Soma etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Soma etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Aralık 2015 Salı

Kanayan yara

Üstü bir türlü kabuk bağlayamayan derin kesikler gibi kanayan yaralarımızla fersiz mecalsiz bir yılın sonuna daha geldik. Üstelik geçmiş yıllarda açıldığı halde hala kanayan yaralarımıza bu yıl yenilerini de ekledik. Hayatın bütün alanlarıyla kıvranan, acı çeken, huzursuz ve tedirgin bir yılı geride bıraktık. Koskocaman bir yıl boyunca ne geçmişin yaralarını sarabildik, ne de o yaralara yenilerinin eklenmesine mani olabildik. Arkada bırakmakta olduğumuz yılın yaptığı yıkım ve tahribattan, omuzlarımızda ve duygu dünyamızda bıraktığı taşınması güç ağır yüklerden dolayı başlayacak yeni yıla dair umutlarımız bile fersiz.
Mesela, 28 Aralık 2011 gecesi Roboski’de çoğu çocuk yaştaki 34 vatandaşımızın bir istihbarat-siyaset-emir-komuta zincirinin karar ve eylemi neticesinde savaş uçakları tarafından bombalanarak katledilmesinin açtığı yara hala kanamaya devam ediyor. Bu elim katliamın üzerinden tam 4 yıl geçmesine rağmen sorumlular bir türlü açığa çıkarılmıyor. Adalet yerini bir türlü bulmuyor. Süren adaletsizliklerle acılar tazelendikçe açılan yaralar kanamaya devam ediyor. En kahredici olanı ise muhtemel sorumluların cezasızlık konforuyla yeni yaralar açmada rol alma ihtimalleri. 
Roboski’nin açtığı yaralara 32 vatandaşımızın katledildiği Suruç’taki, 102 vatandaşımızın katledildiği Ankara’daki intihar saldırılarının acısı da eklendi. Öldürenlerin arkasındaki güçler gölgede, ölenler ise öldükleriyle kaldılar. Yakın çevrelerinde sessizce kanayan yaralar bırakarak ülke tarafından unutulmaya terkedildiler. Bu acılar daha sıcacıkken insan hakları savunucusu Tahir Elçi’yi de katlettiler. Elçi tam da yaşadığı hayata yakışacak bir duyarlılıkla insanlık mirası bir tarihi Camii’nin minaresinin gördüğü hasara dikkatleri çekerken hayatı boyunca mücadele ettiği fail-i meçhul(!) kurşunlardan birinin kurbanı oldu.  Bu cinayet bir türlü kabuk bağlayamayan yaraları kanatırken bir vicdan sızısı gibi gelip bütün vicdan sahiplerinin yüreğine oturdu.
Tahir Elçi’nin insanlarının hayatlarına olduğu gibi tarihi dokularının üzerine titrerken canından olduğu şehirler, kasabalar terör örgütü PKK’nın şehir savaşlarına cevap veren asker-polisin kuşatmaları ve uzun sokağa çıkma yasaklarıyla sivil halkı ile birlikte can çekişir oldu. Okullar kapatıldı. İnsanlar evlerine hapsoldu. Yüz binlercesi baba yurtlarını terk etti. Onlarcası serseri kurşunların, PKK’nın bubi tuzaklarının, tank ateşlerinin kurbanı oldu. Kendi sınırlarımız içerisinde Suriye manzaraları görmeye bile o kadar çabuk alıştık ki. Alıştık alışmasına ama çok şeylerimizi yitirdik. 3 aylık Miray bebekleri, onları kurtarmaya çalışan 80’lik dedeleri, vurulduğu sokak ortasında cesedi 7 gün boyunca alınamayan anneleri yitirdikçe sadece kurşunların açtığı yaralar değil, herkesin yüreği kanadı.
Esed zulmünün yanı sıra Erdoğan rejiminin ihtiraslı politikaları milyonlarca Suriyeliyi mülteci durumuna düşürdü. Elbirliğiyle yüz binlercesinin ölümüne yol açarken 3 milyona yakın Suriyeli Türkiye’ye sığınmak zorunda kaldı. Ne kadar acıdır ki Erdoğan rejimi bu trajediyi bile uluslararası alanda yalnızlığını ve köşeye sıkışmışlığını aşmada bir şantaj aracı olarak kullanabildi. Zavallı Suriyelilerin bir türlü kabuk bağlamayan sıcacık yaraları çıkarcı siyaset uğruna deşildikçe deşildi. Çirkin al-ver pazarlıklarıyla Avrupa’yı dize getiren bu şantaj politikası Aylan bebeklerin cansız bedenleri kıyıya vurdukça bütün Türkiye’nin ve insanlığın bir utancına dönüştü.
