Roboski etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Roboski etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Aralık 2015 Salı

Kanayan yara

Üstü bir türlü kabuk bağlayamayan derin kesikler gibi kanayan yaralarımızla fersiz mecalsiz bir yılın sonuna daha geldik. Üstelik geçmiş yıllarda açıldığı halde hala kanayan yaralarımıza bu yıl yenilerini de ekledik. Hayatın bütün alanlarıyla kıvranan, acı çeken, huzursuz ve tedirgin bir yılı geride bıraktık. Koskocaman bir yıl boyunca ne geçmişin yaralarını sarabildik, ne de o yaralara yenilerinin eklenmesine mani olabildik. Arkada bırakmakta olduğumuz yılın yaptığı yıkım ve tahribattan, omuzlarımızda ve duygu dünyamızda bıraktığı taşınması güç ağır yüklerden dolayı başlayacak yeni yıla dair umutlarımız bile fersiz.
Mesela, 28 Aralık 2011 gecesi Roboski’de çoğu çocuk yaştaki 34 vatandaşımızın bir istihbarat-siyaset-emir-komuta zincirinin karar ve eylemi neticesinde savaş uçakları tarafından bombalanarak katledilmesinin açtığı yara hala kanamaya devam ediyor. Bu elim katliamın üzerinden tam 4 yıl geçmesine rağmen sorumlular bir türlü açığa çıkarılmıyor. Adalet yerini bir türlü bulmuyor. Süren adaletsizliklerle acılar tazelendikçe açılan yaralar kanamaya devam ediyor. En kahredici olanı ise muhtemel sorumluların cezasızlık konforuyla yeni yaralar açmada rol alma ihtimalleri. 
Roboski’nin açtığı yaralara 32 vatandaşımızın katledildiği Suruç’taki, 102 vatandaşımızın katledildiği Ankara’daki intihar saldırılarının acısı da eklendi. Öldürenlerin arkasındaki güçler gölgede, ölenler ise öldükleriyle kaldılar. Yakın çevrelerinde sessizce kanayan yaralar bırakarak ülke tarafından unutulmaya terkedildiler. Bu acılar daha sıcacıkken insan hakları savunucusu Tahir Elçi’yi de katlettiler. Elçi tam da yaşadığı hayata yakışacak bir duyarlılıkla insanlık mirası bir tarihi Camii’nin minaresinin gördüğü hasara dikkatleri çekerken hayatı boyunca mücadele ettiği fail-i meçhul(!) kurşunlardan birinin kurbanı oldu.  Bu cinayet bir türlü kabuk bağlayamayan yaraları kanatırken bir vicdan sızısı gibi gelip bütün vicdan sahiplerinin yüreğine oturdu.
Tahir Elçi’nin insanlarının hayatlarına olduğu gibi tarihi dokularının üzerine titrerken canından olduğu şehirler, kasabalar terör örgütü PKK’nın şehir savaşlarına cevap veren asker-polisin kuşatmaları ve uzun sokağa çıkma yasaklarıyla sivil halkı ile birlikte can çekişir oldu. Okullar kapatıldı. İnsanlar evlerine hapsoldu. Yüz binlercesi baba yurtlarını terk etti. Onlarcası serseri kurşunların, PKK’nın bubi tuzaklarının, tank ateşlerinin kurbanı oldu. Kendi sınırlarımız içerisinde Suriye manzaraları görmeye bile o kadar çabuk alıştık ki. Alıştık alışmasına ama çok şeylerimizi yitirdik. 3 aylık Miray bebekleri, onları kurtarmaya çalışan 80’lik dedeleri, vurulduğu sokak ortasında cesedi 7 gün boyunca alınamayan anneleri yitirdikçe sadece kurşunların açtığı yaralar değil, herkesin yüreği kanadı.
Esed zulmünün yanı sıra Erdoğan rejiminin ihtiraslı politikaları milyonlarca Suriyeliyi mülteci durumuna düşürdü. Elbirliğiyle yüz binlercesinin ölümüne yol açarken 3 milyona yakın Suriyeli Türkiye’ye sığınmak zorunda kaldı. Ne kadar acıdır ki Erdoğan rejimi bu trajediyi bile uluslararası alanda yalnızlığını ve köşeye sıkışmışlığını aşmada bir şantaj aracı olarak kullanabildi. Zavallı Suriyelilerin bir türlü kabuk bağlamayan sıcacık yaraları çıkarcı siyaset uğruna deşildikçe deşildi. Çirkin al-ver pazarlıklarıyla Avrupa’yı dize getiren bu şantaj politikası Aylan bebeklerin cansız bedenleri kıyıya vurdukça bütün Türkiye’nin ve insanlığın bir utancına dönüştü.
