Anayasa Mahkemesi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Anayasa Mahkemesi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Mart 2016 Salı

Nomokrasi ve hukuk önünde eşitlik

Anayasa Mahkemesi’nin (AYM), Suriye’ye yasadışı silah taşıdığı iddia edilen MİT tırlarına dair bir haber yaptıkları için “casusluk”la yargılanan gazeteci Can Dündar ve Erdem Gül hakkında verdiği karar tartışılmaya devam ediliyor. AYM’ye bireysel başvuruları üzerine, tutuklanmak suretiyle “kişi hürriyetine ve güvenliğine dair haklarının ihlal edildiğine” hükmeden bu karar, 90 gün boyunca cezaevinde tutulan iki değerli meslektaşımızın tahliye edilmesini sağladı.
Her ne kadar ülkede hala hukuk kırıntıları olduğuna dair umutları yeşertse de bu karar, başta Hidayet Karaca, Gültekin Avcı ve Mehmet Baransu olmak üzere, sayıları 30’u aşan diğer tutuklu gazetecilere derhal uygulanmadığı için “hukuk önünde eşitlik” tartışmalarını da beraberinde getirdi. Temel hak ve özgürlüklere duyarlı oldukları kadar hukuka da bağlı olan tüm çevrelerde sevinçle karşılanan bu karara yönelik Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın tuhaf tepkisi ise kamuoyunda tam bir soğuk duş etkisi yaptı. Erdoğan’ın herhangi bir hukuk devletinde örneğine rastlanmayacak “Anayasa Mahkemesi’nin verdiği karara uymuyorum, saygı da duymuyorum” şeklindeki demokrasiye ve hukuk devletine yakışmayan tepki tartışmanın kapsamını bir anda genişletti.
Bu kararın eşitsiz uygulanması ve Erdoğan’ın tepkisi birçok hayati sorunun yeniden gözden geçirilerek cevaplandırılmasını bir ihtiyaç haline getirdi. Türkiye Cumhuriyeti hakikaten bir hukuk devleti midir? “Hukukun üstünlüğü” ilkesi devleti yönetenler tarafından ne kadar içselleştirilmiştir? Hukuk önünde hakikaten herkes eşit midir? Anayasa ve Türkiye’nin taraf olduğu üst hukuk normu niteliğindeki uluslararası sözleşmeler tarafından garanti altına alınan hukuki haklar herkesi kapsar mı? Cumhurbaşkanı ya da herhangi bir başka devlet görevlisi hukuka tabi midir, yoksa hukukun üzerinde midir? Kendisini hukukun üzerinde görenler, yaptıkları anayasa ihlalleri ve işledikleri anayasal suçlar karşısında hukukun yaptırımlarından layüsel midir?
1860’lı yıllardan itibaren hukuk ve siyaset bilimi literatürüne girmiş olan “hukuk devleti” kavramı, en genel anlamıyla, sınırları içerisinde hükümran olan kamu erkinin bir hukuk düzenine bağlı olduğu devlet şeklini tanımlar. Mutlakiyetçi devletlerden farklı olarak, vatandaşlarını keyfi uygulamalardan korumak amacıyla “hukuk devleti”nde devlet gücü yasalar yardımıyla tanımlanır. “Hukuk devleti”nin olmazsa olmazları vardır ve bu temel ilkeler şöyle sıralanır: Devletin faaliyetlerinde hukuk kurallarıyla bağlı olması; hukuk önünde eşitlik ve devletin tarafsızlığı; temel hakların güvence altına alınması; devletin yargısal denetimi, hakim ve yargı bağımsızlığı.
Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 10. Maddesi “kanun önünde eşitlik” ilkesine güçlü bir vurgu yapar ve aynen şöyle der: “Herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir… Devlet, bu eşitliğin yaşama geçmesini sağlamakla yükümlüdür. Hiçbir kişiye, aileye, zümreye veya sınıfa imtiyaz tanınamaz. Devlet organları ve idare makamları bütün işlemlerinde kanun önünde eşitlik ilkesine uygun olarak hareket etmek zorundadırlar.”
AYM’nin söz konusu kararını sadece Anayasa’nın bu açık maddesi ışığında analiz etsek bile, bu kararın Karaca, Avcı ve Baransu gibi diğer tutuklu gazetecilere hala tatbik edilmemiş olmasının Anayasa’nın hukuk önünde eşitlik ilkesine ters düştüğünü net bir şekilde ifade edebiliriz. Anayasa’nın 10. Maddesi herkesi bağladığı gibi en fazla da vatandaşların hukuk önünde eşitliğini teminle sorumlu olan kamu yetkililerini ve özellikle yargı mercilerini bağlar. Bu görevlerini yerine getirmeyen yargı mercileri ya da Erdoğan’ın yaptığı gibi ilgili yargı mercileri üzerinde alenen baskı kurmaya çalışanlar anayasal suç işlemiş olur.
Kaldı ki, pek beğenmediğimiz 1982 Anayasası, 1961 Anayasası’nın aksine “hukuk önünde eşitlik” ilkesini “temel haklar ve ödevler” kısmına değil, “genel esaslar” kısmına koymuştur. Anayasanın bu sistematiğinden, “hukuk önünde eşitlik” ilkesini devlet yönetimine egemen olan bir “temel ilke”, bir “genel esas” olarak düşündüğü sonucu çıkmaktadır. Yani “hukuk önünde eşitlik” ilkesi tıpkı cumhuriyetçilik ilkesi, laiklik ilkesi, hukuk devleti ilkesi gibi anayasal sistemin temel yapısını belirleyen ilkelerdendir. Bu sayede “hukuk önünde eşitlik” ilkesi, devlet organlarını, idare ve yargı makamlarını vatandaşlar arasında ayrım yapmaktan net bir şekilde men eder.