Üzerinden geçen 1,5 yıla rağmen Soma’da katledilen 302, Ermenek’te katledilen 18 madencinin ne geride bıraktıkları acı dindirilebildi ne de bu katliamda siyasi ve idari sorumluluğu olanlardan bir teki bile hesap verdi. Adaletle sarmalanmayan yaralar derinleştikçe derinleşip kanadıkça kanayan kocaman bir toplumsal yaraya dönüştü. İnsan hayatına kıymet vermeyen çıkarcı siyasi iktidar ve yöneticiler ihmalleri sonucu ölen yoksul madencilerin yakınlarından özür dilenmezken, yargıya hesap vermek yerine mağdur yakınlarına hakaret edip bir de tekmeleyenler ödüllere boğuldu.
Kanayan sadece insanların bedenlerinde, ruhlarında açılan yaralar değildi elbet. 17/25 Aralık 2013’te ortaya çıkarılan büyük yolsuzluk ve rüşvet skandalından bu yana sistematik olarak yok edilen demokratik ilke ve değerler, hukuki kurumlar ve kurallar 2015 yılında siyasi bir sorun olmaktan çıkıp, toplumun tüm muhalif kesimlerine yönelik soykırımı çağrıştıracak kitlesel bir zulme ve tenkil kampanyasına dönüştü. Suçüstü yakalanan muktedirler kendi suçlarının üzerini örtebilmek için bağımsız yargıyı yok edip yerine koydukları proje ekiplerle masum insanlara yönelik terör estirdiler. 
Erdoğan rejimi tarafından keyfi ve hukuksuz bir şekilde kesintisiz sürdürülen cadı avları ve nefret operasyonlarıyla yüzlerce kreş, okul ve yurda ağır silahlı polisler eşliğinde baskınlar düzenlendi. Türkiye’nin en başarılı özel İslami bankası olan Bank Asya Erdoğan rejimi tarafından batırılmaya çalışıldı. Tüm çabalarına rağmen batmayınca hukuksuz bir şekilde el konularak gasp edildi. Bu yöntem daha sonra Koza-İpek Holding, İpek Medya Grubu ve Kaynak Holding gibi diğer başarılı özel şirketler için de kullanıldı. Ne teşebbüs hürriyetine duyarlılık, ne de mülkiyet hakkına saygı gösterildi. Türkiye’nin Turgut Özal’dan bu yana bin bir emekle inşa ettiği ekonomik kurum ve değerlerin tamamı hunharca yok edildi. Yerli ve yabancı yatırımcıların Türkiye’ye olan güveninde kanayan bir kocaman yara açıldı.
Medyaya ve gazetecilere yönelik tehditler ise 2015 yılında zirve yaptı. İpek Medya Grubu gazeteleri ve televizyonlarına cebren el konuldu. Bünyesinde 14 TV kanalı olan Samanyolu Yayın Grubu yayın yapamaz hale getirildi. Farklı medya gruplarındaki muhalif gazeteciler patronlarına tek tek isimleri verilerek işlerinden attırıldı. Gasp edilen, tüm yayın platformlarından ve tekel durumundaki ulusal uydudan hukuksuz bir şekilde atılarak yayın yapamaz hale getirilen medya gruplarında çalışan yüzlerce gazeteci ve yayıncı işsiz, aileleri aşsız bırakıldı.
Daha fecileri de oldu. Bugüne kadar adları en ufak suça bile karışmamış, hiçbir şiddet veya terör eylemiyle anılmamış yüzlerce eleştirel gazeteciye “Cumhurbaşkanına hakaret”, “Başbakana hakaret”, “terör örgütü kurucusu olmak”, “terör örgütü üyesi olmak”, “casusluk yapmak” gibi örneklerine ancak adi diktatörlüklerde rastlanabilecek mesnetsiz iddialarla davalar açıldı. Benim gibi birçok gazeteci bu davalarla fiilen iş yapamaz hale getirildi. Onlarca gazeteci gözaltına alındı. Onlarcası ise yargısız bir şekilde tutuklanarak hapse atıldı.  Bugün hapisteki 32 gazeteci ile Türkiye en fazla gazetecinin hapiste olduğu ülkeler arasında ilk sıralarda geliyor. Özgür düşüncenin prangalandığı, gazetecilerin kelepçelendiği, muhaliflerin tehditlerle sindirildiği, bağımsız medyanın susturulduğu bir ortamda gerçekler ve hakikat büyük bir yara aldı.   
            Öte yandan, “tabii hakim”, “bağımsız ve tarafsız yargı” gibi evrensel hukuk ve yargı ilkelerini hiçe sayarak uyduruk mahkemeler oluşturan Erdoğan rejimi, bu ülkede yaşayan herkesi hukuk güvencesinden mahrum bıraktı. Partizanları arasından seçtiği tetikçi savcılardan ve yargıçlardan oluşan Erdoğanist yargı müfrezeleri oluşturarak yargıyı bir silah gibi kullandı. Bu yargı müfrezeleri muhalif herkesi yok eden bir yargısal balyoz işlevi gördü ve verdikleri kararlarla hukukilikte ve adalette direnen savcıları ve hakimleri bile sorgusuz-sualsiz tutuklayabilen bir cellatlık sistemine dönüştü. Derin yaralarıyla adalet duygusu zedelenirken, hukuk ve yargı kan kaybından ziyan oldu. Tıpkı Türkiye’nin özgürlükçü bir demokratik hukuk devleti olma hayallerinin ziyan olması gibi.