Üzerinden geçen 1,5 yıla rağmen Soma’da katledilen 302, Ermenek’te katledilen 18 madencinin ne geride bıraktıkları acı dindirilebildi ne de bu katliamda siyasi ve idari sorumluluğu olanlardan bir teki bile hesap verdi. Adaletle sarmalanmayan yaralar derinleştikçe derinleşip kanadıkça kanayan kocaman bir toplumsal yaraya dönüştü. İnsan hayatına kıymet vermeyen çıkarcı siyasi iktidar ve yöneticiler ihmalleri sonucu ölen yoksul madencilerin yakınlarından özür dilenmezken, yargıya hesap vermek yerine mağdur yakınlarına hakaret edip bir de tekmeleyenler ödüllere boğuldu.
Kanayan sadece insanların bedenlerinde, ruhlarında açılan yaralar değildi elbet. 17/25 Aralık 2013’te ortaya çıkarılan büyük yolsuzluk ve rüşvet skandalından bu yana sistematik olarak yok edilen demokratik ilke ve değerler, hukuki kurumlar ve kurallar 2015 yılında siyasi bir sorun olmaktan çıkıp, toplumun tüm muhalif kesimlerine yönelik soykırımı çağrıştıracak kitlesel bir zulme ve tenkil kampanyasına dönüştü. Suçüstü yakalanan muktedirler kendi suçlarının üzerini örtebilmek için bağımsız yargıyı yok edip yerine koydukları proje ekiplerle masum insanlara yönelik terör estirdiler. 
Erdoğan rejimi tarafından keyfi ve hukuksuz bir şekilde kesintisiz sürdürülen cadı avları ve nefret operasyonlarıyla yüzlerce kreş, okul ve yurda ağır silahlı polisler eşliğinde baskınlar düzenlendi. Türkiye’nin en başarılı özel İslami bankası olan Bank Asya Erdoğan rejimi tarafından batırılmaya çalışıldı. Tüm çabalarına rağmen batmayınca hukuksuz bir şekilde el konularak gasp edildi. Bu yöntem daha sonra Koza-İpek Holding, İpek Medya Grubu ve Kaynak Holding gibi diğer başarılı özel şirketler için de kullanıldı. Ne teşebbüs hürriyetine duyarlılık, ne de mülkiyet hakkına saygı gösterildi. Türkiye’nin Turgut Özal’dan bu yana bin bir emekle inşa ettiği ekonomik kurum ve değerlerin tamamı hunharca yok edildi. Yerli ve yabancı yatırımcıların Türkiye’ye olan güveninde kanayan bir kocaman yara açıldı.
Medyaya ve gazetecilere yönelik tehditler ise 2015 yılında zirve yaptı. İpek Medya Grubu gazeteleri ve televizyonlarına cebren el konuldu. Bünyesinde 14 TV kanalı olan Samanyolu Yayın Grubu yayın yapamaz hale getirildi. Farklı medya gruplarındaki muhalif gazeteciler patronlarına tek tek isimleri verilerek işlerinden attırıldı. Gasp edilen, tüm yayın platformlarından ve tekel durumundaki ulusal uydudan hukuksuz bir şekilde atılarak yayın yapamaz hale getirilen medya gruplarında çalışan yüzlerce gazeteci ve yayıncı işsiz, aileleri aşsız bırakıldı.