Aynı şekilde, hukuk devletini esas alan bu Anayasa maddesi, makamı ve görevi ne olursa olsun hiç kimseye “Anayasa Mahkemesi’nin verdiği karara uymuyorum, saygı da duymuyorum” deme hakkı ve imtiyazı tanımaz. Demokrasiye ve hukuk devletine yakışmayan bu tür keyfi ve nobran çıkışlar doğrudan Anayasa’nın ihlali ve dolayısıyla anayasal suç işlemek anlamına gelir. Kaldı ki Anayasa’nın 153. Maddesi de açıkça “Anayasa Mahkemesi’nin kararları kesindir” der. Sonra da “Anayasa Mahkemesi kararları Resmi Gazete’de hemen yayımlanır ve yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını, gerçek ve tüzel kişileri bağlar,” diyerek hiçbir kişiye ve makama bu kararlara keyfi şekilde uymama hakkı vermediğini açıkça ortaya koyar
Cumhurbaşkanı Erdoğan başta olmak üzere pek çok yetkilinin, içselleştirmek şöyle dursun şeklen bile benimsemediği artık net bir şekilde anlaşılan “hukukun üstünlüğü”, “hukuk yönetmelidir” diyen Aristo’dan beri yaygın kabul gören bir ilkedir. Devlet olarak Türkiye Cumhuriyeti de “hukukun üstünlüğü” ilkesini benimsemiş bir hukuk devletidir. Devletin bütün eylemlerinde hukuka bağlı olmasını ve hukuki sınırlara riayet etmesini talep eden “hukukun üstünlüğü” ilkesinin hayat bulması ancak bağımsız bir yargı mekanizması ile mümkündür. Hukukun özellikle de devlet ve hükümet yetkisini elinde tutanlara karşı üstünlüğünün altı çizen bu ilkenin, bağımsızlığı ve tarafsızlığı ortadan kaldırılarak büyük ölçüde partizan bir yargıya mahkum edilmiş Türkiye gibi ülkelerde ise hayat alanı maalesef ya yoktur ya da alabildiğine kısıtlıdır.
Öte yandan, “hukukun üstünlüğü” her vatandaşın hukukun muhatabı olabileceği anlamına da gelir. Yani “hukukun üstünlüğü” ilkesini benimsemiş bir ülkede kimse imtiyazlı olamaz. Bu ilke, başbakan ve cumhurbaşkanı dahil olmak üzere, hiç kimsenin ve hiçbir kurumun hukukun üstünde olmadığı anlamına gelmektedir. Üzerinde anlaşılmış temel prensipleri bulunan “hukukun üstünlüğü” bir ülkenin iyi yönetilip yönetilmediğini gösteren ana kriterlerdendir. “Hukukun üstünlüğü”nü benimsemiş yönetimlere Latince’de “hukukun yönetimi” anlamında “nomocracy” de denilmektedir. 
“Hukukun üstünlüğü”nü ilkesel olarak benimsemiş Türkiye’de konumu her ne olursa olsun tüm kamu görevlileri Anayasayı benimsemek ve her şeyin üzerinde tutmak zorundadır. Çünkü göreve başlarken ettikleri yeminler hukukun herkesten daha üstün olduğunu sembolize eder. Hal böyle olmakla birlikte ortalık maalesef namusları ve şereflerini ortaya koyarak üzerine ettikleri yemine uymayan ilkesiz ve değer tanımaz kamu yetkililerinden ve sözde hukuk adamlarından geçilmiyor.

27 Ocak 2016 Çarşamba

Suça ve günaha çağrı


“Yargı devlet içerisinde ayrı bir güç gibi hareket ediyor” diye yaftalayarak güçler ayrılığı esasına dayalı demokratik bir hukuk devletinden ne anladığını açıkça ortaya koyan Erdoğan işine gelmeyen hiçbir yargı kararına uymuyor. Pek çok örneği olan bu duruma, Ankara 11. İdare Mahkemesi’nin, o zamanlar “Başbakanlık Binası” olarak inşa edilen AK Saray’ın üzerine kurulduğu arsanın SİT alanı statüsünün değiştirilmesi kararını iptaline yaklaşımı iyi bir örnektir. Mahkemenin bu kararıyla inşaatın durması gündeme gelmiş olsa da inşaat çalışmaları tüm hızıyla devam etmişti. Erdoğan ise, bu vesileyle, hukuka ve mahkeme kararlarına saygısının seviyesini şöyle göstermişti: “Güçleri yetiyorsa yıksınlar. Yürütmeyi durdurdular, bu binayı durduramayacaklar. Açılışını da yapacağım, içine de girip oturacağım.”