18 Mayıs 2014 Pazar

‘Güvenle büyü Türkiye’


Şaka gibi ama değil… Bazı haber kanallarında Soma’da yaşanan maden katliamında hayatını kaybedenlere, yakınlarının acılarına ve sonu gelmez ihmallere dair haberlerin arasında aniden çıkıveriyor. Adına “kamu spotu” diyorlar. Belli ki halkı bilinçlendirmeye yönelik faydalı bir kampanyanın parçası. Küçük önlemler ya da bilinçlendirmelerle ortadan kaldırılabilecek sigara, alkol, uyuşturucu bağımlılıkları, trafik kazaları gibi diğer pek çok yaygın sorunla ilgili bilinçlendirme klipleri hazırlandığı gibi iş güvenliğiyle da ilgili klip hazırlanmış.
Tıpkı diğerleri gibi, her 6 dakikada bir iş kazası yaşanan ülkemizde toplumu iş güvenliği konusunda bilinçlendirme amacı taşıyan Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nın “Güvenle büyü Türkiye” spotu da elbette çok iyi niyetlerle hazırlanmış. Spot da sorun yok. Ancak bu spotu, spotu hazırlayan Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı da dahil olmak üzere, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı, madenlerin yıllardır doğrudan kendisine bağlandığı Başbakanlık ve madenleri işleten Soma Holding gibi kar hırsından başka özelliği olmayan şirketlerin ihmaller zinciriyle birlikte izlendiğinde farklı bir duygu yaratıyor. Onca ihmaller ve bu ihmallerin acı sonuçlarına dair haberlerin arasında izlenen kamu spotu,  hazırlanırken yola çıkılan samimiyetten bir şeyler taşıyamıyor izleyenlerine.  Tam tersine her yanı halkla, işçilerle, madencilerle alay ediliyormuş duygusu kapılıyor.   
Belki de sırf göz boyamak için iş güvenliğine dair mükemmele yakın yasalar çıkaran ve “Güvenle büyü Türkiye” diye propaganda yapan bir yönetim zihniyetinin söylediklerinin asgarisinin bile sahada yer almadığı artık herkesin malumu. Türkiye’nin büyümesine katkısından şüphe duyulmayacak Soma kömür madeninde televizyonlarda halka duyurulan iş güvenliğinin esamisi okunmuyor mesela. Samimiyetle uygulansaydı bu yasalar yaşanan felaket gerçekleşir miydi hiç? Gerçekleşse bile bu kadar madenci hayatını kaybeder miydi?
Medyaya yansıyan haberlere göre, devlete ait Türkiye Kömür İşletmeleri’nin 130-140 dolara mal ettiği kömürün çıkarılma maliyetini 23,8 dolara düşürmekle övünen Soma Holding’in bu radikal tasarrufu hangi mucizevi formülle başardığını sormak çalışanların iş güvenliğinden sorumlu olan ve bu kamu spotlarını yayınlayan bakanlığın nedense hiç aklına gelmemiş! Yine Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı, 2012’de yıllık kömür üretme hedefinden yüzde 47 daha fazla kömür üretimi gerçekleştirmeyi başaran Soma Holding’in bu mucizeyi de nasıl gerçekleştirdiğini sorma ihtiyacı hiç duymamış.
İddialara göre, maliyeti düşürmek için saati 3-4 dolardan insanlık dışı şartlarda çalışmaya zorlanan maden işçilerinin kullandığı iş güvenliği için gerekli hassas ekipmanın çok önemlice bir kısmı Almanya’da madenlerde zaten yeterince kullanılarak hurdaya çıkarılmış malzemelerden oluşuyormuş. Üretim maliyetini madeni devraldıklarındaki miktarın en az 4’te, 5’te birine düşürmek kolay değil elbette. Yeni ve kaliteli ekipman ve malzemelerle bu nasıl olacaktı ki? Daha vahimi meğer madenlerde iş güvenliğinin olmazsa olmazı “gaz sensörleri” bile üretimi yavaşlattıkları gerekçesiyle devre dışı bırakılıyormuş.