Daha fecileri de oldu. Bugüne kadar adları en ufak suça bile karışmamış, hiçbir şiddet veya terör eylemiyle anılmamış yüzlerce eleştirel gazeteciye “Cumhurbaşkanına hakaret”, “Başbakana hakaret”, “terör örgütü kurucusu olmak”, “terör örgütü üyesi olmak”, “casusluk yapmak” gibi örneklerine ancak adi diktatörlüklerde rastlanabilecek mesnetsiz iddialarla davalar açıldı. Benim gibi birçok gazeteci bu davalarla fiilen iş yapamaz hale getirildi. Onlarca gazeteci gözaltına alındı. Onlarcası ise yargısız bir şekilde tutuklanarak hapse atıldı.  Bugün hapisteki 32 gazeteci ile Türkiye en fazla gazetecinin hapiste olduğu ülkeler arasında ilk sıralarda geliyor. Özgür düşüncenin prangalandığı, gazetecilerin kelepçelendiği, muhaliflerin tehditlerle sindirildiği, bağımsız medyanın susturulduğu bir ortamda gerçekler ve hakikat büyük bir yara aldı.   
            Öte yandan, “tabii hakim”, “bağımsız ve tarafsız yargı” gibi evrensel hukuk ve yargı ilkelerini hiçe sayarak uyduruk mahkemeler oluşturan Erdoğan rejimi, bu ülkede yaşayan herkesi hukuk güvencesinden mahrum bıraktı. Partizanları arasından seçtiği tetikçi savcılardan ve yargıçlardan oluşan Erdoğanist yargı müfrezeleri oluşturarak yargıyı bir silah gibi kullandı. Bu yargı müfrezeleri muhalif herkesi yok eden bir yargısal balyoz işlevi gördü ve verdikleri kararlarla hukukilikte ve adalette direnen savcıları ve hakimleri bile sorgusuz-sualsiz tutuklayabilen bir cellatlık sistemine dönüştü. Derin yaralarıyla adalet duygusu zedelenirken, hukuk ve yargı kan kaybından ziyan oldu. Tıpkı Türkiye’nin özgürlükçü bir demokratik hukuk devleti olma hayallerinin ziyan olması gibi.

11 Şubat 2015 Çarşamba

Hakan Fidan: Algıdan kahraman


KCK yapılanması konusunda yürütülen bir soruşturma kapsamında 2012 yılında Başsavcı Sadrettin Sarıkaya tarafından ifadeye çağrılan Hakan Fidan, üzerine binlerce komplo teorisi kurulan bu olayın tam da yıldönümü olan 7 Şubat 2015 günü büyük bir patırtıyla görevinden istifa etti. Her ne kadar kendisine “sır küpüm” diyen Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’dan istifasına dair sitem dolu açıklamalar gelse de Fidan’ın, kahramanlık destanları ve başarı efsaneleri eşliğinde önümüzdeki dönemin önemli siyasi figürlerinden biri olacağı hem siyasi çevrelerde hem de medyada yaygın şekilde konuşuldu, yazıldı, çizildi, analizler yapıldı. Peki, kamuoyunun yakından tanıdığı Hakan Fidan’ın MİT Müsteşarlığı dönemi gerçekten halk kitlelerinde yaygın kabul gördüğü haliyle efsaneleşen başarılarla mı dolu, yoksa en berbat hezimetler cilalanarak oluşturulan bir “algıdan kahraman”la mı karşı karşıyayız? Bu yazıda herkesin bildiği ama konuşmaktan çekindiği bazı gerçekleri sıralayarak bu konuyu analiz etmeye çalışacağım.
Öncelikle hakkında pek çok ciddi iddia ve karanlık şaibe bulunan Hakan Fidan’ın kamusal alanda bilinen olağandışı yaşam grafiği üzerinden kim olduğuna değinmekle başlayabiliriz. 1968 doğumlu olan Fidan, 1986’dan 2001'e kadar orduda astsubay olarak görev aldı. Askerliği kendi isteğiyle bırakıp, University of Maryland’den Yönetim ve Siyaset Bilimi alanından lisans derecesi aldı. Bilkent Üniversitesi’nde “Dış Politikada İstihbaratın Yeri” isimli teziyle mastır yaptı. Aynı üniversitede 2006’da da “Bilgi Çağında Diplomasi: Antlaşmaların Doğrulanmasında Enformasyon Teknolojilerinin Kullanımı” başlıklı tez ile doktora yaptı.
