedef alınıp yok edilmeye çalışılıyor.
Gazeteler, o kağıt parçalarına ruh katan en donanımlı aydınlardan hoyratça arındırılıp çölleştiriliyor. Onurlu duruşları, birikimleri ve tecrübeleriyle topluma ışık olan aydınlar, yüzde 90-95’i iktidar tarafından kontrol altına alınarak adi birer propaganda makinasına dönüştürülen televizyonlardan ve radyolardan uzak tutuluyor. Tüm demokratik değerler ve demokratik kurumlar tek tek yok edilirken ahlaki bir duruşla hala demokrasi, özgürlük, adalet ve hukuk diyen entelektüellerin seslerinin halka ulaşmasını sağlayan kanallar tek tek ortadan kaldırılıyor ya da  karartılıyor.  
 Ortadoğu’yu Cehenneme çevirdikleri gibi stratejik ahmaklıklar sonucu Ortadoğulaştıkça Cehenneme dönen Türkiye’yi de kan gölüne dönüştüren karanlığın neferleriyle zihniyet akrabalığı içerisindeki bu muktedir güruhun sorun etmediği tek kesimi ise kendileri gibi karanlığın neferleri oluşturuyor. Her türlü eleştirel düşünceden esirgedikleri hoşgörüyü eli kanlı IŞİD teröristlerine, el-Kaide hücrelerine gösteriyorlar. Türkiye’nin medeni dünyanın özgür ve demokratik bir parçası olması ve öyle kalması için çabalayan kim ve ne varsa hedef alıp büyük bir gaddarlıkla yok ederken, IŞİD, el-Kaide ve bu caniler güruhunun yerli versiyonlarından hiçbir desteği esirgemiyorlar.
Hasan Cemal, Ekrem Dumanlı, Ahmet Altan, Can Dündar ve daha pek çok farklı görüşten demokrat aydın sistematik kampanyalarla yok edilmeye çalışılırken, IŞİD, el-Kaide, İBDA-C ve benzeri cihadist terör grupları ülkenin her yerinde rahatça hareket edebiliyor. IŞİD ve benzeri radikal terör örgütlerinin yayın faaliyetlerine dokunmayan Erdoğan rejimi ve AKP hükümeti evrensel basın-ahlak ilkeleri çerçevesinde demokrasi, insan hak ve özgürlükleri, hukuk, şeffaflık, barış, kardeşlik için yayın yapan tüm medya organlarını tek tek ya da toplu halde karartıyor. Üstelik bunlar arsız bir cesaret ve pervasızlıkla tüm dünyanın gözleri önünde kanırta kanırta yapılıyor.
Her gün gazeteciler gözaltına alınıyor. Her gün dergiler, televizyonlar, gazeteler saçma sapan gerekçelerle polis tarafından basılıyor. Tüm baskılara ve tehditlere rağmen gerçekleri halka duyurmaktan vazgeçmeyen gazeteciler, bir adım daha ileri gidilerek, yani ya hapse atılarak ya da yayın organlarına el konularak susturulmaya çalışılıyor. Daha 3 hafta önce televizyonları, radyoları ve gazeteleriyle Türkiye’nin en önemli yayın kuruluşu olan İpek Medya Grubu’na haydutvari bir tarzda, hukuksuz ve keyfi bir şekilde el koydular. Pervasızlık ve cüretkarlığın şahikasına çıkan AKP iktidarı ve Erdoğan rejimi, G-20 liderler zirvesinden sadece bir gün önce ise bünyesinde tam 16 radyo ve televizyon bulunan, toplumun farklı kesimlerinin seslerine mecra olan Samanyolu Yayın Grubu’nu tekel durumundaki TÜRKSAT uydusundan atarak fiilen kararttılar.
Daha önce birçok TV platformundan keyfi bir şekilde çıkarılan Samanyolu Grubu’na ait TV kanalları bu sefer hiçbir somut gerekçe gösterilmeksizin, üstelik tüm ticari ve hukuki hakları yapılan bir sözleşmeyle 2024’e kadar garanti altına alınmış olduğu halde, milletin vergileriyle uzaya fırlatılmış bir milli uydu olan TÜRKSAT’tan keyfi bir şekilde çıkarıldı. Amaç belli ki muhalif ve eleştirel gördükleri tüm yayın organlarını ve gazeteleri susturmak ve yok etmek. Belki amaç tek ama her bir medya organının susturulması için ayrı bir bahane üretmeyi, farklı bir yöntem ve taktik uygulamayı da ihmal etmiyorlar.