İşine gelmeyen Anayasa Mahkemesi kararlarını beğenmiyor, bu kararlara uymuyor… Erdoğan 30 Mart 2014 yerel seçimleri öncesi keyfi bir şekilde kapatılan Twitter konusunda özgürlükçü bir karar veren Anayasa Mahkemesi’ni (AYM) hedef almış, adeti olduğu üzere AYM’yi derhal ihanetle suçlamıştı. Bununla yetinmemiş ve kendisinden farklı düşünen herkese yönelik iddialarını AYM üyeleri için de dile getirmişti. Tabii ki hemen AYM üyelerinin şantaj kasetleri olduğunu iddia etmişti. Oysa AYM’nin yaptığı en ilkel hukuk devletlerinde bile sansürlenmesi mümkün olmayan, kapatılması Anayasa’ya aykırı olan bir sosyal medya mecrasının kapatılmasına karşı çıkmaktan ibaretti.
Hukuksuzlukta ve keyfilikte peşinden sürüklediği çevresindeki adamlarına rol model oluyor… Yıllar boyunca Erdoğan, sadece kendisi hukuksuzluk ve keyfilik yapmadı. Çevresine topladığı adamlarından da hep hukuksuzluk ve keyfilik bekledi. İki yılı aşkın bir süredir Hizmet Hareketi’ne yönelik devam eden “cadı avı” operasyonlarına kendisi kadar sahip çıkmadıklarını, kendisi gibi keyfi ve hukuksuz hareket etmediklerini düşündüğü arkadaşlarını ve bürokratları sürekli suçlayıp durdu. AKP’deki yoldaşları ve bürokratlar üzerinde muazzam bir baskı kurarak sistematik bir şekilde ve açıktan suç işlemeye zorladı.
Bu konuda verilebilecek onlarca örnek arasından en öne çıkanı hiç şüphesiz ki dönemin Başbakanlık Müsteşarı Efkan Ala’nın verdiği talimatlarla bürokratları hukuksuzluğa zorlamasıdır. Efkan Ala, 17 Aralık yolsuzluk skandalının patladığı saatlerde, son 10 aydır hapishanede tutulan, gazeteci Mehmet Baransu’nun hukuksuz bir şekilde gözaltına alınması için bürokratlara talimatlar yağdırıyordu. Adeta kendisini kaybeden Ala, “Mahkeme kararına gerek yok. Kapısını kırın, o adamı alın.” diyecek kadar ileri gidiyordu. Hızını kesmiyor ve yetkili savcının bu keyfi talimata direnmesi halinde, “savcıyı da alın.” deme cüretini gösteriyordu. Başbakanlık Müsteşarı olarak hukuksuz talimatlarının ciddiye alınmasından emin olmak için ilgili bakanlar ve dönemin başbakanı Erdoğan’ın da bu talebin arkasında olduğunu ima ederek, “Şu anda herkes burada, tereddüt edilecek bir şey yok” diyordu.
Yine Baransu’ya ait yenidönem.com adlı haber sitesinin kapatılmasına dair herhangi bir mahkeme yazısının kendilerine ulaşmadığını söyleyen Bilgi Teknolojileri Kurumu (BTK) Başkanı’na kendisi de atanmış bir bürokrat olduğu halde “Ya kardeşim biz yasa yapan yeriz. Gerekirse hangi yasa yapılıyorsa onu yapar, sizin yaptığınızı suç olmaktan çıkarırız. Savcıdan korkmayın siz. Koca yüzde 50 oy almış partinin iradesini söylüyorum ben, gerisini s..tir et.”  diyen de Erdoğan’ın sadık adamı Ala’dan başkası değildi.
Şüphesiz ki, bir bürokrat olarak Ala’nın bürokratları işlemeye teşvik ettiği suçları suç olmaktan çıkarma iradesi yoktu. Söz konusu irade talimat alarak adına konuştuğu Erdoğan ve partisine aitti. Erdoğan’dan aldığı talimat doğrultusunda hukuku yok sayan keyfi eylemlerindeki pervasızlığı ödüllendirilen Ala, ilk fırsatta dışarıdan İçişleri Bakanı atanmıştı. Yine fırsatta milletvekili yapılarak aynı göreve getirilen Ala’nın hukuksuzluk ve keyfiliklerle dolu görevini nasıl bir üstün gayretle yaptığını sözde “paralel yapı operasyonları” adı altında Hizmet Hareketi’nin masum gönüllülerine  yaptırdığı hukuksuz baskınlar, gözaltılar ve terör örgütü PKK ile mücadele adı altında Kürtlerin yoğun yaşadığı şehirlerdeki insanlık dışı uygulamalardan rahatlıkla görebilirsiniz.
Erdoğan’dan aldığı cesaretle İçişleri Bakanlığı döneminde hukuk tanımazlığını iyice artıran Ala, ilerleyen aylarda işi “Anayasa’yı tanımıyorum” noktasına kadar vardıracaktı. Anayasal suç olan şu sözler de bu baskıcı dönemin bir alamet-i farikası haline gelen İçişleri Bakanı Ala’ya ait: “Anayasada diyor ki, ‘milletindir egemenlik, millet bu egemenliğini devletin anayasal kurumları eliyle kullanır.’ Katılıyor musunuz buna, Allah aşkına? Millet, egemenliğini milletvekilleri eli ile kullanır, referandum yoluyla kullanır. Hiçbir anayasal kurum millet egemenliği kullanma yetkisine sahip değildir, tanımıyorum.”