Viyana’da Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu’nda, Cenevre’de Birleşmiş Milletler Silahsızlanma Enstitüsü’nde ve Londra’da Verification Technologies Research Center’da akademik çalışmalarını sürdürdü. Almanya’daki NATO Süratli Reaksiyon Kolordusu Karargahı’nda da çalışan Fidan 2001’den itibaren iki yıl Avustralya Türkiye Büyükelçiliği’nde Kıdemli Siyasi ve Ekonomik Danışman olarak görevi yaptı. 2003’te Başbakanlık Türk İşbirliği ve Kalkınma İdaresi Başkanlığı (TİKA) Başkanlığına atandı. TİKA’daki başarılı performansından dolayı olsa gerek 14 Kasım 2007’de Başbakanlık müsteşar yardımcılığı görevine getirilen Fidan, 2008 Kasım ayında Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu Yönetim Kurulu üyeliğine atandı. 17 Nisan 2009’da Millî İstihbarat Teşkilatı müsteşar yardımcılığına, 25 Mayıs 2010 tarihinde ise MİT Müsteşarı görevine atandı. Fidan hakkında gerçeklerle efsanelerin, hezimet niteliğindeki başarısızlıklarının bile algı yönetimi (perception management) yoluyla kahramanlaştırıldığı asıl dönem işte bu yıllara denk geldi.
Hakan Fidan figürü bazı çevreler tarafından İran’la açıklanması güç ve oldukça sıra dışı ilişkileri olan, hatta Türkiye devletine sızmış bir “Truva Atı” olarak algılanırken, Türkiye’nin bölgede ve uluslararası alanda vardığı son derece berbat yerin de beceriksiz (belki de becerikli) mimarı olarak görülüyor. Öte yandan, bunun tam tersine, hükümetin kontrolündeki yaygın medya ağı üzerinden oluşturulan şehir efsaneleri sayesinde Hakan Fidan hakkında gücü ve kabiliyetleri her şeye yeten bir insanüstü varlık, bir süpermen figürü başarıyla inşa edilmiş ve toplumun önemlice bir kesimi buna inandırılmış durumda.
Hemen belirtmeliyim ki, Hakan Fidan’ın bana göre en büyük başarısı, Türkiye’nin bir tek adam diktasına dönüşmesinin gizli kahramanı olan Beşir Atalay ile birlikte bu despotik gidişatın pasif payandası durumundaki Ahmet Davutoğlu’na olan şahsi yakınlığını, güç ve iktidarı şahsileştiren Erdoğan’ın “sır küpü” olmaya dönüştürebilmesidir. Bu yüzdendir ki Hakan Fidan’a dair herhangi bir eleştiri kendisinden önce Atalay, Davutoğlu, Erdoğan ve bunların emrindeki sıralı güç odaklarının sinir uçlarına dokunmaktadır. Bu müthiş siyasi, yasal ve medyatik koruma, kollama ağı Fidan’a hiçbir kula nasip olmayacak bir dokunulmazlığın konforunu bahşetmektedir.
Peki Fidan, MİT’teki son derece tartışmalı görevleri boyunca gerçekten efsaneleştirildiği şekilde başarılı bir grafiğe mi sahiptir? Müsteşar yardımcılığı dahil MİT’te görevde olduğu 6 yıl boyunca yaşananlar ve Türkiye’nin dış politika ve ulusal güvenlik açısından düşürüldüğü zavallı durum, aslında, bunun pek de anlatıldığı gibi olmadığını çok açık bir şekilde gösteriyor. Ama biz yine de Fidan döneminde istihbarat zaafiyeti ya da başarısız istihbarat operasyonları neticesinde yaşananları şöyle bir hatırlayalım.
Mesela 9 vatandaşımızın uluslararası sularda İsrail askerleri tarafından hunharca katledildiği Mavi Marmara skandalını ele alalım. Sivil toplum görüntüsü altında dahi olsa bu tür bir eylemin oluşturacağı risklerin istihbaratını, analizini yapma ve ona göre politika yapıcıları uyarma görevi varsa herhalde bu görev en birincil olarak Fidan’ın başında bulunduğu MİT’e düşer. Türkiye’nin orta ve uzun vadeli bölgesel ve uluslararası çıkarlarına çok büyük darbe indiren bu olayda MİT’in tarihi başarısızlığını kayıtlara geçirmek gerekir.