Malzemeden çalan, dünyanın en zor işindeki çalışanlara en az ücreti ödeyerek emekten çalan bir şirket neden hedeflediğinden yüzde 47 oranında daha fazla yıllık üretim yapmasın ki? İşsizin bol olduğu bu ülkede istediği zaman istediği kadar emeğini sömürecek yeni insanlar bulabilen, bu yüzden de ne asgari iş güvenliği şartlarına, ne de asgari insani çalışma standartlarına uyma ihtiyacı duymayan bir şirket neden ton başı kömür üretim maliyetini 4’te, 5’te 1’e düşürmesin ki? Hele hele maden işçilerini köleleştirerek canlarını değersizleştiren bu ucuz kömür üretim maliyetinden fakir halka oy karşılığı bedava dağıtıkları kömürleri ucuza mal eden hükümet de son derece memnunsa daha ne olsun!
Hükümet memnun, şirket memnun, bedava kömür alan yoksul halk memnun… Öyleyse can sıkan ve üretimi olumsuz etkileyecek olan iş güvenliğiyle enden ilgilenilsin, denetimler neden gerektiği gibi yapılsın ki? Ekonomik ve siyasi rant peşindekiler için ekonomik ve siyasi faydanın maksimum düzeyde üretildiği bu kirli çark işlediği müddetçe neden hükümet memnun olmasın ki? Zaten hükümet eli kanlı şirketin bu performansından çok memnun kalmış olmalı ki, daha 10 yıl önce derin bir borç batağında ve iflasın eşiğinde olan Alp Gürkan’ın sahibi olduğu Soma Madencilik Şirketi’ne son 7 yılda tam 70 milyar liralık madencilik ihalesi vermiş.
Alp Gürkan’ın mucizevi maliyet tasarrufunu nasıl gerçekleştirdiğini, çok acı bir tecrübeyle de olsa, artık biliyoruz. Erdoğan hükümetinin suç ortaklığı sayesinde Alp Gürkan’ın şirketi en tehlikeli iş sektörü olan madencilikte son derece gözü kara bir şekilde güvenlik malzemesinden çalmış. Saat başına 3-4 dolar ödemek suretiyle madencilerin emeğinden çalmış. Madencilerin çalışma koşullarının iyileştirilmesi için harcanması gereken paradan çalmış. Bu yüzden madencilerin sağlığından ve yaşam kalitelerinden çalmış. Son olarak yüzlercesini ölüme göndererek madencilerin hayatlarından çalmış. Erdoğan hükümeti de tüm bu haramiliklerinde Gürkan’a suç ortaklığı yapmış.
Ne yazı ki Erdoğan hükümeti ve Alp Gürkan’ın şirketinin doymak bilmez hırs ve hedefleri için bu madenciler fazlaca insan kalmışlar. 1960’lı yıllardan itibaren Almanya sanayiinin iş gücü ihtiyacını karşılamak için bu ülkeye göç eden Türkler için ünlü Alman yazar Max Fischer’in “İşçiler bekliyorduk, insanlar geldi” sözünde olduğu gibi Erdoğan hükümeti ve Gürkan’ın şirketi de her şeylerini üretim miktarına endeksledikleri kömür madenlerinde çalıştırmak için işçileri beklerken insanları bulmuşlar karşılarında. Sadece üreten madencileri değil yorulan, üzülen, hastalanan ve ölen insanları...
Erdoğan hükümeti ve maden şirketine lazım olan meğer makineleşmiş insanlarmış, ölümlü madenciler değilmiş. Bunlara lazım olan meğer Nazım Hikmet’in 1923 yılında kaleme aldığı o meşhur şiirindeki “makine olmak isteyen” ütopik işçi tipiymiş.
Hükümetin, üretim ve kardan başka değer tanımayan maden şirketinin tüm “makinalaştırma” isteklerinin hilafına her türlü duygularla bezeli ölümlü insanlar olarak kalmayı başaran ve bu yüzden hayatlarını kaybeden maden işçilerine Allah’tan rahmet diliyor ve şehit madencilerimizin anısına Nazım Hikmet’in “Makinalaşmak İstiyorum” şiirini paylaşıyorum:

Trrrrum,
Trrrrum,
Trrrrum!
Trak tiki tak!
Makinalaşmak istiyorum! 


Beynimden, etimden, iskeletimden geliyor bu!
Her d
inamoyu
Altıma almak için çıldırıyorum!
Tükrüklü dilim bakır telleri yalıyor,
Damarlarımda kovalıyor
Oto-direzinler lokomotifleri! 


Trrrrum,
Trrrrum,
Trak tiki tak
Makinalaşmak istiyorum!

Mutlak buna bir çare bulacağım
Ve ben ancak bahtiyar olacağım
Karnıma bir türbin oturtup
Kuyruğuma çift uskuru taktığım gün! 


Trrrrum
Trrrrum
Trak tiki tak!
Makinalaşmak istiyorum!

Madencinin kaderi ve ‘olağan şeyler’

Ünlü Fransız yazar ve filozof Albert Camus, “Bir ülkeyi tanımak istiyorsanız, o ülkede insanların nasıl öldüğüne bakın.” demiş. Ne kadar da doğru söylemiş. Soma kömür madeninde yüzlerce yoksul madencinin gruplar halinde değersiz canlılar gibi ölüyor olması, bu ülkede vatandaşlara layık görülen yaşam kalitesinin de bir göstergesi değil mi neticede?

Biliyorum yüce peygamberimiz Hz. Muhammed’in (sas), “Nasıl yaşarsanız öyle ölürsünüz.” hadis-i şerifi bu tür durumlar için değildir. Ama lütfen iki dakika düşünün. Yöneticileri tarafından nasıl bir yaşama layık görülüyorsa Türk halkının aynen öyle ölmediğini gönül rahatlığıyla söyleyebilir misiniz? Ne garip ve ne büyük bir çelişki değil mi? Kendilerine layık görülen bu talihsiz yaşamı kuran idarecileri de yine bu halkın kendisi seçiyor. Dramatik kısa hikâyeler gibi yaşayıp “nasıl yaşıyorsa öyle ölen” halkımız, “Siz nasılsanız öyle yönetilirsiniz.” kutsi hadisinin ifade ettiği sebep-sonuç ilişkisinin oluşturduğu kısır döngü içerisinde nesillerini kaybediyor.