Erdoğan ve ekibi iktidarlarını güçlendirdikçe, tam da kendilerinden beklendiği gibi, yasaları, demokratik teamülleri, Anayasa’yı ve anayasal kurumları hiçe sayma pervasızlıklarını artırdılar. Öyle ki “Anayasa’yı tanımamak” yaklaşımını bir fikir olmaktan çıkardılar ve fiili bir durum haline getirdiler. Cumhurbaşkanı Erdoğan 10 Ağustos 2014 tarihinde Cumhurbaşkanı seçilir seçilmez, sanki nev-i şahsına münhasır tek adamcı bir icracı başkan olarak seçilmiş gibi, parlamenter sistem içerisinde cumhurbaşkanının yetkilerini, yükümlülüklerini ve sınırlarını tanımlayan Anayasa’nın 101-106. maddelerini fiilen ortadan kaldırdı. Seçildikten sonra günlerce AKP vekili ve parti başkanı olarak devam etti. AKP’nin siyasal işlerini doğrudan yönetti. Yeni konumu ile ilgili neredeyse tüm anayasa maddelerini ihlal etmek suretiyle Türkiye’nin bir hukuk devleti olduğunu tartışmalı hale getirdi. Çok vahim anayasal suçlar işledi. Dahası ilerideki tavır ve eylemleriyle anayasal suç işlemeyi alışkanlık haline getirdi.   
Üstelik Erdoğan herkesin gözleri önünde işlediği bu anayasal suçları müthiş bir pervasızlıkla itiraf etmekten de hiç çekinmedi. Mevcut Anayasa çerçevesinde üniter, parlamenter, laik, demokratik bir hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti’nin devlet sistemi içerisinde yetki ve sorumluluk sınırları çok açık bir şekilde belirlenmiş cumhurbaşkanlarından biri olduğu halde Erdoğan, şunları söyleyebiliyordu: “İster kabul edilsin ister edilmesin. Türkiye’nin yönetim sistemi değişmiştir. Şimdi yapılması gereken, bu fiili durumun hukuki çerçevesinin anayasal olarak kesinleştirilmesidir.’’
Anayasa değiştirilmeden, halk bu değişimi onaylamadan rejimi değiştirmek için “fiili durum” oluşturmak mevcut anayasal rejime yönelik açık ve pervasız bir darbe değilse nedir? Erdoğan’ın bir sivil olması anayasal rejime karşı gerçekleştirdiği darbe gerçeğini gölgelemez.
Bu kadarıyla kalsa yine iyi… Anayasa’ya ve demokratik hukuk devleti ilkelerine uymayan onlarca eylemi, sayısız söylemi olan Erdoğan’ın, yapmak istediği hukuksuzlukların yaptıklarından ibaret olmadığını ise 17 Mayıs 2015 günü Kayseri’de yaptığı bir konuşmadan anlıyoruz. Erdoğan, Türkiye’nin hala arzu etmediği kadar bir hukuk devleti olduğundan bakın hayıflanarak nasıl söz ediyor: “Bunun (Suriye’deki örgütlere silah taşıyan MİT tırlarının durdurulması B.K.) adı açıkça vatana ihanettir. Benim gönlümde de milletimin gönlünde de bunlara verilecek ceza aslında bellidir. Ama, Türkiye bir hukuk devleti. Bunlara rağmen bir hukuk devleti.”
Bir avuç kalan özgür medyanın baskılarla susturulmaya çalışıldığı, medyanın yüzde 85’inin Erdoğan rejimi tarafından tamamen kontrol altına alındığı, iş dünyasının ve sivil toplumun iyice sindirildiği, yalan ve iftirada sınır tanımayan propaganda gücüyle milletin kolayca aldatılabildiği, Erdoğan sultası altında AKP kadrolarının basit kuklalara dönüştürüldüğü, yargının tarafsızlığının ve bağımsızlığının tamamen ortadan kaldırıldığı, muhalefetin PH taktikleri ile büyük ölçüde işlevsiz hale getirildiği, demokrat aydınların sistematik şekilde linç edildiği bir ortamda anayasadan, yasalardan ve demokratik ilkelerden geriye sadece adları kaldı.  
Böylesine boğucu iklim yaratan Erdoğan tabii ki burada duracak değildi. Pürüzsüz bir tek-adam diktasını geri döndürülemeyecek şekilde sistemleştirinceye kadar keyfiliklerini ve hukuksuzluklarını bir kartopu gibi büyütmeye devam edecekti. Bunun için işlenen suçlara yeni ortaklar bulmak zorundaydı. Onu da yaptı. Her hafta topladığı ve kendilerinden hafiyelik beklediği muhtarlarla yetinmeyip bu sefer kaymakamları toplayan Erdoğan, onları açıkça suç işlemeye ve kendi günahlarına ortak olmaya çağırdı.
“Bazı muhtarlar kaymakamları şikâyet ediyor, takip ediliyorsunuz ona göre” diyerek kaymakamları şaka yollu da olsa tehdit eden Erdoğan, kaymakamları da kendisi gibi keyfi ve hukuksuz davranmaya davet etti: “Statükonun gardiyanlığını yapan bir bürokrasi ülkeye patinaj yaptırır. Mevzuat şöyledir, böyledir. Mevzuatı koyun şöyle bir tarafa yeri geldiğinde, ben bunu bu şekilde yaparım deyin ve yapın. İşte bu iradeyi kullanmaktır.”
