komplo etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
komplo etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Aralık 2015 Salı

El-Kaide’den Amsterdam’a, İstanbul’dan Pennsylvania’ya


Bugün İstanbul’da başlayan ve benim de ilk celsesini izleme şansını bulduğum çok önemli bir davanın sadece Türkiye’de değil, Avrupa ve ABD’den de büyük bir ilgiyle takip edilmekte olduğunu düşünüyorum. Çünkü İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülmeye başlanan “Tahşiyecilere kumpas” davasının sınır aşan etkileri olacak gibi. Tuhaf ama bu muhtemel etki için uygun zemini bizzat AKP hükümeti oluşturdu. Malumunuz Türk vergi mükelleflerinden toplan kamu parasıyla AKP hükümeti tarafından tutulan İngiliz hukuk firması “Amsterdam & Partners LLP”nin kurucusu Robert Amsterdam, 10 Aralık 2015 günü “Tahşiye” davası üzerinden Fethullah Gülen aleyhinde ABD’nin Pennsylvania eyaletinde mesnetsiz iddialarla bir dava açtı.
Tartışmalı da olsa meşhur bir avukat olarak Amsterdam’ın “Tahşiyeciler” diye bilinen radikal İslamcı yapı ile ilgili elbette ki yeterince bilgisi olduğu kanaatindeyim. AKP hükümetinden aldığı para ve talimat karşılığı bu davayı Amerikan yargı sistemine taşımakla nasıl bir süreci başlattığının bilincinde olduğuna da şüphe yok. Ancak Amerikalı yargı mercilerinin ve kamuoyunun bu konuda yeterli bilgiye sahip olmadığını tahmin edebiliyorum. Türk yargısının içinde bulunduğu zavallı durumu bildiğimden İstanbul’da Salı sabahı başlayan davadan adil bir sonuç beklemesem de bilgi ihtiyacını önemli ölçüde gidereceğini umuyorum. Bu yüzden söz konusu davayı radikal İslamcı şiddete duyarlı Amerikan kamuoyunun yanı sıra ABD’li yetkililerin de yakından takip etmesinde büyük fayda görüyorum.
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ve kontrolündeki AKP hükümetinin devleti ve yargıyı kişisel kinlerine ve intikam duygularına nasıl alet ettiğine dair önemli bir deneyim sunacak olan bu dava, uluslararası kamuoyuna da radikal İslamcı terör ve şiddet konusunda Erdoğan ve AKP hükümetinin nerede durduğuna dair ciddi bir fikir verecektir. Çünkü geçen hafta Fransız Le Monde gazetesinde yayınlanan makalesinde olduğu gibi tüm dünyada el-Kaide ve IŞİD benzeri radikal İslamcı şiddet ve terör örgütlerine karşı sesini yükseltebilen, enerjisinin çok önemli bir kısmını dünya barışı ile dinler ve kültürlerarası diyalog için harcayan İslam bazlı ender küresel sivil toplum hareketlerinden biri ve belki de en etkilisi olan Hizmet Hareketi’ne ilham veren Fethullah Gülen Hocaefendi'ye ABD’de açılan davanın kaynağını da bu mesnetsiz dava oluşturuyor.
Avukat Amsterdam’ın AKP hükümetinden aldığı para karşılığı ABD yargı mercilerinde savunmasını üstlendiği “Tahşiyeciler grubu”nu tanımak başta Amerikan yargı mercileri olmak üzere tüm uluslararası toplumun hakkı. Öyleyse Tahşiyecileri hep birlikte biraz tanıyalım: Her şeyden önce, Türkiye’de devletin kurumları henüz yerli yerinde ve bağımsız yargı organı hala işlevselken istihbarat ve emniyet güçleri tarafından takip edilen ve haklarında raporlar hazırlanan Tahşiyeciler, o raporlarda şiddete ve radikal dinci teröre eğilimli bir İslamcı grup olarak tanıtılıyor. Daha önemlisi Tahşiyecilerin bu raporlarda adı uluslararası radikal İslamcı terör örgütü el-Kaide ile birlikte anılıyor. Öyle bir grup ki bu, İslam’daki “cihad” kavramından nefsin terbiyesinden ziyade, el-Kaide tarzı terörist yapılara katılarak Usame Bin Ladin gibi teröristlerin emrinde “kafir”lere karşı savaşmayı anlıyor. Kendi marjinal anlayışı dışındaki her İslami anlayışı ise savaşılması gereken “kafir” kategorisine kolayca sokabiliyor. “Cihat” dedikleri söz konusu mücadelede terör yöntemlerinin her türünü kullanmayı tasvip eden Tahşiyeciler, dinler arası diyaloğu ise baş düşmanları görüyor.