Haliyle istikbal ve ikballerine dair tüm siyasal yatırımlarını bu kısır döngü üzerine kuran liderlerimiz ise çok doğal bir şekilde, madende yaşanan bu büyük katliamı “olağan” görüp, geçiştirebiliyor. Kızmayın onlara… Lütfen yadırgamayın da! Kendisinin ve oğlunun adı geçtiği yolsuzluk ve rüşvet iddia ve belgelerinin üstünü örtmek için Türkiye’yi birbirine katan, başta yargı olmak üzere devletin kurumlarını tarumar eden Başbakan Erdoğan da tam bunu yapıyor. Son yılların en büyük trajedisinde çocuklarını, eşlerini, babalarını, akrabalarını kaybeden acı içerisindeki Somalı vatandaşlarımızı ziyareti sırasında kendisine en fazla yakıştığı şekilde davranıyor. Kendilerine ve ailelerine layık gördüğü yokluk ve garibanlık içerisindeki yaşamlarına benzer şekilde gerçekleşen madenci ölümleri üzerine şu kahredici konuşmayı yapıyor:

“Bunlar olağan şeyler. Literatürde iş kazası denilen bir olay var. Bu sadece madenlerde olmuyor. Başka işlerde de oluyor. İş kazası. Burada da oluyor. Bunun yapısında, fıtratında bunlar var. Hiç kaza olmayacak diye bir şey madenlerde yok.”

Bunu söylediğime şaşıracaksınız ama Başbakan Erdoğan, çok doğru söylüyor. Aradan yıllar geçmesine rağmen Uludere’de 34 vatandaşımızı katleden hava saldırısının tek bir sorumlusunu ortaya çıkarmadığı halde başbakanlık koltuğunda olağan şekilde oturmaya devam eden bir Başbakan’ın ülkesinde bu tür trajedilerin yaşanması son derece “olağan şeyler”.

Başbakan Erdoğan, çok doğru söylüyor: Afyonkarahisar’da birkaç günlük asker olan acemi erlere taşıtılan cephaneliğin patlaması sonucu gencecik 25 evladımızın şehit olmasına rağmen tek bir hükümet yetkilisi istifa etmediği halde başbakanlık koltuğunda olağan şekilde oturmaya devam eden bir Başbakan’ın ülkesinde bu tür trajedilerin yaşanması son derece “olağan şeyler”.

Başbakan Erdoğan, çok doğru söylüyor: Kimler tarafından yapıldığı hâlâ açığa çıkarılmayan terör saldırısı sonucu Reyhanlı’da 55 vatandaşımızın hayatını kaybetmesine karşılık tek bir yetkilinin istifa etmediği halde başbakanlık koltuğunda olağan şekilde oturmaya devam eden bir Başbakan’ın ülkesinde bu tür trajedilerin yaşanması son derece “olağan şeyler”.

Başbakan Erdoğan, çok doğru söylüyor: İstanbul’da, kaderi olsa olsa ancak semt belediyesini ilgilendiren bir parka bol kârlı bir AVM yapma hırsından dolayı Türkiye’yi kaosa sürükleyip 10’a yakın vatandaşımızın ölümüne, yüzlercesinin yaralanmasına yol açmasına rağmen kabinesinde tek bir istifa olmadığı halde başbakanlık koltuğunda olağan şekilde oturmaya devam eden bir Başbakan’ın ülkesinde bu tür trajedilerin yaşanması son derece “olağan şeyler”.

Başbakan Erdoğan, çok doğru söylüyor: 17/25 Aralık 2013 tarihlerinde ortaya çıkan Türk tarihinin en büyük yolsuzluk, hırsızlık ve rüşvet skandalına rağmen ve kabinesinin dörtte biri istifa etmek zorunda kaldığı halde başbakanlık koltuğunda olağan şekilde oturmaya devam eden bir Başbakan’ın ülkesinde bu tür trajedilerin yaşanması son derece “olağan şeyler”.