İpek Medya Grubu’na, bağlı olduğu holdingle ilgili tek bir delilini sunamadıkları mali suç iddialarıyla el koyan karanlığın neferleri, Samanyolu televizyon ve radyolarını ise böyle bir yalandan gerekçe üretme ihtiyacı bile duymadan karartma yoluna gittiler. Sol-Kemalist gelenekten gelen Cumhuriyet gazetesine yönelik ayyuka çıkan baskı ve el koyma çabaları için “teröre destek” bahanesini üreten karanlığın IŞİD kafalı neferleri, Ulusalcı (neo-nationalist) çizgideki Sözcü gazetesine ise farklı bir bahaneyle baskı uyguluyor. Doğan Medya Grubu’nu yine alakasız bir terör örgütüne destek olmak bahanesiyle hedefe koyan ve bu medya grubunu büyük ölçüde sindirerek sonuç alan Erdoğan rejimi ve AKP iktidarı, Zaman Medya Grubu’na ise yine benzer temelsiz iddialarla el koymanın hazırlığı içerisinde bulunuyor.
Paris’te katliam yapan IŞİD’in karanlığı Avrupa üzerinden tüm dünyaya çökerken, IŞID kafalı muktedir bir militan azınlık Türkiye’yi farklı ses ve fikirlerin bir daha hayat hakkı bulamayacağı çölleşmiş bir karanlığa doğru sürüklüyor. Üstelik de bunu tüm dünyanın gözleri önünde ve belli başlı dünya liderleri tam da G-20 liderler zirvesi için Türkiye’de bulunuyorken yapıyor. Belli ki hukuksuz ve despotik muktedirler tüm dünyanın dikkatlerinin Türkiye’ye odaklandığı bir esnada gerçekleştirdikleri baskı ve karartma hamleleriyle Yeni Türkiye’nin road showunu yapıyorlar. Yeni Türkiye’nin böyle despotik bir ülke olduğunu ve bu çerçevede hareket etmeleri gerektiğini liderlere anlatmaya çalışıyorlar.
Obama, Cameron, Merkel, Trudaeu başta olmak üzere G-20’nin demokratik ülke liderleri tam da kendileri Türkiye’deyken gerçekleştirilen bu despotlukları ya olup biteni “ulusal çıkarlar” deyip sineye çekme bedbahtlığına düşme ya da baskıların müsebbibi Türk muhataplarının yüzüne doğrudan söyleme ahlaki sorumluluğuyla karşı karşıyalar.

1 Eylül 2015 Salı

Özgür medya susarsa Türkiye boğulur


Türkiye bir taraftan AKP’nin 7 Haziran seçimlerindeki başarısızlığı sonrası son derece tuhaf bir şekilde yeniden başlayan terör saldırılarının, diğer taraftan ise despotik baskılardan dolayı geriye bir avuç kalan özgür medyaya ve muhalif çevrelere yapılan baskınların oluşturduğu bir karabasanın tam ortasında. Gün geçmiyor ki birkaç okula, birkaç kreşe, birkaç şirkete keyfi ve hukuksuz polis baskınları yapılmasın. Hiçbir suçu olmayan masum insanlar saçma sapan gerekçelerle gözaltına alınmasın! Bu haliyle Türkiye tam bir despotik rejime dönüşmüş durumda. Bu kepazelik artık bir imaj, bir algı sorunu olmaktan çıktı. Yaşananlar gerçekliğin ta kendisi.
Öyle ki bu ülkede Anayasa askıda, hukuk askıda, demokrasi askıda, en temel hak ve özgürlükler bile askıda. Gelinen durum o kadar vahim ki Türkiye’de yaşayan ister vatandaş, isterse yabancı olsun hiç kimsenin ne can güvenliği, ne mal güvenliği, ne de temel insan hak ve özgürlükleri kalmış durumda. Despotik ihtiraslarıyla bir tek adam rejimi peşinde koşan Erdoğan ve avenesinin konsolide ettiği partizan yargı, partizan polis, partizan bürokrasi, partizan medya gölgesinde kimsenin asgari düzeyde bile bir hukuk güvencesi de bulunmuyor. Erdoğan rejiminin baskı ve zulmü altında kıvrım kıvrım kıvranan Türkiye, tam anlamıyla 5. sınıf bir adi Ortadoğu diktatörlüğü görüntüsü veriyor. Ve bu ülke, işte böyle bir ortamda tarihinin belki de en önemli seçimlerine doğru gidiyor.