Bir tarafta eğitim, yardımlaşma ve kültürlerarası diyalog faaliyetleriyle İslam’ın barışçıl yüzünü temsil eden Hizmet Hareketi’ne ilham veren bir İslam alimi, diğer tarafta ise Usame Bin Ladin’e sempatisiyle, radikal terör örgütü el-Kaide’ye destek çağrısıyla anılan  marjinal bir radikal İslamcı grup. Amsterdam’ın ABD’de olduğu gibi normal işleyen ve adaleti tesis için çabalayan bağımsız bir yargı mekanizmasında işi gerçekten zor gibi. Dünyanın en barışçıl İslami (Islamic) sivil toplum hareketine karşı terör örgütü el-Kaide ile ilişkilendirilen bir radikal İslamcı grubu savunmak için ABD mahkemelerinde açılan bir davanın seyrini izlemek bizim için de enteresan olacak.
Gelelim Türkiye’de başlayan dava sürecine. Haksız ve hukuksuz bir şekilde 1 yılı aşkın bir süredir Silivri Cezaevi’nde tutsak bulunan Samanyolu Yayın Grubu Başkanı Hidayet Karaca’nın da aralarında olduğu 10 kişinin (diğerleri polis) davası neredeyse tamamen AKP yandaşı medyanın mesnetsiz yayınlarından derlenen 332 sayfalık iddianameye dayalı. Bakırköy 3. Ağır Ceza Mahkemesi’nin asıl sanıkların yargılandığı Tahşiye ana davasında yargılanan tüm sanıkları bu tartışmalı davanın ilk duruşmasından sadece 1 hafta önce beraat ettirerek aklaması bu davayı daha da tartışmalı hale getiriyor. Bu planlı tesadüf(!), doğal olarak, “uyduruk yargılama için acaba delil mi oluşturuluyor?” şüphesine yol açıyor.  
Erdoğan’ın bir ABD seyahatinden hemen önce “El-Kaide’ye karşı AKP hükümeti yeterince mücadele etmiyor” eleştirilerine bir cevap niteliğinde 22 Ocak 2010’da İstanbul ağırlıklı olmak üzere gerçekleştirilen “El-Kaide’ye Yönelik Büyük Operasyon”a ilişkin basın açıklamasını, daha sonra Erdoğan kabinesinde İçişleri Bakanlığı görevi yapacak olan, dönemin İstanbul Valisi Muammer Güler yapmıştı. Güler aynen söyle diyordu: “İstanbul İl Emniyet Müdürlüğü ve Jandarma Komutanlığı, Ankara, Erzurum, Kayseri, Kırıkkale Niğde ve Samsun il emniyet müdürlükleri ile 22 Ocak 2010 günü, radikal dini motifli bir terör örgütüne, yani el-Kaide terör örgütüne yönelik olarak eş zamanlı ve müşterek bir operasyon gerçekleştirdi. Operasyon sonucunda 57 kişi yakalanarak gözlem altına alındı. Ev ve işyerlerinde yapılan aramalarda 3 el bombası, 1 sis bombası, 7 tabanca, fişekler, hançer, kılıç ve çok sayıda örgütsel doküman, ses kayıt cihazları ele geçirildi.”
Erdoğan’ın kritik ABD seyahati öncesine denk getirilen operasyonun önemini ise Vali Güler şöyle anlatıyordu: “Yakalanan örgüt mensuplarının bir kısmının legal ve illegal yollarla yurt dışına çıkarak cihat bölgeleri olarak bilinen yerlerde kaldıkları, cihat bölgelerine gönderilecek örgüt mensuplarına eğitim amacıyla ormanlık alanlarda spor ve kamp faaliyetleri icra ettikleri, bu faaliyetlerde askeri eğitim de yaptırdıkları, ayrıca operasyonda yakalanan bir kısım örgüt üyelerinin de El Kaide’nin Avrupa, Türkiye ve Suriye sorumlusu olarak bilinen Louai Sakka isimli şahısla ve daha önce de 15-20 Kasım 2003’teki bombalama olaylarına karışarak sonradan Irak’ta öldüğü anlaşılan Habib Aktaş ile de ilgili oldukları tespit edilmiştir.”  