Günahlarına ortak olmaya çağırdığı kaymakamlara “Desteğim daima yanınızdadır.” diyerek cesaret veren Erdoğan, konuşmasında belki sadece “mevzuat” dedi ama kastettiğinin yasaların, anayasanın, demokratik teamüllerin ve hukuk ilkelerinin, temel insan hak ve özgürlüklerinin, ahlaki normların bir kenara konulması olduğundan hiç kimse şüphe duymadı.
Hakikaten beterin beteri varmış… Bürokratlara devletin en tepesinden suça ve günaha çağrı yapılacağı günleri de görecekmişiz meğer…

26 Şubat 2015 Perşembe

Diktatörün deli gömleği ve Anayasa Mahkemesi


Türkiye’de neler olup bittiğini, ülkenin demokrasi ve özgürlükler açısından nereye gittiğini anlamak için öyle uzun uzadıya gözlemlere, derinlikli ve sofistike analizler okumaya artık pek ihtiyaç yok. Hayalindeki tek adam rejimini kurmaya doğru koşar adım ilerleyen Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın, çok açık bir anayasal suç işleyerek, Meclis’e “o yasa paketi ya çıkacak, ya çıkacak!” emrini vermesi sonrası yaşananlara şöyle bir göz ucuyla bakmak bile bu konuda yeterince aydınlatıcı olacaktır.
Türkiye’yi, çöküşteki hukuk devletinin ve demokrasinin tamamen tahribi açısından, geri dönülemez bir noktaya taşıyacak 132 maddelik tartışmalı İç Güvenlik Paketi’nin nasıl bir motivasyon ve hangi anti-demokratik yöntemlerle Meclis’ten geçirilmeye çalışıldığı herkesin malumu. Erdoğan’ın “ya çıkacak, ya çıkacak” emrini yerine getirmek konusunda olağanüstü gayret sarf eden AKP’nin Meclis’teki çoğunluğu, bu uğurda Meclis’te kan dökmeyi bile göze almış durumda. Gecesini gündüzüne katan AKP grubu, gerekiyorsa muhalefete tekme-tokat atarak, kafalarına tokmak sallayarak İç Güvenlik Paketi’nin şimdilik kritik 26 maddesini geçirmeyi başardı bile.
Ülkeye çöreklenen fiili Erdoğan diktasını resmen kurumsallaştıracak olan paketin yasa maddeleri görüşülürken AKP’nin takındığı ceberrut tavrın da paketin despotik ruhuna oldukça uygun düştüğünü samimiyetle teslim etmeliyiz. Yargıyı ve hukuku devre dışı bırakarak ülkeyi sürekli bir olağanüstü hal ya da sıkıyönetim koşullarında tutmayı amaçlayan İç Güvenlik Paketi’ni bir an önce yasalaştırmaya çalışan iktidar partisi, en temel insani hasletlerle, nezaket ve ahlak kurallarıyla, siyasi etik ve demokratik kültürle bağdaşmayacak hilelere ve ayak oyunlarına bile tenezzül edebiliyor. AKP grubu, içlerinden çıkardıkları Meclis yönetiminden de aldıkları destekle, muhalefeti susturma ve vatandaşların bilgi alma hakkını olabildiğince kısıtlama konusunda yoğun bir çaba gösteriyor.
İlk iki iktidar döneminde sürekli olarak vatandaşı merkeze alan ve onların hak ve özgürlüklerini genişleten demokratikleşme paketleri ile gündeme gelen AKP, maalesef artık sadece devleti merkeze alan, özgürlükleri kısıtlayıcı, hukuku askıya alıcı ve temel hakları budayıcı güvenlik paketleriyle gündeme gelebiliyor. Demokrasi ve hukuk devletinden uzaklaştıkça medeni dünyada da yalnızlaşan AKP, bir taraftan da bu gidişatın tam tersi bir söylemle, Kürt sorununu çözeceği vaat ve iddiasına sarılıyor.
Hemen aşağıda, paketteki yasa teklifleri Meclis’te yasalaştığında ne tür sonuçlarla karşılaşacağımıza dair bazı örnekler paylaşacağım. Bu örnekler ışığında, hukuk dışı ve anti-demokratik diktatörlük yasalarını çıkarmak için geçmişteki tüm demokrat olma iddialarından vazgeçmeyi göze alan bir iktidar partisinin herhangi bir sosyal grubun siyasal özgürlük ve sosyo-kültürel haklarına dair yapıcı ve inandırıcı bir hamlede bulunup bulunamayacağına buyurun siz karar verin.
Erdoğan’ın emri, AKP Meclis Grubu’nun itaati ile despotik İç Güvenlik Paketi yasalaşırsa; toplantı ve gösteri yürüyüşlerine katılmak katalog suç kapsamına girecek ve bu durumda arzu edilen bütün vatandaşlar kolayca tutuklanabilecek.
Erdoğan’ın emri, AKP Meclis Grubu’nun bu emre itaati ile despotik İç Güvenlik Paketi yasalaşırsa; vatandaşlar yüzlerini kısmen kapatarak bile toplantı ve gösterilere katılırsa 5 yıla kadar hapis cezası ile yargılanacaklar. Bu durumda kara çarşaflı ve peçeli dindar kadınların Allah yardımcısı olsun!
Erdoğan’ın emri, AKP Meclis Grubu’nun bu emre itaati ile despotik İç Güvenlik Paketi yasalaşırsa;  yerel mülki amirler, kaymakamlar ve valiler toplumsal olaylar sırasında belediyelerin araç ve gereçlerine el koyabilecek, belediye çalışanlarına emir verebilecekler.