Başbakan Erdoğan, çok doğru söylüyor: 17 Aralık 2013 sabahı oğluyla yüz milyonlarca doları “sıfırlama” konuşması yapmasına rağmen ve bu yetmezmiş gibi pek çok yüksek yargı kararına, medyaya ve kamu ihalelerine müdahale ettiği ortaya çıktığı halde başbakanlık koltuğunda olağan şekilde oturmaya devam eden bir Başbakan’ın ülkesinde bu tür trajedilerin yaşanması son derece “olağan şeyler”.

Kuzum siz neresi sandınız bu ülkeyi? Cephaneliğinde meydana gelen ölümlü bir patlama sonrası kabine üyelerinin kayda değer bir kısmı istifa eden Güney Kıbrıs Rum Yönetimi mi sandınız yoksa? Ya da bu ülkeyi 719 Euro’luk haksız menfaat sağladığı iddiası yüzünden cumhurbaşkanının derhal istifa ettiği (bu arada 2 yıllık soruşturma sonrasında aklandı) Almanya mı zannettiniz? Büyük bir yanılgıya düşerek, bir alışveriş merkezinin çökmesi üzerine sorumluluğu üzerine alarak hemen istifa eden Letonya’da yaşadığınızı zannetmiyorsunuzdur umarım. Sakın ha batan bir gemideki yolcuların ölümünden kendisini sorumlu tutarak siyaseten hesap verip istifa eden o onurlu başbakanın ülkesi olan Güney Kore’de olduğunuzu da sanmayın!

Burası Türkiye ve burada yüzlerce ölüm, hayatın doğal akışından sayılır. Burası Türkiye ve burada Başbakan dahil sorumlular sorumluluk duymayı, hesap vermeyi ve istifa etmeyi izzet ve onurlarından bağımsız bir konu olarak değerlendirir. Burası Türkiye ve burada yüzlerce ölümün sorumlularını karşınızda size diskur çekerken veya tehditler savurup hakaret ederken bulmanız olağan şeylerdendir. Burası Türkiye ve burada yaşanan vahim hatalar başka milletlerin yüz yıllar önce yaşadıkları hatalarla mukayese edilip olağanlaştırılır. Burası Türkiye ve burada toplumsal bir kesimi yok etmek için Ortaçağ’ın cadı avı yöntemlerine bile umut bağlanılır.

Onun için bu ülkede madencilerin yüzer yüzer ölmesi olağandır. Ölüm, madencilerin kaderidir. Dünyanın en zor işinde döktükleri alın terine karşılık 600-700 dolarlık ücretleriyle, yokluk ve borç içerisinde yaşar gibi yaptıkları yaşamları yaşadıkları şekilde ellerinden alınır. Bu acılar da sanki yetmez gibi üzerine bu ülkenin bakanları, başbakanlarının yaptığı bir sürü anlamsız lakırdı dinlenmek zorunda kalınır. Hatta ölen madencilerin yakınları Başbakan’ın yardımcıları tarafından yerlerde sürüklenir, tekmelenir. Daha da fecisi, Başbakan’ın bizzat kendisi madenci yakınlarını dövmeye yeltenir. Burası Türkiye, bunlar burada olağan şeylerdir.

“Bunlar olağan şeyler” olduğu içindir ki 1 milyon ton kömür çıkarırken Çin’de 1,27, ABD’de 0,02 madenci hayatını kaybederken ülkemizde 7,22 madencinin hayatından umudunuzu kesmeniz gerekir. Aynı miktar kömür için ölen her Amerikalı madenciye karşılık 361 Türk madencinin ölmesi son derece “olağan şeyler”dendir.

Yine onun içindir ki ölüm, madencinin kaderidir. Hangi ihmal sonucu ne zaman, ne şekilde kaybedeceklerini bilemedikleri hayatlarını toprağın kat be kat altında yaşarlar. Toprağın altında ölürler. Soğuk ve yalnız mezarlarda toprağın altına teslim edilirler.

Yani bu ülkede insanlar ve özellikle madenciler, tıpkı yaşadıkları gibi ölürler. Ne daha fazla, ne daha az...  


Zaman: http://www.zaman.com.tr/yorum_madencinin-kaderi-ve-olagan-seyler_2217993.html


English: http://www.todayszaman.com/columnist/bulent-kenes_347902_miners-destiny-and-usual-things.html