Hükümet çevrelerinden edinerek paylaştığı ve neredeyse tamamı gerçekleşerek doğrulanan bilgilerle haklı bir şöhret oluşturan Twitter fenomeni @fuatavni_f ‘in günler öncesinden duyurduğu bir “kehanet”, daha doğrusu bir felaket daha doğru çıktı. Fuat Avni’nin hala Erdoğan’a biat etmemiş tüm muhalif medya organlarına ve önde gelen iş adamlarına yönelik hukuksuz ve keyfi baskınlar yapılarak malvarlıklarına el konulacağına dair akıl almaz felaket senaryosu ne yazık ki aynen gerçekleşiyor. Türkiye’de despotik Erdoğan rejiminin pervasız talan, yağma ve yıkımından geriye kalan bir avuç özgür medya organının en önemli renklerinden bazılarını bünyesinde bulunduran İpek Grubu şirketlerine, gazete ve televizyonlarına kapsamlı polis baskınları yapılmaya başlandı bile.
Yıllar içerisinde oluşturulan gayri meşru rant sisteminden besledikleri kara propagandacı partizan medya dışında herhangi bir medyaya veya en ufak muhalif sese tahammülü olmayan despotik Erdoğan rejimi, seçimlere sadece 2 ay kala belli ki muhalif siyasi partilerin yer bulabildiği, seslerini duyurabildiği tek tük kalmış medya organlarını da susturma, sindirme peşinde. Her türlü baskı ve tehdide rağmen hala susmayan ve sinmeyen medya organlarını ise saçma sapan ve keyfi gerekçelerle el koyma tehlikesi bekliyor. Bu yönüyle İpek Medya Grubu’na yapılan baskın ve baskı özgür medyaya yönelik bir darbe olduğu kadar muhalefete ve demokrasiye de açık bir darbedir. İpek Medya Grubu ve diğer medya kuruluşları ile muhalif iş adamlarına yönelik baskı ve saldırılar can çekişen demokratik hukuk devletinin son kalıntılarını da ortadan kaldırmaya yönelik pervasız ve aşırı cüretkar bir teşebbüstür.  
Anayasa’nın, Türkiye’nin imzacısı olduğu uluslararası konvansiyonların ve uluslararası hukukun koruması altında olan medya ve basın özgürlüğünü, mülkiyet haklarını ve hatta can güvenliğini hiçe sayan Erdoğan rejimi ve hükümetteki piyonları altından asla kalkamayacakları ve hesabını asla veremeyecekleri çok büyük suçlar işliyor. Ve bu suçları işleyen irili ufaklı bütün bürokratik konumlardaki herkesi er ya da geç çok büyük cezalar bekliyor. Çünkü Erdoğan rejiminin, 17/25 Aralık 2013 yolsuzluk skandalını ortaya çıkarmakla itham ederek husumet beslediği sadece Hizmet Hareketi’ne yakın medya organlarını ve işadamlarını hedef aldığına dair oluşturduğu yanlış algının artık sonuna gelindi. Bugün herkes biliyor ki despotik Erdoğan rejiminin hedefi Hizmet’e yakın medya ve işadamlarından ibaret değil. İdeolojik görüşü ya da yaşam tarzı her ne olursa olsun Erdoğan’a ve konsolide etmeye çalıştığı despotik rejimine biat etmeyen herkes hedefte, büyük bir tehdit ve tehlike altında.
Başta Koç Grubu olmak üzere TUSİAD üyesi bütün işadamları despotik Erdoğan rejiminin tehditi altında. Kimler yok ki listede TÜSİAD eski başkanı Muharrem Yılmaz’dan, uluslararası tanınırlığı yüksek Osman Kavala’ya kadar herkes sırada. Hele hele medya alanında faaliyetleri olduğu halde Erdoğan rejimine hala tam biat etmeyen tüm işadamları açık ve yakın tehlike altında. Başta Doğan Medya Grubu yayın organları olmak üzere Cumhuriyet, Sözcü, BirGün, Taraf ve diğer muhalif medya organları Erdoğan despotizminin baskılarında sadece sıranın ne zaman kendilerine geleceğinin merakı içerisindeler. Cumhuriyet gazetesi günler öncesinden tehditleri ciddiye alarak tepkisini birinci sayfasından koymuştu. Sözcü gazetesi ise tepkisini Salı günkü birinci sayfasının tamamını ayırarak “Sözcü susarsa Türkiye susar” manşetiyle ve tüm yazarlarının köşelerini boş bırakarak gösterdi.