İlk duruşması bugün yapılan dava, 2003’ten beri farklı çevreler tarafından gündeme getirilerek şiddet ve terör eğilimine vurgu yapıldığı ve MİT’in ilki 17 Şubat 2009’da olmak üzere, 17 Nisan 2009 ve 30 Nisan 2009 tarihlerinde ilgili mercilere grupla ilgili üç kere bilgi notu geçerek uyarıda bulunduğu halde, Fethullah Gülen Hocaefendi’nin polislere talimat vererek bu “güya barışçıl” İslami gruba karşı komplo kurduğu iddiasına dayanıyor. Delil olarak ise 2009’da Samanyolu Televizyonu’nda yayınlanan kurgusal bir dizinin senaryosu ve Gülen’in 6 Nisan 2009 tarihli bir sohbeti gösteriliyor. Güya Gülen polislere yaptığı sohbet ve bu dizinin 2009’da yayınlanan bir bölümü üzerinden operasyon talimatı vermiş. Dizinin komploya delil olarak sunulmasına kanıt olarak ise Gülen ile Hidayet Karaca arasında 2013 yılına ait bir telefon görüşmesinin yasadışı dinleme kaydı gösteriliyor.
Peki görüşmede Tahşiye’den ya da Tahşiye’ye karşı herhangi bir operasyondan mı bahsediliyor? Elbette ki hayır… Zaten daha eski tarihli MİT raporlarının gösterdiği gibi Emniyet’in, Gülen’in sohbetinden çok daha önce Tahşiyeciler adlı grubun varlığından haberdar olduğu görülüyor.  Genelkurmay İstihbarat eski Başkanı emekli Korgeneral İsmail Hakkı Pekin de Bugün Gazetesi’ne yaptığı bir açıklamada “Tahşiyeciler raporu Fethullah Gülen Hoca’nın konuşmasından daha önceki bir tarihte MİT tarafından gönderildi” demişti.  
Vali Güler’in haklı bir övünçle anlattığı operasyonda sadece polisler değil, jandarma da yer alıyor. Operasyon öncesi soruşturma aşamasında ise savcılar, hakimler ve ilgili güvenlik bürokatları arasında neredeyse yok yok. Her ideoloji ve çevreden savcılar, hakimler ve emniyet amirleri soruşturma sürecine dahil olmuş. Hal böyleyken Tahşiyeciler’e yönelik bir “Gülen komplosu” iddia ve soruşturmasının kendisi buram buram komplo kokuyor.
2009 yılında “Tahşiye grubuna” yönelik yapılan soruşturmanın arkasındaki isim olan dönemin Emniyet Genel Müdürü daha sonradan AKP milletvekili seçilen Oğuz Kağan Köksal’dan başkası değildi. Dönemin Polis İstihbarat Başkanı Hüseyin Namal’ın operasyon için izin talep belgesinde özellikle Tahşiyecilerin lideri Mehmet Doğan’ın şiddet talimatı verdiğine dikkat çekiliyor. Köksal’ın onayının ardından belirlenen adreslere eş zamanlı baskın düzenleniyor. Dönemin İçişleri Bakanı ise Beşir Atalay’dan başkası değil. Soruşturma ve operasyonlarda AKP hükümetine yakınlığıyla bilinen Savcı İsmail Uçar ve Emniyet Genel Müdürü Halis Böğürcü de yer almış.
Tahşiye grubunun şiddet eğilimi açık kaynaklardan da teyit edilebiliyor. Mesela Tahşiyecilerin lideri Mehmet Doğan, CNN Türk canlı yayınında Usame bin Ladin ile ilgili düşüncelerinin sorulması üzerine, “Ben, Usame bin Ladin’i Müslüman olduğu için severim.” ifadelerini kullanmıştı. Doğan, medyada yer alan diğer ses kayıtlarında ise taraftarlarına Afganistan’da savaşa gitmelerini tavsiye etmiş, ayrıca Türkiye gibi ülkelerdeki yönetimlere başkaldırmanın caiz olduğunu savunmuştu. HaberTürk gazetesinden Ahmet Çelik’e 17 Aralık 2014 tarihinde verdiği bir söyleşide ise Doğan, muhabirin el-Kaide ve IŞİD’le ilgili ısrarlı sorularına karşın ise “Bunlar siyasi konular. Bizim görevimiz değil” diyerek cevap vermemişti.