Hele hele İHH gibi geçmişten beri MİT ile girift ilişkileri olduğuna dair yaygın şüphe ve şaibe bulunan bir örgütün bu skandalın baş aktörü olması büyük bir diplomatik hezimete dönüşen skandalla ilgili Fidan’ı da müsebbipler arasında saymayı gerekli kılar. Olayın 31 Mayıs 2010 tarihinde, yani Fidan’ın müsteşar olarak atanmasından sadece 2 hafta sonra, gerçekleşmiş olmasını da yine not etmek gerekir. Türkiye’nin dış politika eksenindeki kayma ve yönü üzerindeki tartışmaları alevlendirerek güçlendiren Mavi Marmara olayı şayet Türkiye’nin milli çıkarlarına vurulmuş büyük bir darbeyse, ki öyle, bu olaydan kahramanlıklar üretmeye matuf yapılan tüm siyasi ve medyatik algı operasyonlarına rağmen Fidan bu hezimetin en güçlü ortağıdır. İnsanların masum duyguları sömürülerek ülkeyi siyasal İslamcı bir dümene kırmak üzere Mavi Marmara’nın Türkiye’ye atılmış çok büyük bir kazık olduğundan sanırım artık kimsenin bir şüphesi bulunmuyordur.
Öte yandan, Türkiye’nin tam 32 yıldır en büyük baş belası olan terör örgütü PKK’nın güvenlik güçleri tarafından en fazla köşeye sıkıştırıldığı bir dönemde gerçekleşen Uludere/Roboski katliamıyla PKK ve Kürt sorununun üstesinden gelme konusunda bambaşka bir rotaya dümen kırıldı. Çoğu çocuk yaştaki 34 vatandaşımızın Türk uçakları tarafından acımasızca bombalanarak katledilmesi Kürt vatandaşlarımızda çok ciddi bir duygusal kopuşa yol açtığı kadar, PKK konusunda yürütülen etkin mücadeleyi de akim bıraktı. Bütün izlerin, şüphelerin ve delillerin MİT’in verdiği yanlış ya da kasıtlı istihbarat sonucu bu trajedinin yaşandığını gösterdiği sanırım artık bir sır değil. 31 Aralık 2011 tarihinde yaşanan bu katliamla Türkiye’de güvenlik alanı ve oluşmakta olan AKP Devleti’nin çelik çekirdeği tamamen MİT’e teslim edildi. TSK ve kolluk güçlerinin istihbarat ve güvenliğe dair kabiliyet ve becerileri neredeyse tamamen budandı. Yüzlerce yıllık çok boyutlu Kürt sorunu PKK terör örgütüne indirgenirken, PKK ise Kürtlerin tek temsilcisi haline getirilecek kadar güçlendirildi.
Buna paralel olarak, artık Kemal Burkay gibi birçok Kürt siyasetçinin de açıkça ifade ettiği gibi, MİT PKK’nın şehir yapılanmasını örgütleme işini de üzerine aldı. MİT’in PKK lideri Öcalan’ın hapis bulunduğu İmralı ile Kandil arasında postacılık vazifesi yüklendiği, bazı eylem ve terörist saldırı talimatlarının da bu yolla ulaştırıldığı defalarca yazılıp çizildi. Terör örgütü PKK’ya yapılan operasyonlar durdurulurken, MİT marifetiyle kurulduğu iddia edilen KCK’nın önü iyice açıldı. Tüm bunlar Oslo görüşmeleriyle resmiyete döküldü ve protokollerle imza altına alındı. Devletin, ülkenin ve milletin ali çıkarlarını hiçe sayıp AKP’nin ve Erdoğan’ın siyasi ihtiraslarına göre hareket eden bir gizli istihbarat teşkilatına dönüştürülen MİT, Hakan Fidan’ın aktif rol alımıyla ülkeyi sonu belli olmayan bir kaçınılmaz felakete doğru sürüklemeye başladı. Medya ve aydınlar üzerinde oluşturulan baskı terörü ile “çözüm süreci” olarak tanımlanan PKK ile ucuz pazarlık sürecine dair eleştiriler tamamen susturuldu.