Erdoğan’ın emri, AKP Meclis Grubu’nun bu emre itaati ile despotik İç Güvenlik Paketi yasalaşırsa; mahkeme kararıyla yapılan hukuki dinlemeler üzerinden bir sürü komplo teorisi geliştiren ve bunlara dayanarak binlerce insanı görevinden alıp yüzlercesini hapse tıkan iktidarın emriyle bütün vatandaşların telefonu 48 saat süresince hiçbir mahkeme kararı ve hakim denetimi olmaksınız dinlenebilecek.
Erdoğan’ın emri, AKP Meclis Grubu’nun bu emre itaati ile despotik İç Güvenlik Paketi yasalaşırsa; Türkiye’de yapılan tüm telefon dinlemeleri Ankara’da görevli tek hakim tarafından denetlenecek.
Erdoğan’ın emri, AKP Meclis Grubu’nun bu emre itaati ile despotik İç Güvenlik Paketi yasalaşırsa; güvenlik güçleri toplumsal olaylar sırasında “cebinde taş vardı” bahanesiyle bile silah kullanabilecek.
Erdoğan’ın emri, AKP Meclis Grubu’nun bu emre itaati ile despotik İç Güvenlik Paketi yasalaşırsa; güvenlik güçlerinin ve polisin aldığı herhangi bir önleme karşı çıkmaları durumunda vatandaşlar gözaltına alınacaklar.
Erdoğan’ın emri, AKP Meclis Grubu’nun bu emre itaati ile despotik İç Güvenlik Paketi yasalaşırsa; kaymakam ve vali gibi mülki amirlerin koydukları yasaklara uymayanlar 1 yıl hapis cezası ile cezalandırılacaklar.
Erdoğan’ın emri, AKP Meclis Grubu’nun bu emre itaati ile despotik İç Güvenlik Paketi yasalaşırsa; toplumsal olaylar sırasında güvenlik güçleri vatandaşlara karşı üç gün çıkmayacak özellikte boyalı su kullanacak…
Erdoğan’ın emri, AKP Meclis Grubu’nun bu emre itaati ile despotik İç Güvenlik Paketi yasalaşırsa; emniyet güçleri herhangi bir savcı kararı olmaksızın ve kimseye haber vermeksizin istediği vatandaşı 48 saat gözaltında tutabilecek.
Erdoğan’ın emri, AKP Meclis Grubu’nun bu emre itaati ile despotik İç Güvenlik Paketi yasalaşırsa; emniyet güçleri hakim ve savcı kararı olmaksızın istediği vatandaşın üstünü, eşyalarını ve arabasını arayabilecek.
Erdoğan’ın emri, AKP Meclis Grubu’nun bu emre itaati ile despotik İç Güvenlik Paketi yasalaşırsa; vatandaşların kiraladığı araç ve gittikleri yerler anlık olarak emniyet güçleri tarafından takip edilecek.
Belli ki ne sosyal muhalefet, ne de gerek Meclis içi, gerekse Meclis dışı siyasi muhalefet, 312 sandalyeyle Meclis’te yasama çoğunluğunu elinde bulunduran AKP’nin bu paketi geçirmesine engel olamayacak. Bu yüzden, tüm özgürlükçü demokratlar gözünü şimdiden Anayasa Mahkemesi’nin alacağı muhtemel tavra dikmiş durumda.
Yeni yönetimi altındaki Anayasa Mahkemesi’nin bu anti-demokratik ve Anayasa’ya aykırı diktatörlük yasalarına karşı acil bir hamleyle konuyu gündemine alarak, herhangi bir tahribata yol açmalarına imkan vermeden bu despotluk yasalarına dair iptal kararı vermesi ya da vermemesi, demokratların son umudu olmayı mı sürdüreceği, yoksa dikta rejiminin bir taşıyıcı parçasına mı dönüşmekte olduğunun da bir göstergesi olacaktır. Bakalım yeni yönetimi altında Anayasa Mahkemesi de diktatörün diktiği bu deli gömleği içerisine girecek mi? Tüm demokratların gözü üzerlerinde. Bekleyip göreceğiz...

14 Ağustos 2014 Perşembe

Zorba


“Zorba” deyince hemen ilk aklıma meşhur Yunanlı yazar Nikos Kazancakis’in “Zorba” isimli romanı ve klasikleşmiş bu romandan sinemaya uyarlanarak Anthony Quinn’in eşsiz performansıyla hafızalara kazınan bol ödüllü “Zorba The Greek” filmi gelir. İnsanoğlunun kendisiyle hesaplaşması üzerine kurguladığı romanında Kazancakis, Alexis Zorba isimli kaba saba ama insan sevgisiyle dolu taşralı bir Yunanlının hayat felsefesini anlatır. Soy isminin negatif çağrışımının aksine Alexis Zorba hakikaten insana değer veren ve kalp kırmamayı önemseyen bir kişiliktir. Kitabın bir yerlerinde Kazancakis, Alexis Zorba’ya şöyle bir hatırasını anlattırır:
“Komşumuz ihtiyar bir Türk olan Hüseyin Ağa çok yoksuldu. Hanımı, çocukları da yoktu. Akşam eve geldi mi, avluda diğer ihtiyarlarla oturur, çorap örerdi. Ermiş bir adamdı Hüseyin Ağa. Bir gün beni dizlerine aldı; hayır duası eder gibi elini başıma koydu; ‘Aleksi’ dedi, ‘Bak sana bir şey söyleyeceğim, küçük olduğun için anlamayacaksın, büyüyünce anlarsın. Dinle oğlum, Tanrı’yı yedi kat gökler ve yedi kat yerler almaz; ama insanın kalbi alır, onun için aklını başına topla Aleksi, hiçbir zaman insan yüreğini yaralama.”