Ayrıca 2009’da takibe alınan grubun lideri Mehmet Doğan’ın, bir sohbet toplantısına ait ses kaydında şu ifadeleri kullandığı medyada yer almıştı: “Senin hükümetin başındaki adam senin değil, onların adamıdır. Senin başındaki hoca da onlarındır... Diyecek ki nasıl edelim hocam? Ben de diyorum ki git silah yap, vur. Ferşat’ın babası, hocası evin içerisinde çalışıyor çalışıyor bir füze yapıyor. Yeter ki yap. Serbesttir, ne yaparsan yap. Kılıç oynamazsa İslamiyet olmaz. Şu an şeriatla amel etmeyen Mısır, Suriye, Türkiye, Pakistan, Hindistan, İran bütün alemi İslam’daki zahiren Müslüman görülen devletlerin hepsi kırılıp gidecektir. Yakında, uzakta değil.”
Bu da, Robert Amsterdam’ın Amerikan yargı mercilerini “barışçıl bir masum Müslüman” diye ikna etmeye çalışacağı Mehmet Doğan’ın Usame bin Ladin ve el-Kaide’den bahsettiği bir başka konuşmasındaki ifadeleri: Afganistan’da bir ordu çıkacak. O orduyu duyduğun zaman, karnın üzerinde sürünerek de olsan, o orduya katıl!”
Kolay gelsin Bay Amsterdam… İşin hiç kolay değil.

18 Ocak 2015 Pazar

Bir komplonun anatomisi

Komployu ilk olarak twitter fenomeni Fuat Avni (@fuatavnifuat) duyurmuştu. Sonra Zaman gazetesinin Cumartesi ve Pazar günkü nüshalarında belgeleriyle yer aldı. Tahminler doğruysa Pazartesi sabahı ya da takip eden günler içinde geniş çaplı operasyonlar yapılacak ve kamuda istihdam edilecek olanları seçmek üzere 2010 yılında düzenlenen bir sınavın (KPSS) sorularının çalındığı ve haksız başarı elde edildiği iddiasıyla yüzlerce insan gözaltına alınıp tutuklanacak. Tabii artık kolayca tahmin edebileceğiniz gibi bu gözaltılar ve belki tutuklamalar büyük ölçüde Hizmet Hareketi’ne yakın isimlerden oluşacak.
Hizmet Hareketi’ni hedef alan bugüne kadar ki diğer tüm komplolar gibi lime lime dökülen bu son komplonun ayrıntılarını Today’s Zaman’ın kapsamlı haberinde okuyabilirsiniz. Ben burada teknik detayları üzerinde fazla durmayacağım. Ama bu yazıdaki niyetim Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın sevk ve idaresi altında olduğuna dair ciddi karinelerin olduğu bir karanlık kliğin KPSS komplosunu neden tezgahlandığına dair birkaç kelam etmek olacak.
Malumunuz olduğu üzere 17/25 Aralık 2013 tarihinde yapılan operasyonlarla ortalığa saçılan belge ve bilgilerle Erdoğan’ın siyasi ve ailevi yakın çevresinin nasıl bir yolsuzluk ve hırsızlık ilişkisi içerisinde olduğu ortaya çıkmıştı. İşte bu 17/25 Aralık skandalının patlak vermesinden bu yana, Hizmet Hareketi Erdoğan ve kliğinin hedefinde. İlişkilendirildiği vahim yolsuzluk skandalının mümkünse üstünü örtmek ve dikkatleri bir başka yöne çevirmek için Erdoğan ve çevresinin bir düşmana ihtiyacı vardı. Bu ihtiyacı karşılamak için derhal “Paralel Devlet/Yapı” yalanını uydurdular ve bu paralel devletin Hizmet Hareketi olduğu iftirasını ortaya attılar. Tamamen kontrollerindeki onlarca gazete ve televizyonda sürekli köpürttükleri bu iddiaya göre, güya Hizmet Hareketi’nin polis ve yargıdaki sempatizanları 17/25 Aralık yolsuzluk operasyonlarıyla Erdoğan Hükümeti’ne darbe yapmayı ve hükümeti yıkmayı amaçlamıştı.