Gerek Sözcü gazetesinin manşeti, gerekse Salı günkü manşetinde IŞİD’e yapılan yardımları bir kez daha belgeleyen Bugün gazetesinin bünyesinde bulunduğu İpek Medya Grubu’na yönelik sindirme ve baskı operasyonu sosyal medyada büyük tepki çekti. Tıpkı aynı anda hem IŞİD, hem de IŞİD düşmanı terör örgütü PKK’ya destek olmakla suçlanarak tutuklanan Vice News muhabirlerinin tutuklanmasının dünyada oluşturduğu tepki gibi.
Türkiye’yi despotik bir “tek adam rejimi”ne dönüştürmek isteyen, bu amaçla medyayı ve toplumu tek sesli hale getirmeye çalışanlar akıllarını başlarına almalılar. Hala birinci parti olabilirsiniz, hala cumhurbaşkanlığı, başbakanlık, bakanlık ve tüm bürokratik koltukları dolduruyor olabilirsiniz, ama bunların hiçbiri size suç işleme hakkı, haddiniz aşma özgürlüğü vermez. Bunlar size toplumu sindirme, baskılama, muhalefeti susturma, düşünce ve ifade özgürlüğünü yok etme hakkı tanımaz.
Gırtlağınıza kadar battığınız suçlardan dolayı hukuk önünde ve sandıkta hesap vermemek; yine aynı sebepten dolayı iktidarı gerek hukuki, gerekse demokratik yollardan devretmemek amacında olduğunuz anlaşılıyor. Ama unutmayın ve hesabınızı iyi yapın, aynı amaçla bir diktatörlük rejimi kurmak üzere girişeceğiniz her hukuksuz ve keyfi eylem sadece ve sadece hesabını vermek zorunda kalacağınız suç listenizi kabarmaya yarayacaktır. Yarım yamalak da olsa demokrasiyi ve hukuk devleti olmanın nimetlerini tatmış, orta sınıfı son derece canlı olan, dünyayla ve uluslararası ekonomiyle entegre bir Türkiye’den tipik bir Ortadoğu diktatörlüğü çıkarmaya kimsenin gücü yetmez.
Öte yandan hukuksuzluğu, keyfiliği ve suç işlemeyi alışkanlık haline getiren Erdoğan rejimi ve Davutoğlu hükümeti bu türden gayri meşru metotları normalleştirmelerinin bu konuda kendilerinden daha güçlü imkanlara sahip farklı dinamikleri harekete geçirebileceği ihtimalini de asla göz ardı etmesinler, asla unutmasınlar.
Beyler, darbe dönemlerinde bile uygulanmayan medyaya ve muhalefete yönelik korkutma, baskı kurma, doğrudan el koyma çabalarıyla bir yerlere varmanız mümkün değil. Türkiye’de ve dünyada oluşacak tepki tsunamisinin üstesinden gelmeniz ise imkansız. Gelin yazık etmeyin bu ülkeye. Hesabını yargı önünde vermekten kaçtığınız uzun bir liste oluşturan anayasal suçlarınızın yol açtığı suçluluk psikolojisiyle bu uzun suç listenize yeni ve vahim suçlar eklemeyin. Evet doğru, bu anti-demokratik, despotik ve hukuksuz baskılarınız sonucunda kaybeden demokratik ve medeni dünyadan hızla uzaklaşan Türkiye olur. Ama herkesten çok sizin kaybedeceğinizi de asla unutmayın.
Ve şunu da unutmayın ki, ne yaparsanız yapın, hangi zulümleri işlerseniz işleyin  özgür vicdanlar asla susmaz! Özgür insanlar asla susmaz! Özgür medya asla susmaz!
Asla susturamayacaksınız ama susturma çabalarınızdan dolayı tarihe kara bir leke olarak geçeceksiniz! Gelecek nesillerce hukuksuz ve zorba zalimler olarak anılacaksınız!