Keşke “zorba” denildiğinde akla hep böyle bir kişilik gelebilseydi. Ancak Yunan diline de girmiş olan Farsça kökenli “zorba” kelimesinin anlam olarak çağrıştırdıkları maalesef hiç de iç açıcı değil. Alexis Zorba’nın insan sevgisi ve yaşam sevincinin aksine “zorba” kelimesi anlam olarak ancak pek de insani olmayan hal ve hareket sahiplerine bir sıfat olarak kullanılabilecek bir kelime. Kelime anlamıyla da “zorba” gücüne güvenerek hükmü altında bulunanlara söz hakkı ve davranış özgürlüğü tanımayan bir kimsedir. Zorba müstebittir, mütegallibedir, despottur, diktatördür. Zorba kendisini ne örf, adet, ahlak kurallarıyla bağlı hisseder, ne de herkesin uymak zorunda olduğu hukuki kurallara uymaya gerek duyar.
“Nereden çıktı şimdi bu ‘zorba’ muhabbeti?” diye sorabilirsiniz. Elbette ki son yıllarda, özellikle de son aylarda Türkiye’de yaşanan tuhaflıklardan. Hüseyin Ağa’nın küçük Aleksi’ye söylediği “hiçbir zaman insan yüreğini yaralama” öğütünün adeta tam tersini yaparak milyonlarca insanın durmaksızın kalbini kıran, aşağılayan, hakaret eden, onur ve şahsiyetlerini ayaklar altına alan ve buna rağmen artık seçilmiş cumhurbaşkanı olan Recep Tayyip Erdoğan’ın ürpertici hal ve hareketlerinden tabii.
Malumunuz 2002’den beri Türkiye’yi yöneten Erdoğan, ilk iki dönemi boyunca Türkiye için gerçekleştirdiği demokratikleştirici hamlelerle tanındı. Bu başarısından dolayı yurtiçinde ve yurtdışında destek ve rağbet gördü, hatta bir model olarak gösterildi. Ancak Erdoğan gıpta edilen bu profilinin aksine 3. döneminde, yani son yıllarda, anti demokratik, hukuk dışı ve temel insan hak ve özgürlüklerini hiçe sayan bir yola girdi. O kadar ki, birçok gözlemci veya yazar önceki tavrıyla bu taban taban zıt tavrı arasındaki farkı ifade etmek için Erdoğan’ın bu anti-demokratik savrulmasını “II. Erdoğan” olarak adlandırmaya bile başladı.
İşte bu II. Erdoğan malumunuz Pazar günü yapılan cumhurbaşkanlığı seçimlerinde gerekli çoğunluğu kıl payı sağlayarak Cumhurbaşkanı seçildi. AGİT gözlemci heyetinin ve birçok yabancı siyasi gözlemcinin de dikkat çektiği gibi seçim öncesi şartlar hiç de adil ve demokratik değildi. Her şeyden önce cumhurbaşkanlığı seçim yarışına girdiği halde başbakanlığı bırakmayan Erdoğan, seçim kampanyasında kamu imkanlarını sonuna kadar kullandı. Seçim yasaklarına rağmen Başbakanlık makam aracına sivil bir aracın plakasını takmasının ortaya çıkmasıyla sembolleşen bu çıkar çatışmasına rağmen Erdoğan kamu imkanlarını sonuna kadar kullanmaya devam etti. Özel medya kuruluşları ve özel televizyonlardaki adaletsiz imkanları kullanma bir yana özellikle kamu yayıncılığı yapan TRT televizyonları Erdoğan’ın propaganda makinasına dönüştürüldü.
Seçim öncesi tüm anti-demokratik ve eşit rekabete aykırı adaletsiz şartları bir yana bırakacak olursak Türkiye Pazar günü üzerinde ciddi bir şaibe olmayan bir seçim gerçekleştirdi. Bu seçimin galibi olan Erdoğan, şöyle ya da böyle seçilerek demokratik meşruiyetin sandıkla ilgili kısmını elde etmiş oldu. Ama demokratik hukuk devletlerinde bir liderin meşruiyetinin tek gereği elbette ki sandıktaki başarısı değildir. Seçilirken ve seçildikten sonra hukuk ilkelerine ne kadar sadık kaldığı da demokratik meşruiyetinin niteliğini gösterir. Rakiplerine karşı etik ve ahlak dışı yöntemlerle asimetrik imkanlar kullanarak seçimi kazanan Erdoğan maalesef hukuka ve özellikle Anayasa’ya bağlılık anlamında demokratik meşruiyetini tesis edecek bir yolu tercih etmedi.