Erdoğan ve kontrolündeki AKP hükümeti o tarihten itibaren hak, hukuk ve en temel ahlak ilkelerini hiçe sayarak ürettiği iftira ve yalanlarla Hizmet Hareketi’ni hedef aldı. Tam 13 aydır Hizmet Hareketi’ne durmaksızın casus, vatan haini, haşhaşi, hırsız, terör örgütü, komplocu denildi. Bu vahim ve vahim olduğu kadar da ahlaksız iddia ve iftiraları kanıtlayacak herhangi bir somut bilgi ya da belge ise bugüne kadar ortaya konulamadı. Elbette ki bu kadar vahim iddia ve iftiralar havada kalamazdı. Bu yüzden belirli bir aşamadan sonra düzmece senaryolarla Hizmet Hareketi’nden diye iddia ettikleri bürokratlar, polisler ve daha sonra gazetecilere yönelik algı operasyonlarına girişildi. Amaç, Hizmet Hareketi’ni halkın nazarında itibarsızlaştırmak ve buna bağlı olarak toplumun her alanındaki faaliyetlerinin kökünü kazımaktı. 22 Temmuz 2013 ve sonrasındaki, 14 Aralık 2014 ve sonrasındaki ve bugünden sonraki tüm çabaları da aslında aynı amacı güttü/güdüyor. Gerçekte herhangi bir yasadışı ya da suç niteliğindeki faaliyetini tespit edemedikleri Hizmet Hareketi’ni kamuoyu algısını maniple etmeyi amaçlayan komplolarla yıpratmak istiyorlar.
Dolayısıyla, KPSS’de soru hırsızlığı yapıldığına dair gündeme getirilecek olan komplonun ana hedeflerinden biri son 14 aydır yapılmaya çalışılanlardan farklı değil. Ama unuttukları bir şey, daha doğrusu bir soru var. Ana faaliyet alanı eğitim olan ve bu konudaki tesadüfi olmayan istikrarlı başarılarıyla yurtiçi ve yurtdışında herkesin dikkatini çeken Hizmet Hareketi, herhangi bir objektif kamu sınavında neden hile yapmaya, soruları çalmaya ihtiyaç duysun? Hizmet’in okullarının kendi başarı grafiği, bu kurumların başarılı eğitim süreçlerinden geçmiş olan öğrencilerin her türlü objektif sınavdan başarıyla çıkmasını zaten fazlasıyla garantiliyor. Burada sadece KPSS ve benzeri sınavlardan değil, her tür objektif merkezi sınavda olduğu gibi gerek ulusal, gerekse uluslararası bilimsel ve akademik yarışmalarda bu başarısını tekrarlayan eğitim faaliyetlerinden bahsediyoruz. Hizmet Hareketi’ne yakın eğitim kurumlarının Milli Eğitim Bakanlığı’nın son yaptığı merkezi TEOG sınavlarında Türkiye ortalamasının çok çok ilerisindeki başarı grafiği de bu durumu bir kez daha teyit ediyor.
Aslında Erdoğan ve AKP hükümeti için sorun zaten tam da burada başlıyor. Tıpkı diğer alanlarda Hizmet Hareketi’ne attıkları iftira ve suçlamaları kanıtlamakta aciz kaldıkları gibi, bu komploda da somut sonuçlar çıkaramayacaklarını en iyi kendileri biliyor. Ama bu hükümet ve Erdoğan’ı komplodan vazgeçirmeye yetmiyor. Hizmet Hareketi’nin eğitim faaliyetleri üzerinde şaibeye yol açarak kamuoyunda bir algı oluşturmayı ve somut delillerle başaramadığı yıpratmayı algı operasyonlarıyla gerçekleştirmeyi amaçlıyorlar. Onlarca yıldır en iddialı olduğu eğitim alanında yıpratabilirlerse Hizmet Hareketi’ne dair şeytani amaçlarına daha da yaklaşabileceklerini hesaplıyorlar.