MİT Müsteşarı Hakan Fidan, yine bu süreç sayesinde güç toplayan PKK/PYD’nin Suriye’nin kuzeyinin etnik ve demografik yapısını değiştirerek sınırda yeni bir Kürt devletçiğini kurmasına, tabiri caizse, ebelik etti. Belli ki şimdilerde Hakan Fidan, istifa etmek suretiyle, sonuçlarının ülke ve millet için kaçınılmaz bir hezimete dönüşeceğinden neredeyse kimsenin kuşku duymadığı bu süreçten yakasını kurtarma peşinde. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın kamuoyunda şaşkınlığa yol açan telaşlı sitemi de belki bundan kaynaklanmaktadır.
Coşkulu bir heyecanla başlayan Arap isyanları da büyük ölçüde MİT’in beceriksizleri ve karar alıcıları yanlış yönlendirmesiyle Türkiye için tam bir felakete dönüştü. Kendi iç istikrar ve barışını oluşturmakta ve korumakta acziyet içerisinde olan bir ülke durumundaki Türkiye, tarihsel ilişkilerimizin bulunduğu yakın ya da nispeten uzak komşularımızın iç işlerine burnunu sokmayı ilkesiz bir ahlak haline getirdi. Türkiye, Irak’ın içişlerine karışmanın bedelini düşman bir Bağdat’la karşı karşıya kalarak ödedi. Bu açığın telafisini Kürdistan Kürt Bölgesel Yönetimi’ne yaklaşmakta buldu. Bu sefer de Irak’ı bölmekle itham edilen bir ülke konumuna itildi. Irak’ın toprak bütünlüğü geçmişte kırmızı çizgiyken aşırı özgüven ve doymak bilmez siyasal ihtiraslarla Irak’ın bölünmesine uğraşan bir siyasete yönelindi. Bütün bunların faturasının Türkiye’nin önüne konulması elbette ki gecikmedi ve daha fazla konulmaya devam edecek gibi.
Irak’ın ve Suriye’nin bölüneceği ve bölünecek bu ülkelerin kuzey kısımlarında (ki enerji kaynakları çoğunlukla buralarda) Türkiye’nin nüfuz kuracağına dair ham hayaller Fidan yönetimindeki MİT’i Suriye’deki muhalifleri hesapsız bir şekilde örgütlemeye, desteklemeye, silahlandırmaya ve eğitmeye itti. “Esed gitsin de nasıl giderse gitsin” öngörüsüz, ilkesiz ve sorumsuz yaklaşımı neticesinde Suriye’de neye evrileceği belli olmayan radikal muhalif gruplara binlerce tır dolusu yardım ve silah sevkiyatı yapıldı. Desteklenen bu gruplar, daha sonra, bugün dünyanın başına bela olan IŞİD koalisyonunun ortakları haline dönüştü. Böylece Türkiye de hunharca kafa kesen, diri diri insan yakan bu vahşi radikal terör örgütünün destekçisi durumuna düşürüldü. Son derece başarılı tüm algı ve medya kampanyalarına rağmen, Fidan ileride hangi başarılarıyla anılır bilemem. Ama Türkiye’nin adının geçmişte İran ve Suriye’nin olduğu gibi, artık radikal terör örgütleriyle birlikte anılıyor olmasının büyük ölçüde Fidan’ın eseri olduğundan şüphe duymam.
Elbette ki bu korkunç eserin tek ağır faturası bölgede ve uluslararası alanda giderek daha fazla yalnızlaşan bir Türkiye olarak karşımıza çıkmıyor. Beslenen terör örgütlerinin dönüp Türkiye’yi tehdit etme ihtimali ve riski en güncel güvenlik konularının başında geliyor. MİT ve yönlendirdiği hükümet eliyle Suriye’nin Afganistanlaşmasının bedelini ülke, Allah korusun, bir çeşit Pakistanlaşmayla ödeme riskiyle karşı karşıya bulunuyor.