Cumhurbaşkanını ilk kez doğrudan halkın seçtiği seçim öncesi yürüttüğü agresif kampanya boyunca, cumhurbaşkanının Anayasa’da belirlenen yetkilerini, sorumluluklarını ve sınırlarını dikkate almayacağının mesajlarını veren Erdoğan, seçilir seçilmez ancak ve ancak “zorbalık” diye tanımlayabileceğimiz bir tavır içerisine girdi. Erdoğan, adeta hak, hukuk, etik, örf tanımaz, had bilmez bir zorba gibi Anayasa’nın çok açık hükümlerini ihlal ederek resmen anayasal suç işledi ve işlemeye de devam ediyor.
Seçim öncesi cumhurbaşkanı adayı olduğu halde başbakanlık görevini bırakmayarak kamu imkanlarını kendisi için seferber etmekte bir sakınca görmeyen Erdoğan, cumhurbaşkanı seçildiği halde milletvekilliğine, başbakanlığa ve parti başkanlığına devam etmektedir. “Cumhurbaşkanı seçilenin, varsa partisi ile ilişiği kesilir ve Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeliği sona erer.” şeklinde olan Anayasa’nın 101. Maddesi’nin son paragrafı hiçbir yoruma, tevile ya da saptırmaya mahal bırakmayacak kadar açık olmasına rağmen Erdoğan, seçildiği halde vekilliği, başbakanlığı ve parti başkanlığını sürdürmektedir. Oysa derhal vekilliğinin sona ermesi, vekilliği sona erdiği için de “milletvekili olmayan başbakan olamaz” kuralı gereği başbakanlığının da derhal sona erip, hükümetin düşmesi gerekir.
Görülmedik bir hukuk tanımazlık ve had bilmezlikle seçilmiş cumhurbaşkanı Erdoğan, tüm milletin gözleri önünde açıkça Anayasa suçu işlemekte herhangi bir sakınca görmemektedir. Halbuki seçildiği andan itibaren zorla işgale devam ettiği pozisyonların gereği olarak yaptığı her iş, aldığı her karar, attığı her imza birer anayasal suç niteliğindedir. Anayasa açıkça “varsa partisi ile ilişiği kesilir” dediği halde Erdoğan, YSK tarafından seçildiğinin duyurulmasından sonra bakın neler yaptı: Hemen “AKP Başkanı” olarak partisinin MYK’sını topladı ve kendisinden sonrası için partisine şekil verecek kararlar aldı. Perşembe günü AKP il başkanlarını toplayarak onlarla toplantı yaptı. Tarafsız bir cumhurbaşkanı gibi değil partizan bir siyasetçi olarak faaliyetlerine aynen devam etti.
Anayasa, “Cumhurbaşkanı seçilenin Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeliği sona erer” dediği halde Erdoğan’ın vekilliği halen devam etmektedir. Vekilliği devam ettiği için başbakanlığı da sürmektedir. Erdoğan, adeta hukuk ve Anayasa tanımaz bir zorba gibi üç önemli pozisyonu birden işgal etmektedir. Bu haliyle hukuken mutlaka hesabı sorulması gereken vahim suçlar işlemektedir. Oysa demokratik hukuk devleti olarak bilinen bir devlette konumu her ne olursa olsun hiç kimsenin Anayasa’yı ve hukuku yok sayarak suç işleme hakkı olamaz. Erdoğan, bir cumhurbaşkanı olarak Anayasa’yı yok sayarsa ortalama vatandaşın hukuk kurallarına ve Anayasa’ya uyup, saygı göstermesini nasıl bekleyebilir?
30 Mart 2014 yerel seçimlerinde belediye başkanı seçilen bazı milletvekillerinin seçildiği anda, yasalar gereği, Meclis Başkanlığı tarafından parlamento üyelikleri anında düşürülmüştü. Şimdi ise sadece seyretmekle yetinen Meclis Başkanlığı Erdoğan’ın zorbalıkla işlediği bu Anayasal suça ortaklık etmektedir. Yine anayasal suç ve ihlaller durumunda res’en harekete geçmesi gereken Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı da, üstelik ana muhalefet partisi CHP’nin suç duyurusunda bulunmasına rağmen, Anayasa ihlalini önleyici tedbirler için harekete geçmeyerek, görevini ihmal etmekte ve Erdoğan’ın işlediği bu anayasal suça ortak olmaktadır. Anayasa Mahkemesi de Türkiye Cumhuriyeti Anayasa’sını zorbalıkla değersiz bir kağıt parçasına çeviren Erdoğan’ı maalesef izlemekle yetinmektedir.
Zorba belki hukuk ve düzenin olmadığı, tam ya da kısmi anarşinin olduğu yerlerde olabilir, anormal şartlar gereği normal da karşılanabilir. Böyle ortamlarda gücü olan ama ahlaki, etik sınırları bulunmayan kişiler despotlukla, zulümle, hukuksuzlukla işlerini yürütebilir, hak-hukuk tanımaz çıkarlarını daha zayıflara dayatabilir. Ama kendisini demokratik hukuk devleti olarak tanımlayan bir devletin en tepesine çıkmış bir kişinin böyle davranması asla ve asla kabul edilemez. Cumhurbaşkanlığı gibi ali bir makamı hiç kimse bir Zorba gibi yönetemez. Seçilmiş cumhurbaşkanı parti başkanlığı, vekillik ve başbakanlık konumlarını bir zorba gibi cebren işgal edemez. Bu kadar zorbalık AKP ve Erdoğan’ın binlerce yıllık devlet geleneğini ve hukuk sistemini tarumar ettiği Türkiye için bile fazla.