Bu komplodaki tek amaçları tabii ki sadece kamuoyunda Hizmet Hareketi’ne dair olumsuz bir algı oluşturmak değil. Tam tersine bir taşla çok kuş vurma peşindeler. KPSS sınavlarının çalındığı iddia ve iftirası üzerinden, objektif merkezi sınavlar üzerinde de ciddi bir şaibe oluşturmayı amaçlıyorlar. Böylelikle bugüne kadar partizan kadrolaşma önünde büyük bir engel olarak gördükleri kamu sınavlarını ortadan kaldırıp, kamu kadrolarını mülakat gibi sübjektif kriterlerle partizanlarına açmak istiyorlar. Özellikle son aylarda CHP’nin listeler halinde kamuoyuna açıkladığı AKP’li bakan ve vekillerin yüzlerce akrabasının nasıl usulsüz ve sınavsız bir şekilde kamu pozisyonlarına yerleştirildiğinin ortaya çıkmasından sonra, belli ki bu konudaki niyetleri daha bir netlik kazanmış durumda. Yani AKP’nin kamu sektöründeki kul hakkını hiçe sayan ayrımcı ve nepotik uygulamaları kuraldışı olmaktan çıkarılıp sistematik hale sokulmak isteniyor. Bunun önündeki en büyük engel olarak ise başarıyı objektif bir yöntemle ölçen KPSS ve benzeri merkezi kamu sınavlarını görüyorlar.
Yani önümüzdeki günlerde, Erdoğan’ın kontörlündeki güçlü medya ağı üzerinden halkın gündemini oluşturacak olan KPSS sınav hırsızlığına dair iddia ve iftiralarla hem Hizmet Hareketi yıpratılmak, hem de kamudaki partizan kadrolaşmanın önündeki son engel olan KPSS benzeri sınavlardan kurtulmak isteniyor. Onun için de 5 yıl önce yapılmış ve üzerinde şaibeler oluştuğu için büyük ölçüde iptal edilmiş bir KPSS sınavı üzerinden Hizmet Hareketi’ne yakın bir sivil toplum örgütünü de içine alacak şekilde bir komployla, bir kumpasla yol alınmak isteniyor. Ama herkes şundan emin olsun ki, bugüne kadar yüzlerce iftira ve yalana rağmen Hizmet Hareketi’nin usulsüzlük, yolsuzluk ya da suç teşkil eden tek bir eylemini kanıtlarıyla ortaya koymakta aciz kalan Erdoğan ve çevresindeki suç şebekesi bu komplo girişimlerinde de mutlaka başarısız olacaklardır.
Aradan 5 yıl geçtikten sonra yeniden başlatılacak soruşturmanın, o tarihte hakkında soruşturma açılan ve yeterli delil bulunmadığı için kapatılan 2010 yılı KPSS sınavında sorulan 120 sorudan 100’den fazlasına doğru cevap veren 3227 kişiyi hedef alacağı iddia ediliyor. Ama ne hikmetse bu kurmaca soruşturmanın Hizmet Hareketi ile ilişkilendirilmesini sağlayan tek sözde delili, Hizmet Hareketi’ne yakın bir dernekteki bir bilgisayara sınavdan önce kaydedildiği iddia edilen ve çalınan soruları muhteva ettiği söylenen “3227.pdf” isimli bir dosya oluşturuyor. Bu garabetin teknik ayrıntılarına girmeyeceğim, ilgili haberlerde okuyabilirsiniz. Ama henüz yapılmamış bir sınavda kaç kişinin 100’den fazla soruyu doğru cevaplayacağını önceden bilerek soruların bulunduğu dosyaya o ismin verilmiş olabileceğine aklı başında kimleri inandırabileceklerini gerçekten merak ediyorum.
Sıklıkla karşı karşıya olduğumuz benzerlerine artık alışmak zorunda kaldığımız bu komployu planlayanlar da diğerleri gibi ileride kendilerinin mutlaka yargılanmalarına delil oluşturacak pek çok aptalca hata yapmışlar. Şu kadarını söyleyeyim, önümüzdeki günlerde gündeme büyük ihtimalle damgasını vuracak KPSS komplosunun anatomisi aynı zamanda Erdoğan’ın talimatlarıyla hareket ettiği iddia edilen komplocu çetenin zeka ve kapasitesinin anatomisi niteliğinde de.