Doğu Akdeniz’de sebepleri hala sır olarak saklanan F4 savaş uçağımızın düşürülmesi ve pilotlarımızın şehit edilmesi, Çeçen cihadistlerin Suriye’de savaşmasına karşı çıkan toplum liderlerine yönelik suikastler, Sultanahmet’teki polis şehit eden canlı bomba eylemi, Niğde’de şehit edilen üç güvenlik görevlimiz, 52 vatandaşımızın şehit düştüğü Reyhanlı saldırısı, 13 vatandaşımızın şehit olduğu Cilvegözü saldırısı ve IŞİD/El Kaide otobanına dönen Türkiye’nin aynı zamanda açıktan bir adam devşirme merkezine dönüşmesi vb gelişmeler, bu sürecin başında değil ileri bir noktasında olduğumuzu anlatmaya yeter sanırım. Bütün bunlar bir yana, Musul Konsolosluğumuzun büyük bir öngörüsüzlük ve istihbarat zafiyetiyle diplomatik personeliyle birlikte IŞİD’e bırakılması ve 49 vatandaşımızın alıkonarak aylar boyunca rehin tutulması. Ve nihayet ayrıntıları ortaya çıktığında herkesin midesinin mutlaka bulanacağı bir takasla sonlandırılmasını da MİT’in başarı ve zafer hanesine yazmak gerekir.
Mısır’da yine Fidan yönetimindeki MİT’in ve bizzat Fidan’ın şahsen oynadığı rolün gerek Mısır’ı gerekse Türkiye’nin Mısır ile olan ilişkilerini ne hale getirdiği ortada. Buna Türkiye’nin Libya’daki durumunu da eklemek elzem elbette. Kendi iç ve dış güvenliğini kendi imkanlarıyla sağlamakta yetersiz bir ülkenin başka ülkelerin iç işlerine bu kadar müdahil olmak suretiyle emperyal rüyalar görüp, yetersizliklerinden dolayı önlenemez kabuslar yaşamasının ana müsebbiplerinden birinin Fidan olmadığını kim savunabilir?
Bunun ötesinde Paris’te 3 PKK’lı kadının öldürülmesinde MİT’in parmak ve ayak izlerine rastlanmasının orta ve uzun vadede Türkiye’yi ne kadar zor duruma sokacağının henüz ne halk, ne de devlet yöneticilerimiz tam farkında. Bu cinayetlerin nasıl bir tepkiye ve bu tepkinin nasıl bir kartopuna dönüşerek büyüyebileceğini merak edenlerin, 1990’lı yıllarda İran’ı köşeye sıkıştıran Mikonos Davası’na şöyle bir bakmalarını salık veririm.
Daha 7 Şubat 2012 komplosu, Reza Zarrab’ın baş aktörü olduğu uluslararası kara para  rezaletini, Başbakanlıkta böcek kumpası gibi Fidan’ın nice başarılarını saymamız mümkün. Maalesef bu başarıları sıralamaya ve anlatmaya ne zamanımız, ne de yerimiz yeter. AKP’nin siyasi amaçlarına hizmet için kendi ülkesine füze atmaktan, kendi askerini öldürtmeye varıncaya kadar her türlü komployu yapabileceğine dair ses kayıtları ortaya dökülen Hakan Fidan’ın, ki burada Fuat Avni’nin kim olduğunu bulamadığı gibi bu ses kayıtlarını sızdıranları da hala bulamayan efsanevi bir MİT yöneticisinden bahsediyoruz, 6 yıllık başarı karnesinin bir kısmı böyle.
Ama şunu mutlaka kabul etmeliyiz ki, muhalefetin susturulması konusunda gizlilik kararları ve basın yasakları koyarak, Bizans oyunlarına taş çıkaracak algı operasyonları ve emre amade medyayı silah olarak kullanarak en büyük başarıyı başarısızlık, akı kara, karayı ak, hezimetleri efsanevi birer zafer gibi sunmak konusunda Hakan Fidan ve başında bulunduğu istihbarat kadrosu çok başarılıydı.
Yine de Fidan’ın gerçekten başarılı mı, yoksa felaket derecesinde başarısız mı olduğunu anlamak için Türkiye’nin dünya siyasetinde bulunduğu gerçek konuma şöyle bir bakın derim. Çünkü insanın güveneceği kendi gözü gibisi yok! Ama şunu da kabul edin ki, algı yönetimi ve medyatik algı operasyonlarıyla çöken ve çözülen bir Türkiye konusunda, iç kamuoyunda, yükselen bir Türkiye algısı oluşturmayı başardığı gibi, Hakan Fidan kendisi hakkında da süper başarılı, efsanevi bir istihbarat yöneticisi algısı oluşturmayı başardı. Ülkeyi felaketlere sürükleyen Hakan Fidan’ı son bahsettiğimiz bu başarısından dolayı ne kadar tebrik etsek azdır…